"Kaplumbağalar da uçar!"

"Ev sanki geçmiş yüzyıllara uzanan büyük, suskun bir ailenin üyeleriyle dolu. Orada, ikinci kişiliğimle yaşıyorum ve yaşamı geniş anlamıyla, bir var olan bir yok olan bir şey olarak algılıyorum."

-Carl Gustav Jung-

20080626

Ölüler konuşmak isterler


"Enkaza dönen arabadan sarkan adam, ben onun yanından geçerken hala yaşıyordu; durdum, gerçekten de ne kadar takatsiz kaldığı fikrine biraz daha alışmış halde, yapabileceğim hiçbir şey olmadığından emin oldum. Gürültülü ve kaba bir şekilde horulduyordu adam. Aldığı her nefeste ağzından kan balonları çıkıyordu. Bundan sonra pek fazla nefes de almayacaktı zaten. Bunu ben biliyordum, ama o bilmiyordu ve bu yüzden, bu dünyada insanın yaşamında en çok acınacak şeyi inceledim. Bundan kastım, hepimizin sonunda öleceği değil, bunda o kadar acınası bir yan yok. Onun bana neyi düşlemekte olduğunu söyleyememesini ve benim ona neyin gerçek olduğunu anlatamamı kastediyorum."(dipnot)

Hep iyi olanı düşler, iyi olanı yaşamak için çaba harcarız. Kötü olan gerçeklerin bir gün geçeceği umuduyla nefesimizi içimize doluşturur, içeride sıkışıp yer kalmadığını hisseden kötü düşünceleri karbondioksit kıvamında dışarıya atarız. Nefes alıp vermenin alışılmış bir yaşam belirtisi olduğunu hepimiz biliriz. Birilerinin şu vakit bunu yapamıyor oluşu onları birer ölü olduğunu gösterir. Ama biz yaşarken bu ölüleri fark etmek nefes darlığı sezonu zamanlarına dek geçersiz bir kabulleniştir. Ölüme ne kadar yakınsak, o kadar içselleştiririz ölüleri. Ya da bir onun yokluğunu hissettiğimiz o anlık boşlukla gelir yaşamıyor oluşlarının gerçekliği. Onlara söylemek istediğimiz birkaç cümle çınlar kulaklarda ya da son bir kez daha sarılmış olma isteği. Bir ölüyü anımsamak , düşlemek, "olsaydı" demek, insanı yaşıyorken "kötü" bir ruh haline sürükleyen düşüncedir. Bu düşünceden kurtulmanın yolu yine:

-Nefes al!
-Şimdi ver!


usulüyle gerçekleşir. "Ölenle ölünmez.", "Kalan sağlar bizimdir."... Ölümü düşleyen herkes ardında bırakacağı kişileri düşünür ilkinde, ölenin ardında kalanlarsa kendini düşünür her şeyden önce. Çok fazla üzüntü insanı boğar. Çok fazla "keşke" insana acı verir. Bir ölümün ardından gelen katıksız gerçeklik bizi yaşama ya tekrar bağlar ya da bıraktırır ipleri ruhani olanın ellerine. Bu ikincisi pek fazla tecih edilmeyendir. Biz hayatta ne umutlarla barınırken ölenin artık bu umutların içinde yer almayacağı kendimiz için yaşadığımızı bir kez daha gözümüze sokar. Ama bunu kabul etmek isteyen bünye başka yaşayanlara bel bağlar. Onlarla ayakta kalır, onlarla aynı dünyanın tozunu dumanını attırır.

"Ölenle ölünmez." belki ama ölen herkesin bir zamanların umudu, gerçeği bizimle yaşar. Onun yerine çalışacak bir eleman, onun yerini dolduracak bir arkadaş... Hiç bir zaman onun gibi olmayacak diye biz düşünürken, onlar boşluğunu doldurmak şartını taşırlar üstlerinde farkında olmadan. Biz de buna izin veririz.

Onlara ölmeden önce söyleyeceklerimiz kadar onların da söyleyecekleri olduğundan emin olmalıyız. Biz ne kadar olumlu şeyi onlar öldükten sonra "kaybedecek bir şeyim yok" mantığını "kaybettim"e çevirerek taşıyorsak, onlar için içimizde barıdırıyorsak; onlar da artık "kaybettim" mantığı ile yaklaşır. (Yaklaştığını varsaymak iyidir.)

Bizim hayallerimiz, umutlarımız, ümitlerimiz bizimle hayatta kalırken. Onların artık yapamayacağı her şeyin de sorumluluğu bizim üstümüzdedir. Hayatta kalanın hayatta olmayanlar için yaşamaya devam etmesi ve bu yaşamın her ölünün hayatının olması imkansız güzellikleriyle bir kat daha "iyi" olması için çaba harcamalıyız.

Ve şimdi;
-Nefes al!
-Nefes ver!


Yazı dışından bakış: Aslında bunu bir nebze yapıyoruz. Öleceğiniz bilerek çocuklar doğuruyoruz. Öleceğini bilerek birilerini seviyoruz. Öleceğimizi bilerek yaşıyoruz, bir takım planlar yapıyoruz, geleceğimizin iyi olması için çalışıyoruz. Ölenlerin ardından kalan parçacıkların her biri bir hayat. O hayat benim hayatım, senin hayatın. Meziyet ise bunu her an hatırlamak.

Yazı sonundan satış: Karamsarlık borusu bugün bu blogta ötmemekte. Zaten hiç karamsar olmadım ben diyenleri tek tek fişlemekte.

(dipnot): İsa'nın Oğlu - Denis Johnson - Yeraltı Edebiyatı
(etkileşim içinde henüz bitmemiş olanı): Tutunamayanlar - Oğuz Atay - İletişim Yayınları


20080622

Funny Games(1997) VE Funny Games(U.S.)(2007)

Ölümcül Oyunlar
Yönetmen: Michael Haneke

Oyuncular:

1997:Susanne Lothar, Ulrich Mühe, Arno Frisch

2007:Naomi Watts, Tim Roth, Michael Pitt


“Kendi filmlerimi yorumlamaya pek ilgim olduğu söylenemez. Filmlerimin asıl amacı seyirciye belli sorular yöneltmektir ve bu soruları kendim cevaplayacak olursam, amaçlarıma zarar vermiş olurum…”

Michael Haneke

Şiddetin bir yumurtadan çıkan civciv kadar sevimli halinden sonrasında büyüyüp yumurtayla bağdaştıramadığımız kadar büyük bir tavuk haline gelmesi, hatta bu tavuğun uçucu olmayan bir kuş olduğu gerçeği ile bizi baş başa bırakan bir filmdir Funny Games. Haneke filmleri hakkında yorum yapmayan bir adam olsa da, filmler zaten “alışmış olduğumuz gerilim türü”nden kalın çizgilerle km’lerce kare ayrılması ve her bir karesinin ayrı bir soru kümesi getirmesi düşünen herkesi yoruma sürüklemektedir.


Funny Games’in ele aldığı temel konu şiddet ve şiddetin ele alınma biçimidir. Şiddet mi insandan, insan mı şiddetten doğmuştur gibi kısır döngü bir sorgulama dışında, medyanın şiddeti sergileme biçiminin “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” insanlarına nüfus edişi hakkında bir eleştiri oklarını yöneltme hali demek daha akıllıca. Savaşın bizim ülkemizde olmadığı, tecavüzlerin bizim mahallemizde yoğun yaşanmadığı, bizim çocuğumuzun sokak serserilerinden haraç alınmadığı bir okulda okuduğu şehrimiz her zaman güvenli ve şiddetten uzaktı. Tüm bu haberlere bir TV kadar uzaktaydık. Ve bunlardan “belki” usulü ile kurtulmanın tek yolu da güvenlik tedbirlerini bir köpek besleyerek, bahçemiz çitlerine otomatik kilitler yerleştirerek mümkündü. Ama hep nedense cinayet filmlerinde bu engellerde bir açık olduğu vakit ortaya çıkan şiddet senaryoları başımızı döndürüyor bizi koltuğa bağlıyor, bizi açık vermemeye itiyordu. Gecenin bir yarısı yan odadan gelen sesleri ışıkları açmadan evin içini turlayarak çözmeye çalışmıyorduk, çünkü bunu yapan insanlar filmlere konu olacak derecede “aptaldı.” Peki ya kapıların güvenlik sistemleriyle korunduğu komşularınızdan başka kimsenin sizi rahatsız etmediği, üstelik komşunuzun gelip sizi tanıştırdığı birileri sizin için bir tuzak hazırlamışsa…

İşte Funny Games’in de resmettiği ailenin profili de bir hafta sonu tatil kaçamağı ile yazlık evlerine gelip, golf oynamayı, tekne turları yapmayı komşularıyla barbekü partileri yapmayı planlamaktan ibaretti. Yumurta gibi basit bir mevzunun ardında ortalığa iğrenç tadıyla salçalı yumurtaya çeviren iki adet gencin psikopat bir rehin almaca töreniyle karşı karşıya idiler. Bu gençlerin gayet mülayim tipleri üstelik nezaket barındıran bembeyaz elbiseleri dahi vardı. Onlar da golf oynamayı çok severlerdi. Ama bir o kadar da zengin burjuva insanlarını tuzaklarına düşürüp onlarla oynamayı daha çok severlerdi. Sırayla konu komşu herkesi katleden bu gençler, sanki sürpriz yumurtadan çıkan birer oyuncakmış muamelesi yaptıkları bu insanlara kendince sundukları alternatiflerle şiddeti oyuncak yapmış olan medyaya çok pis bir tarife uygulamaktaydılar. İnsanlar üzerinden para kazanan bu medya dediğimiz şeye, yine insanlar üzerinden mesajlar göndererek bizi de olayın içerisine dahil olmaya iten Haneke çok sık kullandığım “yine yapmış yapacağını” dedirtmiştir. Haneke’nin bizi olaya dahil ediş şekli kameraya dönerek bize fikir soran ve daha ne kadar sürecek bu diye yalvaran aile bireylerine cevap verirken bizim bunun daha iyi bir sonla bitmesini beklediğimizi yansıtan cümlelerini yönlendiren “katil”den ötededir.

Kısacası Haneke bizim şiddeti televizyondan görmeye alıştığımız şeklinin tam zıttıyla bizim yüzümüzden böyle odluya varan bir isyanla yansıtmakta. TV haberlerini yemek masasında ailecek izleyen, binbir ölüm haberinin ardından eğlenceli bir haber koymak zorunda olduğuna inanan, kan gölüne dönmüş ceset kalabalığını gazete ile örten bir kültürün doğurmuş olduğu sancıları Haneke isyanıyla Funny Games’te izlemek mümkün. Yine tv karşısında ailecek izlenen haberler vardır ama bu kez ekranın üzerinde kan izleri de yer almaktadır. Üstelik bu kanın kendi çocuklarının kanı olduğu düşünülünce ailenin tek yapabildiği televizyonu kapatmaktır. Üstelik yapılanların geriye sarılma gibi birlüksü vardır filmin içerisinde, evet. Ama geriye sarmak gibi bir eylemi sadece katiller gerçekleştirebilmekte ise burada bir düşünmek gerekir. Bir kaçış yoktur onların elinden ama sürekli ortada ”mutlu son” beklentisiyle bekleyen bizler varız tabiî ki. Bunu ne kadar verir Haneke bilmiyorum, aslında biliyorum ama söylemiyorum. Ama bildiğim şu var ki, 1997 Avusturya yapımı Funny Games’ten sonra bir de 2007 Amerika yapımı Funny Games vardır. İlkinden sadece 8 sn uzunlukta ve oyuncularının farklılığı kadar dilinin de farklılığı ile dikkat çeken. Dil İngilizcedir ikinci filmde ve yönetmen yine Haneke!

Neden?!

Haneke eleştiri getirdiği Amerikan kültürünü daha fazla insana izletme olanağı bulmuştur ilk filmde. İlkini izleyen ben, ikincisinde de aynı dozda gerildim evet. Ama ilkini izleyen ben, Arno Frisch’i aradım her karede tek, tek. İkinci filmde yer alan Naomi Watts’ın Ring(Halka) serisinden alışkınızdır gerilim filmlerindeki olağanüstü performansına, Tim Roth’a baba rolünde zaten laf yok. Tek sözüm Arno Frisch’in olmamasına. Onun dışında izlemek gereksizdi esasında bana. Ama işte merak, durduramıyor insan kendini…


20080620

Children Of Men(2007)


Yönetmen: Alfonso Cuarón

Oyuncular: Clive Owen

Julianne Moore

Michael Caine

Kıyameti tek bir günden çıkart zamana yay, filmini yap deseler sanırım böyle bir film ortaya çıkması muhtemel olabilirdi. Tek fark hala bir umut olduğuna inanan insanların var olması. Politik ayrılıklar, umut taşımayan insanların birbirine düşman olması ve bir gelecek yoksa hükmetme zamanının geldiğinin çanları tüm şehri yankılamakta. Var olan en genç insanın 4aylık bir bebeğin ölümüyle 18 yaşındaki bir kıza devretmesiyle başlangıcı yapıyor film. Nasıl olur, imkansız çığlıklarıyla filme dahil oluyor ve araştırmalarını yapmaya kalkıyorsunuz. Yıl 2027’dir ve insanlığın yok olmaya başladığının ilk işareti çocukların olmamasıdır. Çocuksuz bir dünyanın nasıl olacağını tahmin dahi edemezken bu insanlar filmini yapmış bizi de şok etmeye çoktan hazırlanmışlar bile.


Londra’da geçen öykünün bir bilim kurgu örneği olduğu aşikar, ama bu bildiğiniz kalıpların çok daha dışında bir seyir izlemekte. Büyük Britanya’nın göçmen politikalarını arka planda oldukça büyük dokundurmalarla yeren filmde, pek çok karede duvar yazılarından atılan sloganlara ve göçmenlere yapılan muameleye kadar verilmesi planlanan mesajlar yerini bulmaktadır. İnsanların politik amaçları gözlerini kapama etkisi yaratır çoğunlukla. Dünyaya gelecek tek bebeği dahi bu amaçların gölgesinde pazara sunmak ise onların tek isteğidir. Ama bir bebeğin değerini bilecek tek insanın daha evvel bebek sahibi olma şansına erişmiş kimseler olması ise hiç şaşırtıcı değildir.

Bu tıpkı sokakta oynayan çocuklara ders çalışıyorken çıkardıkları sesin ne çok rahatsız edici olduğunu bağırarak yansıtırken, bir çocuk sahibi olunca çocuğuna bağıran tüm bireylerle bir bir kavga etmeye benzer. Var olduğunda anlaşılacak değerin korunması artık var olma şansı yokken daha bir görev gözüyle bakmayı getirir.

Ülkemizde Son Umut adıyla gösterime giren 2007 Alfonso Cuarón yapımı film 3 dalda aday gösterilerek Oscar’ı alamasa da, hatta konu olarak benzerlerinin varlığına inanılsa da bence oldukça başarılı bir yapım. Gerilim dolu sahnelere eklenen 360 derece dönen kamera efektleri, filme daha bir dahil ediyor hayran olmaya yetiyor.

Film bittiğinde jenerikle birlikte arka plandan gelen çocuk sesleri, normal şartlar altında ‘çok’ rahatsız ederken bu filmden sonra bir süre rahatsız etmeyeceğe benziyor. Dikkate şayan olan odur ki “bir süre”…

20080619

Kaleme mektup

Bağır seni muhtaç köpek, yamyam bir damağın en sevdiği lezzet tutuyor seni. El ayası değil mi gövdeni yasladığın boşluk. Al işte sana yamyamlara hoşluk.

Bağır kalemim!
Senin annen benim?
Babanı mı ? Hiç sorma, kereste yüklü hangi kamyondu bilemem şimdi! Onu bile anımsayacak yetenek yok değil mi? Ben sana demedim mi, anneni ben bilirim, babanı sen yaz bir kenara diye!

Ağla kalemim! Ben senin annenim! Ye bitir kendini, tüket şuursuzca. Senin hayatını kimse yazmayacak nasıl olsa. Kimse şahit olmayacak kendisini anlatmaktan sana. Pek çok kez farkında dahi olmayacak. Sen ya da başkası ne fark eder ki! Hepsi kalem. Aynısınız hepiniz, aynı. Hepinizin sonu aynı terane.

Biri sana elini sürünce ya da oral yolla temas edince utanmayacaksın. Çoklukla hipotermiye muhtaç kalacaksın. Elinde eriyeceksin, Bağırmak isteyeceksin. Ama bağıramayacaksın.

Kork kalemim!? Senin annen benim! Saklan köşe bucak çünkü sayfalar seni hep arzulayacak. Sürtünürken belki bir elektriklenme olacak. Ve aşık olacaksın kalemim. "Kitap" olacak ilk çocuğunuzun adı. Doğduktan sonra sizi unutacak. Yüzünüze bir daha asla bakmayacak. Size muhtaç olmayacak.

Oysa sen kalemim; hep farklı kağıtlarla, farklı çocuklar doğuracaksın. Dünyanın en azılı orospusu olacaksın.


Dinle beni kalemim! Ben senin annenim...


20080614

Düşünkara Fanzin



Düşünkara Fanzin Düşünkara Fanzin Düşünkara Fanzin Düşünkara Fanzin
Düşünkara
Fanzin
Düşünkara Fanzin Düşünkara Fanzin
Düşünkara Fanzin

Düşünkara Fanzin Düşünkara Fanzin

Düşünkara Fanzin Düşünkara Fanzin Düşünkara Fanzin
Düşünkara Fanzin

Düşünkara Fanzin

Düşünkara Fanzin






İlk sayısını Karakafa adıyla yayınlamış olduğumuz fanzin 2. sayıdan itibaren Düşünkara...
























İki ayda bir yayınlanan Düşünkara Fanzin 3. sayısını yayınlamış bulunmakta. Daha evvelki iki sayıyı sıklıkla Beytepe Kampüsü'nün envayi mekanında görebilirken, yazla birlikte Fanzine ulaşmak zorlaştı diye düşünenlere bir sürprizimiz var. Bugün gezdiğim Karanfil, Konur, Selanik Sokak üçlemesi ile birden fazla mekana fanzini bırakabildim. Ulaşmak isteyenler merak edenler oradan erişip burada düşüncelerini paylaşabilirler.

Birazcık da merak ettirelim...
Bendeniz Beytepe Kaplumbağası en iyi olduğumu hissettiğim sinema yazılarımla fanzinde yer alırken, Jesterdvine'da müzikle ilgili yazılarıyla yazar kadrosu içerisinde.

Bunun dışında Hacettepe Üniversitesi öğrencilerinden Sert Sessiz, Aynadaki Yansıma ve Tim deneme yazılarıyla iki sayıdır bizimle birlikte bulunmaktalar.

Bu fanzinin tek amacı 'bizden' birilerinin içerisinde olduğuna inanacağınız bir şey ortaya çıkartmak. Hatta o kadar bizden bir fanzin ki, sizin bile her an dahil olabileceğiniz bir içeriği var. 'Biz' hissiyatını her aşılayışımızda bir yazar kazanmış olmamız da bunun göstergesi...

Daha evvel ki sayılarımızda Ankara Üniversitesi'nden Yağmur Yüz ve Odtü'den Elm'i de konuk ettik. Kısacası bir sınır yok...

Gelelim Düşünkara Fanzin'in 3.sayısına...
Her sayıda farklı fikirler bizi cezbederken,
gelişim göstermiş olduğumuz
bizim bile gözümüze deli gibi batan bir unsur.
Takdir edersiniz ki bu güzel bir şey.
Son sayının önsözünü(üzerine tıklayınca okunabilir olarak açılacaktır) ve Kızılay'ın üçleme sokağındaki
dağıtım yerlerinin isimlerini adresleriyle birlikte yazacağım.
Dağıtımın büyük çoğunluğu evet Ankara'da yapılıyor.
Şehirdışından erişmek isteyenlere itina ile kargo gönderilir..




3.sayı için Dağıtım yerleri:
(Bu liste sürekli güncellenecektir...)

  • -Turhan Kitabevi
  • -Ankara Kültür Evi(Leman Cafe'nin üstü)
  • -Baykuş Cafe(Ankara Kültür Evi'nin üstü)
  • -Kitap Kurdu(Selanik'teki Mustafa Kitabevi'nin üstü)
  • -Cafe Cazibe(Ata İskender'in yanı üst kat)
  • -Yaz okulunun başlaması ile birlikte Beytepe Kampüsü Zen kafe



  • Hiç mi olmadı?
  • Ulaşın bana!...
  • (tospagasal@gmail.com)




20080613

Telkin, telkin, telkin




Derin derin düşünürken ve fazla uzaklara yelken açmışken bir anlık düşüncedir bizi kıyıya getiren. "Karadeniz'de gemilerin mi battı?", dediğimiz pek çok insanı bile bizim o söyleyişimiz kurtarır ya hani o 'derin, dalgalı' sulardan. Kıyıya çekildiğimizi hani o söylenişle hisseder ve 'yoo' deriz ya. İşte öyle bir şey. Batan Karadeniz gemilerini karşındaki insan aracılığıyla çekersin kıyıya. Peki ya gemi kıyıda batmışsa. O zaman sen devreye girersin. Moral bozmamak, umudu yitirmemek vardır serde. Ama hiç de derine gitmeyecek düşünceler bile taşa toprağa bulanır kalır yanı başında. Bu çamurlu, boku püsür hayat her zaman kıyıda batan gemilerin meziyetidir. Bu hayatta ayakta kalmak da tek başına, tek tabanca, tek kabuk bizim maharetimiz kadar çekilesidir. Bunu bazen beklenti içine girip başkalarından bekleyince çekilmezdir. Dumuruyla birlikte dibe çökünce de berbat bir şeydir. Ergenlikle birlikte derin sularda boğuşmuş ve yorulmuş insanları kıyıda bekleyen bir kavga vardır. Kendini en çok güvende hissettiğin zaman bir anda çamurun, çaputun içinde bulursun kendini. Güvendiğin liman, aslında seni bir zamanlar derin Karadeniz sularından kurtaran postmodern kurtarıcılarla birlikte gemilerinizi sakladığınız limandır. Ordan bile yalnız başına denize açılmaya cesaret etmen gerekliliği yetmiyormuş gibi, bir de tek başına kıyıda durur iken batarsın dibe. En dibe. Çıkarsın ama dipten çıkmak hep zaman alır, bilirsin.

Çıktığında kendi zaferini kutlarsın. Eminim. Ama çıkmaya çalışırken yalnız olduğun gerçeği iskeleyi kemirmene bile sebep olabilir. Kabuğunu kemiren bir tospağa oluverirsin, benim gibi.

Gemilerin kıyıda çürüttüğü güvertelerin ismi burdan gelir. Dura dura çürüyen her bir 'tahta' parçası, ortada sağlam kalan tek bir çıpayla hayata kazınır. Bizim de bedenimiz çürüdüğünde adımızın o çıpa kadar kallavi işlevi yoktur ama olsun. Kalır işte.


Karadenizden yelken açtık geldik. Karadeniz'de ölmedik ama bir küçük hatırlatma. Adınızı da kazıyın kıyılara. Limanda tutunacak gemi kalmayınca adınıza tutunursunuz o sırada.



20080611

'Bizden' bir yazar Nihat Genç ya da Edebiyat Dersleri


'Bizden' bir yazar Nihat Genç... Leman Dergisi'nde yazmış olduğu yazıları Edebiyat Dersleri kitabında toplayıp, bizlere karşılıksız sevdiği edebiyatını sunmuş. Gel gör ki haftada bir kendisinden yenilen tokatlar bile oldukça 'düşündürücü' olurken, toplu olarak hepsini ard arda yemek için kendi isteğimizle başına oturmak oldukça ürkütücüydü ilk defasında.


Hatta okudukça garip bir savaşa girmiştim. Hayatımda kendisine cevap veremeyeceğimi düşündüğüm nadir insanlardan biri olan Nihat Genç'e söylediği, zan altında bıraktığı, sövdüğü, haklı olarak tepki gösterdiği, çoklukla yerdiği, dokundurduğu, içini acıttığı, kötü hissettirdiği tüm o insanların, çoğunlukla da kendimin yerine koyup, 'ben olsam ne cevap verirdim' lere varan bir -hesaplaşma-, -karşılıklı kılıçları kuşanma hali- çok keyifliydi.
Karşımda bana, cevabıma cevap verecek bir Nihat Genç yoktu belki, ama 'sen kimsin'lere varacak, cevap bulamayınca verilebilecek o hazır cevaba bile karşılık olarak verdiği kendi kendini 'ayarında' ezen bir Nihat Genç vardı. Öncelikle kendini eleştiren insanların, eleştirme hakkının sonsuzluğunu öyle güzel yansıtıyordu ki, hayran olmamak elde değildi.


Ama okurken iki kez keşke dedim. Keşke dedim bu kitabın içerisinde toplamış olduğu yazıların tarihleri olsa idi.
Çoğunlukla dönemin devlet adamlarının isimleri değil, görevleriyle anıyor olması benim, kitabın yazılarının toplanma tarihini ilk basımını baz alarak tekrar tekrar aklıma getirmeme sebep oldu.(Şubat 2003) E o kadar da yorsun tabiiki dimi... Bir diğer keşkem ise, kitabın Türkçeye o kadar değer veren bir insanın elinden çıkmış olmasına rağmen, dizgiyi yapan yayınevinin (Cadde Yayınları!) Nihat Genç kadar yazım-iml
â kurallarına ehemmiyet vermiş olmamasıydı...


Çok az övdüğü yazarları tek tek not alıp, tanımaya çalışıyor olacağım aşik
âr. Hatta bir ara 'O kimseyi sevmez mi?' dediğimi anımsıyorum. Ama bir şeyi unutuyorum , o halkını seviyor ve bizden biri gibi bizim için bakıyor, bize anlatıyor 'olan biteni'. Dolayısı ile irdelediği her kişinin bize zararı var, bunu böyle gördükten sonra takdir etmenin ve okumanın bizim için bir kazanç olduğuna inanıyorum...

20080605

Tanrılar çıldırmış olmalı ya da Constantine(2005)

Her şeyden önce bir çizgi roman uyarlaması olduğunu söylemek gerekir. Bir çizgi romandan beklenecek derece görsellikle bezenmiş sahneler sizi soru işaretlerine bırakır ve uçar gider uzaklara.

Constantine’de kimsenin cesaret edemeyeceği karakterlere şekil şemal verilmiştir. Bunlar nedir mi?

-Şeytan

-Melekler

-Tanrı’nın Oğlu

-Cehennem(dolu dolu!)

-Cennet(kapının ağzından birkaç saniye)

Tüm bunların aynı sinema filminde vuku bulduğu düşünüldüğünde aslında ilk ilgi çekici unsuru yakalamış bulunmaktasınız. Anlatılan ve bize yazılmış olan şeylerin korkusuzca sinema karelerine aktarımı...

Yeter?!


İngmar Bergman’ın Seventh Seal(Yedinci Mühür) filminde ölümle satranç oynayan kulun işlenişi gibi gitmese de film, bizzat ‘Şeytan, beyazlar içinde gördüm seni?!’ sözlerini aklınızdan geçirirken; Sixth Sense(Altıncı his) etkileşimli olaraktan, nefesinde bir arıza var mıydı diyerek bir sürpriz bekleyebilirisiniz.

Ama yok!?

John Constantine intihar edenlerin cehenneme gideceği bildirisiyle, bir teşebbüs neticesi ‘git-gel’ yapmıştır. Biliyordur o cehennemin ne menem bir şey olduğunu. Şeytan’ın senelerdir uğraşıp da getiremediği biri olup çıkıvermiştir o şu dünyada.

Ne mi olmuştur?

-Oldukça karizmatik bir şeytan çıkartma ustası.



Daha filmin ilk karelerinde yakışıklılığı ile alır götürür bizi bizden. Sonra bir eli bir hatunun boynunda, diğeriyle…( içindeki cinler çıksın ortaya!)

Aslında hiç ama hiç bu uslubü kullanmak istemezdim. Çok daha ciddi bakılabilir filme…

Neden olmasın?!

İzlemeniz ve izlerken tüylerinizin diken diken olmasını engelleyemeyeceğiniz bir film Constantine. Klasik bir öykü gibi başlayıp bizi sorularla baş başa bırakan ve insanların ne tarafa gideceği yönünde iç hesaplaşmalarının anlatımının artık insan dışı faktörlerin devreye girmesiyle ‘nasıl yaaa!’dedirten bir kurgu vardır ortada. Bunlar bizlerin ağzını beş karış açık bırakmasına hala mı değil bir sebep?

Şeytan’a ihanet eden oğlu, Tanrı’ya ihanet eden melekler ve tüm bunların da ötesinde ‘denge’yi sağlayan bir papaz ve ‘denge’ye saygı duyan ama neler döndüğünden de adı gibi emin olan bir John Constantine.

Normal bir insanın asla onun gibi olamayacağı ve aslında hiçbir şeyin ‘kitaplarda yazdığı gibi’ olmadığına vurgu yapan her bir replik bizi filmin başı-ortası-sonunda etrafımızı çepeçevre sarmakta ve ‘İnsanlardan çok Tanrılar çıldırmış olmalı?!’ şaşkınlığı ile bırakıp çekip gitmektedir.

Constantine’in kelime anlamı sadıktır. Filmde de Tanrı’ya sadık arada sırada cehennem ziyaretleriyle meşhur birini canlandırmaktadır. Filmin bir diğer getirdikleri:

-İzlerken Hristiyanlık hakkında geniş bir bilgi hazinemizin olmadığı eksiliğini hissetmeniz..

Hellblazer çizgi romanını okuyanlarca bolca tepki almış ve sevilmemiş olan bu film bence ‘oldukça’ iyiydi. Saf aksiyon ya da saf din rüzgarı estirmese de keşke o kızı öpse dedirten finaline verilebilecek anlam:

-Ağzının kokmuş olduğu şüphesi olabilir.

Şaka bir yana zaten o rüzgarların sıkmaması için elinden geleni yapmış yönetmen Francis Lawrence. Mesela kızı öptürmemiş ama Constantine’e bir sakız vermiş sen bunu çiğne de bitirelim biz diye.

Bu arada sakın filmi jenerikten sonra kapatıp düşünmeye başlamayın benim gibi:)


20080604

Bir çocuğu psikopatik yapacak anne saçı çözümlemesi

Geçenlerde tıklım tıklım ego otobüsü seferlerinden birinde ayakta durmak için üstün bir çaba harcarken, oturanları da eş zamanda incelemeyi sürdürüyordum. Her zaman yaptığım gibi. Bir takım çıkarımlar, düşünce silsileleri aldı götürdü beni. Zaten gidilen yolun kıymetini nasıl insanların beni daha çok düşündürdüğüyle ölçmeye alıştım artık. Birinin üzerinde kaç dakika daha fazla durabiliyorsam o insan benim gözümde daha bir değerli, daha bir sonraki görüşümde sizi bir yerden tanıyorum ama bilemedim şimdi dedirtici oluveriyordu.

Böyle günlerden birinde çocuğunu kucağında hareket halindeki otobüs kadar hareket halinde oturtmaya çalışıyor olan bir kadın dikkatimi çekti. Kadının kucağındaki çocuğu 5-6 yaşlarında olsa da, aklı erecek bir çağda olduğu aşikârdı. Çocuk camdan dışarıyı uzunca seyrettikten sonra annesine doğru kafasını kaldırdı ve büyük bir şaşkınlık vermeme sebebiyet veren o cümleler duyuldu:

-Annemin saçları ne güzel, ne güzel...

Bu cümlede belki hiçbir şaşırtıcı unsur yoktur ama bahsi geçen ve okşamaya meyil etmiş ellerin bir türbana doğru uzandığını düşününce ağzınız benimki kadar açılır mı bilmiyorum?!

Annelerin saçları daha bir okşanma isteği uyandıran türdendir bilirim. Benim yaşım elvermediği için 'afacan, afacan' diyerek severim. Ama bu çocuğun gerçekten okşamak istediği o saçların bir küçük bez parçası ardında olmasını geçtim, o bez parçasını annemin saçları ne güzel diye sevmesi....Söyleyecek söz bulamıyorum. O kadın hiç şaşırmadı ama ben şaşırdım. Çocukların hayal güçlerini 'Türban altında birkaç tutam saç var aslında!' hayalleriyle değil, o türban da aslında saç yerine geçebilecek doğrultusunda geliştirmek ne kadar çarpıcı, bir o kadar gerçek ve ne kadar şaşırtıcı...

Ego toplu taşıma seferlerinden birinde bu çocuğu bugünlere taşıdık ya hadi hayırlısı, daha neler göreceğiz demeden edemiyor insan!

20080601

Amadeus(1984)




Yönetmen:
Milos Forman
Oyuncular:
Tom Hulce
F. Murray Abraham
Elizabeth Berridge



Yıl 1781'dir ve Antonio Salieri Hükümdar Joseph II'nin saray bestekârıdır. Filmde bize Salieri üzerinden Wolfgang Amadeus Mozart’ın öyküsü anlatılmaktadır. Milos Forman bunu hep yapıyor dedirten bu olayın ilki olma özelliğini taşıması açısından da değerlidir.


Wolfgang Amadeus Mozart'ın yaşamı, yeteneğini alırkenki bahşedilmiş güzellik kadar şanslı gelişmemektedir. Alçak gönüllü olmaması, yeteneğini sergileme konusundaki mantıksız davranışları ve yaşamla kurduğu sağlıksız olarak görülen ilişki dönemin ünlü olamayan ama olmak için çırpınan bestecisi Antonio Salieri'nin sık sık kendisini ve Amadeus'u sorgulamasına neden olmaktadır. Wikipedia’da rastladığım biyografisinde Salieri şöyle tanıtılıyordu: ‘Bilinenin aksine kendi döneminde Mozart'a rağmen en iyi besteci ve müzisyen olarak görülüyordu. Çünkü "dâhi çocuk Mozart" çocukluktan çıkmıştı, eskisinden daha iyi besteler yapsa da elit kesimden eskisi kadar ilgiyi göremiyordu. Ve bu sırada saray bestecisi (kapellmeisteri) Salieri daha çok ilgi görüyordu. Bunu öğrenci sayılarından da görebiliriz. Ünlü olarak bildiğimiz Beethoven, Franz Liszt,
Schubert'in hocasıydı.’ Bu tanımdaki bilinen yüzü Amadeus Mozart’ın aslında öldükten sonra tanınması ve el üstünde tutulması mesajını vermektedir. Yani filmde de anlatıldığı ve gerçekliğin de öyle olduğu gibi, Mozart aslında döneminde takdir görmeyen, uçarı, çılgın, hatta ve hatta deli ve yeteneği fark edilmeyen biridir. Mozart’a göre çok daha disiplinli ve müzik konusunda hırslı olan Antonio Salieri, Tanrı’nın müziğini yapan Mozart kadar başarılı olamamaktadır. ( Bu fikir tamamen Salieri'nin ona duyduğu olan hayranlıkta bir payı olmasının anlatımıyla verilmiştir.) Tanrı’nın bir yetenek bahşetmesinin Tanrı’ya bağlılıkla doğru orantılı olduğunu düşünen Salieri, Mozart’ın yeteneğinin farkına vardıkça aslında bunun böyle olmadığını kendine kabul ettirir. Yani bir nevi Tanrı’ya şart koşar hale gelir, dolayısıyla Tanrı’nın müziğini yaptığı insana karşı da artık hayranlık duyduğu kadar nefret ve çekememezlik de beslemektedir. Bu düşünceler zamanla farklı bir ilişki kurmalarına neden olur.

Mozart da Salieri'nin tersine, parasız geçirdiği her günü kendisine yardımcı olacağına inandığı Salieri’ye hayranlık duyarak ama kendi yaptığı müzikten de asla umudunu kaybetmeyip, besteler yaparak geçirmektedir.





Filmde ayrıca hükümdarın önerdiği İtalyanca beste yapma fikrini reddeden Mozart’ın Almanca’nın bir opera için en iyi tercih olduğu ısrarcılığından en son olarak Figaro’nun Düğünü’nü yazarkenki vazgeçisi ve İtalyanca olarak yazmış olduğu eserin süreçlerini yansıtmaktadır.

35 yıllık ömrüne 626 eseri sığdıran muhteşem yeteneği filmle bize öyle güzel resmedilmiştir ki bunun bir gerçek olamayacağını düşündürmektedir. Gel gör ki filmle birlikte süregelen eserlerini dinledikçe klasik müziğe ilgili ilgisiz pek çoğumuzun kulağına mutlaka çalınmış olan melodiler bizi bu olayın gerçekliğine itmekte ve bir kez de Milos Forman’la birlikte şaşırmamıza fırsat vermektedir.

Bu filmin karakteri olmayan Mozart’ın yani gerçek dâhinin ölümüne dair pek çok varsayım bulunmakta ve bu varsayımlarla hareket eden Milos Forman, kurguyu ona hayatı boyunca hayranlık duyan ve bir o kadar da kıskanan Salieri ile yazılan son eserinin öyküsünü de filmin sonuyla birlikte vermektedir. Döneminde 8 oscar alan filmde Forman’ın aslında bu filmi bu kadar hakkında bilinmemezlik bulunan bir müzik dehâsının hayatı olarak vermenin zorluğunu kabul ederek, Salieri ve Mozart’ın kurgusal ilişkisini filmin DVD sunumunda da, İncil'deki Hâbil ile Kâbil hikâyesinden esinlendiğini açıklamıştır – (bir kardeş Tanrı tarafından sevilir, diğeri hor görülür.)


Wolfgang Amadeus Mozart’ı canlandıran Tom Hulce ve Antonio Salieri rolüyle F. Murray Abraham’ın oyunculuklarına değinmeden bu yazıyı tamamlamak mümkün değil. Mozart’ın çocuk karakterini tamamlayan eşi rolündeki Elizabeth Berridge’ye de büyük bir pay vermemiz şarttır. Üç saate yakın bir görsel şölen olan film tadına doyulmaz bir başyapıt olarak zihninize kazınmaya müsaittir. ‘Milos Forman bir biyografi daha yapsa yine izlerim.’ diyerek bitirmeniz muhtemel olan bu filmi izlemeden ölmemenizi, ‘Mozart’ı tanıyorum tabiî ki.’ dememenizi umut ederim. İyi seyirler...
Related Posts with Thumbnails
haberler haberler