boşluklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
boşluklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20110704

Boşluğun içine bakarsan boşluk da senin içine bakar

Boşluğun içine bakarsan boşluk da senin içine bakar*.

Delilik ölmektir dedi. Delilik en anlamlı hiçlik. Hiçlik, sizin bindiğiniz gemilerden dönmemek ülkenize. Alıp başını gitmemiz bilmediğimiz yere, sonsuzluğa. Denize, nereye gittiğini bilmeden açılmanın adıdır delilik.

Ne deliler var, o denizlerden dönmediler şehrime. Ne deliler var, size sizin hiçliğiniz suretinde görünmedi diye, bana dediniz, “ona deli deme!”.

Eti kemiği yoktur denizlerin, eti kemiği sözdür delilerin.

Açıldık, sözde bir varoluş cepte. Lafını etmeyin siz de, alimallah size bize üç beş dalga getirsene diye.

Beni sarhoş eden dalgalardır misali, öldürdünüz bizi. Yanmış aklım, sizin yarım dünyanızda kaldı. Şimdi bıraktık biz bu karanlık sulara kendimizi. Delilikmiş, hiçlik ölmekmiş, denizmiş dönülmezmiş...

Düşün bak burası o denizde son nokta, ah bir de avuç avuç karası olmasa...

Boşluğun içine bakarsan boşluk da senin içine bakar.
Eğer boşluk, sen bakarsan boşluk içine bakarsın. Bakacağın boşluklar kendi boşluğundur.
Boş bakışların boş karşılıkları ve boş içimizin sizin boşluğunuzdaki yansıması.
En boş biziz lütfen kabul ediniz.



*Nietzsche aforizmasıdır.

**Michel Foucault, Deliliğin Tarihi kitabında delilerin bir hapishanesi olmadan evvel bir gemiyle denize açılarak hiçbir kara parçasına ulaşamamalarını, denizde kalmaları için gönderilmelerini anlatmış. Ve deliliği ölmek ve hiçlik ile ilişkilendirmiştir...

*** Bu yazı Düşünkara Fanzin 15. sayısında yayınlanmıştır.


20110513

siz hiç göğe baktınız mı?




Bu otobüs durağındaki tüm bekleyişlerim birbirine benzemeye başladı yine. Burada durmuş arabaları, otobüsleri, binaları, insanları izliyorum. Kuşkusuz ki bekliyorum; yine gölgesini düşürecek boşluklar bulamadığı için üzerimi örten tüm binaların  gölgesinin üzerimden kalkacağı anı. Arkamda bir ritm duyuyorum, bir de konuşmalar. İkisini birbirine uyduruyorum, öyle bekliyorum. Çok ritmli bir konuşma diyorum ve bir anda arkamı döndüğümde şarkı söyleyen bir adam görüyorum. O da konuşmuyormuş ki.

Korkmayın; ne bu binaları, bu adamı ne de gelip geçeni öykümün baş karakteri yapacak değilim. Onlar dünyanın en gereksiz insanının en gereksiz bir başka bekleyişinin parçasılar, o kadar.

Gözlerimi, göz alıcı reklamlardan alıp göğe kaldıracak olsam sadece birkaç kanat çırpışına şahit oluyorum kuşların. Sonra karşı kaldırımda yürüyen insanların adımlarını sayıyorum. Bu gerçekten büyük bir haksızlık! Adımlar daha çoklar, o kesin!

Her baktığım yönün  gözlerimle fotoğrafını çeker gibi yapıyorum. Ancak böyle kalabalık bir filmin tüm anlamı, son karesinde görünen ben olabilirim sadece diyorum ve vazgeçiyorum. Etrafımla asla tümlenmeyecek bir yığın gibi bakıyorum. Ama öyle bir yığın ki, yabancı. Ama bildiğiniz yabancı değil, bu bekleyişin bundan öncekilerden bir farkı olması için çırpınan bir yabancı. Mesela karşı kaldırımdan bu tarafa geçmek isteyenler bu kez bu otobüs durağında bekleyen insan sırasının benim yanım olan kısmını boşluk bilmesinler lütfen... Yığının yabancısı olmamak adına yanaşıyorum yanımdaki adama, iyice yanaşıyorum ki geçemesinler....

Yine beni uyduruyorlar çocuk.. Bak güneşe, olmayan gündüz yıldızlarına ve aslında ilk önce kuşlara... Kaç kanadında takılı adım var? Kaç kanadın çırpınan tabiatında nüfusum var? Nerede nefesim, hangi otobüs durağında benim en son çıkan yüksek sesim. Kendime bağırsam ulaşamam, yahu bu adam şarkı söylüyor kulaklarımda. Kuşkusuz ki bekliyorum, bu hikayenin de kendi durağım yolcusunu. Kendi yolcumun ilkin kendini ezeceğini, kendini süzeceğini ve bu duraktan her ilkin benimle geçeceğini. 

Söylüyorum yanı başımdan geçenlere, benim yanımı boşluk bilenlere, siz hiç göğe baktınız mı? Kuşları yakaladınız mı? Yahu siz, en son kaç vakit önce gözlerinizle de olsa bir kuş yakaladınız? Kaç kanat çırptı? Gitti mi? Dönmedi mi?

20110312

sonbahar, vazgeçişler ve akşamsefası



7 ekim 2010

Gökyüzünde hiç yıldız bırakmayacak kadar içime çektim geceyi. Tüm yıldızlar içime batıyorlar şimdi. Parlayan içim, parlayan ruhum ve senin olmayışının koca boşluğuna sarılan sarmaşık geleceğim.  Gökyüzünde yıldız kalmayacasına bir derin nefes benimkisi. En anlaşılmazındanım yine. Şimdi uyuyup bir yaz sabahı uyanacağım ve ilerisi şimdiki gibi yine kış olacak. Sonra ben yaz bekleyeceğim.... Öyle umuyorum...

Gitmediğimiz konserin biletleri çıktı geçen cebimden. Dinlemediğim tüm şarkılarda da sen vardın. Seni dinlemedim. Bizi dinlemedim.

Onanmış bir yıldızlı gece daha ve onurlanmış sevgi gazelleri bunlar.

O değil de, bu sonbahar yine dökülmüş yaprakların üzerine işedi biliyor musun?

Alacağı olsun ne söylenebilir ki? Benim söyleyecek bir şey bulamayışım, söyleyecek bir şey olmadığından mı sandılar. Bak, senin de öyle, hep bildim bunu. Şimdi ikimizin de suskunluğundan birileri başına yıldız tacı yapıp takacak. Benim en sessiz zamanlarımda iç sesimi duyacağın kadar konuştum sana. Tıpkı kaynayan bir sudaki atılan çığlıkların resmini yapabilecek kadar duymadın ya da kapalı camlar ardından dışarıdaki yağmuru izlerken tüm asfaltların içinin acıdığını  hissetmedin mi hiç?

Şimdi o yıldız taclı insanlar ellerinde birer harita yola çıkacaklar. Tüm o bu nasıl yaşanırdı listeleri günyüzüne çıkacak. Alacaksın birini vuracaksın ötekine. Bu sırada ezberlenmemiş yıldızlar benim içimde olacak. Kendime bile ezberletmek istemediğim tüm yazlar benim içime dolacak ve bir sonbahar yine gelecek, yine işeyecek tüm dökülmüş yaprakların üstüne. Bu böyle...
___

Sonbahar anlasın artık, kaçacak bir delik yok. Sözler kendini hangi ağaca asılı bıraksa döktü onları bir bir. Şimdi sonbahar tüm yaprakların üzerine işiyor anlıyor musun? Sonra hiçbir şey olmamış gibi  yeniden ağaçlar dikiyorlar insanlar çekmece bahçeme. Bir sen ektin, bir ben ektim oynuyorlar ve inanın ki bu çekmeceler de hiç çekilmiyor. Yaz, bahar gelir diye umdukları tüm yeşile boyalı gözleri kendilerine işenmiş ağaçların dibinde birer anıt mezar edinsinler söyleyelim. Kapalı çekmeceler ardında hayat zor bilsinler. Ben de bir ara bir kilitli çekmece alayım kendime, çekilmesin bu da.

Sonbahara da söyleyin görünmesin gözüme!
____

Bu bekleyiş Tanrı gibi içime oturacak sonra. Bana durmadan bir şeyler anlatacak. Ben sakin sakin dinleyeceğim. Dinledikçe yaşlanacağım. Gözlerim yok olacak önce, sonra onlardan akan her şey gömülecek. Tanrı anlatacak ben dinleyeceğim. Önce bir iki konuşmak isteyeceğim sonra vazgeçeceğim. Nafile  yazacak her şey sonra bu yaz da geçecek.

Vazgeçişim Tanrı’dan değil.

Tanrıya inananlar bilirler, bir tek vazgeçişler Tanrı’dan değil.

Yıldızlar içimden döküldüklerinde geride birkaç harita bırakacaklar. Yapılacak, gidilecek listesi gibi bir şey. Herkes o yıldızlara saldıracak. Gökten düşecek olsa bu kadar tutmak istemezler eminim; ama benim çürümüşlüğümün içinde o kadar çok parlıyorlar ki, gözlerini alamıyorlar. Alacaklar avuçlarına bir bir dikenli teller gibi sızmaya başlayacak avuçlarından. Parlak olacak tüm gücüyle, parlayacak yıldızlar, sonra da bir anda sönecek.

Anlat bize lütfen, nasıl elimizden geldi tüm bunlar?

Nefesler erişemiyor gökyüzü boşluklarına. Daracık sokaklar bile isyan ediyor neden caddeler bu kadar uzak diye. Mazgallardan içeriye akan sadece o saf temiz yağmur suları, içeriye gönül rahatlığıyla akamıyor. Geçemeyecekleri kadar dar bu mazgallar da. Ruhları dışarıda kalmışlıklarıyla çamurlanıyorlar iyiden iyiye. Bir çamur adam heykeli dikmişler geçen güneşe, içerisinde elimizden gelen her şey vardı da, nasıl olduğunu anlatamadı kimse yine.
___

Bitmişliğini unuttuğum kahve kupasına uzanır gibi uzanıyorum yatağıma. Beni tüm isteklerimden arındıracak ve aslında bana birkaç saatlik uyku dışında hiçbir şey vermeyecek boşluğumun ayaklarına dolanıyorum. ( Fonda bir müzik var ama hangi müzik olduğunu söylersem o sizin olur şimdi, o yüzden fonda hangi müzik olsun istiyorsanız o var, benimki de fonda olsun diye böyle var.)

Çok büyük cümleler altında ezildim az evvel biliyor musunuz? En çok da kendi kurduklarım beni meşrulaştırdı sizin hayatınıza. Kimin neyi, nesi varsa o sizin olsundu, ben bana tek parça gerekli değildim artık, dedim ve sustum. Dünya sustu, evren sustu, ahiret sustu, yahu şeytan diyorum o bile elleri cebinde kafasını iki yana sallamak suretiyle sustu. Müziğe eşlik ediyordu belki kimbilebilir... Ben yine müziği kapatmadım ve uyudum. Ben uyurken ve yine fonda o müzik kendini dinletirken, içeriye kim girecek?
___

Koca koca avuçlarımı içime daldırıp sonu gelmeyen bir nefes tutma halindeyim. Avuçların kendin kokar ama bedenine bir bakarsın senden korkar. Uyku diyorlar bunun adına. Eğer tüm pencereleri sıkıca kapatırsan içeriye sonbahar giremez. Eğer gözlerini sıkıca yumarsan geldiğin yere geri dönersin. Müziği bir tek sen duyacak olursan o sana ait olur. Bir kez bile başkasıyla paylaşmışsan senin değildir artık. Avuçlarım içimi acıtıyor.

Uykudan her sıçrayarak uyandığımda odama biri girmiş oluyor. Hayatımdan her sıçrayarak uyandığımda hayatıma biri girmiş oluyor. Kendimden sır gibi her kaçışımda, boş kahve kupasına uzanır gibi uzanıyorum yatağıma. Bu, bu müzikte kaçıncı ruh dansı bilmiyorum, tek bildiğim içimden bir avuçla çıkamamışlığım...
__

Hiçbir iz bırakmadığı boşluklarda üzülüyor gökyüzü. Gece bile siyaha dokunamıyor şimdilerde. Avuç içlerine dolan sert rüzgarlar üşütmüyor. Ağızlardan tek bir kelime çıkacak olsa bıçak gibi kesiyor. Giyotine vurulmuş dilimiz. Sesimiz çıkmıyor.

“Bana” söyleyin de “konuşmasın” artık.

“Öyle gidiyor hayat... Bu da nereden çıktı aslında gitmiyor!”

“Ne zaman içeriye girsem içeriden çıkan ben olmuyorum.”

“Son kez gel desem biliyorum, tüm diğer sonlar küsecek bize.”

“Sadece saçlarından aralayabildiğim perdeler bu evde hala.”

“Saçlarını da getir.”

“Kapı deliklerinde kaldı aklım. Ben ordan gözledim gölgeni. Bu kapı da nefesimden buharlaştı da sen 
gelmedin.”

“Gidişini anlamak için en çok da kapalı kapılarla konuştum ben.”

“İnsanların deliliğinin uzak nedenleri kadar kabarık bir liste getirdim sana, kapımda mısın?”

“Meğer, Akşamsefası, kokan bir çiçek değilmiş; o Hanımeliymiş. Duydun  mu, sen Hanımelini çok sevecektin öyleyse, ben de senin Akşamsefası sevdiğini sanacaktım ömrümce? İyi ki gittin, iyi ki...”

12 Ekim 2010

20090918

boşluksuz soru işaretinden üç noktaya




Neden bazı soruları karşımızdakilere değil de kendimize soruyoruz? Nereden daha iyi cevaplar alabileceğimizi bilmediğimiz zamanlar bazen bunu yapıyoruz. Sorular çoğu kez kendimizde birikiyor ve bir anda onlarca sorun arasında boğuşur durumda kalıyoruz. Üstelik soru işaretlerimizin ardına birer boşluk bırakmayı bile akıl edemiyoruz. Boşluklar olmadığı için cevaplar yerini bulamıyor. Cevap bulunamayanlar yüzünden ardı ardına o kadar çok sorun birikiyor ki boğuluyoruz.





Boğulmak, sorun, boşluk, dip... Bunlar hep bambaşka tanımlarla yer alıyor artık hayatımda. Bazen bunlardan herhangi birini kimin için cümlede kullandığıma çok dikkat eder buluyorum kendimi. Bu saatten sonra bunların hiçbiri bana gerçekten zarar verecek, beni buhranlara sürükleyecek şeyler değil. Kurduğum kelimelerden korkum yok. Karşımdaki insanlara da dikkat ediyorum o yüzden. Belki benim korkmadığım şeyden onlar korkuyordur diye. Soru işaretlerim de böyle. Karşımdaki benim sorduklarımla karşı karşıya kaldığında benim sorumun "korkunçluğu"ndan dolayı, onun bana bu korkunçluğu tanım olarak kullanıp işin içinden çıkmasıyla sonuçlanabilir. Ben sorumun içindeki, hedefindeki, anlamındaki ile ilgilenir ve cevap almak için "boğuşurken" o beni korkunç bulup bırakacaktır soruyla. Hızla tabanları yağlayıp uzaklaşıyorlar. Belki de böyle olan herkes uzaklaşmalı. Bezen ama beni gerçekten tanımayıp uzaklaşmasını istemediklerim oluyor. Sorularım olanca yumuşaklığı ile ona yansırken, en sert ve en korkunç hali boşluksuz kendimde kalıyor. Söylemiştim boşluksuz olunca cevaplar yerini bulamıyor diye. En yumuşak haliyle yöneltilenler de kendini olmayan boşluğa yamıyor. Sığmaya çalışırken o boşlukta soru işaretleri yerini üç noktaya bırakıyor. İşte o zaman bana neler olduğunu anlatmak bile istemiyorum. İnan istemiyorum(...)