"Kaplumbağalar da uçar!"

"Ev sanki geçmiş yüzyıllara uzanan büyük, suskun bir ailenin üyeleriyle dolu. Orada, ikinci kişiliğimle yaşıyorum ve yaşamı geniş anlamıyla, bir var olan bir yok olan bir şey olarak algılıyorum."

-Carl Gustav Jung-

20100328

Bir Kim ki duk Filmi: Nefes

orjinal adı: SOOM/BREATH 



Oyuncular: Chen Chang, Jung-woo Ha, Ji-a Park



    Kim Ki-Duk’un her karesinde bizi yoğunluğu ile boğacak bir filmi ile daha karşı karşıyayız. Yönetmenin kendisinin yaşamadığı bir korkuyu yaşıyorum aslında, her Kim Ki-Duk yazımda. Anlatamama.. Bundan önce


için farklı bir formül keşfetmiş olsam da, bu filmde bunu yapmayacağım, çünkü her Kim Ki-Duk severin koyacağı kefenin farkı bende de aynı aslında. Boş Ev bir başka…



  

 Benim için, Kim Ki-Duk’un sessizliğe yüklediği anlamların anlatımı harf kümelerinde anlama dönüşürken, anlatamama durumu Lynch gibi yönetmenden gelen  -“anlayamazsınız”-gibi bir gerçeklikle(!) sınırlandırılmadığı için çok şanslıyı(z) aslında. Zira Lynch gibi bir yönetmen daha bu Dünya’ya fazla …




   Zaman zaman, Bin-Jip(2004)’i zaman zaman da Spring, Summer, Fall, Winter...and Spring(2003)’i anımsatan kurgusuyla bir kez daha bizleri gerçeküstü ögelerin sinema karelerinde bulduğu anlam üzerine düşündüren yönetmen Kim Ki-duk, yine yapmış yapacağını dedirtmiştir.



   Biri dışarıda, diğeri gerçek bir hapishanede hapsolmuş birbirini tanımayan iki kişinin aşkıdır(?) filmin özünde anlatılan.


Aşk: İhtiyaçtır…


 Nefes aldırmaktır…


denilebilir özetle..

     Aşkın hayata, hapishane duvarlarının ardından nüfuz eden esintisi, konuşmayan duvarların o esintilerle dile geldiği mevsimler anlatımı, mevsim gibi renkli kadının  tüm renklerini o duvarlarda bırakıp aynı duvarlara kazınmasının aracısıdır, ihtiyacıdır bu film.. 


    Jang aşıktır, kendisini hayata bağlayan bunu ne için yaptığını bilmediği ve bilmeyecek olduğu bir kadına aşıktır.

    Kadınsa kocasına aşıktır; ama kocası tarafından
aldatılmanın verdiği husursuzluğu,
 nefes alamama durumunu
ve
olası patlamalarını,
 hissiyat boşalışlarını
bir hapishane odasında kusmakta ve ihtiyacını karşılamaktadır.


   Kocasının yanında hiç konuşmayan; ama Jang’ın karşısında bülbül gibi şakıyan ve kendine aşık eden ve asıl mesleği heykeltraşlık gibi ona şekil veren bir kadındır Yeon. Kocasından alacağı intikamın özünü oluşturduğu yeni hayat kurgusunda, hapishane gözetmeninin belirlediği dakikalar ölçüsünde gün içerisinde hayattan zevk almakta ve ‘nefes’ini  bir sonraki gün için tutmaktadır.

    Nefes aldığı kadar nefes de aldırtan kadın, çocuğu ve kocası kendi ailesini temsilen yaptıkları kardan adamların gölgesinde usulca eserken, kendisi nefesini verdiği yeni sevgilisine, o intihara defalarca intihara teşebbüs etmiş ama başaramamış adama doğru esmekte ve bu esinti hayat bulduğu hapis hücresinde bu kez soğukluğu ile nefesleri tıkamaktadır!






   Nefes almaktan şikayet edip, son nefes ihtiyacı tercihi ile intiharı seçenlere, her mevsim “belki” mutluluğun yaşanması ve gitmesi neticesi yine umutsuzluk…

    Ama o mevsimlerin geri geleceğinin garantisinin olması ise

alın size bir

Kim Ki-Duk’sal umut!






20100323

Fanzin Sergisi 1: Ankara



11 Nisan 2010 tarihinde Ankara'da Araftafaray Kafe/Bar'da Fanzin Sergisi'nin ilki yapılacaktır. Yaklaşık 60 tane fanzinin ve 20 tane de "Yeraltı" temalı çalışmanın sergileneceği güne hepinizi bekleriz. Aynı zamanda o gün kes-yapıştır günü olup, hep birlikte fanzin çıkaracağız. Kes yapıştır için malzeme biriktirmeye şimdiden başlayın ve o gün "pritt"lerinizi yanınızda getirin.:)


Serginin tarihi ilgiye göre birkaç gün daha uzatılacaktır.

Araftafaray adres:

Konur sokak No: 11 Kat 3
Ankara, Turkey


iletişim için: dusunkarafanzin@gmail.com
anlasilamamak@hotmail.com
etkinliğin facebook bağlantısı:

20100313

yerden yüksek oynayalım


Hep bir adım sonrasını görüyor olmak çok ürkütücü. Görüp kaybolmak gerekiyor bazen. Görmek ve kaybetmek. Kendini kaybetmek. Kendini gördüklerinin içinde yok etmek. Yok olmak gerekli ama birdenbire. Hani yürüdüğün yolun ikiye ayrılmasını beklemeden. Yürüdüğün yolu geriye de dönmeden. Yükselmeli. Yerden yüksekte olmalı.

Oyun vardı. Yerden yüksekti adı. Ebe olanın bastığı tabanla aynı tabana basınca onun seni ebeleme hakkı doğardı. Şimdi bakıyorum da herkesle aynı zeminde ne yapıyoruz biz? Yahu oyun oynamayı unuttuk. Bak bu kez gerçekten kendimizi zeminde unuttuk. Görüyorum ebeleri. Hani kimse onlarla oynamadıkça daha çok ebe çöreklenmiş etrafımıza.

Görüyorum onları ve kaybolmak istiyorum. Kendimi gördüklerimin içinde kaybedesim var. Çok yükselmeliyim, hadi yerden yüksek oynayalım.



 foto: "Vincent Van Gogh'un peşinde, modernizmin izinde" 
sergisinde tarafımdan çekilmiştir.

20100303

gözbebekleri




Gerçekten bu kez en korkuncu olmuştu. Aslında en dememeli, yaşam sürüyor ne de olsa. İnanmakla inanmamak arasında gidip geliyorum bu kez. Bu gidip gelmelerim beni yine çok derin bir kuyuya itiyor. Kuyunun başı kalabalık. Çok fazla kadın gözü görüyorum beni izleyen. Aralarından biri tükürüyor kuyuya. Düşmüşüm bu kez, sadece ayak bileğim incinmiş. Başka bir zarar görmemişim gibi hissediyorum. Kokusunu duyduğum nemli hava genzimi yakıyor. Kafamı yukarı kaldırmaya cesaret edemiyorum. Gözler benim bakmamı bekliyor. İyice bakarsam göreceğim, hatta iyice bakmazsam bile göreceğim işte.

Sonra kuyunun içinde bulduğum bir taşa oturuyorum. Su var yüzeyinde, ayaklarım suyun altında kalıyor. Ayak bileğim suyun içinde acımıyor. Suyu izlemeye devam ediyorum. Sanki çok az olmasını normalmiş gibi hissediyorum. Bunu normal görsem de görmesem de içimdeki his değişmeyecekmiş gibi hissediyorum. Kuyunun içine bakan ve suya yansıyan gözbebeklerini görüyorum. İşte o an ayak bileğim acıyor. Diyorum sanki bu gözlerin dişleri var ve beni ısırıyor. Ellerime bakıyorum ufak tefek çizikler var. Çok eskiden kalma, yeni değiller kesinlikle. Kabuklu ama hala kırmızı. Suya değse artık acımayacak kadar “kabuklu”.

Elimi suya daldırıyorum dalga veriyorum suya. Gözleri görmemek için dalgalandırıyorum. Hatta bununla bir oyun bile yapıyorum kendime. Çok hoşuma gidiyor. Ellerimi suya sokup çıkarıyorum. Elimden süzülen damlalarda gözbebeklerinin olduğunu hayal ediyorum. İşte biri tam avucumda. Bunu bekliyordum diyorum ve ellerimin arasında eziyorum hırsla. Kanamıyor. İnsanın gözbebeğinde kan yok mudur? Bu kadınların kanı hep gözbebeklerinde mi yoktur? Benim yaralarım kanamış olduğu için mi kabukludur? Her yanım kabuk olsa ne olur? Kan nedir bilmeyen gözler üzerimdeyken kabuklu olsan kime ne faydan dokunur?

Gözyaşı hissediyorum. Ellerimi sudan çıkarıp yüzüme dokunuyorum. Ellerimin ıslaklığından kendi gözyaşımı seçiyorum. Annemin siyah mercimekten taşları ayıklamamı istediği o ilk günü anımsıyorum. Anne bunların hepsi birbirine benziyor seçemiyorum dediğimi. “Eğer taşlı bırakırsan sana gelir yemekte” dediğini. Şimdi elimin ıslaklığında gözyaşımı ayrıştırmak isterken aynı şeyi hissediyorum. Eğer suyun içindeki gözbebeklerini şimdi gözyaşından ayıramazsam bana gelirler. Yine gelirler. Hep gelirler. Nolur gelmesinler! “Anne diyerek uyanıyorum. Bunun bir rüya ya da gerçek olması hiçbir şey değiştirmeyecekmiş gibi hissediyorum. Ben daha bir şey anlamamışken annem hemen de odamın kapısında beliriyor. Gözlerini göremeyecek kadar uzağım ona ama soruyorum. “Günaydın anne” diyorum “neden gözlerin kanlanmış?”

 21.02.2010

resim: Fellini/Olağanüstü Öyküler filminden.
Related Posts with Thumbnails
haberler haberler