"Kaplumbağalar da uçar!"

"Ev sanki geçmiş yüzyıllara uzanan büyük, suskun bir ailenin üyeleriyle dolu. Orada, ikinci kişiliğimle yaşıyorum ve yaşamı geniş anlamıyla, bir var olan bir yok olan bir şey olarak algılıyorum."

-Carl Gustav Jung-

20090329

SARHOŞ ATLAR ZAMANI (2000)







SARHOŞ ATLAR ZAMANI (2000)



Filmin Orijinal Adı :

A Time For Drunken Horses



Yönetmen : Bahman Ghobadi

Oyuncular : Ayoub Ahmadi, Amaneh Ekthiar-dini, Roujin Younessi

Yapım Yılı : 2000

Ülke : Fransa / İran



İlk İranlı Kürt film yapımcısı Bahman Ghobadi’nin uzun metrajlı filmlerinden ilkidir Sarhoş Atlar zamanı. Yönetmenin Kaplumbağalar da Uçar! (2004) isimli filminde de olduğu gibi kendi ülkesinin çocuklarının gözüyle sorunlarını mercek altına almaktadır.



Yönetmenin her filminde oyuncuların tamamen amatör olması dikkati çektiği gibi, savaş sonrası ya da savaş esnasında çocukların hayata tutunma ya da hayatı algılama şekilleri hakkında birtakım ipuçları da vermesi açısından değerlidir..



Film, adını soğuktan üşümemeleri ve güçlerini kaybetmemeleri için sularına alkol konulan, yük taşımak için kullanılan katırlardan alır. Tohum yerine mayın ekili topraklarda kaçakçılık bir nevi geçim kapısı olmuştur. Çocuklardan yaşlısına dek herkes bu yolu ekmek kapısı olarak kabul etmektedir. İran'dan toplanan mallar Irak'ta satılıp, Irak'tan alınanlar katırlara yüklenip ülkeye getirilmektedir. Havaların soğuması ve karla kaplı yollar dolayısıyla tek taşımacılığın katırlarla yapılıyor olması pek çok köylüyü ve çocukları sevindirmektedir. Çünkü onlara iş olanağı sunar bu karlı yollar.



Filmde anlatılan İranlı Kürt ailesinin fertleri, babalarının ölümünden sonra bu zor şartlar altında hayatlarını sürdürmektedirler, kardeşlerden en büyüğü ama özürlü olanı Madi’nin acilen ameliyat olması gerekmektedir. Babasının ölümüyle evdeki sorumluluğu kat kat artan henüz 12 yaşındaki Ayoup, ailenin yeni lideri olarak bu güç durumla karşı karşıyadır.



Ayoup daha fazla para kazanabilmek adına kendilerine bakan amcasının ablasını küçük yaşta bir Irak’a gelin gitmesine tanık olur. Kardeşlerinin her türlü sorumluluğu onun üzerindeyken bu kararda onun fikrinin alınmaması onu çok üzmüştür. Ablasının evliliği neticesi eline bir katır tutuşturularak İran’a geri döner. Hasta kardeşi Madi ise gün geçtikçe daha da kötüye gitmektedir.



Can alıcı sahnelerin olduğu bu filmi çekerken gerçek bir olaydan esinlendiğini bir röportajında dile getiren Bahman Ghobi, bu belgesel filmden sonra çocukların, karın yağmasıyla birlikte kapanan yollarda tekrar katır taşımacılığına başlayacakları gerçeğini de paylaşmıştır.

Hüseyin Alizadeh'in müzikleriyle renklenen, Bahman Ghobadi'nin senaryosunu yazdığı yönettiği bu film İran sinemasını aldığı ödüllerle dünyaya taşımaktadır. Fakat mayın ekili topraklarda süren bu amansız hayatın bir parçasına bu filmle de olsa tanık olmak ve o etkileyiciliğiyle bu filmi ödüle doyurmak gerçek hayatta hala ameliyatı için para bulamamış hatta ölmüş olması muhtemel Madi’nin bir çaresi değildir ne yazık ki…















20090320

S - A N K İ





Sakallarını kaşıyordu. Yüzüne tutturulmuş bir toplu iğneler dizisi gibiydi. O kaşınırken çıkan sesler onun yüzünü yüzüme sürme isteği uyandırıyordu. Yüzünü kaplayan o simsiyah ve kirli şeylerin hepsini bir bir hissetmek istiyordum. Dokundum usulca. Ellerimin altında bir kirpi varmış ve o benden daha tedirginmiş gibiydi. Değil miydi, korktuğu anda sivrilirdi dikenleri?...

Savunmasız duran bu yüzü bütünleyen gözlere çevirdim gözlerimi. Masum ve ağlamaklı ifadesi ona dokunan beni birden içine çekti. Gözleri gözlerimi mıknatıs gibi kendine yöneltirken kimsenin gözlerini hala kaçırmamış olması şaşırtıcıydı. Biri önce davranacaktı ama o biri bizden biri değildi sanki.

Ellerim sakallarını serbest bırakmıştı. Onun o içimi gıcıklayan sesi sona ermişti. Şimdi bir tümce beklenmiyordu kimseden ya da bana öyle geliyordu. Sessizlik iyiydi. Ellerim onun yüzünde, gözlerim gözündeydi. O da bana bakıyordu. Dudakları çekimsizdi. Islak değildi. Kurumuş; hatta çatlamaya yüz tutmuştu. Onun dudaklarını izlerken dudaklarımı ıslatıverdim bir anda. Bilerek ve isteyerek olmamıştı ki, sadece o kuruluktu bana bunu yaptıran, belliydi. Susuz çöle gidince daha çok susamak gibi sanki...

Birden dudaklarımın arasından çıkan sesle irkildim. Avazım çıktığı kadar bağırıyor ve zihnimi uyandırıyordum. Başkalarına bir şeyler anlatmak istiyor gibiydim. Kulaklarım kendi sesimi duymak istemezcesine kapansa hiç şikayet etmezdim o vakit. Bir an sağır olmayı diledim. Çok bağırıyordum. Tüylerim ürperiyordu onun sessizliğinden, benim çok sesliliğimden. Bir şeyler dese, şu ağlamaklı yüz ifadesini en azından başka bir ifade süslese...

Bağırırken yüzündeki sakalları en son ne zaman kesmiş olabileceğini düşünüyor, yanıldığımı bile bile kendimden emin olup tahminimle mutlu oluyordum. Kendi kendime... Dokunmak istiyordum yine. Kollarımı kaldıramadım. Vücudumda bir ağırlık var gibiydi. Kollarımı, omuzlarımdan sonrasını hissetmiyordum. Öylece kaldım. Çığlığım hala dudaklarımdaydı. Gözlerimden akan yaşlar ağzıma doğru sızıyor. Burnum ve gözlerim aynı anda ıslanan birer merkez olmuştu, su birikintisi içinde bırakıyorlardı dudaklarımı. Kuru değildi onunki gibi. Islaktılar artık daha fazla. Sana derin derin bakarken gözlerim bir an yaşların içerisinde boğuluyor, buğulanıyor; sonra yere düşen damlayla birlikte tekrar aydınlanıyor, sana bakmaya devam ediyordu.

Bakmaya devam etti - ettim. Dudaklarının kurusunu gözyaşlarım ıslatsın istedim, olmadı. Bakıyorduk birbirimize, yüzünün her bir kıvrımını ezberlemiş gibiydim. Islanan gözlerimin içine bakıp hala benim için ifadeni değiştirmemiş olman çok garipti. Bağırıyordum. Susuyordum. Yine bağırıyor. Yine susuyordum. Gözlerim yerinden fırlayacak gibiydi, sana bakıyordum sadece. Seni istiyordum. Öpmek, koklamak...

Bir an sustum. Gözlerim yere doğru kayıverdi. Dudaklarım kapandı. Ses çıkmıyordu artık benden. İzliyordum kendimi sana bakarak. Kollarım beni aşağı çekti usulca. Hiç korku duymadım, hiç hissetmedim. Sanırım(!) şu an kafamı vurdum yer ile bir bütünüm. Bacaklarım kopmuş gibi. Yaşlar süzülen yanaklarım toprak topluyor şu an. Dudaklarım hafif aralanmış, bağırmıyor artık. Ve işte duymuyor kulaklarım. Görmüyorum. Düşünmüyorum. Seni hissetmiyorum ve sevemiyorum.

Başka bir dünyaya giderken sevdiğini daha çok sevmek gibiydi her şey sanki.

Sanki.

20090315

Refakatçi / Yazar: Perihan Mağden


Oldukça sıradan bir hayat yaşayan kadın bir gemi seyahati için aranan çocuk refakatçisi ilanıyla hayatına farklı bir yön verir. Refakatçisi olduğu çocuk için hayatının vazgeçilmez bir parçası olmaya başlayan bu kadın, hayat onun gibi bakmaya, onun neret ettiği insanlardan nefter etmeye başlar. Bir müddet sonra kendisi ve çocuk arasında sıklıkla "gel-git"ler yaşamaya başlar. Asıl olması gerekenin kim olduğuna ve şu an şu vakit ne yapmaya karar verse çoğunlukla aksini yapıyor olduğuna şaşırmaktadır.Tek bildiği ve gördüğü çocuğa çok değer veriyor olduğudur. Tüm bunlara rağmen refakat ettiği bu çocuktan kopmanın yollarının ararken hiç olmadığı kadar kaybolmuş bir haldedir o koskoca geminin içinde. Gemiden ayrılamayan ama en çok da ayrılmayı arzulayan sadece odur.

Bir çocukla konuşulmayacak şeyleri konuşur, paylaşılmaması gerekenler ağzından bir bir dökülür ve kurulmaması gereken cümleler kimi zaman çocuğun kimi zaman da bu kadının cümlelerine ortaklık eder.

Bu iki insan, birbirlerinin bu kadar olmaması gerekenini barındıran bu iki insan birbirlerinden nasıl uzaklaşacaktır? Ya da uzaklaşması gerekmekte midir? Bunu gerçekten isteyip istemediklerini nasıl anlayacaklardır?

İroni yüklü duygusal bir bağdır anlatılan. Perihan Mağden'den ilk kez bir roman okudum ve hayattaki pek çok şey gibi süreç sonuçtan güzeldi, sevdim diyebilirim..

20090313

El Pasado(2007)




16 yaşındayken tanıştığı sevgilisi Sofia’yla(Analía Couceyro) 12 yıl birlikteliğik yaşayan Rimini(Gael García Bernal) artık bu ilişkiyi bitirmek istemiş ama bunu istemenin yetmediğini fark etmeye başlamıştır. Günümüzün ilişkilerinde sık rastlanan bir tutum olan “medeni bir şekilde ayrılmak” bu filmde de pek geçerli bir yol olmamaktadır. Hatta Sofia yüzünden kıskançlık krizine giren yeni sevgililerini de kaybetmek durumunda kalmıştır Rimini. Her şekilde hayatına devam etmenin yollarını ararken kendisine ve saplantı derecesinde aşık olan eski sevgilisi Sofia’ya da bir türlü kesin cümleler kuramamaktadır. Yeni doğmuş çocuğu ile birlikte Sofia’nın ziyarete gittiği gibi şimdiki eşinin de bu duruma karşı anlayışlı olması şaşırtıcıdır.

Fakat tüm bu ilginin kesilmemiş olması Rimini’yi çok özleyen ve onu hala çok seven Sofia için yeterli değildir. Ona çok daha fazlası hatta Rimini’nin kendisi gereklidir.



Kendisinde hala bulunan fotoğraf karelerinden oluşan daha anlamlı bir son ya da başlangıç beklemektedir. Bunun için de elinden gelen türlü saplantılı planlarını gerçekleştirir. Tüm bunlar Rimini’nin Sofia’da bıraktığı sevgisini, onun hayatından gidişiyle birlikte hiçbir zaman düzene girmeyen hayatının yeni resmini daha da güzelleştirmesi gerektiğine bir işarettir. Bu yeni resmi yeni yaşantısının içinde eski fotoğraflarıyla anlamlandırarak ve tabir-i caizse her birini yeniden hatırlayarak “içini boşaltma” çalışmalarıyla sonlandırır. Her şey o fotoğraflarla birlikte hayatta somut bir şekilde yok olmalıdır.


Düşüncede varmak istenilen nokta bir terk edişse, bunu somut varlığa da yansıtmak en temel amaç olmalıdır. Düşüncede kalmamalıdır. Bu doğrultuda gereken yapılır ve film noktalanır.
Farklı türde bir ayrılık hikayesidir, El Pasado. The Science of Sleep, Bad Education, The Motorcycle Diaries, Babel filmlerinden de aşina olduğumuz oyuncu Gael García Bernal başrolü oynamakta ve çok iyi iş çıkarmaktadır. İzleyin derim..




20090308

şaşırıyorum











Çocukluğumda filmlerdeki çocukların ya ağaçtan evleri olurdu ya da tavan arasında gizli bir sandık bulma hallerine tanık olurdum. O çocuklar özeldi. Kıskanırdım.



Hani karanlık odasında içerden gelen çıtırtıları bizim gibi evin tüm ışıklarını aydınlatarak yoklamazlardı. Ya da benim bebeklerim en fazla ağlama sesi çıkarıyorken, onlarınki sahiplerini öldürmeye kalkardı. Chucky gibi korkunç isimleri vardı ya da gerçekten bebeğin filmdeki hali, adını korkunç ambiyanslarla donatmıştı. Bizimkiler gibi “Alice” olmuyordu. Ya da Elifcik. Ya da ana okulunda onun kadar güzel olamadığımız arkadaşımızın ismi.



“Hani okulda en sevdiğin arkadaşın kim?” diye sorarlardı da, annemin annesiyle en iyi anlaştığı kızın ismini bir çırpıda söyleyiverirdim. O zamanlar arkadaşlarımızı annelerimiz seçerdi. Şimdilerde “niye artık görüşmüyorsun?” diye bile soruyorlar. Annesini ben bile tanımıyorum, o anlatıyorsa ne ala…



Hani cinsiyete göre hemcinsi bir ad söylersin sonra karşındaki senden yaşça büyük kişi hin oğlu hin gözlerle sana erkek yok mu diyip hoşlandığın çocuğun adını alırdı ağzından. Geçen gün dört yaşındaki kuzenime sordum da “ben onu seviyorum” dedi, ben bir şeyler keşfetmiş olmanın tadına varamadan. Sonra anlatmaya başladı ve “kimseye söyleme, sırrımız olsun” dedi. Bizim ağzımızdan laf almak için “kimseye söylemeyeceğim, söz” ler aklıma geldi, güldüm. Kıskandım.

Beni şaşırtanın çocukluğum günleri olduğunu düşünürken aklıma geldi de, çok net bir çocukluk var gözlerimin önünde. Pek çok toplum bazında yapılan kategoriye göre gencim. Hani 30’a yakın bir rakam olmaya başlayınca artık bu denmeyecek belki ama o zaman da gençlik netleşecek gözümde.



Peki o zaman nelere şaşıracağım?



İnsan olmanın sonucu bu sanırım sürekli bir değişim hali, hani sadece kendi içerisinde değil bu değişim. Diyorlar ya “şimdiki çocuklar” “şimdiki gençler”. Ha işte, ondan. Bir yol var üstünde ilerliyoruz. Hani düz ve önceden görülesi bir yol. Yol değişmiyor da üstünden yürüyenler sürekli evrimleşiyor. 0-18 yaş arasının bir yolu var mesela. Ve 18’den sonra başka yola giriyorlar. Bu yaş sınırını daha da daraltabiliriz tabiî ki, diğer yola geçmeye hak kazananlar oldukça nüfusu değişir. Kişiler değişir. Yol aynı kalır. Ya da saçmaladım bilmiyorum.



Sadece şaşırıyorum.



Ne kadar çoğuz!



Kalabalık!



Birbirini tanımayan!



Yavaş yavaş oldu her şey. Bak dedim ya arkadaşlarımızın annelerini bile tanırdırdı annelerimiz. Şimdi tanımasın da birbirimizin yalanlarını enselemesin diye kıvranıyoruz. Şimdi biz dostum demediğimizin kaç kardeşi olduğunu bile bilmiyoruz. Ya da en sevdiği arkadaşının ismini. Çünkü kalabalıklar. Hani bahsedecek çok şey var hayatımızda. Bunlara gelmeden anlatacak çok fazla şey. Bazen şaşırıyoruz, söylediği şeylere. Neden ben bilmiyorum değil sen neden söylemedin diye kızıyoruz ona. Onlar kalabalıklar diye vazgeçiyoruz sorgulamaktan.



Ne diyorum ki ben?



Yalnızlık…



Kalabalıklara rağmen yalnızlıklarını izleyin insanların. Neler yapıyorlar bir bakın bakalım.

Ortaya koyduklarına dikkat kesilin. Sen yoktun bunları yapıyorken! Kalabalıkları yoktu!

Peki, o mutlu mu?



Birincisi; insan yalnızlığına yalnızca bir kaçış üslubuyla sığınıyorsa, onla iyi geçinme olasılığı azdır!



İkincisi; bunu bir ihtiyaç olarak görüyor ve kendi elleriyle kendini kendine kapatıyorsa işte o kalabalıklarda da izlenesi bir mahlûktur.



““Kendini bil” sözü, “kendini gözlemle” anlamına gelmez. “Kendini gözlemle” yılanın söylediği sözdür. Anlamı, “ Kendini eylemlerinin efendisi yap!” Ama sen zaten öylesindir, eylemlerinin efendisisindir. Öyleyse bu söz şu anlama gelir:



“Kendini yanlış anla! Kendini yok et!” ki bu söz kötülük içerir – ama ancak iyice eğilip de ta derinlere kulak verirse bu sözde gizli olan iyiliği de işitir: “Kendini olduğun şey yapmak için””*



“Ruhsal savaşımdan kendinin olanla dışarıdan geleni birbirinden ayırma saçmalığı” *



Tüm bu tümceler içerisinde çocuk vardı, anne vardı, arkadaş, dost ve “kendi” vardı. Tüm hepsinin ortak noktası insandı. Benim annemin arkadaşı dosttu, çocukluğu benim dostumun anneliği arkadaşı çocukluğu… Benim çocukluğumun arkadaşı dostu annesi… Karışık mı geldi. Bir daha oku!



Hepsinin birbirini izlemesi, izledikçe tanımlanabilir olması. Bir gün olacak olduğunun ya da farkında olmadan olmuşluğunun tanımını çıkarması gerekliliği.



“…Bugün ilerlemenin daha da ileri gitmek için yola koyulduğu şimdiki bugündür.” *



Bugün ilerledikçe adı bugün olmayacaktır! İnsan yaşadıkça farklı kimlikleri onu yeniden doğuracaktır. Yeni biri kılacak ve bu hal hiç ama hiç durmayacaktır.



O yüzden gözlemlemek bir gereklilik, gözlemlemek ayrıntı ve ayrıntı da ihtiyaçtır.



“İnsanlarla iç içe olmak insanı kendini gözlemlemeye götürür.” *



İnsan kendi kişiliğine kalabalıklarla tanım koyar. Diğer insanlara baktıkça ne olması gerektiğine dair akıl notu tutar.



Yanlış anlamayın ben sadece şaşırıyorum.



Ne kadar çoğuz!



Kalabalık!



Birbirini tanımayan!



Tanımaya çalışmayan!



*Kafka-Defterler

Related Posts with Thumbnails
haberler haberler