"Kaplumbağalar da uçar!"

"Ev sanki geçmiş yüzyıllara uzanan büyük, suskun bir ailenin üyeleriyle dolu. Orada, ikinci kişiliğimle yaşıyorum ve yaşamı geniş anlamıyla, bir var olan bir yok olan bir şey olarak algılıyorum."

-Carl Gustav Jung-

20080929

Bir garip "The Phantom of the Opera" anlatımı





Yönetmen: Joel Schumacher

Senaryo: Gaston Leroux (novel)

Andrew Lloyd Webber (stage musical)

Oyuncular: Gerard Butler- The Phantom

Emmy Rossum - Christine

Patrick Wilson - Raoul

Yapım: 2004, USA



Evet o ismi tanıdık gelen Operadaki Hayalet işte. Hani wikipedia yardımıyla açıklayacak olursak,

“Operadaki Hayalet (Le Fantôme de L'Opéra), Gaston Leroux'un yazdığı bir eserdir. Gotik bir roman kabul edilir. Andrew Lloyd Webber tarafından müzikali yapıldı. (1986) “



Defalarca beyazperdeye aktarılmış. Ben bilmem bundan öncekileri. 2004 yapımı bu film benim yüreğime işlendi sanki. Şu an soundtrackleriyle bir bir dokunuyor her hücreme. Bu kadar içli bir anlatım olabilir mi? Müzik insanı bu kadar etkileyebilir mi? Şimdi hiç mi görmedin Tospağa opera, müzikal diyeceksiniz. Ama görmedim. Bu filmden sonra görmeyi çok ama çok isterim.

Broadway'de gösterilirmiş Operadaki Hayalet müzikali. Ekşi sözlükte yüzsüz yüzsüz yazmışlar gerçek müzikal daha güzeldi diye. Hayır! Ben elimdekiyle yetinirim.

Bu müzikalin bir de kitabı varmış inanmazsınız. Ben bunu müziksiz düşünemiyorum. Kafamdan ezgi yaratacak kadar da müzik bilgim yoktur. Verebilmiş midir kitap o etkiyi? İlk kez bu hali yaşıyorum bir kitabın film versiyonunu daha çok seviyorum ve kitap halini düşünemiyorum. İlk işte. İlkler her zaman değerlidir.

Zaman zaman çirkin yüzüyle Notre Dame’ın Kamburu’nu, yeraltına çekmeye çalıştığı sevgilisiyle Ölü Gelin’i veya unutulmaz repliklerinin müziğe yedirilmemiş haliyle Shakesperare in Love’ı anımsadım film süresince. Dehanın deliliğe doğru sürüklenişini, Hakan Günday’ın Azil kitabının kapağındaki sözle tamamladım. “Deha ile delilik arasında seyreden bir hayat…” Demek ki pek çok insanı etkilemişti bu müzikal. Her bir ayrıntısı bir filme bir kitaba konu olabilecek kadar yoğundu çünkü. Öyleyse anlatılmalı… Bilmeli herkes….

Peki ama nasıl?



Bir baba ikonunun bilinçaltı yaklaşımından tutun da bir çocuğun kendi iç dünyasını karanlık koridorlarında “Müzik Meleği” olmak için “baba” ikonunu kendine yaklaştırma çabasını mı anlatayım… Çok sevdiği babasının kaybıyla kendini bir tiyatro salonunda bulan Cristine’nin adını zihnine kazımış iki kişinin kan kokan aşkını mı anlatayım…

Filme replikler yerine eşlik eden müziğin her bir karesi ayrı bir keyifti. Sanırım bu yazıda da Boş Ev’e benzer bir duygulanımla karşı karşıyayım. Yazamıyorum….Yazsam bile benden başkasına anlatamıyorum… Boş Ev’de sessizliği anlatabilmenin yükümlülüğünü taşıdığım için kaçmıştım ama fazla uzağa gidememiştim. Bunda da müziğin gücünün altında eziliyorum. Öyleyse ben de susuyorum Operadaki hayalet konuşsun diyorum…



Not ki tam bağlantı: Bir garip Boş Ev Anlatımı

Not ki müzikli: Filmi bitirdikten sonra orda burda soundtrack arayışı içine girip benim gibi bir saat kıvrandıktan sonra bulduğunuzda aşırı mutlu olmuşsanız ne mutlu size. Yok hayır hala kıvranıyorum diyorsanız yardımcı olurum. Ulaşın bana.



20080925

Bir anne-babayı psikopatik yapacak çocuk çözümlemesi


Bir çocuğu anne babasının istediği "şekil"den başka bir şekile sokmak imkansızdır. İsterseniz k.çınızı yırtın yine yapamazsınız. İyi bir şey yapmak istiyorsanız o çocuğun anne babasıyla örtüşmeniz gerekir ki sizi kabul etsin. Onun için doğru kararları çook öncelerden vermiş ve tohumları ekmiş iki kişiden ortaya çıkan o "şey" e kendini parçalasan bir şey belletemezsin.

Ha ne mi olur? Alırsın çocuğu vurursun yerin dibine arkadaşlarının önünde ya da alırsın şekerini elinden dikilirsin tepesine ya da poposuna iki şaplak vurmak suretiyle döversin güzelce... ezersin konuşma esnasında kelimelerinle çırılçıplak bırakırsın alemin önünde...o zaman onun hayatının en mühim insanı olursun. Seni asla unutmaz! Bunun dışında her bir "iyi insan olsun" uygulaman nafile yazar. Değilsen anne baba bir çocuğa asla kendini adama. Öğretmeni bile olsan bir gün gideceksin başka çocuğa sana lanet okuyacak, kuzeni olsan ayıracaksın şehrini yanı bomboş kalacak, halası olsan annesi bir gün seni kötüleyecek güvenini ters yöne tazeleyecek... yanında kalacak tek kişi anne babası olduğunu bilecek. Ama şaka maka eninde sonunda bunu bilecek. Bir gün bu iyi diyecek, bir gün nefret edecek. Ama vazgeçemeyecek. İyiyi de kötüyü de en çok onlar bilecek. Çocuğu Lynch filmlerine malzeme edecek. Karşısına geçip bunu ben yarattım diye mütemadiyen sevinecek.

Velhasılkelam, hamurunun ununu yağını iyi ayarlamak lazım, şekeri de tuzu da dengede tutup öyle fırına atmak lazım. Bunun dışında çörek otu, susam misali ek gıdaların hamurun içine değil dışına temas eden varlığını da unutmamak, unutturmamak lazım...

Not ki tam Tospağa:
Yazıdaki çocuk kişisi 0-14 yaşı temsil eder.
Ergen çocuğa isteyen istediği şekilde etki eder.
Yetişkin çocuk zaten olmuştur kendi fikrince kimse etki edemez.


Not ki bağlan:
Bir çocuğu psikopatik yapacak anne saçı çözümlemesi

20080921

Bir Semih Kaplanoğlu filmi Yumurta(2007)













Yönetmen: Semih Kaplanoğlu

Oyuncular: Nejat İşler

Saadet Aksoy

Yapım: Türkiye, 2007(Ödülleri)

Yakın dönem Türk sinemasında farklı projelerle pek çok film konuk oldu. Tutuldu ya da tutulmadı, tutulduysa ne için tutuldu bu çok tartışılır. Tutulan filmlerin ne kadar sinema sanatına katkıda bulunduğu da çok konuşulacak bir mevzu. Ama Yumurta filmiyle birlikte bu tartışmayı tekrar açmak ve hiç unutmamak üzere düşünmek gerekli.

Filmin Tutunamayan adamını Nejat İşler canlandırmakta. Açıkcası Nejat İşler her bulunduğu filme ayrı bir yakıştırıyorum. Kendisini sadece sinemada görmek isteyenlerdenim. Keza dizisini izleyip aşık olan ve Barda filmiyle ondan soğuyan, üstüne Yumurta filmini yarıda bırakan bir kitle de mevcut. Onları şaşırtmaya devam etmeli bence.



Nejat İşler’in Yusuf’u canlandırdığı filmde, az önce es geçtim ama o hakikaten bir tutunamayan. Sanırım Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanını okuduktan sonra ne kadar çok içimizden olduğunu tekrar tekrar yansıtmaya çalışıyor olabilirim. Ama öyle. Filmde annesini henüz kaybetmiş ve araya yıllar girmesine hiç de engel olmamış bir oğuldur Yusuf.



Onun sahaflık yaptığı dükkanından tutun da, ilk kitabıyla başarılı olmuş ama sonradan tutulmamış bir şair olmasına ve hayata bir kez de kaybıyla bakıp başka kayıplar vermemek adına dönmesi geriye bakmasına varana kadar pek çok evresi gözler önüne serilmektedir. Yusuf’un cenaze için geldiği memleketi ona ait olduğu kadar aslında değildir de. Bize yer yer onun sessiz diyalogları (!) ve insanları süzen bakışlarıyla onun geçmişini ve bugününü oldukça derin sulardan gün yüzüne çıkarmaya imkân vermiştir. Filmin bütününe baktığımızda aşırı doğallıkla verilmiş bir hayatla karşı karşıyayız. Filmde ön planda olmak için kendini paralamayan hatta role “karizma” katmak için kompleksleri olmayan pek çok insanın filmde toplanması ne kadar ilginç. Detaylarda yatan anlamın bizi sanat doyumuna ulaştırdığı ve bu doyumun da pek çok “ortalama” sinema izleyicisini doyurmayacağı ortada.

Belki annesinin bakımını üstlenen Ayla(Saadet Aksoy)’nın hep duyduğu ama bir türlü karşılaşamadığı Yusuf’u oraya getiren, bir ölümün sessizliğini yaşadıkları her ana “kaygı” olmadan yayacak olsalar da onların dillendirdiği ilişkinin asıl tanımı “saf”lıkta. Ayla’nın hayranlığının ve hayatındaki pek çok kararı alması gereken döneminde, karşısına aldığı kararların ve üstüne set çektiklerinin mutluluğunu bir türlü yaşayamamış Yusuf çıkmıştır.



Yumurta, neden yumurta?





Yumurta bildiğiniz yumurta olarak filmin içerisinde bize göz kırpmaktadır. Ama onun bir sır barındıran “civciv mi çıkacak, yoksa omlet olup karın mı doyuracak“ olduğunun esrarı filmde de yerini almakta. Dip, kıyı, köşe yumurta arayan mahalleli çocuğun yumurtayı bulamaması üstüne hayat gayet normal akarken, başka bir gün yumurtayı bulabilmiş olan Ayla’nın şansı mıdır söz konusu olan… Ve bu şansı o mu yaratmıştır.



Çoğu zaman bir şeyler olacak diye beklerken ya da heyecanla filmdeki kareleri bir bir aralarken onun bizim bildiğimiz ve yaşayabileceğimiz bir “doğal” hayata dönüşmesi bize filmin isminin anlamını daha bir net açıklıyor bence.

Sinema sanatının fotoğraftan beslenen bir dipsiz kuyu olduğu düşünülürse, bu film bize kuyuyu da dibi de fotoğrafı da hayatı da göstermekte.



Benim çok sevdiğim ve aklımdan çık(a)mayan donuk yüzleri ve masum gülüşleri içine alan bu filmin seveni olur sevmeyeni de… Ama asıl olan odur ki Semih Kaplanoğlu Süt ve Bal ile üçlemeyi tamamladığında Türk Sineması bir üçleme daha kazanacak ve adından sıklıkla söz ettirecektir.







20080917

Öneri: Akıl-lı insanlardan korkunuz!


Dur! sakın yazma. Sakın söyleme aklından geçenleri. Sana senin için en iyi olanını teklif ediyorum. İnanmalısın bana. Dur dedim, silsene o yazdıklarını. Yut sözcüklerini. Emin ol, vakit gelecek hatırlamayacaksın bile kederini.

Dur! Kapat ağzını! İnan bana kalbin şu an o kadar da akıllı değil güzelim. Zaten hiç olmayacaktı ki... Bekleme bunu o zavallıdan. Beyninin kalbine inmesi, seni anlaması? Bunu mu bekliyordun sen? Yapma! Sözcüklerin geldiği nokta ben değilim. Çıkmasın ağzından da öyleyse. Nasıl inanırsın ki ona! Ama bir şekilde hissettirdim neyse ki kendimi. Ne iyi ettim diyeceksin, bak gör! Zaman veriyorum sana. Yine bana döneceksin. Bakacaksın yüzüme ve şükredeceksin! Her doğan sözcüğe hükmüm geçer sanma beni. Bunda geçiyorsa vardır bildiğim. İnan bana.

Dur! Ne yapıyorsun sen orda! Delirdin mi, vurma bana. Gerçi vursan ne fayda. Hayatının en acımasız kişiliğine bürünmen gayet doğal. Çünkü ben varım ya yanında. Güven bana, geçecek hepsi. Ben olacağım yanında! Ben yeteceğim tüm bu acılara. Saracağız el birliği ile. Kanamayacak bir daha. Kanatacak sadece çok defa!

Dur! Dönme yüzünü asla. Bakma ardına. Gözü kara ol bir kere de hayatında. Sadece bir kez yap, bak ne çok anlayacaksın gücünü. Ardına aldığın her şey orda kalcak. Atamayacak adımını bir adım ileri. Sen izin vermeyeceksin buna.

Dur! Bir kez de kendin için bak şu hayata. Lanet bir boşluğun durmadan kanayan yarasını ne kadar hak ediyorsun sen. Bırak bir kez kanasın sadece. Onlarca kez almasından iyidir demiştin ya az önce.

Evet! Az önce. Duymadın mı sen? Ben duydum, inan ki çağırdın beni. Bekliyordum ben de zaten seni. Hani vardı ya Melekler Şehri filminde öleceğini gören insanların anlık sihri. Ona benzetmiştin sen de bizi. Beni çağırdın o anda. Geldim yanına. Girdim aklına. Sen gördün beni. Geri de çevirmedin neyse ki. Bak mutlu olacaksın diyorum. Bırak bir kez kendini. Bana bırak tüm zihnini. Bir kolaçan edeyim ortalığı. Kırıntı kalmış mı bir yoklayayım.

Dur! Geldim ya işte. Sen istedin ya hani, sen! Ne saçmalıyorsun şimdi. Dönsene yüzünü bana. Göreyim bir kez daha. Hatırlatayım o boşluğunu. Korkusunu alayım şu durgunluğun.

Hey! Nereye gittin şimdi! Yüzünü dön bana! Yok öyle yağma! Çağırdın ya beni, girdim ya aklına? Hani Melekler Şehri bu hatırlasana! Gitmez bilirsin bir daha! Gelirim yanına tez zamanda. Alırım bunun hesabını. Sanrını. Yapamayacağın şeylerle oyalamanın cezasını. Ağır ödetirim bunu sana.

Kime diyorum ben. Hey sen! Bir sen var benim elimde. Bunu başkasına götürmeme izin verme. Gel sen al, bir ömür boyu kalsın sende. İşe yaradıkça kullan tamam. Ama lütfen al şunu elimden.

Mayın gibi bir şey bu!
...

Tamam itiraf ediyorum. Bununla ben de yapamıyorum. Alsana şunu benden. Hey! Kime diyorum ben! Sana ait diyorum. Evet ben de nefret ediyorum. Al hadi.

Al!!!!.
.
.
.
.

10 dakika

.
.
.
.

İki kişinin bildiği sır, sır değildir derler ya.
Şimdilerde hissettiğim iki kişinin bildiği şeyin çok rahat bilmediği şeylere dönüşebilirliği.

pek mi kısa oldu anlatımım? ama on dakikada bir su içen babamın bardaklarını yıkamalıyım.

.
.
.
.

20080914


Bazen insan düşüncelerini dizginleyemiyor. Kendisini duygusal bir bunalıma sürükleyecek pek çok şey zihninde gebe bekliyor. Karnına ağrılar giriyor. Başı çatlayacakmışcasına ağrıyor ve bir iki cümle dökülüyor kaleminden. O bir iki cümle tüm o sancıları barındırıyor. Rahatlıyor. Nefes alabiliyor. Ama o bir iki cümleye baktıkça tekrar aynı buhranları yaşamaktan korkuyor. Üstüne daha fazla düşünmemek için o cümlelerden uzaklaşmak istiyor. Ya da yırtıp atmak.

Yırtıp atmak eylemi blog aleminde pek fazla gerçekleşememekte. Bu sebeple benim çıkış yolum: Bana bunları yazdıran şeyleri sevemesem de, yazdıklarımı sevmekte.

Varsın dünyanın en saçma şeyi hakkında fikir yürütmüş olayım. Ben yapmışsam vardır bir sebebi. Asıl bunun üstüne eğilmeli.

emir!





Hala dışarıya çıkmak için çabalıyor yüzsüz!
Bırak dedim dimi bir kere.
YARDIM ETMELİYİM KENDİME.
Bu ne kalabalık ben. Yine?


yazıdaki resim ben tarafından yapılalı çok az olmuştur.

20080911

Tırmalama, Tırman!



Bir insanın en son anlayacağı kişi kendisidir. Her ne kadar ilk gibi görünse de en sondur. Zaten tam anlamıyla anlamanın imkansızlığına dem vurmayacağım burda. Kendini tanıyan insanın anlatma yetisi de kuvvetlidir. Kendini tanıyan insan diğerlerinin de çok kolay anlayabilir, tanıyabilir.

Ama insan kendini bilmezse, kesinlikle ve kesinlikle başka birini tanımaya çalışmamalıdır. Kendinde henüz göremediği / görmediği eksiklikler kadar karşısındakinde de kalmıştır. Bundan emin olmalıdır. İkiyüzlü olduğu anlara bakıp karşısındakinin ikiyüzlülüğünü görmeli, yalan söylediği ve kendisini yalan iten anları bir bir zihnine not edip başkasının yalanlarını görebilme yetisini oluşturmalıdır. Ama asla kendi yalanına inanmamalıdır ki başkası da ona yalan söyleyemesin. Kendisi doğruyu söylerken bu hal üzerine şu yalanları da söyleyebilirdim diye ölçmesi gerekir ki, vakti zamanı gelince doğru söyleyenle yalan söyleyeni ayırt edebilsin. Tartışmanın otasında zıt taraftakinin kendine kuracağı cümlelerinin ne olabileceği üzerine düşünmelidir ki, ikna edici cümleleri kurabilsin. Tercih ettiği yolların bir başka alternatifini seçse başına ne gelirdiyi an ve an seçili yolda dahi kurgulamalıdır ki, bir sonraki tercih ettiği yoldan daha bir emin olabilsin.

Sevdiği insanı yanındayken, olmadığını da hayal etsin ki neden yanında olanın o olduğunu anımsasın. Neden yanında olduğuna dair elindeki kozlarını bir gün hiç göremediğinde de bir şeyleri öngörebilsin.

Her yol nasıl bakarsan bak, kendini tanımlamaktan geçiyor ilkin.

Bize saçma gelen her şey kendi saçmalığımız, anlamsız gelen her şey bizim anlamsızlığımız, yanlış gelen her şey bizim yanlışlığımızdır.

Hastaysan kıçın açıkta yatmışsındır.

Biri senin kalbinden gittiyse sen kapıyı açık bırakmışsındır.

"Kendi omzuna tırman: başka nasıl yükselebilirsin ki!" der Nietzsche.

Bir şeyleri başkasına mal ederek asla sana ait olmamış merdivenleri tırmanmanın alemi yoktur. Tırmandığın merdiven "kendini aşmak" değil "karşındakini ezmek" anlamını taşır. Bunun da anlamını göremeyen bünye kendini fason bir mutlulukta ve refahta bulur. Sürekli karşısındakinin üstüne tırmanmaya çalışan ve tek bir adım bile yol kat edemeyen odur!

İnsan ne yapıyorsa kendisi yapıyor şu hayatta. Kendisi için yapıyor işkenceyi de mutluluğu da. Kendini tanımayanlar da bu hazır besinden besleniyor doyumsuzca. Ama karnı hiç doymuyor hayatı boyunca.


20080910

Sinemada Gerçeküstücülük ve Luis Buñuel






Gerçeküstücülük



 ''Alışılmış ahlaka, geleneksel hayallere, duygusalcılığa, toplumun tüm ahlaksal pisliğine karşıyım… Burjuva ahlakı, benim için ahlaksızlığın ta kendisidir; çünkü ters kurumlar üzerine kuruludur: Din, vatan, aile ve toplumun diğer temel direkleri!..''

           Bu sözler Gerçeküstücülük akımının 7.sanattaki en önemli ismi olan ünlü İspanyol yönetmen Luis Buñuel'e aittir. ''Gündüz Güzeli'' adlı filmi ile ilgili bir söyleşide dile getirmiştir...

           20. yy.'ın başlarında Avrupa'da ortaya çıkan bir sanat akımıdır Gerçeküstücülük (Sürrealizm).
  Şair ve ressamlar I. Dünya Savaşı'nın yol açtığı yıkım karşısında dehşete kapılmış akılcı tutuma karşı tavır alarak bilinç dışının düşsel dünyasına yönelmeye başlamışlardır. Savaşın gerçekliği onları psikolojik bunalımlara sürükledikçe soyut anlamda var olan şeylere karşı ilgi ortaya çıkmış ve “güzellik” kavramını tanımını farklı yollarla yapmaya başlamışlardır.

Resim alanında André Breton’un, felsefe alanında Freud’un, edebiyat alanında Louis Aragon’un ve bizi en çok ilgilendiren  sinemasal anlamda da Luis Buñuel'in bayraktarlığını yaptığı bir akımdır.


Gerçeküstücülük, bütün sanat disiplinlerini etkisi altına alan bir akım olarak kalıcı olmuştur. Biçemin yok olduğu, romantik duyumların yerini mekanik algıların aldığı bir sanat anlayışıdır. Kapitalizmin öngördüğü yaşama alanlarına uyumsuzluk, düş ve us dışına, gerçeküstüye yönelik açılım sanat disiplinlerinin, en başta da edebiyatın içerik ve biçim değişimine yol açtı. Öznenin nesneye ilişkin epistemolojik birikimi bilgisi genişledi ve değişti. Bilincin ve bilinçaltının sınırsız alanları özgürce dışlaştırılabildi. Şüphesiz sürrealist sinemanın birikiminden Dogma başta olmak üzere Avrupa Sineması önemli ölçüde yararlanmıştır. Gerçeküstücülük içerik olarak sinema sanatına uygun bir yapıya sahiptir. Konunun reddedildiği bu akımın filmlerinde görülen temel özellikler; akılsal olanın dışına çıkma, düşlerin büyüsüne geri dönme ve ruhun bilinçaltı ifadelerini ortaya koymaktır.   


Gerçeküstücü Manifesto


 Hareketimiz hakkında halk arasında aptalca yayılan yanlış yorumlara karşı, çağdaş eleştirinin edebi, dramatik, felsefi, yorumlayıcı, hatta teolojik cismaniliğine karşı aşağıdakileri haykırarak bildiriyoruz.

                   1.Edebiyatla işimiz olmaz, fakat edebiyatı gerektiğinde her hangi biriniz kadar da kullanmaya tamamen muktediriz.


                   2. Gerçeküstücülük ne yeni bir araç ne kolay bir anlatım hatta ne de şiirin metafiziği falan değildir. O, aklın topyekün kurtuluşu anlamına gelir ve ona benzeyen her şeyin de.


3. Biz devrim yapmaya kararlıyız.


                  4. Biz gerçeküstücülük sözcüğüyle devrim sözcüğünü, sırf tarafsızlığını göstermek ve hatta bu devrimin dehşetengiz yapısını alaşağı etmek için bütünüyle bir araya getirdik.


5. İnsanların törelerini değiştirmek gibi bir iddiamız yok, fakat aklın kırılganlığını, inşa ettikleri sarsıntılı evlerini hangi kaygan zeminlere oturduklarını gözler önüne sermeye niyetliyiz


                  6. Topluma, bu resmi uyarıyı öfkeyle savuruyoruz; yan çizmelerine, dönekliklerine ve yanlışlarına dikkat etsinler, onların birini bile gözden kaçırmayacağız.


                   7. Fikrinin, düşüncesinin her savruluşunda, toplum bizi karşısında bulacak.


8.Bizler, ayaklanmanın, isyanın ustalarıyız. Gerektiğinde kullanamayacağımız, muktedir olmadığımız bir eylem biçimi yoktur.


                 9. Özelikle batı dünyasına diyoruz ki: Gerçeküstücülük karşınızda. Ve bizi sımsıkı bağlayan bu yeni “izm” de nedir? Gerçeküstücülük şiirsel bir biçim değildir. O aklın kendine yönelttiği bir çığlıktır ve o kendi zincirlerini koparmaya kararlıdır, hatta bunu demir balyozlarla yapmalıdır.




 Luis Buñuel (1900-1983)


Yüzyılın başlangıcında dünyaya gelen Buñuel; filmleri, sinema teknikleri ve kullandığı simgeler üzerine konuşmaktan pek hoşlanmayan bir yönetmendi. Lorca ve Salvador Dali ile başlayan dostluklarını 24 yaşındayken Paris’te sürdürmeye karar veren Buñuel, orada gerçeküstücülerle tanıştı ve gerçeküstücülüğün ilk filmini yaptı. Bu filmi yine Dali ile gerçekleştirdi: Endülüs Köpeği... Ardından 1930’de ikinci filmi geldi: Altın Çağ. Bu film, burjuva toplumunun tüm saygın kurumlarını yerle bir ediyordu ve bu yüzden yasaklandı, kopyalarına el kondu. Bu yasak ne yazık ki 1981 yılında kalkabildi ancak. Daha sonra ülkesine dönen Buñuel, Ekmeksiz Toprak adlı ilk belgeselini yaptı, ardından 1946 ile 1964 arasında 20 film çekti: Cannes’da en iyi yönetmen ödülünü kazandığı Unutulmuşlar, Rüzgarlı Bayır, Archibald de la Cruz’un Suçlu Yaşamı, Bu Bahçede Ölüm, Nazarin, İspanya’da yasaklanan ama 1963 yılında Altın Palmiye’yi getiren Son Yemek, Mahvedici Melek, Bir Hizmetçinin Anıları, Burjuvazinin Gizli Çekiciliği, Tristana, Saman Yolu, Gündüz Güzeli ve son filmi, Arzunun O Belirsiz Nesnesi...



            Luis Buñuel filmleri yenilikçi, kışkırtıcı ve insanoğlunu düşünmeye iten, bireyin ve toplumun tabularını yıkmaya çalışan niteliktedir. 1952 yılında Luis Buñuel Gerçeküstücülüğü açıklarken “film düşmanların elinde muhteşem ve tehlikeli bir silahtır. Bir film rüyanın istemsiz taklitidir”, der.


              Unutulmuşlar" ,"El" , "Archibald de la Cruz ' un Suçlu Yaşamı", "Rüzgarlı Bayır ", "Bu Bahçede Ölüm", "Nazarin"... Bazen toplumsal gerçeklikleri, bazen tutkuları, büyük, onulmaz, öldüren, mahveden tutkuları, bazen ise bireysel inanç ve vicdanla katolik kilisesinin dogmaları arasındaki çatışmayı veya tek bir filmin yapısı içinde hepsini birden irdeleyen, alttan alta açık bir kilise / papaz sınıfı düşmanlığının ve katolik inanç eleştirisinin kendini duyurduğu ve kara, keskin bir gülmece, daha doğrusu ironi duygusunun hiç bir zaman ortadan silinmediği filmler ...


             Gerçeküstücülük Buñuel ' in tüm filmlerinde alttan alta da olsa kendini duyurur. Gerçekle düşün kesin kesişme noktaları yoktur çünkü. Buñuel 'e göre ikisi de hep içiçe yaşarlar ...


                Luis Buñuel üstüne bir inceleme kitabı yazmış olan sinema tarihçisi Ado Kyrou : "Tüm sinema tarihinde, Luis Buñuel'in eserinden daha özgür, daha kişisel bir yaratış yoktur. Kalıplara onunki denli uymayan, sinemasal geleneklere onunki denli karşı çıkmış, her türden tabu' ya onunki denli egemen olan bir sinema da yoktur. Alışılmamış da akıl dışı da önceden bilinemez. Son derece rahat olan, gülmecenin çeşitli alanlarıyla da içli - dışlı olan Luis Buñuel'in sinemasında, gerçeküstücü devrim, bir emrivakidir, sanatının ayrılmaz bir olgusudur." der.




Luis Buñuel ve Endülüs Köpeği


         Luis Buñuel ve Salvador Dali tarafından yapılan 1928 yapımı Un Chien Andalou (Endülüs Köpeği) adlı film, bu akımın bildirisi niteliğindedir.


           Film Luis Buñuel ve Dali’nin düşlerinden ortaya çıkmıştır. Buñuel, Dali’ye Ay’ ı kesen ince bir bulutla, bir gözü yaran usturanın rüyasına girdiğini anlatır. Dali de bir gece önce rüyasında karıncalarla dolu bir el gördüğünden söz eder.


         Böylece Buñuel’in dediği gibi “psikolojik, kültürel, mantıksal hiçbir açıklamaya meydan vermeyecek düşüncelerin ve görüntülerin benimsendiği” film ortaya çıkar.


         Luis Buñuel’e göre bu film, rüyaların toplamı olamayacak kadar geniştir. Hatta filmin ruhun gayri ihtiyari bir sonucu olduğunu iddia eder. İstenmeyen rüyaların imitasyonu olan filmine eleştirmenler, sanatçılar, psikiyatriler derin anlamlar yüklemeye çalıştılar. Onlar tarafından bu filmde, Breton’un “Gerçeküstücülük, dünyaya gözü kapalı olarak yaklaşmaktır.” sözüne dayanarak gözün kör edilmesi ile bulutların arkasındaki gerçekliğin ilişkisi kurulmaya çalışıldı.


         Buñuel’in yaptığı şey, toplumun yozlaşmış değerlerine ve akademik ölçülere hapsedilmeye çalışılan sanata karşı bir başkaldırıydı. Toplum tarafından sorgulanmaksızın kabul edilen aile, devlet, din, vatanseverlik gibi değerlere saldırıyordu. Karşısında olduğu bir başka olgu ise ussalcılıktı. Amacı, insan beyni üzerinde ciddi bir sansür oluşturan ussal düşünceleri ortadan kaldırıp insanın libidinal ve anarşist güdülerini serbest bırakmaktı.


         Reaktörler:


         Bu filmden her bahsedildiğinde o günün sonunda oturup filmi tekrar izlerim, çünkü her defasında bir şey daha fark edilebilmeye müsait bir yapısı var filmin. Bu filmden, her kareyi durdurup 10 dakika  bakabilirsiniz, yani her ne kadar kısa gibi gözükse (45dkdır)de bu filmi gerçekten anlamak için çok zaman gerektiğine inanıyorum... Filmin ilk yarısı müzik eşliğinde verilmiştir, aynı görüntüler daha sonra köpek sesleri eşliğinde ürkütücü bir hava katılarak tekrar edilmiştir. Efendim, tekrar izlediğinizi fark ettiğiniz de arada fark var mıydı diye bakmayınız diye söylüyorum. Zira benim kabuslarımı süsleyen sahnelere o köpek sesleri de eşlik etmeye başladı, arada farkın olmadığını fark edene dek.



Luis Bunuel ve Altın Çağ

          Dali ve Buñuel’in ikinci filmi, 1930 yapımı L’ Age d’Or’dur (Altın Çağ). Bu filmde Buñuel’in toplumsal saldırganlık isteği güçlü bir biçimde görülür. Bu film her türlü geleneği reddetmesi bakımından bir manifesto sayılabilir. İnsanın toplumsal ve ussal bilinçliğindeki esaretinden kurtaran, özgürleştiren aşkı amour fou’yu anlatan film Gerçeküstücü sinemanın en doruktaki başarısıdır. 



            
  Luis Buñuel filmleri;



1977 - That Obscure Object of Desire

1974 - Le Fantôme de la Liberté

1972 - The Discreet Charm of the Bourgeoisie

1970 - Tristana

1968 - La Voie Lactée

1967 - Belle de Jour

1965 - Simon of the Desert

1964 - The Diary of a Chambermaid

1962 - The Exterminating Angel

1961 - Viridiana

1960 - The Young One

1959 - La Fièvre Monte à El Pao

1958 - Nazarín

1956 - La Mort en ce Jardin

1955 - Cela s’appelle l’Aurore

1955 - The Criminal Life of Archibaldo de la Cruz

1953 - Abismos de pasión

1952 - El Bruto

1952 - El

1952 - Robinson Crusoe

1950 - Los Olvidados

1930 - Age d’Or, L’

1928 - Un Chien Andalou


          Gerçeküstücü sinemaya Buñuel üzerinden bir bakışla bilgi vermeye çalıştım. Günümüzde yaşayan, tüm filmlerini bu akım doğrultusunda çeken bir yönetmen yok. Sadece akımın rituellerini filmlerine malzeme yapmış yoğun bir kalabalık var. Ve bu akım, bu yüzden benim sinemayı sevme sebeplerimden sadece biridir. İlk akla gelenler David Lynch (Eraserhead, Blue Velvet, Lost Highway, Mulholland Drive, and Inland Empire), Donnie Darko’su ile Richard Kelly, Michel Gondry (Eternal Sunshine of the Spotless Mind and The Science of Sleep), Jean-Pierre Jeunet (Delicatessen, La Cité des enfants perdus, Amélie), Darren Aronofsky (π, Requiem for a Dream, and The Fountain), Spike Jonze (Being John Malkovich), Takashi Miike (Gozu)…



            Akımı birazcık tanımaya başladığınızda sinemadan keyif alma katsayınız artacak, ayrı bir bağlılık hissedeceksiniz. Ben de  elimden geldiğince buradan o bağı güçlendirmeye çalışacağım. İyi seyirler…

Yasemin Şahin

Bu yazı tarafımdan İnfo Ankara Gazetesi
Eylül'08 sayısı için hazırlanmıştır.


Kaynakça:


·         Birinci Sürrealist Manifesto (1929), Andre Breton, Altıkırkbeş Yayınları, Eylül 2003.


·         Buñuel, Luis – Son Nefesim - Afa Yayınları – Eylül 1986


·         Onaran, Oğuz - Gerçeküstücü Buñuel – 25.Kare – Ocak 1997 – Ankara


·         Öztürk, Mehmet– Sinemada Gerçeküstücülük - Varlık Dergisi – Aralık 2004 – İstanbul








Related Posts with Thumbnails
haberler haberler