"Kaplumbağalar da uçar!"

"Ev sanki geçmiş yüzyıllara uzanan büyük, suskun bir ailenin üyeleriyle dolu. Orada, ikinci kişiliğimle yaşıyorum ve yaşamı geniş anlamıyla, bir var olan bir yok olan bir şey olarak algılıyorum."

-Carl Gustav Jung-

20110316

ateş böceği ve eğer yürümezsek bitecek olan bir sokak




Zifiri karanlıkta oturuyoruz. Tüm sokakta elektirikler kesilmiş. Elime bir fener tutuşturuyorlar, sokağa çıkmalıyız her birimiz. Ay pek parlak değil yine, mat, donuk. Zorluyorlar, fener olmalı. Onlara, "sizin yanına fener alması için zorladığınız diğer insanlar sokakta, bana hiç lazım değil." diyorum, atıyorum kendimi sokağa. Ateşböceği bekleseydim bu kadar gerçek olmazdı hayalim, her yan aydınlık. Feci. 

Yürürken çarpamıyoruz birbirimize. Yağmur olsak yağsak yerlerde birleşsek yine iyi. Kimse birbirine değmeden yürüyor. Herkes birbirinin tersi ama herkesin gölgesi benimkinin başka bir eşi. Yaya trafiği desem değil..

Duyduk ki balıklar ölecekmiş bu gece, milyonlarca sardalya dediler. Biz gittik onları görmeye, sorduk biz mi yaptık diye, ses yok. Benim sıkıntım bu sıra insanlardan değil. Hep balıklara üzülüyorum. Sardalyalar ölmüşse depremler olacak diyorum dinlemiyorlar. Köpek balıkları intihar ettiğinde olmuştu, ben balıklara üzüldüğümle kalmıştım yine. Sardalyalar ölmüşse depremler olsun, biz de ölelim diyorum, yine biz ölemiyoruz. Onlar ölüyor.  Yahu hep başka başka “onlar” ölüyor. Ben söylüyorum da bakmıyorlar yüzüme bile.  Ne yapsak?

Sokak bitmiyor. Yürümezsek bitecek mi? Duruyorum. Herkes duruyor. Kimse kimseye çarpmıyor. Yağmura benzedi sonunda insanlar, bulutlar çok başarılı çalışmalar yaptılar. Gölgelerini yakalıyor herkes gözleriyle. Kiminki kiminkine değdiyse şimdi o koyacak feneri cebine. Gölgeler kaybolsun diye fenerler girecek ceplere. Bir bakıyorum zifiri karanlık yine. Hassktir! Ateş böceği. Ateş böceği. Hayır, benim sesim yine yetmedi. Hayallerimse balıklardan çok etkilendi. Üzülüyorum sardalyalara. Deprem olsa da üzülmesem diyorum, onların ölümlerinin bir anlamı olsa. İnsan ölümlerinin bir anlamı olsa...

Biliyor musunuz yerküre tam da orta yerinden çat diye çatlayacak.  Balıklar da işte o zaman hepimizin ağzına sıçacak. Ateş böcekleri donatacak her yanı, sizin bizim fenerleri hepimizin g.tüne sokacak.  Geçen gün arkadaşa kimse rüyalarında ekolojik dengenin alt üst olduğunu görmez, o kadar kişiselleştirmedik bu tür meseleleri Akira Kurusawa hata yapıyor dedim. Kişiselleştirebilseydik ateş böcekleri gel dediğimizde gelirdi, balıklar ölmezdi, onlar bu kadar açıklamasız ölemezdi. Biz de gölgelerimizin peşine düşmezdik sadece. Biri bize salak desin de reddedelim demezdik, hepimiz hakkaten salağız derdik.

"Salaksınız" diye bağırdım, kaçmak için fenerlerini çıkardılar hızla. Yağmur çok akıllı da değil ki, çamur yapıyor sadece toprağı, insanları ise ıslatıyor sadece. Ondan bile kaçarız ya biz, neyse...

10 mart 2011


bu fotoğraf tarafımdan çekileli biraz bir zaman olmuştur.

20110312

sonbahar, vazgeçişler ve akşamsefası



7 ekim 2010

Gökyüzünde hiç yıldız bırakmayacak kadar içime çektim geceyi. Tüm yıldızlar içime batıyorlar şimdi. Parlayan içim, parlayan ruhum ve senin olmayışının koca boşluğuna sarılan sarmaşık geleceğim.  Gökyüzünde yıldız kalmayacasına bir derin nefes benimkisi. En anlaşılmazındanım yine. Şimdi uyuyup bir yaz sabahı uyanacağım ve ilerisi şimdiki gibi yine kış olacak. Sonra ben yaz bekleyeceğim.... Öyle umuyorum...

Gitmediğimiz konserin biletleri çıktı geçen cebimden. Dinlemediğim tüm şarkılarda da sen vardın. Seni dinlemedim. Bizi dinlemedim.

Onanmış bir yıldızlı gece daha ve onurlanmış sevgi gazelleri bunlar.

O değil de, bu sonbahar yine dökülmüş yaprakların üzerine işedi biliyor musun?

Alacağı olsun ne söylenebilir ki? Benim söyleyecek bir şey bulamayışım, söyleyecek bir şey olmadığından mı sandılar. Bak, senin de öyle, hep bildim bunu. Şimdi ikimizin de suskunluğundan birileri başına yıldız tacı yapıp takacak. Benim en sessiz zamanlarımda iç sesimi duyacağın kadar konuştum sana. Tıpkı kaynayan bir sudaki atılan çığlıkların resmini yapabilecek kadar duymadın ya da kapalı camlar ardından dışarıdaki yağmuru izlerken tüm asfaltların içinin acıdığını  hissetmedin mi hiç?

Şimdi o yıldız taclı insanlar ellerinde birer harita yola çıkacaklar. Tüm o bu nasıl yaşanırdı listeleri günyüzüne çıkacak. Alacaksın birini vuracaksın ötekine. Bu sırada ezberlenmemiş yıldızlar benim içimde olacak. Kendime bile ezberletmek istemediğim tüm yazlar benim içime dolacak ve bir sonbahar yine gelecek, yine işeyecek tüm dökülmüş yaprakların üstüne. Bu böyle...
___

Sonbahar anlasın artık, kaçacak bir delik yok. Sözler kendini hangi ağaca asılı bıraksa döktü onları bir bir. Şimdi sonbahar tüm yaprakların üzerine işiyor anlıyor musun? Sonra hiçbir şey olmamış gibi  yeniden ağaçlar dikiyorlar insanlar çekmece bahçeme. Bir sen ektin, bir ben ektim oynuyorlar ve inanın ki bu çekmeceler de hiç çekilmiyor. Yaz, bahar gelir diye umdukları tüm yeşile boyalı gözleri kendilerine işenmiş ağaçların dibinde birer anıt mezar edinsinler söyleyelim. Kapalı çekmeceler ardında hayat zor bilsinler. Ben de bir ara bir kilitli çekmece alayım kendime, çekilmesin bu da.

Sonbahara da söyleyin görünmesin gözüme!
____

Bu bekleyiş Tanrı gibi içime oturacak sonra. Bana durmadan bir şeyler anlatacak. Ben sakin sakin dinleyeceğim. Dinledikçe yaşlanacağım. Gözlerim yok olacak önce, sonra onlardan akan her şey gömülecek. Tanrı anlatacak ben dinleyeceğim. Önce bir iki konuşmak isteyeceğim sonra vazgeçeceğim. Nafile  yazacak her şey sonra bu yaz da geçecek.

Vazgeçişim Tanrı’dan değil.

Tanrıya inananlar bilirler, bir tek vazgeçişler Tanrı’dan değil.

Yıldızlar içimden döküldüklerinde geride birkaç harita bırakacaklar. Yapılacak, gidilecek listesi gibi bir şey. Herkes o yıldızlara saldıracak. Gökten düşecek olsa bu kadar tutmak istemezler eminim; ama benim çürümüşlüğümün içinde o kadar çok parlıyorlar ki, gözlerini alamıyorlar. Alacaklar avuçlarına bir bir dikenli teller gibi sızmaya başlayacak avuçlarından. Parlak olacak tüm gücüyle, parlayacak yıldızlar, sonra da bir anda sönecek.

Anlat bize lütfen, nasıl elimizden geldi tüm bunlar?

Nefesler erişemiyor gökyüzü boşluklarına. Daracık sokaklar bile isyan ediyor neden caddeler bu kadar uzak diye. Mazgallardan içeriye akan sadece o saf temiz yağmur suları, içeriye gönül rahatlığıyla akamıyor. Geçemeyecekleri kadar dar bu mazgallar da. Ruhları dışarıda kalmışlıklarıyla çamurlanıyorlar iyiden iyiye. Bir çamur adam heykeli dikmişler geçen güneşe, içerisinde elimizden gelen her şey vardı da, nasıl olduğunu anlatamadı kimse yine.
___

Bitmişliğini unuttuğum kahve kupasına uzanır gibi uzanıyorum yatağıma. Beni tüm isteklerimden arındıracak ve aslında bana birkaç saatlik uyku dışında hiçbir şey vermeyecek boşluğumun ayaklarına dolanıyorum. ( Fonda bir müzik var ama hangi müzik olduğunu söylersem o sizin olur şimdi, o yüzden fonda hangi müzik olsun istiyorsanız o var, benimki de fonda olsun diye böyle var.)

Çok büyük cümleler altında ezildim az evvel biliyor musunuz? En çok da kendi kurduklarım beni meşrulaştırdı sizin hayatınıza. Kimin neyi, nesi varsa o sizin olsundu, ben bana tek parça gerekli değildim artık, dedim ve sustum. Dünya sustu, evren sustu, ahiret sustu, yahu şeytan diyorum o bile elleri cebinde kafasını iki yana sallamak suretiyle sustu. Müziğe eşlik ediyordu belki kimbilebilir... Ben yine müziği kapatmadım ve uyudum. Ben uyurken ve yine fonda o müzik kendini dinletirken, içeriye kim girecek?
___

Koca koca avuçlarımı içime daldırıp sonu gelmeyen bir nefes tutma halindeyim. Avuçların kendin kokar ama bedenine bir bakarsın senden korkar. Uyku diyorlar bunun adına. Eğer tüm pencereleri sıkıca kapatırsan içeriye sonbahar giremez. Eğer gözlerini sıkıca yumarsan geldiğin yere geri dönersin. Müziği bir tek sen duyacak olursan o sana ait olur. Bir kez bile başkasıyla paylaşmışsan senin değildir artık. Avuçlarım içimi acıtıyor.

Uykudan her sıçrayarak uyandığımda odama biri girmiş oluyor. Hayatımdan her sıçrayarak uyandığımda hayatıma biri girmiş oluyor. Kendimden sır gibi her kaçışımda, boş kahve kupasına uzanır gibi uzanıyorum yatağıma. Bu, bu müzikte kaçıncı ruh dansı bilmiyorum, tek bildiğim içimden bir avuçla çıkamamışlığım...
__

Hiçbir iz bırakmadığı boşluklarda üzülüyor gökyüzü. Gece bile siyaha dokunamıyor şimdilerde. Avuç içlerine dolan sert rüzgarlar üşütmüyor. Ağızlardan tek bir kelime çıkacak olsa bıçak gibi kesiyor. Giyotine vurulmuş dilimiz. Sesimiz çıkmıyor.

“Bana” söyleyin de “konuşmasın” artık.

“Öyle gidiyor hayat... Bu da nereden çıktı aslında gitmiyor!”

“Ne zaman içeriye girsem içeriden çıkan ben olmuyorum.”

“Son kez gel desem biliyorum, tüm diğer sonlar küsecek bize.”

“Sadece saçlarından aralayabildiğim perdeler bu evde hala.”

“Saçlarını da getir.”

“Kapı deliklerinde kaldı aklım. Ben ordan gözledim gölgeni. Bu kapı da nefesimden buharlaştı da sen 
gelmedin.”

“Gidişini anlamak için en çok da kapalı kapılarla konuştum ben.”

“İnsanların deliliğinin uzak nedenleri kadar kabarık bir liste getirdim sana, kapımda mısın?”

“Meğer, Akşamsefası, kokan bir çiçek değilmiş; o Hanımeliymiş. Duydun  mu, sen Hanımelini çok sevecektin öyleyse, ben de senin Akşamsefası sevdiğini sanacaktım ömrümce? İyi ki gittin, iyi ki...”

12 Ekim 2010

20110309

sessiziz






ayaklarımı bastığım soğuk izdüşümler
beyaz beyaz akıyor yine senin yelinden
bulutlardan sarkıyor beyaz köpükler
yere düştükçe pek bir sessiziz zannediyorlar

beyaz ayazlar getiriyor kulaklarıma
yağmura peşkeş çekiyorum, diyor
senin gürültünü yağmura benzetiyor ve ben beyaz ayazım diyor...


ben yine dayanamıyorum soruyorum,
bu da mı diyorum senin eserin, bu ses de mi senin sesin?


fotoğraf tarafımdan çekileli 5-6 saat olmuştur

20110302

bloguma dokunma

Related Posts with Thumbnails
haberler haberler