"Kaplumbağalar da uçar!"

"Ev sanki geçmiş yüzyıllara uzanan büyük, suskun bir ailenin üyeleriyle dolu. Orada, ikinci kişiliğimle yaşıyorum ve yaşamı geniş anlamıyla, bir var olan bir yok olan bir şey olarak algılıyorum."

-Carl Gustav Jung-

20080831

Little Miss Sunshine / Küçük Gün Işığım (2006)




Yönetmen:
Jonathan Dayton

Valerie Faris

Oyuncular:
Abigail Breslin ... Olive Hoover


Greg Kinnear ... Richard Hoover


Paul Dano ... Dwayne

Alan Arkin ... Grandpa Edwin Hoover

Toni Collette ... Sheryl Hoover

Steve Carell ... Frank Ginsberg


Kalabalık bir ailenin çocuğu olmak kimi yükümlülükler getirir. Little Miss Sunshine filminin ana karakterlerini oluşturan kalabalık ailesinin küçük kızı Olive Hoover’da bu yükümlülükleri hayatının bir parçası haline getirmeye alışmıştır. Onun sorumluluğu ailesinin gözünde bir kat daha iyi görünmek olarak belirlenmiştir. Ailesi ona güvenmekte ve kazanacağı bir çocuk güzellik yarışmasına götürmekte kararlıdır. Her türlü engele rağmen…







Little Miss Sunshine ülkemizde Nisan ayında gösterime girmiş olup, en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında Alan Arkin (Olive’in dedesi)’e ödül kazandırmış ve en iyi orijinal senaryo ödülünü kazanmış bir Amerikan bağımsız filmidir. Film önce de bahsettiğim gibi kızlarının güzellik yarışmasından ödül kazanacağına yüzde yüz emin olan bir ailenin ülkenin bir ucundan öteki ucu olan California’ya yolculuğunu anlatmaktadır. Bu yolculuk ailenin geçim sıkıntısı sebebiyle eski bir minibüsle gerçekleşmektedir. Olive’in hırsı babası Richard’ın kazanmakla ilgili düşüncelerini birebir yansıtmaktadır. Kaybedenlerin bu dünyada yeri olmadığını düşünen Richard bunu her daim kızına aşılamaktadır. Filmin çekildiği sıralar John Mark Karr'ın itirafı ile gündeme gelen "çocuk güzellik kraliçesi" Jonbenet Ramsey davası ile eş zamanlara gelmesi de ilginç bir tesadüf. Güzellik yarışması müptelası kızlarını yetiştiren ailenin, onu çocukluğundan beri bu “amaç” uğruna yetiştirmiş olmaları söz konusuydu. Aniden evde ölü bulunan kız ile ilgili soruşturmalar hala sürmekte. Little Miss Sunshine’da inceden bu davaya göndermeler mevcut. Neyse ki ailenin tüm bireyleri bu şekilde yaklaşmıyor Olive’e diye içimizi rahatlatan bir havası da yok değil. Annesi çocuklarına karşı aşırı açık olmaktan yana olan ve aileyi çekip çeviren kişi konumundaki Toni Collette, Sheryl Hoover rolünde. Dayı ise intihara teşebbüs etmiş ve bir süreliğine kız kardeşinin gözetiminde kalacakken birden bu güzellik yarışması sebebiyle yola düşenler arasındadır. Kendisi Marcel Proust profesörlüğü yapmış olup cinsel tercihini gay olmakta kullanan dayı, zaman zaman filmde Proust’tan alıntılarla bizi keyiflendirmektedir. Olive’in abisi rolündeki Dwayne ise kendi halinde sessizliğe and içmiş ve jet pilotu hedefine ulaşana dek de konuşmama kararı almış 15 yaşındaki bir gençtir. Herkesten nefret ettiği gibi Nietzsche ile yakından ilgili olup bunu hayatına da yansıtmıştır. Olive’i güzellik yarışmasında sergilemesi için dans etmesine yardımcı olan eroin bağımlısı dede ise Olive’in hırsını sadece önemli olanın ailesinin sevgisi olması yönüne çevirmesiyle artı puan toplamıştır.


Karikatürize edilebilecek şekilde oldukça malzeme barındıran filmin karakterleri yol boyunca türlü maceralarıyla bizleri cidden güldüren, yer yer de gözlerimizin dolmasına sebebiyet veren karelerle tarafımdan sevimli adledilmiştir.
Aile bağları özlü bu film aslında bu kadar birbirine yapışık insanların nasıl birbirlerinden bihaber olduklarının da ayrı bir resmini göstermesi açısından değerlidir.







20080828

Hayat Tantanası

Hayatın tam ortasına balıklama atladığım zaman tutunacak limanları bir kenara fırlattığımı hissediyorum. Tam ortasında bomboş ve hissiz hissedip çırpınadururken bir ufuk çizgisi olarak uzaklaşmakta olan kıyıları süzerek izliyorum. Bakışlarımı ara ara denizin tam ortasına çeviriyorum ve kaldıramıyorum kafamı sonra. Hissedemiyorum gücümü! Onu kullanmakta iken hissetmek zor maalesef ki. İnsan efor sarf ederken, kıyısı olmayan bir denizde yüzerken, gücünü hissedemiyor. Gücünü göremeyen her bünye zayıf düşer bir müddet sonra. Sürekli onu kullandıkça dahası olmayacakmış gibi gelir. "Daha ne kadar olabilir ki hepsini harcıyorum işte !" der kendi kendine. Kıyısız bir denizin tam ortasında hayat yorucudur. Ama sonra yeni kıyılara varacağı umudu onun yorgunluğunu tümden alır. Mutlu ya da mutsuz, güçlü ya da güçsüz... Sadece umut vardır. Bir zamanlar kıyı görebilmişse o denizde, tekrar niye görmesindir ki? Herkes gibi hak etme yanılsaması yine döner bulur ya nasıl olsa kendini... Farklı olmayan ve hiç farklı olmayacak olan hayat devam ededururken, kimi zaman kıyı zanneden yanılsama hali bizi, kimi zaman da başka bir kıyıyı "yine yanılsamaydı" deyip geride bırakır.


Farklı olmayan ve hiç farklı olmayacak olan hayat -denizin tam ortası - -balıklama atlamış insanların var olduğu o gücünü hissetmeyen ama olanca gücü ile hayata tutunan, ayakta kalmaya çalışan insanların var olduğu yer-dir. Kıyılar yanıltır, çeker gider her defasında. Neticede geriye kalan sadece "tam ortadır." Döner dolaşır aynı mesafede durursun oraya. Hiç uzaklaşmazken uzağım diye sevinir, hiç efor harcamazken gücünün son damlasını erittiğini zannettirir.


Kimilerine göre diptir oranın adı, kimilerine göre hayatın tam ortası, kimilerine ve çok azına göre hayatın ta kendisi!


Kaç kez umutsuzluğa düşüp kendimizi hayatta yalnız hissettiysek işte o zamanlar hep hayatın tam ortasında idik. Şimdi bir gün yine gidecek olan kıyılara tam ortası mesafede tutunuyor ya da tam ortası mesafede uzaksak bu yine olacağının garantisini de zihnimize kazımamıza sebep olmalı. Çaba harcama çanları hiç dinmeyecek, yorulduğunu zanneden her bünyenin gücü yorgunluğunun ardına gizlenecek. Kişi fark ettiğinde bir zaman daha geçecek. Yine kıyı yanılsaması ama yine denizin tam ortası! Hepsi hayat tantanası!


20080826

DÜZENİN DÜZENEĞİ








Adı Kamuran'dı. İlkokula başlamıştı ama sıklıkla okul değiştiriyordu. Onun için okumanın en güzel yanı okul yolundaki bakkaldan şeker almaktı. Her gün oraya uğrar, her gün o bakkalın önünden geçerdi. Okulunu değiştirmenin onun için en büyük korkusu sadece bakkalını da değiştirmek zorunda oluşuydu. Her defasında aynı şekerleri farklı bakkallarda aramak sıkıcıydı. Bunu kimseye söyleyemiyor, paylaşamıyordu. Okulunun yolu üzerindeki her bakkala girmezdi. Sadece o şekerin olduğu bakkalı arar dururdu. Okul değiştirme sebepleri arasında en belirgini okullarının bir bir kapanıyor oluşuydu. Nedenini bir türlü anlayamıyordu.


Asım'ın hayalindeki meslek bakkal dükkanı sahibi olup, kendisini mutlu eden şekerlerden satmak ve başka çocukları da mutlu etmekti. Hem bu sayede kendisi de sıklıkla mutlu olmaya devam edecekti tabii ki.


Türkan, bu okulunun da kapanmaması için öğretmenine de şekerlerden götürdü. Öğretmeni bir şekerle mutlu olmasını bekleyen ve kendisi de mutlu olan Türkan adına sevinmişti. Ne güzel mutlu olacak bir şeyleri vardı... Ama okulu kapatma yetkisinin kendinde olmadığı için üzülmüştü. Hala şekerle mutlu olabilen bir çocuğun öğretmeni olmak onun için de güzeldi. Umarım bu devam ederdi.


Kenan'ın hayatında şekerle okulunu kapattırmamayı deneyeceği daha çok kişi vardı. Belki okulunun müdürüne bir şeker verse...Olmadı. Bakkalı da, okulu da değişti. Neyse ki hala o şekerlerden bulabileceği bakkallar vardı.

Aslı'nın arkadaşları ağızlarında o şeker olmadan nasıl mutluydu bilemiyordu. Ama bir mutlulukları vardı... Tahmin edemiyordu sebebini. O şekersiz hayat nasıl çekilirdi ki! İnsan o şeker olmadan nasıl yaşardı.


Nermin buna şaşıradururken okulları bir bir kapanmaya devam ediyordu. Sıkılmıştı artık, ama mutluydu çünkü şeker vardı. Başka bir bakkal daha bulduğuna şükrediyordu. Birden düşünceleri onu bunun "son bakkal" olduğu korkusuna itti. Başka bakkal yoktu, başka şeker yoktu. Bu gerçekti. Sadece burası vardı. Ama neyseki sevdiği ve kendini mutlu eden şekerlerden o kadar çok vardı ki yıllarca yetebilirdi. Mutluydu.


Ama gün geldi, Alican'ın okulu yine kapanmış ve yeni bir okul arayışına girmişlerdi. Yoktu, gidebileceği hiç okul yoktu. Yaşı büyümüştü oldukça, düşünüp ardına bakınca ne çok okul okumuştu... Ne çok şekerle mutlu olmuştu. Okul olmamasına rağmen umudu vardı, son bakkaldan aldığı şekerle yeni bir okul yaptırmak için ilgili birilerinin yanına gitti. Ve başarılı da oldu okulu yaptırılacaktı.

Yasemin sonunda okuluna kavuşacağı günün gelip çattığına şahit olabildi şeker yerken. Ve bir anda sabah şeker alıp okulunun nerede olduğuna bakmayı planlarken son şekeri satan bakkalın yerine bir okul inşa edildiğini gördü. Artık son bakkal yoktu. Şekerleri yoktu. Nasl mutlu olacaktı?

Birileri üzerine üzerine yürüyüp onu öperek mezuniyetini kutluyordu. Onlar mutluydu ama bir türlü o olamıyordu. Sonra etrafında kendisi gibi mezun olan ve daha önce nasıl mutlu olduklarını anlayamadığı arkadaşlarını gördü. Hepsi mutsuzdu. "Demekki bana çaktırmadan onlar da şekerden alıyorlarmış.", diye söylendi. Yeni yapılan okuluna gidip baktığında bir sürü çocuk gördü, onlar mutluydu. İyi ama şeker satan bakkal yoktu ki alabilecekleri. Böyle mutlularsa şekerci dükkanı açmasının da anlamı yoktu. Ama nasıl olmuştu?


Yasemin mezun olmuştu demek, bunu yeni yeni anlıyordu. Nereden ve nasıl önemli değildi. Bir telaşla artık okula değil işe gidiyordu. Sonra baktı ki eline belli bir tarihte belli bir miktar para geçiyor ve o para pek çok şeker almaya yetecekken ortada şeker yoktu. Ama "gerekli" pek çok şeyi vardı artık. Onları almak zorundaydı. Yoksa yaşayamazdı.

Mutlu muydu?

Çocukluğundaki kadar asla. Ama bir şekilde hayattaydı. Hatta hayatın tam ortasındaydı. İşi değişiyordu ama hiç biri okuluyla birlikte farklı bakkal arayışlarını getirmiyordu. Aramıyordu şekerlerini. Mutluluğunu. Alışmıştı.

Üstelik artık o Yasemin'di. Başka hiç kimse olamıyordu. Sanırım "düzen" dedikleri şey, "düzensizlik" içinde olmayan bir şeydi. Ve sürekli kendini arıyormuş gibiydi. O bunu hep mutlu karşılayabilmişti belki ama şimdi çok şey değişmişti. Başka bir yolu yoktu ki.


Kabul etti her şeyi.

20080821

ortada kuyu var yandan geç


Birine dair yargılarda bulunmak o kadar kolay ki. İnsanlar da hep kolayına kaçmayı sever nasıl olsa. Yargılar vardır ortada, kişi vardır tam sağında. Solunda da bir boşluk. Bir el uzanır taaa tepeden alır seni iter bir hamleyle. Ya ortaya düşersin. Ya da boşlukta kaybolursun. Ama asla yerinde durmazsın hamle oyunu çıkışında.


Kendini gördüğün yerde görülmezsin.


Zaten olduğun yerde hiç değilsindir artık. Tabii o elin baktığı açıya göre. Hiçbir zaman seninkine uymaz. Çünkü zaten senin baktığın yerden bakmaz sana.


Senin baktığın yerden bakmayı başaranlar mı?

İşte onlar sen gibidir. Seni anlar, dinler, tanır.


Diğeri de çokca yadsır!


Varsın öyle olsun.


Bana yakın olanlar yakın olmaya devam dursun.


Onları ne ben bırakırım ne de onlar beni bırakır. Diğerleri kendi hayatlarından ilham alır ve "bana göre" oldukça kendi gözlerine aldanır.

HARD CANDY/ LOLİPOP (2005)







Yönetmen: David Slade,
Senaryo: Brian Nelson
Oyuncular: Patrick Wilson / Jeff Kohlver

Ellen Page / Hayley Stark


Güvensizlik olgusunun yeni temellerinden birini de internet alemi kucaklamaktadır. Sanal olarak görüşen ve birbirlerini tanıyormuş / tanımış süsü veren insanları yüz yüze görüşme beklemektedir. Zaten bu iki insanın da karşı cinsten birini görme isteği ile yanıp tutuştuğunu düşünürsek, yüz yüze görüşüp bir şeyler “paylaşmak” da amaç olur.

Bu şekil bir kullanım alanı olan sanal alemin iki aklıselim karakteri de ülkemizde yanlış mesajlar verebileceğinden dolayı gösterime sokulmayan film Hard Candy / Lolipop filmine konu olmuştur. Kızımız, Gemini ödülünün sahibi olan melek yüzlü oyuncu Ellen Page, 14 yaşında toy bir güzel Hayley’i canlandırmakta ve farklı projelerde de yer almış Tutku Oyunları · Little Children (2006) filminin Brad Adamson rolünü üstlenen Patrick Wilson, Hard Candy’de 32 yaşında moda fotoğrafçısı Jeff rolünü üstlenmektedir. Jeff ve Hayvey’in ev buluşmasında bitten sohbetlerinin ardından yaş sınırları düşünüldüğünde sonu belli dediğimiz film farklı çatılardan atlama yarışına tutulur ve izleyiciyi başlarda koz Jeff’in elinde olduğu düşündürülerek birden bire işin rengi değişir. Hayvey’in akranı denilecek kızlarla fotoğraf çekimlerini evinde yapan Jeff’in evinde tırnaklarını çıkartmış bir şeytan ortaya çıkmaktadır Hayvey’den.






İzleyiciye önceleri bunun sorunlu bir kız çocuğunun komplo teorileri olduğuna inandırsa da Hayvey’in eteğindeki taşlar döküldükçe Jeff’in foyası ortaya çıkmaktadır. 14 yaşındaki bir kızdan sadece empati kurması dahilinde yetecek sinirsel duygu hali ekranlara çok net yansımaktadır.

Tek mekan ve iki oyuncu ile çok az müzik kullanarak çekilen film, ağlama, bağırma ve sinir yüklü ses tonlarıyla içi dolu ve sağlam temelli replikleriyle bizleri geröeye oldukça yetmektedir.

İzleyiciyi Jeff’in masum olduğunu zaman zaman düşünerek ya da en azından bu şekil bir cezayı hak etmediğini düşünerek büyük bir ironinin içine hapseden kurgu, elini kolunu bağlı olmaktan kurtaran işkencecisinden bir evin dışına dahi çıkmayacak kadar yakın duran ve uzaklaşmayan durumu Haneke filmlerindeki bilhassa Funny Games‘te yer alan ruh halini anımsatmıyor değil. “Defol git şu evden!” diye izleyicisini bağırtan ve “Gidemedin değil mi uzağa!” diye pis pis sırıtan Hayvey’in yüzünde bir başka unutulmaz Arno Frish sekansını görmedim değil.









Hayvey’in psikopat ruh haliyle ama bir intikam kiniyle dolmak için bile genç olduğunu düşünsem de çilli ve toy genç kız rolünü çok iyi başardığını söylemek gerekir. Kızın zeka küpü duruşunu an ve an ortaya çıkardıkça filme bağlanıyorsunuz. Üstelik filmde başarı ile gerçekleştirdiği ve pek çok erkeği benim etkilendiğimden daha çok etkilediğine inandığım “hadım etme töreni” akıllara zarardı diyebilirim. Görüldüğünde çocuk bakıcılığı yapan genç kız imajı verircesine film boyunca alnındaki küçük çizikten akan kan dışında hiç kan görmediğimiz filmde ses efektleri ve Hayvey’in her türlü durum ve hal üzerine çıkardığı mimik ve repliklerle inanılmaz bir heyecan atmosferi oluşturulmuştur.

Vizyona girdiği dönemde afişi çok ilgimi çekmişti, meğer film sadece afişten ibaret değilmiş. Eliniz ve zihniniz boş dönmeyeceksiniz bundan eminim…


20080820

"ODTÜ BİZİMDİR!" - Odtü'deki kaçak binalar üzerine öğrenci Ozan Ersan'la röportaj



Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ile Melih Gökçek arasındaki gerilim tırmanınca,  “ODTÜ bizimdir.” sloganıyla hareket eden ve eğitim yuvalarının türlü hadiselerle bu şekilde gündemi meşgul etmesine sinirli olan arkadaşlar arasındanKimya Bölümü öğrencisi olan Ozan Ersan’la sıcağı sıcağına bir sohbet gerçekleştirdik. Pazarola okuyucularını bir de ODTÜ’lü öğrenci gözüyle bilgilendirmek istedim…

Yasemin ŞAHİN:ODTÜ’deki binaların kaçak olmasına dair ceza tutarının ödenmemesi durumunda yıkılacağı söylenen binalar hangileri, siz biliyor musunuz?

Ozan ERSAN:ODTÜ’deki binaların neredeyse tamamı bu listeye girmekte. Fen-Edebiyat ve İstatistik binası, kütüphane hatta rektörlük binası bunlardan birkaçı.

Y.Ş.:Bunların hepsinin kaçak olduğu doğru mu?

O.E.:Evet kaçak.

Y.Ş.:Sizce Melih Gökçek böylesi bir gerekçeyi öne sürmek için neden bu zamanı bekledi?

O.E.:Bu okul burada 50 yıldır eğitim hizmetini vermekte. Melih Gökçek’te Ankara’da 15 yıldır görevini sürdürmekte. Bu zaman kadar karışılmıyordu. Fakat birkaç olayın üst üste gelmesi mevzuuyu gündeme taşıdı. Bunlardan Eymir Gölü’nün şehre yakın olması ve doğal yapısı itibariyle çekiciliği Melih Gökçek’in isteme sebeplerinden biriydi. Bunun yanı sıra arsenikli su tartışmalarında ODTÜ Türkiye’nin güvenilen bir kurumu olarak suyun arsenikli olduğunu ve içilmemesi gerektiğini açıklaması Melih Gökçek’in güvenini zedelemiş bulunmaktaydı. Ama tüm bunların yanında okulumuzun bundan öncesinde şehrin dışında kalıyor oluşu ve yeni yapılandırmayla şehrin merkezi haline gelmesini asıl sebep olarak görmek mümkün. Ümitköy, Hacettepe, Elvankent, Balgat’ın gelişmesiyle şehrin merkezinin ODTÜ’ye doğru yaklaşması ve bu kadar büyük bir arazinin bu kadar boş olması rant isteğini artırdı.
Y.Ş.:Sizce binaları yıktıktan sonra ne olacak, sonuçta Eymir anlaşılır bir sonuç halka açmak vs. durumları var, peki binaların yıkılması halinde ne yapılacak?

O.E.:Zaten binaların fiyatı çok fazla değil, ODTÜ’nün ödeyemeyeceği bir tutar da değildir. O yüzden yıkılamayacağını biz biliyoruz, Melih Gökçek de yıkmayacağını biliyor. Rektör de yıkılamayacağını biliyor. Dediğim gibi asıl dert bununla gündem oluşturarak, Eymir’in ya da başka arazilerin üzerine göz dikmek.

Y.Ş.:Öğrenciler olarak örgütlenip çeşitli eylemler yapıyorsunuz, bunlardan biraz bahseder misin?

O.E.:İlk etapta internet üzerinden bir oluşum ortaya çıkmıştı biz bunu hem gayri ahlaki hem de istediğimizi tam olarak anlatamadığını düşündüğümüz için, aynı zamanda politik olarak da cinsiyetçi bir söylem olmasından kaynaklanarak ODTÜ öğrencileri tarafından benimsenmedi. Daha başka bir oluşum gerçekleştirildi. Bunlar birbirine alternatif olarak devam eden bir şey değildi. O da diğerleri de  bir yandan devam ediyordu.  Fakat 150 kişi olarak gerçekleştirdiğimiz toplantıda bunun sonrasında “ODTÜ bizimdir.” adıyla bir şeyler yapmaya çalışıldı. Burada çok farklı fikirlerden insanlar bir araya geldi. Ortak fikrimiz Melih Gökçek’in okula dair yapmış olduğu bu hareketi protesto etmektir. Biz bu hareketi aslında sadece ODTÜ’ye özel bir şey olarak görmüyoruz. Dikmen Vadisi de aynı zamanda yıkıldı ve yerine rant sağlayan, lüks yerler yapılmakta. Aynı şekilde Mamak’ta da kentsel dönüşüm adıyla yapılandırması sürmekte. ODTÜ’yü de rant sağlamanın bir aracı olarak kullanılmaya çalışıldığını vurgulamak istiyoruz. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin önünde 24 Temmuz günü gerçekleştirdiğimiz eylemde Dikmen Vadisi Platformu da bize eşlik edip, destek oldular. Çeşitli sivil toplum kuruluşlarıyla farklı fikrilerden insanlarla bu yıkıma karşı beraber mücadele ediyoruz.

Y.Ş.:Bu eylemlerinizin başarılı olacağına inanıyor musunuz?

O.E.:Kimsenin de aklında Melih Gökçek gelecek ve burayı yerle yeksan edecek diye bir fikir de yok aslında. Bunu yapacağına inanmıyoruz. Bunun yanında yaz okuluyla birlikte 2000 insan var şu an okulda, okul nufüsu daha fazla olmasına karşın yaz dönemi olmasına rağmen yaptığımız eylemde çoğunluğu sağlayabildik. Ama nerden baksak bu eylemlerle bizim tek fikrimiz var, “Okul yıkılacaksa biz yıkarız, başkası bunu yapamaz!.” O sebeple de başarılı olunacağına inanıyoruz. Beraber hareket etmek bile bizim için bir başarı şu anda. Biz zamanında farklı şeyler için yine bir araya gelmiştik Yemek fiyatlarının artışı için yapılan boykotlarımızda fiyatları %25 kadar aşağı çekmeyi başardık. Okul bizimdir ve bura ile ilgili olan her şey bizi ilgilendirir tavrı hakim bizde. Dolayısıyla beraber hareket ettiğimiz her şeyin altında bir başarı mutlaka var ve olacaktır da.

Y.Ş.:Eymir Gölü’nün halka açılması durumunda sizin rahatsızlığını ne olacak, ne düşünüyorsunuz?

O.E.:Şu an oraya ODTÜ kimliği olan kişiler ve o kişilerin konukları girebilmekte. Bizim temel derdimiz oranın dışarıya açılmasına engel olmak falan değil. Orası halka açılmayacak orası zenginlere açılacak. Şu an bile orada yemek yemek oldukça pahalıyken bu halka açmak adıyla ele geçirildiğinde çok hoş bir doğal sit alanı olması lüks yerlerin oraya yapılacak olması demektir. Asıl gaye bu. Gökçek nereyi yıksa lüks semt haline getirdi. Orayı paylaşmamak gibi bir derdimiz yok bizim. Orayı halka değil zenginlere açması asıl sorun.

Y.Ş.:Bir Hacettepe öğrencisi de olsam da ODTÜ’yü gerçekten seven bir insanım. Bu tarz bir şeyle gündeme gelmesi benim de merakımı kamçıladı ve okulun esas sahipleri olan sizden biriyle söyleşmek ve fikirlerini almak doğru olandı. Teşekkür ediyorum zaman ayırdığınız için eklemek istediğiniz bir şey varsa alayım ve sohbetimizi sonlandıralım.

O.E.:Son olarak şunu belirtmek isterim ki, biz paylaşımdan kaçan insanlar değiliz. Bizim sıkıntımız okulumuzu gerçekten ihtiyaç sahibi olanlarla paylaşamıyor olmak. Teşekkür ederim.








25.07.08- Bu röportaj Pazarola Dergisi Ağustos sayısı için tarafımdan hazırlanmıştır.

20080817

Güneşe Bakmak - Ölümle Yüzleşmek / Irvin Yalom


Birer ölümlü olarak ölümü gözeterek yaşamak durumundayız. Kimi zaman bunu bir korkuya dönüştürsek, kimi zaman hiç farkında olmasak ya da üstüne yürüsek de o hep bizimledir. Ölümün insanlar üzerinde olumsuz bir duygulanıma sürüklüyor olması oldukça sık rastlanan bir durumdur. Irvin Yalom bu son kitabını 77 yaşında ölüme daha yakın hissettiği vakit yazmış ve bunu da kitap içerisinde dile getirmiştir. Hastlarının izniyle onların hayatlarından örnekler vererek ve ölüm korkusunun türlü maskelerle insana geridönüşünü irdeleyerek bize sunmuştur. Her psikiyatristin (ya da psikologun) yapması gerektiği gibi yeri geldiğinde kendisine dönmüş ve bize bugünü yarını olmayan her an karşımıza çıkabilecek insanlığın en kaçınılmaz korkusunu ve bununla savaşmanın öncelikle bu korkunun tanımını yapabiliyor olmaktan geçtiğini açıklamıştır.

"Korkunun ecele faydası yok." cümlesinde anlatılanla paralel, ölümün yüzleşilmesi gereen bir yaşayış parçası ve onunla yüzleşmenin " güneşe bakmak" kadar zor olduğuna vurgu yaparak bizleri bilgilendirmeye çalışmıştır.

Ayrıca söylemeden edemeyeceğim, çeşitli filozoflardan (Epikouros, Spinoza, Nietzsche, Platon...) örneklerle onları gerçekten anlamış birinden bunları okumak ayrı bir doymuşluk hissi yarattı.

Ayrıca bu korkunun ne zaman ve nasıl yaşayışta vuku bulacağının hiçbir zaman belli olmadığı ayrı bir fark etme zorunluluğunu getirir.

Yine bir Irvin Yalom kitabı ve yeni bir farkındalık diyorum. Nokta.

20080815

Düşünkara Fanzin 4.sayı üzerine


Bildiğiniz üzere bendeniz Tospağa ve saz arkadaşları bir fanzin yayınlamakta. 3 sayı yol kat etmiş ve bunun bir arpadan daha uzun bir yol olduğunu düşünen biz, 4.sayı için kolları sıvadık. Sıvadık sıvamasına da gel gör ki bizim Tospağa bir dönüşüm yaşadı bu arada. Belki bir bok böceği olmadı, olamadı bir Gregor Samsa ama Düşünkara Fanzin baş kişisi müzik adamı Jesterdvine artık fanzine sadece yazılarıyla katkı sağlayacağı yolunda açıklaması ve bizim hatun kişi Tospağa'nın başlayan stajı (TÜİK/Strateji Geliştirme Dairesi) bu süreci erteleme sebebimdir özlü bir cümle kurmasına sebep oldu. Tabi buna yaz dönemi salmışlığı adı da verilebilir. Aslında bu açıklamalara bile lüzum yoktur ya neyse... Okuyucu değerlidir. Meraklı okuyucu Düşünkara'nın sevdiğidir. Merakı gidermek de bizim görevimizdir.

"Ha ne zaman çıkcak o zaman, poff" seslerine bir cevap da şurda:

işte burda.

20080814

Mantığın Gözüne Parmak Sokmaca


İleri...

Daha İleri...


Yürüyor, bazen sola dönüyor bazen sağa. Kafası yukarıda dik. Bakıyor, izliyor dikkatlice. Tüm bunların yanında en çok dikkatini çeken gülüyor olması. Öyle bir gülümsüyorki sanki ayak parmaklarından başlıyor enerji ve yayılıyor vücuduna.


Bir ileri ki...

Daha ileri...


Gülümsüyor ani bir şok yayılıyor vücuduna. Yine ayak parmaklarından başlıyor ama yukarıya ulaşmadan geçiyor. Çok da önemsemiyor. Yolun getirisidir elbet diyor. Her yol az biraz çetrefil olur ne de olsa, biliyor. Gülmsemesinin geri gelmiş olmasına seviniyor. Böyle iyi, böyle güzel. Keşke hep böyle olsa diyor. Ama bunu istemenin saçmalık olduğunun farkında.


İleri...

Daha da ileri...


Yürüyor, gülümsüyor. Yanından birileri geçiyor ama bakmıyor. Fark etmek istemiyor. Yola odaklanmış devam etmekte. Yolun sonunu da merak ediyor azıcık ama; bu ona yoldayken merakla yüzüne yayılan gülümsemeden daha az mutluluk verici geliyor. Sonra aniden yolun sonunu yanıbaşında buluyor. Tırmalıyor kendini, mutsuz çünkü, vuruyor kafasına, istemiyor görmeyi, kapatıyor gözlerini bir süre.


Sonra yürüyor...

Daha da yürüyor...


Aralıyor gözlerini. Yol yine mutluluk verici, gözleri ayak parmaklarıyla uyumlu yine sanki. Böyle iyi diyor, böyle güzel. keşke hep böyle olsa diyor ve susuyor. Aynı şeyi kendine tekrarladığı için kızıyor.

Sonra yine ani şok etkisi yine aynı yerden ayaklarından hedef alıyor.

Nasıl olsa tüm vücudumu esir almayacak diyor. Alışkanlıkmış gibi o şoktan etkilenmeden yürümeye çalışıyor. Ama o engel olmaya çalışmadıkça şok yayılıyor. Takati kalmayacasına sarıyor vücudunu. Sonra direnmenin zamanı diyor. Ve tüm gücüyle o şoku atlatıyor. Çünkü o yolda gülümseyerek yürümeyi daha çok seviyor. Bunu arzuluyor. Çok isteyerek yola baktığında oluyor, neyseki oluyor. Tadını çıkarıyor bu halin. Sanki gülümseme olmayan organlarına da yayılmakta. Hatta iki kanadı varmışcasına mutlu o şimdi.

Bu iyi, bu güzel.
Çokca yeter, uzunca gider.
Keşke hiç bitmese der ama kendini tekrar etmek istemez. Susar ve gülümser.


İleri...

Daha ileri...


Yolun keyfini çıkara çıkara yürüyorken karşısına ve evet yolun tam ortasına bir ağaç düşer. Üstelik düştüğü yere yavaşca köklerini de salmaktadır. Bizimkisi zıplar, parçalar, durdurmaya ve aşmaya çalışır. Olmaz! Ağlar,dövünür, yolun o ağaca yardım edip kendisine yolu açmıyor oluşunu gördükçe kızar.


Hani kanatları da vardır belki uçar sıyrılır derken, dener ama mutlu olmadığı için kanatlar fonksiyonunu yitirmiştir. Bir müddet ağacın dibinde dinlenir, bekler belki geçer diye o köklerin dönem dönem kendini sarmalamaya çalışan ani şoklar olduğunu keşfeder ağacın dibindeyken. O dipteyken o şokları yeniden yaşar. daha bir acı verenini. Çünkü artık şok yaşarken yolu görüp devam edememe hali daha bir etkendir. Yolu göremeyince direnemez şoklara. Kendine şaşırır ben bu şoklara nasıl direnmiştim ki diye. Güç bulamaz, cesaret bulamaz. Bunalır, sıkılır, ağlar, üzülür. Bunlar kötüdür.


Kendini bir hamleyle gökyüzünde bulur. Yola doğru bakar, aşağıya. Kafasında bir ağırlık hisseder. Kafası hariç hiçbir yeri çalışası durumda değildir. Kalbinin bile attığından, duygularının var olduğundan, hiçbirinden emin değildir. Sanki beynine vurgu yapmak isteyen bir şeylerinin esiri olmuştur. İşte o vakit anlamıştır. Mantığının gözüne parmak sokulmuştur. Çalışması emredilircesine hızlı bir gidişattır bu. Hemen toparlar, gökyüzünden aşağıya bakar ve o yolun dışında bir yere konar. Kanat falan değildir ya onu konduran oraya, hani mantıktır, beyindir. Sen beni çağır diye ben gelmedim diyendir.
yazıdaki resim ben tarafından yapılalı çok olmuştur.

20080813

monolog


Hayata dair yapmak zorunda olduklarımız ve yapmak istemediklerimizin neden bu kadar kesin çizgilerle birbirinden ayrıldığını anlamıyorum.

Bu tıpkı duyguların mantığı anlamaması gibi bir şey aslında.

Zorunlulukları sevmenin mümkünatı olmayan bir hal olduğunu da farkındayım. Sevdiğim, yapmayı istediğim şeylerin hayatıma zorunluluklarım kadar somut katkısı olmayacağını düşünmek istemiyorum ya da.

Hayatın içerisinde zorunlulukların yapmak istediklerime yakın olma durumunda yapmayı artık istemeyeceğim öngörüsünü daha evvel yaşadım. Güzel sanatlar okumaya meyil etmiş ve ettirilmişken bu meziyetimin zorunluluk olmasını istemediğimi fark ettim.

Ama peki bu hep böyle midir ki?

- Böyledir.


O zaman ben bir şeyleri yapıyorken illa sevmeyi de beklemek zorunda olmamalıyım. Her zaman sevdiğimiz şeyler iş olarak elimize geçmeyecek. Hatta hiç kimse sevdiği işi yapmaz, işini sevmez.


-Yazmak dışında desem?


Yazmayı seviyorum. Ama içine kaygı girecek olsa sevmezdim.

Duygularımla hareket etmeyi seviyorum, ama içine kaygı girecek olsa tercih etmezdim.

20080812

Sabun Köpüğü mutluluk



Sabun köpüğü kıvamında mutlulukların bir gün yürüdüğüm yola damlaya damlaya ayağımı o yoldan dışarıya kaydıracağını nerden bilirdim ki?

Sabun köpüğünün neden yuvarlak olduğunu sorgulamamak gibiydi, mutluluğu sabun köpüğü kıvamında kabullenmek.

Bir sabun köpüğünü elinde tutmaya çalışmak gibiydi onun olduğu hayata tutunmak.



Sabun köpüğünü gördüğünde hayran hayran bakan çocuklar gibiydim bir müddet. Amacımdı mutlu olmak. Gerekli olan her şeyi hali hazır edip bekledim, ama tekrar göremedim onları.

Geride bıraktığım yola baktığımda ne çok uzun yol kat etmiş ve ne çok mutlu olmuştum. Ama şimdi hiçbir şey görmedim. Yerler aşırı kayganmış ve bırakmışım geride. Yüzümü gökyüzüne dikip bakmışım yeni sabun köpüklerine.


Yenilmemişim o yola, kaymamış ayağım, düşmemişim aşağıya. Şimdi nerede benim yüzümü gökyüzüne çevirecek mutluluk diye bakınca görmedim bir şey. Döndüm yüzümü karaya. Ayağım kaydı sonunda. Çıktım o yolun dışına. Garip bir hüzün ve boşluk var ama sabun köpüklerinin güzelliği hala aklımda, olmadıklarındaki şaşkınlık ve korku da yanında.

Nen var kuzum?


Kendim gibi bir adam buldum uzun bir aradan sonra. Kirpi konuşturup, balık tutarken kolunu balık tutmuş balıkçının o hiç kimsenin göremediği kolun balık şeklinde oluşunu bilen biri.

-Aaa, koluna ne oldu?
-Balık yuttu!

Artık sen de biliyorsun. Ama görmemekte direniyorsun. Balık şeklinde o kol artık. Bütünleşmiş acısıyla.

-Bügun neyin var?
-Sevgilimden ayrıldım.

Artık sen de biliyorsun. Bugünkü benin kendi istemiş ve bütünleşmiş acısını. Ben görüyorum, sen sormaya devam ediyorsun.

Bir kirpi vardı ya cümlelerimin taa en başında, işte;

Kirpiyle konuşan adam: Bilge Karasu
Kitap: Göçmüş Kediler Bahçesi.

Okunduğu tarih: Göçmüş Tospağanın kendine dönüş günü.

Bu kitabı okuyan herkes bunu bilmeyecek. Tıpkı o kolsuz adamı görüp balığı görmeyecek, benim o günkü acımı hissetmeyecekler gibi. Ama ben sayesinde şu vakit bunu bilecek.

Peki ne değişecek?!

10.08.08
Related Posts with Thumbnails
haberler haberler