"Kaplumbağalar da uçar!"

"Ev sanki geçmiş yüzyıllara uzanan büyük, suskun bir ailenin üyeleriyle dolu. Orada, ikinci kişiliğimle yaşıyorum ve yaşamı geniş anlamıyla, bir var olan bir yok olan bir şey olarak algılıyorum."

-Carl Gustav Jung-

20101026

dans edelim hadi, söyle...







Hep başkaları, olması gereken.. Hani nerede kendiliğinden..?

"Ben yaşamımı çeşitli planlar yaparak kurgulayarak yaşamak istemiyorum. Ben yaşamımın kendiliğinden oluşturduğu kişi olmak ve o kişiyi yaşamak istiyorum"* demişti. Demişti ve gitmişti. Hepsi gibi. Herkes bir şeyler söylüyor ve gidiyor. Onların cümleleri bize gündüz vakti yıldız görmüşüz gibi bir izlenim veriyor. Ve dans ettiriyor. Yıldızların altında dokunduğun yüzeyi "tanımadığın" bir dans. Düşünsene dans ederken dokunuyoruz aslında. Boşluğa... Bizde olmayan bir hayata dokunuyor cümleler. Ve biz, bizde olmayanla dans ediyoruz. Ne büyük mutluluk. Cümleleri müzikle harmanlayıp dans edesim var...

Ve gündüz... Henüz sabah. Şu an aslında başka bir sabah. Güneş yıldızları örtüyor. Hani örtüyordu!? İşte şimdi ben istediğim için her yer karanlık olsun? İçerisinde onlarca yıldız bulunsun?! Olmuyor. Kurgulamak ya da kişiselleştirmek istemiyorum ama yine de söyleyeceğim hayat bize en pis oyununu asıl şimdi oynuyor.

En senden olanı da aslında hiç senin olmayan bir hayat... Onu onun istediği bir zamanda anlamak istemiyorum. Sabahında yıldızları hissetmek istiyorum. Gecesinde herkesin uykusunu bölmek. Rüya olmak istiyorum. Dansıma rüya tozu katmak. Cümlelerim en bendekini anlatsın. Yıldız olup yağsın. Kurulsun en reddeden bünyelere. Bir tür afyon etkisi. Damarlarım genişliyor, rahat bir nefes almalıyım hemen şimdi. Dans edelim hadi!




-----





Sessiz olsun istemiştin, sessiz olsun istemiştik. Bu yüzden de geceydi bizim en güzel dansımız. Gece sessizdi. Ölüm gibi sessiz. Ölürken de kimseyi duymazmışsın. Öyle derler. O yüzden yaşıyorken biz, ölüm sessizliği zamanlarında konuşuruz ya hep. İşte o gece de ölüm konuşmuştuk yaşamın içinde, delilik kusmuştuk en gerçek halimizle. Uçuyordum ben ve sen bana tutunuyordun, sen düşüyordun dibe ben de gelmek istiyordum yine. Varoluş bir dansla başlamıştı ve böyle de sürecekti. Biz hep bir gecede tüm ölümleri susturacak dansı yapacaktık. Konuluyorduk yine. Durmadan. Bizden çıkan sesler, cümleler başkalarını teyet geçiyordu. Ama bazısı cidden vuruyordu onların yüzüne. Mide krampları başlıyordu gecenin bir vakti. Koşarak kalkıyorlardı yataklarından. Yükselecekler ve tavana vuracaklardı neredeyse. Biz konuştukça onlar silkeleniyordu. Biz susunca düşüyorlardı. Normal bir hayat yaşadıklarını sanıyorlardı sonra.

Bazı bazı bizi buluyorlardı… Kaynağını görüyorlardı bu helezonik yaşamın.

Bak şimdi bir kıpırtı var yine. Kızgın yine insanlar. Bakmak istiyorlar camdan. Toplanmışlar avizeli odanın etrafına. Camlardan sarkıyorlar. İçeriye önce el sallayacaklar ama kimse onları görmek istemiyor. İçlerinden biri pek sert yumruk atıyor cama. Elleri acıyacak diyorum, içim burkuluyor. Sen hayır diyorsun, sakın üzülme. Evi başımıza yıkacaklar şimdi. Duyuyor musun kalabalığı? Söyle rahat bıraksınlar bizi…





                                                                                                                           *Yabancı, Albert Camus


Aralık 2009

şimdi ne olacak?







şimdi çıkıp gitmelisin. işte şimdi o dört duvar sadece kendine kalacak ve susacak. ona ne zaman konuşmaması gerektiğini öğretememişiz henüz. bizi dinlemiyor onlar yine desene, yine bize ait olmamayı isteyip öykü dileniyorlar. ama sen yazmayı sevmezsin ki, ama ben yazmayı sevmem ki..

gece diyorum, sözcüklerin geceye ihtiyacı var gündüzse yalnız kalmaya.. ben ki, çıkıyorum odadan, sen de çıkmalısın..

senin dünyan odandan daha ayrı değil ki, dünya çekmece kadar olsaydı da çekilmezdi şimdi bir oda kadarken de çekilmiyor. ama neyse ki duvarların dili var, bak sustu ya şimdi saatlerce kulak ver neler anlatacak, kimlerin öyküsünü kusacak. 

biliyor musun, bana geçenlerde çok canının yandığını söyledi. ona dedim dinlememeliyim ama olmadı. herkes öyle değil mi kendi acılarını dinletip iyi mi ediyorlar? dinlememeliydim, çünkü ne zaman bir öykü dinlesem kendi canım yanıyor. ben yapmıyorum onun bana yaptığını, susabilirim dakikalarca diyorum, ben sustukça o anlatıyor. insanlar bir susan görünce hep anlatırlar mı? insanlar bu kadar anlatacak ne buluyorlar? ne yaşamışlar ki? anlatmak için mi yaşıyorlar. 

anlatılmayacak bir hayatı vardı bak zebercetin, kimseye anlatmadı. insanlar onu duvar bildiler anlattılar, insanlar onun içine astılar kendilerini her anayurt oteli'ne gelişlerinde. asıp gittiler asıp gittiler. giden gelmedi , giden gelmedi... bu kez geleni o istemedi... her içine asılmışı insan zannetti, ruhu var sandı döneceklerdi. dönmediler. taşıyamadı zebercet daha fazla, astı kendini, içine kendini asmış tüm insanlarla astı tavana... şimdi o insanlara sorsan zebercet kimdir bilmezler. anlatılmayacak bir hayatı vardı bu adamın, ama ben kalktım sana anlattım şimdi ne olacak?


Anayurt  Oteli, Yön: Ömer Kavur


20101025

Cinema Paradiso / Cennet Sineması (1988)

Yönetmen:
Giuseppe Tornatore
Senaryo:
Vanna Paoli, Giuseppe Tornatore
Yapımcı:
Mino Barbera, Franco Cristaldi, Giovanna Romagnoli
Müzik:
 Andrea Morricone, Ennio Morricone
Oyuncular:
Salvatore Cascio (Salvatore, çocuk), Marco Leonardi (Salvatore, ergenlik), Jacques Perin (Salvatore, yetişkin), Philippe Noiret (Alfredo), Agnese Nano (Elena, ergenlik), Leopoldo Trieste (peder Adelfio)



            Nuova Cinema Paradiso (Cennet Sineması), ünlü bir yönetmenin çocukluğundan başlayan sinema tutkusunu, vazgeçmeyişini, aşkını dahi sinema karelerinde anlamlandırma öyküsünü güçlü bir duygusal yoğunlukla anlatan İtalyan yapımı önemli bir filmdir.

            Hayatın acı tatlı her anını sinema kareleriyle gerçekliğe yaklaştıran yönetmenler, filmde de anlatılmaya çalışıldığı gibi çocukluklarını filmlerle geçirmiş ve filmlerle geçirmekte olan pek çok kişinin hayatına yön verir, şekillendirir, hayatı bir kez de sinema perdesinin karşısında ağlayarak, gülerek, dalga geçerek ya da umutlanarak öğrenmelerini sağlamaktadır. Bizim dönemimizdeki şanslılığımızın(!) onlarda olmayışı, insanların evlerinde TV dahi bulunmuyor oluşu, sinemayı ortak kullanım alanı, insanların buluşma ve birbirini tanıma mekanı, hatta yeni aşkların doğuşunun, ufak çocukların harçlıklarını savurup kaçacak bir delik buluşunun mekanı olarak resmetmiştir ve bu o dönemler için aslında bir gerçektir.



           Bu dönemi yaşama fırsatı yakalamış yönetmen, kendi öyküsünü Cinema Paradiso filmiyle dillendirmiş ve bizlere de keyifli bir şölen, kimi zaman film izlerken film izleyenlerin hayatlarına ağlamak gibi iç içe geçmiş dünyaları yansıtarak bizi de filmin içerisine çekmiştir. Bir filmin sunumunda elbette ki yönetmenin hakkı yenmez ama o dönem hesaba katılınca bir makinist de bir yönetmen kadar perde arkasında ve gizemli bir kişidir. O makinist filmin ötesine geçemez, insanlar onu sadece filmi var etmek için bir araç olarak görmektedir. Ama böyle düşünmeyen Toto, çocukluğunun da getirmiş olduğu merakla, makinist odasında, perde arkasında makinist Alfredo’ya sorular sorarak ve onu kimi zaman çok rahatsız ederek bir şeyler öğrenme telaşındadır.

            İleride ünlü bir yönetmen olacağını bilmeden tüm zamanını, tabiri caizse o dönemin RTÜK’ü, kasabanın papazı tarafından kesilmesi mecbur kılınan türlü öpüşme sahnelerinin film karelerinin bulunduğu film şeritleriyle geçirmektedir. Film şeritlerine öyküler yazarken artık kendi babasının bile savaş sonrası dönme ihtimallerini senaryolaştırabilecek hale gelmiştir...



            Dönemin toplumunun çocuk yaştakilerini  gençliğe ve yaşlılığa doğru her adımında ‘Hangi nesil daha şanslıdır ki acaba?’ sorusunu kafamızı kurcalarcasına kapalı sinema salonlarından, papaz üst kurulu tarafından makaslanan filmlere, sonrasında toplum profili değiştikçe sinema salonlarının artık makaslanmayan haliyle aile barınamaz hale gelmesine ve erkeklerin milli olmasına sebebiyet veren bir merkez olmasına şahit olmaktadırlar. Bir gün kahkahalarla yırtındıkları olaya ertesi gün aynı  salonda ağlar konumda bırakılışları ise sadece bir ayrıntıdır.


            Tüm bunların anlatımı arka planda verilirken aslında filmde Toto’nun ve Alfredo’nun öyküsü çok daha ön plandadır. Toto, hayatı o çok sevdiği kızın ona yarattığı izlenim gibi ‘film koptu’ haliyle değil, bağlı olduğu her şeye daha bir sarılarak geçirmiştir. Cinema Paradiso’nun yanması sonucu Alfredo’yu  makinist dairesinden çıkartmayı tek akıl eden olması da bunun bir kanıtıdır. Onun hayata bu bakışını, sadece mütemadiyen John Wayne replikleriyle öğütler veren Alfredo anlamaktadır. Ama o kadar acıyı artık sinema replikleri değil, Alfredo anlatmaktadır. ‘Hayat filmlerdeki gibi değildir, hayat daha zordur.’ sözüyle Toto’ya hayat filminin kopmuş olması ama bunu birleştirecek olanın makinist değil hayatı yaşayanların olması gerektiğini anımsatmaktadır.



            Toto gençlik çağında yaşadığı ilk aşkını(Elena), ailesini ve Cinema Paradiso ile ilgili tüm her şeyi o küçük kasabada bırakarak Alfredo’nun da öğütlediği gibi gidip bir daha dönememek üzere terk eder ve ünlü bir yönetmen Salvatore olmaya gider. Çok uzun gitmesi gerektiği ve geri döndüğünde  kopan filmi dahi hatırlamayacak kadar uzun gitmesi gerektiği öğütlenmiş olan Salvatore, kasabaya döndüğü anda filmi hatırlamayacak olmanın sıradan insan olmakla ‘belki’ vuku bulacağı şekilde, kopmuş olan filmin her karesini anımsarcasına geri döner.

            Kopan filmi birleştirmek değildir bu sefer ki uğraş, tamamen ona yeni bir film gözüyle bakmak belki eskiden baktıklarıyla gördükleri arasındaki farkı fark ettikçe büyük bir üzüntüye boğulmaktır.

            Hayatın sinema karelerine yansıyan yüzünün her anı sonsuz bir belleğe yani kendi zihnimize kazıdığını tekrar tekrar hatırlatan bu film, çok ama çok güzeldi… Salvatore gibi yönetmen olmanın çocukluğunda yeteneğine bir bir işlendiği her dakikaya tanık olmak ayrı bir keyif… O keyfi anlatırken belki beni düşündüren şeylerin sadece onda birini yazmış olabilirim, ama sizin izlemeniz yönünde en ufak bir dürtü oluşturduysam ne mutlu bana…







20101021

ben olmak için çabalayan

http://binyuzlukadin.tumblr.com/

Yukarıdaki bağlantıdaki yazar şahıs ben değilim, ama o ben olmak için baya bir çabalıyor. Bloga girdiğinizde anlayacaksınızdır ki benim blogumdaki yazıların ya tamamını ya da bir kısmını olmak suretiyle araklamakta. Profil bilgilerine de benimkinin aynısını kopyalayıp yapıştırmış durumda. Ben siz karıştırmayın diye uyarayım istedim, yoksa bırakalım da bu şahıs biraz daha debelensin bu bokun içinde. Saygılar.

Blogunda yer verdiği yazıların bazılarının benim blogumdaki bağlantıları aşağıdadır.




20101019

insanlık sızıntısı

Leonard Cohen şarkı söylerken benim onun yüzünü göreceğim ama onun beni görmeyeceği bir yerde olduğumu hayal ediyorum. 

Yüzüne bakarak dinlemek ama yüzünü çevirdiği yerde olmamak. Şimdi ben öyle bir yerdeyim Cohen'e ve tüm insanlığa... 


Dışarıda bu kez yağmur yok, sevinin insanlar, yağmur içimden sızıyor...




20101017

yönetmenler, renkler ve kadınlar

Almodovar fazla kırmızı bir adamdır. Kadınının elinden tutar, kucağına yatırıp saçını okşar, birlikte yürür. 

Bunuel, gridir. Kadının kafasının içindedir, bilinçdışı kurmadığı cümleleri ona masal gibi anlattırır, yaşattırır. 

Bir de Bergman vardır ki, sepyadır. İşte o kadının tüm kurduğu cümlelerdedir. Kurmak istemediklerini de yanında bitirir. Neticede, eliyle parçalamak ister kadın kendisini ve her şeyi.

Almadovar


Bergman


Bunuel


Kim ki duk notları





Kim ki duk için de şu söylenebilir,
 bu adam yaşanması en az olasılıklı ilişkileri filme konu edip, önce bu olasılığa bizi alıştırıyor, inandırıyor. En olmaz aşkı yaşayanlardan mutlu son bekleyen bünyelerimize de bu olasılığın gerçekleşmesi ihtimalini aza indirgeyen şırıngasını enjekte ettikçe bizi deli ediyor. "E be izleyici, zaten yaşanması en az olasılıklı bir aşk hikayesiydi, ne diye mutlu son beklersin ki", diyerek filmin sonunda bize bakıp pis pis de sırıtıyor...


20101007





zaman geçtikçe apartman kendi boşluğunu keşfetti gün geldi apartman kendi boşluğunu özledi 



ve her zamanki gibi, doğru unutmak için hatırlıyorum... hatırlıyorum... hatırlıyorum...

20101005

"Sonrası iyilik güzellik"




Yatağımdan terler içinde uyandığım bu kaçıncı uyku bilmiyorum. Aslında ben, bu uyku mu bilmiyorum... Saate bakmak için kendime geldiğimde uyuyalı sadece yarım saat olmuş olduğunu gördüm. Yarım saatte hangi uyku beni bu kadar derine çekebilir ve o elastik bantlarla sarılı beyin hücrelerimin bilinçdışı akışına bırakabilir anlayamıyorum. Uyumadan evvel kahvemle birlikte yediğim jelibonların bunda bir payı olup olmadığını düşünmek istiyorum...

 En son bu şekilde uyanıp kapımı hızla açtığımda annem ve babam salonda bana bakıyorlardı korkunç gözlerle. Onları görür görmez kendime gelmiştim. Şimdi az evvel ki uyanış salonun boş oluşuna denk geldi, üstelik içerde o eşsiz hiç oturmadığım “otur da kalkma” koltukları bile yoktu. Hiç bir şey göremeyince bağırdığımı ve boynumdan akan teri avuçlarımın içinde erittiğimi hatırlıyorum.

Elimde yine o salak doktorun verdiği elastik sargı var. Salak, çünkü ellerimdeki morluğun asla geçmeyecek bir şey olduğunu anlamamakta direniyor. Her defasında yine nereyi yumrukladın sorusunu sormaktan vazgeçmiyor. Ona ilk yumruktu önemli olan, “sonrası iyilik güzellik” * diyorum anlamıyor.

Geçen gidişimde hastanede eski psikologumu gördüm. Asansör bekliyordu sıkılgan tavırlarla ve bu kez ben ondan büyüktüm. Göz göze geldik ve ben o büyük gözlerimi aksi yöne çevirdim. Sonrasında asansöre binmekten vazgeçtiğine ve ona bulaştırdığım hastalığımı kusmak için tuvalate gittiğine eminim.

Bu o hastaneye belki üç yüzüncü gidişim ve ben ilk gittiğim günden bu yana herkes benle aynı dili konuşmakta. Bir tek elimdeki morlukları anlamıyorlar şimdilerde; ama diyorum bakın size, çok yakında anlayacaklar. 

İnsanlık kendisini pek sevdiğine kendini öyle inandırmış ki beni anlayamadıklarını gördüklerinde benimle aynı hastalığı paylaştılar. Yakında da beyin hücrelerimizi saran elastik sargıları serbest bırakıp bilinçdışı akışımızda dansa çıkacağız. Kabuslardan uyanacak herkes ter kokarak ve herkes ilk önce suçu jelibonlarda arayacak sonrasında da anne babasının yokluğunda... Hızla kaçacaklar... Sığınacakları tek yer tuvaletler olacak. Kendi boklarını bıraktıkları o kokusu hiç değişmeyen küçücük, daracık odalarda.

Bence biz aslında yatağımıza işememeyi öğrendiğimizden beri o tuvaletlere en çok ne zaman, hangi anlarda gitmeliyiz bunu anlayamıyoruz yüzyıllardır...

Hala uyuyor olduğumu hayal edip susuyorum. Dostlar kendilerini en çok tuvalet aynalarında görsünler şimdi. "Sonrası iyilik güzellik".* 



* Aşk/ Cemal Süreyya

20101004

Paris, Texas


Benzersiz bir iç çekiş bu bendeki! Gerçekten konuşmam gerekli mi? Sesimi duyurmalı mıyım illaki sizin kelimelerinizle... İllaki sizin için anlamlı olan bir şeyler mi sarfetmeliyim...

Bir kaza geçirdiğimi söylüyorlar. Büyük bir kazaymış. Geriye kalan “en” enkaz benmişim. Yanıyormuş her yer ve ben orada yananın sadece her yer olmadığını bilmişim. Şimdi bana dört yıl geçti diyorlar. Bir insan bir yangını dört yıl seyredebilir mi? Şimdi o yangın sönmüş deseler kim inanır ki!

Her yer o kadar yanmış ki beni kimse bulamamış. Dedim onun bıraktığı yerdeydim. Dediler ki o nerede? O beni bıraktığı yeri duymuyor mu? O sizi bilmiyor mu?

Şimdi bana yeniden insan olmayı öğretiyorlar. Konuşmayı öğrendim yeniden. Söyleyeceklerim aslında o kadar söylenmemeli ki! Konuşmak gerektiğinde duymaya başlıyorsun. Duyman gerektiği için konuşmak zorunda bırakılıyorsun. Hiç konuşmasak duymamış olmaz mıydık? Hiç yaşamasak ölmüş sayılmaz mıydık?

Onlar bilmiyorlar çok konuştum ben oysa ki... Bu dört sene boyunca ona o kadar çok şey anlattım ki! Şimdi gitsem bana benim sesimi artık duyamadığını söyleyecek. O yüzdendir ki susuşum desem kim inanır! Kim anlar ki şimdi beni!

Konuşmayla başladım yeniden insan olmaya, şimdi yarım insanlığımla da baba olmaya... O kadar yarım ki, iki tane babası var Hunter’ın. İki de annesi olacaktı, biri nerede! Nerede o artık beni duymayan kadın! Lisa nerede!

Hunter annesini yeniden yarattı. İkili paydaları tekilleştirdi. Şimdi onun için tek olan şeylerin tamamlanması gerekli. Birkaç pişmanlık ve tüm kül kokan insanlığımla gidiyoruz. Büyük bir karşılaşma hayali yok belki... Yangınlar alevlerini sadece kırmızı renklere bırakmış. Oğlum da ben de kırmızı giymiş, annesinin aynı renk dudaklarında o kadar anlamlanacak -ki şimdi biz...

Ordayız ama sanki yokmuş gibi davranmalıyız. “Sen burada kendini kilitle ve bekle..”

Konuşuyormuş meğer Lisa hala... Konuşuyormuş da ben sustuğumdan beri beni duymuyormuş. Şimdi yeniden konuşmasını istediğimde anlatacak bir şey bulamadı. Soyunmak istedi. Ben istemedim. Çünkü o zaten dört sene boyunca o kadar çıplaktı ki! Çok koşmuştu öncesinde, şimdi baktım ki yorulmuş. Artık koşamayacak hatta konuşamayacak kadar anlamsız bakıyor. Mutsuz insanların konuşurken ki duraksamalarını yaşıyor. “Seninle daha önce konuştuk mu?”, dedi. Şimdi desem ona dört sene, olmayacak. “Konuşmadık”, dedim. Aslında biz seninle Lisa, şimdi de konuşmuyoruz ki... Şimdi ona sırtımı dönüp tüm o yangını anlatsam ama illa ki sırtımı dönsem anlayacak konuştuğumuzu. Bu dünya bu saatten sonra bizim birbirimizi aynı anda görmemize katlanamaz ki! O ışığını kapatacak beni görecek, ben onu görmezken. Ben onu beni görmediğinde anlayabilirim sadece... O yangın her yeri o kadar aydınlattı ki şimdi aydınlıklara ihtiyacımız kalmadı belki de... Birbirimize baktığımız da gördüğümüz sadece kendimiz kalmıştık neticede...

Ona gidip Hunter’ı bulmasını söyledim tüm bunlardan öte... Hunter’a da olmayan insanlığımı, olmayan babalığımın ve olmayan sevgililiğimi anlattım.

Şimdi o Hunter’ı buldu. Ne kadar annesidir bilinmez.

Tek bilinen olmayan insanlığımız, olmayan biz ve sönmeyen yangınlar... Hoşça kal...



Teşekkürler Wim Wenders
Teşekkürler Paris, Texas


Related Posts with Thumbnails
haberler haberler