"Kaplumbağalar da uçar!"

"Ev sanki geçmiş yüzyıllara uzanan büyük, suskun bir ailenin üyeleriyle dolu. Orada, ikinci kişiliğimle yaşıyorum ve yaşamı geniş anlamıyla, bir var olan bir yok olan bir şey olarak algılıyorum."

-Carl Gustav Jung-

20111022

Ben üflüyorum şehre sisi


Akşamüstünün tüm gün ışığını kucakladığı bir gün yine. Kucakları dolu dolu, içi tırmıklanan, geceyi söze boğan, tüm yorgunluğunu aydınlığa bırakıp umarsızca geceyi çağıran adamım yine. Yine yorgun.

Bir an önce açılmasından evvel bir an evvel kapanması ve içeride kalanın kendim olmasını istediğim kapılar var aklımda. Her kapanan kapı, içine kapatsa ve orada kalakalsa ya! Tüm gün kulaç açıp kıyıya ulaşmamak arzusu bu serdeki. Avuçlar kapıya yaklaştırılır ya hani,  gerçekten kapalı değil mi?...

Çıktığım kapılardan evime dönebilmek için her gün koşuyorum. Yorgunum. Her gün yorgun. Huzursuzum. Sağ gözüm seyiriyor. Elim, kalem tutmaz aklım ve nefes bile alışımdaki aceleciliğim size görünmez öyle mi! Ben diyorum, aslında burada değilim, sizin yanınızdaki ben değilim. Bu konuşan, kucaklaşan, uzaklaşan ben değil; bu sıkılan, bu monotonlaşan ve bu yaşayan ben değilim. Yüzüme görünsem gözüm inanmaz, söze gelsem kulaklarım duymaz. Yürüdükçe kendine koşan, koştukça durakalan; üç adım atıp ikinciyi unutan, yarım uykularında var olan tüm delileri saklayan, size görünmesin diye sürekli gözlerindeki fersizliği bir kırpıp bir açan benim.

Ellerim diyorum o kapıya bir değse, bir hissetsem kapandığını yüzüme, bir görsem gözlerimle. Mezar gibi... Ölüm gibi... İç çekiş gibi bu yaşam. Hep bir duracak, hep bir olacak var. Hem susacak, hem konuşacak ne çok şey var. Bir baş ağrıları nöbeti saklandı dün içime. Dediler ki bu şehir böyle. Ellerimi uzatıyorum şehrinize, içinden geçiyor bilmediklerim. Bildiklerim yüzüme... Yürüyeyim diyorum koşuyorum ardınıza. Savrulayım diyorum, her yan pek bir yokuş. Dağ, tepe, rüzgar ve en çok da sis. Sisler içinde bırakıyorum bazen şehri. Ben üflüyorum şehre sisi. Dönüş yolları hep bir kalabalık. Rüyam dilimin ucunda uyandığım uykularım içime akıyor. Ellerim diyorum sizi bende tutamıyor ama sizi itiyor. Yaslansa üzerime işte şimdi kocaman bir duvar onu bile itebilecek bir güçteyim. Avuçlarım kanayana dek  iterim. O kadar güçlüyüm aslında ya, içim karıncalanır benim bazen sadece. Olur ya biri görmek isterse diye bırakırım karıncaları avuçlarımın içinde...


film karesi: Un Chien Andalou



20110730

Boş bir kahve kupası






Öylesine bir sabah, uyandığım tüm gecelerin yorgunluğu tek bir sabahta yine üzerimde diyorum. Manasızca geliyor artık bana uyanmak. Dinlenememiş bir bünye, olumlanamamış hayat, anlaşılmak için saatlerce düşünülecek bir ton rüya ve bir an evvel gece olsun arzusu yine içimde. Gece olsun ve o anlaşılamayanlara yenileri eklensin diye…

Oturuyorum masama, darmadağınık kağıtlar, notlar, defterler, daha çok da kitap ve yarısına dek okunup bırakılmış dergiler… Bilgisayar açık yine, dünden tanıdığım müzikler kulağımda. Ben daha play tuşuna basmadan çalmaya başlar ve bir müddet sonra henüz açmamış olduğumu fark edip açarım aynı ezgileri… Cevaplanacak on kadar e-posta vardır hesapta, masamın üzerinde bulduğum ilk kahve lekeli boş kağıda “cevap yaz bir ara” der, bırakırım.

Buraya kadar her şey her günkü gibi. Tek fark bugün bunlar oluyorken kahvem bitti! Boş bir kupaya uzanır gibi uzandım bugüne de ki kupa zaten boştu. Sağlam bir küfrettim içimden, çünkü ben sesli küfredemem. Ne vakit bitti bu kahve allah kahretsin nidalarımda allahı küçük harfle düşünerek çıkar ağzımdan. Sanki bugün yapabileceğim her şeyi yapmıştım ve bir kez daha farkında olmadan o son yudumu tadmışım, öyleyse günün geri kalanına gerek yok diyen bir sinir havli benimkisi, bilmem anlatabildim mi…

Hayatımda olan biten pek çok şeyin son olduğunu hissetmekten kaçmak mıdır bilmiyorum, hiç hissettirmeden bitti. Bittiği süre kadar bir süre benim toparlanmam için hep gerekti. Okul bitti, okul gerçekten bitti demek için zaman gerekliydi. Sevdiğim adam gitti, sevdiğim adam gerçekten gitti. Bu roman da bitti-ki bu roman aslında hala bitmedi. Bu hayat bence bitti, yahu dur hayat hiç biter mi?
Masamda neleri karıştırdığım, o esnada neleri okuduğumu, notlar aldığımı ya da düşündüğümü hiç mi hiç hatırlamıyorum. Çünkü bugün bence çoktan bitmişti. Yahu daha sabahında tükenmişti. Boş kahve kupası duruyor, hem de içtiğini bile anlamamışken, damağında tek bir kahve tadı dahi kalmamışken… Tekrar yapsan ilkine haksızlık olur. Bir romanı bitirdikten sonra ikinci kez okumak gibi, gerçi hayatında çok az kitap okuyanların hep tekrar tekrar okuyup tapındıkları romanları vardır; ama ben hep kahve içerim, çok az değildir ki. Şimdi bana sorsanız en güzeli sabah kahvesidir derim, ama bu sabah onu bile diyememek koyuyor anlıyor musunuz?

Belki bu boş kupayı saatlerce seyredebilirim ve size oradan boş olan bir durum öyküsü bile çıkarabilirim, buna inanmalısınız. Ama yapmayacağım gidip mutfağa bir şeyler atıştıracağım belki bir önceki kahveme ihanet edebilirsem bir kahve daha…

Boş kupa ile boş adımlar atarak salonu geçiyorum. Hiçbir şey düzgün görünmüyor. Mutfağa yaklaştıkça bardağa bakmaktan vazgeçiyorum ve tezgahta duran içine iki kaşık kahve atılmış kupa ve ocakta suyu kaynaya kaynaya bitmek üzere olan bir demlik! İşte şimdi diyorum o dün gece masamda unuttuğum kupa gerçekten bitti. Ve okkalı bir içilmemiş sabah kahvesiyle kocaman gün geceye itilmeye hazırdı benimle… İyi böyle…




10 mart 2011
görsel: the serpent's egg / ingmar bergman

20110704

Boşluğun içine bakarsan boşluk da senin içine bakar

Boşluğun içine bakarsan boşluk da senin içine bakar*.

Delilik ölmektir dedi. Delilik en anlamlı hiçlik. Hiçlik, sizin bindiğiniz gemilerden dönmemek ülkenize. Alıp başını gitmemiz bilmediğimiz yere, sonsuzluğa. Denize, nereye gittiğini bilmeden açılmanın adıdır delilik.

Ne deliler var, o denizlerden dönmediler şehrime. Ne deliler var, size sizin hiçliğiniz suretinde görünmedi diye, bana dediniz, “ona deli deme!”.

Eti kemiği yoktur denizlerin, eti kemiği sözdür delilerin.

Açıldık, sözde bir varoluş cepte. Lafını etmeyin siz de, alimallah size bize üç beş dalga getirsene diye.

Beni sarhoş eden dalgalardır misali, öldürdünüz bizi. Yanmış aklım, sizin yarım dünyanızda kaldı. Şimdi bıraktık biz bu karanlık sulara kendimizi. Delilikmiş, hiçlik ölmekmiş, denizmiş dönülmezmiş...

Düşün bak burası o denizde son nokta, ah bir de avuç avuç karası olmasa...

Boşluğun içine bakarsan boşluk da senin içine bakar.
Eğer boşluk, sen bakarsan boşluk içine bakarsın. Bakacağın boşluklar kendi boşluğundur.
Boş bakışların boş karşılıkları ve boş içimizin sizin boşluğunuzdaki yansıması.
En boş biziz lütfen kabul ediniz.



*Nietzsche aforizmasıdır.

**Michel Foucault, Deliliğin Tarihi kitabında delilerin bir hapishanesi olmadan evvel bir gemiyle denize açılarak hiçbir kara parçasına ulaşamamalarını, denizde kalmaları için gönderilmelerini anlatmış. Ve deliliği ölmek ve hiçlik ile ilişkilendirmiştir...

*** Bu yazı Düşünkara Fanzin 15. sayısında yayınlanmıştır.


20110628

The Story Of Adele (1975)

Yönetmen: François Truffaut
Oyuncular:  Isabelle AdjaniBruce Robinson




Hayaller Yalana

Aşklar Nefrete

Şan şöhretse Aşka yenik düşerse…


Yukarıdaki afişte de görüldüğü üzere -aslında- sırtını dönmüş bir adam 
ve aşkını gözünün önünden ayırmayan bir kadının hikayesidir film..

Victor Hugo’nun asil kızı Adele Hugo,
 1863 senesinde yaşadığı aşkın kırıntılarını toparlamak amacıyla Halifax’a gider.

Truffaut sinemasına yaraşır bir sapkınlıkla bağlı olduğu sevgilisi Pinson, 
Adele’yi görmeyi reddetmekle beraber, 
bir zamanlar evlenmeleri üstüne kurduğu o güzelim cümleleri de unutmuş, 
oldukça çatal yürekli bir adam olup çıkmıştır.


Ama Adele
–seven kadın,
her şeyi göze alıp sevdiği adamın yanına gelmiş kadın,
sevdiği için hayallerini yalana dönüştüren kadın,
eski aşkının şimdi bir nefretten ibaret olduğunu anlamak istemeyen kadın,
Pinson’un bu halini kabul etmek istemez...

Üstüne üstlük bu sapkın aşkın
Pinson’un ayağına kadınlar sermek,
başkasıyla evlenmemesi için ortalığı karıştırmak,
paralara boğmak,
ona ulaşacağını bildiği yollardan notlar bırakmak
ve
hayatının her anında her an karşısına çıkabilecek bir Adele yaratmak için elinden geleni yapar.



Adele bunların tümünün yalan olduğuna inanmadığı gibi,
babası Victor Hugo’nun da sevgisini hak etmediğine inandığı hayatının,
sevdiği adamın nefes aldığı sokaklarda geçmesi gerektiği inancıyla
bu aşkın onun dayanağı olacak tek şey olduğunu bize gösterir.

Gerçek bir yaşam öyküsünün aktarıldığı filmde Truffaut bunu hep yapıyor,


dedirtecek türden bir bağlılık gösteren kadın, 
sevdiği adamın ona dönmüş yüzünü tanımayacak hale gelene dek o sokaklarda nefes almaya devam eder.


Sevgi nesnesinin özneyle buluşamadığı durumlarda,
sevgiye olan açlığın ve kurulan hayallerin,
sevgisini hak edip etmediğini bile düşünmeden bu kadar körü körüne bağlılığı getirecek bir yaşam döngüsü sadece filmlerde olur demek üzereyken aklınıza takılan
 bu bir gerçek hikaye olmasıdır !



Bir replik:

Pinson:’Eğer beni sevseydin bu şekilde bencil bir biçimde değil.. Beni senle evlenmeye zorlamazdın.. Eğer birini seviyorsan, onun özgür olmasına izin verirdin.’

Bir Yorum:

Adele kendisini özgürleştiriyor bu sevgide...
Taa ki sevginin öznesine ihtiyaç duymadan sevmeyi kabullenene kadar...







20110625

Farklı işleyen algı sistematiğinin kör dansını izleyin diye bağırabilir şimdi herkes. 
Kuşkusuz iç sancılarının evrenini kargılayabilir insanlık bu sabah da.
Yüzeyine dokunulan her nesnenin iç titremesini kulaklarımızda çınlatabilir Tanrı.
Ve tüm birleşmelerin acı inlemeleriyle akıtabilir bizim içimizi.
Herkese aşina bünyemiz, aşina mezarlıklarda bir anda sadece ve sadece kendini yabancılasa!
Sussak da konuşulanlara bir cevap olsak sonra.
Tırmandığımız omuzlardan baksak aşağılara, sonra deniz diplerinden yukarılara...
Görmesek de, işitmesek de, hissetmesek de bir sarhoşluktu deyip geçsek dünyaya!


20110623

AZ üzerine Hakan Günday'a mektup



Kanadığım günden beri sana yazmıyorum. Sana senin isminle hitap da etmiyorum artık. Kör bir bakış oturdu içime, düşünsene, seni bile görmemekte. Dünyanın şekli hakkında fikir yürütmeyi geçmiş ahali, ben desem ya onlara işte aslında tam da yeri…

Size sizin cümlelerinizle cevap vermeyeli belki yıllar oldu. İlk kanamamın üzerinden seneler geçti ve siz hala geçemediniz. Aklımın bir köşesinde tüm insanlığın önünde saygıyla eğilmemi sağlayacak birkaç kişi var hala neyse ki… Ama sormayın şimdi, çünkü insanlık benden geçti.

Nereye gidecek olsak yüzümüze vuracak okyanuslar iyiden iyiye azaldı. Savuracak bir dem rüzgar, bizi çekip çevirecek sonbahar, tüm zamansızlığıyla bizim üzerimizi örtecek dünya yok artık.

Sözün bittiği yerlere geldik, en sevdiğim adamın bile artık yazamadığını duymak kadar koymuyor artık hiçbir şey.


Özetle, bir Derdâ tuttu beni. Dert gibi bir şeydi, içimi kemirdi. Yedi bitirdi. Kafamın içinde güvercinler saçıldı. Kanamam durdu. Derdâ’nın ağlaması durdu, Derda’sı doğdu. Keşke doğmasaydı da Derdâ, Derdâ kalsaydı. Yıktı, geçti. Bakın şu dünyada bir Hakan Günday bizden dünyaya esirdi, şimdi yazar oldu. Keşke dedim bir güz daha geçseydi, bu adamın üzerinden bir silindir daha geçseydi de bir bize bıyık altından gülümseseydi. Gülümseyemedi! Geçti gitti.

Yazarlığı bizden silindi, hele bir de bir yeni yetme daha Oğuz Atay’dan söz etmedi mi? Gözümüze sokmadı mı tüm o içsel nehrini, akışını, durağanlığını, karmaşasını, yazarlığın hazzını, doyum noktasını ve olmayan insanlığı! Halbuki tüm bunlar bundan önce olduğu gibi hep sessiz söylenirdi, Atay’ın ismini bile fısıldarken ürkerdik hala biz. Bundan öncesindeki yazdığı tüm kitaplarında vardı kelime aralarında tamam da, bu kadar bağırmak da şimdi neyin nesi?

Derdâ doğurdu ama artmadı. İkiye bölündü ama çoğalmadı. Bir Hakan Günday vardı Az’dan öncesi ve sonrası…. İki parça oldu içimiz, bir hiçtik biçimleştik. Haberin olsun Hakan Günday, biz bu kitaptan çıkıp gittik…


20110611

Vozvrashcheniye(2003)


The Return-Vozvrashcheniye

Yön:Andrei Zvyagintsev

Oyn: Vladimir Garin-Andrey
           Ivan Dobronravov-Ivan
         Konstantin Lavronenko-Baba
         Natalya Vdovina-Anne



Andrei Zvyagintsevin bu ilk uzun metrajlı filmi, estetik açıdan yönetmenin reklamcı kimliğinin vurgulandığı, hatta bu kimliğin bir sinema filminde pek çok dezavantaja dönüşebilecekken bunu tam tersi yöne oynadığı görülebilecek filmdir. Fotoğraf kareleriyle tamamlanmış, hatta bu karelerle özetlenmiş bir sinema filmi ortaya çıkarmaktadır rus yönetmen.

Anneleriyle yaşayan iki erkek kardeşin yıllar sonra eve dönen babalarıyla birlikte çıktıkları yolculuğu anlatan filmde, rus gelenk yapısının dini referanslarını da barındırdığı söyleniyor.. Filmde “baba”nın sadece bir fotoğraftan -ki bu gösterilmesi yasak bir fotoğraf ile ikon temsili adeta bir İsa figürü olarak gösteriliyor, ulaşılamaz kimse.

Filme bakış yönü bu doğrultuda olduğu  sürece Dönüş, dinsel bir alegori olarak karşımıza çıkıyor. İyi olup olmaması değil bakış açımızı değiştirecek hatta gerekirse bizi düşünürken yoracak bir film izlemiş olmanın önemini vurgulamaya çalışıyorum. İşte bu filmlerden biri de Dönüş’tür. Bu filmi “sadece” izlerseniz elde edeceğiniz hiçbir şey yoktur. Hatta oldukça uzun ve sıkıcı bile gelebilir.

Çocuklarıyla yaşayan anne de baba figürünün ayrı bir temsilidir çocukların üzerinde. Babanın olmaması söz konusu, asla bakılmayacak bir fotoğrafta kalması söz konusuyken, “Babanız içeride!” anı, tedirginliği çocukların baba özlemi içerisinde öfkelerini de koruma çabaları birer fotoğraf karesi niteliğindeki görüntülere yansıdıkça daha çok hissediyorsunuz ve filme dahil oluyorsunuz.



Babayı sadece çocuklarının gözünden görüyor olmak  filmin gidişatı içerisinde hakikaten yeterli deyiveriyorsunuz. Baba; tolerans tanımayan, ketum, haddinden fazla gizemli, (klasik rus aile yapısından gelen kutsalcılığıyla) hiyerarşist ve ahlakçı olduğu kadar; kanat geren, becerikli, iç-görüsü müthiş, oğullarının bakışlarından ne düşündüklerini, ne anlatacaklarını bilen ve bu duygusal bağı açığa vurmayan bir insandır.

Beraber çıktıkları yolculuğun sonrasında her bir kareyi für dikkat izlettiren film, az diyalog çok fazla mimik ve  görüntü kalitesiyle gerilimi had safhaya ulaştırmayı başarmıştır. Yolculukta çocuklardan küçük olanı İvan asidir, gel dersin gelmez, git dersin gitmez… Büyük çocuk Andrey babasına hayran hayran bakar, babası çağırdığında dolu dolu “efendim baba” sıyla görünen bir kişi. Baba, yeme içme balık tutma arasında ara ara, diyaloglarına ulaşamadığımız telefon görüşmeleri yapmaktadır, bunları yaparken de oğullarının üçüncü şahıslarla olan ilişkilerini test etmektedir. Demek ki diyalogların bir önemi yok... Bize verilmek istenen, bir babanın ayakları üzerinde durabilen çocuklar görmek istediğidir. Her ne kadar sert tavırlarla sevgisini belli etmek istemez görünse de, bi içeriden bakışla babadaki çocukları önemsiyor olduğu gerçeğini görmek gerçekten filmde verilen mesajlar arasındadır.

Ivan’ın asi tavırları Andrey’in babaya yamanmaya çalışıyor olması arasında iki kardeşin birbirleriyle aynı kaderi paylaştıkları “babasız geçen” günlerdeki samimiyetleri artık yok gibi görünmektedir.. Ta ki babanın Andrey’i balık tutmaktan geç döndükleri için arda arda attığı şamarlar üstüne Ivan’ın babasına “o ulaşılamaz insana” bıçak çekmesinden “Ona bir daha vuracak olursan seni öldürürüm!?” repliği bize filmin başındaki o kuleden denize atlayamayan İvan’ın masum ve ödlek imajını gözünde oluşturmuş abisine ayrı bir ders teşkil etmektedir. Ivan içindeki en büyük sancılı-sevgiye seni öldürürüm derken kendisini pek çok konuda   olduğu gibi bu konuda da aşacaktır.



Ve final. Mükemmel bir doğanın içerisinde harmanlanmış şiirsellik ve coşku dolu duygu fırtınası. Adada  o “kule”den bir tane var. İvan babasından kaçarak  koşar ve kuleye tırmanır, baba da peşinden… Ivan “kule”dedir artık, “atlanılması gereken yer” de. Ve ölüme yakındır Ivan değil artık Vanyadır O.

Ve  atlanılması gereken yerde, atlamak isteyen, hayattan atılması gereken veya katlanılması gereken duygular eşliğinde şaşkınlık beklenen final değildir.. Tüm hayat boyunca sürmesi beklenen bir sevgi-nefret ilişkisidir aralarındaki. Ve sürecek midir?

Anlamını ikinci kez izlediğimde çözebildiğim fotoğraf kareleriyle son bulur film..


yazının tarafımdan yazılma tarihi:10/2006

Söyleyin nasıl koşulur ki bizden uzağa?

Bu kapı değil öteki diye bağırsam da artık duymazsınız sesimi.

Bu söz değil öteki.
Bu bakış değil başkası.
Bu anlamak değil kedi.
Bu kapı değil kilit.

Yüzünüze açılan tüm kapılar benim artık.
Söylemeyeyim başka kimseye.
Ötekilerine.
Ötekiler bizi bizden alıyor,
bize sarıyor.

Sakıncalı sözlerin, kelimelerin en üst noktasında...
Yel değirmenleri dostlar söyleyin, gerçekten ne tarafta?

Ben aradıkça kaybolan yüzyıl bizimkisi.
Zaman geçtikçe geçmişe koyan.
Geçmişin üzerine yazan,
geçmişin üzerine yatan!

Söyleyin nasıl koşulur ki bizden uzağa?

Nedir her şeyin tersi sizin anlamınız?

Benimle yakarsan ya işte şimdi kırmızı güneş...
Miro ağıtlarından kalma Duino'ya aşık.
Bu ağıtlardan sonra bize geriye kalan bir kör nesil.
Biz kurt olduk ulanan namelerdeyiz.
Yüzümüzü güneşe dönsek  elimizdekiler gidecek.
Geceye üflesek yel değirmenleri küsecek.
Sözümüz ve uğurumuz bin hakikati eşer.
Nereden esti yine bu yel?

Soğukluk getirdim size gerçekten gramla.
Size, bize, en ufak temasında tüyleri diken diken edecek,
 nokta nokta alevlendirecek anneleriniz sizi.
Bir kaygı konacak adınıza,
bir kuş konacak ardınıza...

Nesil soluyun beyler! 
Kağıttan gemilere kaldık bu bahar da.
Yel değirmenleri ne tarafta?

20110513

siz hiç göğe baktınız mı?




Bu otobüs durağındaki tüm bekleyişlerim birbirine benzemeye başladı yine. Burada durmuş arabaları, otobüsleri, binaları, insanları izliyorum. Kuşkusuz ki bekliyorum; yine gölgesini düşürecek boşluklar bulamadığı için üzerimi örten tüm binaların  gölgesinin üzerimden kalkacağı anı. Arkamda bir ritm duyuyorum, bir de konuşmalar. İkisini birbirine uyduruyorum, öyle bekliyorum. Çok ritmli bir konuşma diyorum ve bir anda arkamı döndüğümde şarkı söyleyen bir adam görüyorum. O da konuşmuyormuş ki.

Korkmayın; ne bu binaları, bu adamı ne de gelip geçeni öykümün baş karakteri yapacak değilim. Onlar dünyanın en gereksiz insanının en gereksiz bir başka bekleyişinin parçasılar, o kadar.

Gözlerimi, göz alıcı reklamlardan alıp göğe kaldıracak olsam sadece birkaç kanat çırpışına şahit oluyorum kuşların. Sonra karşı kaldırımda yürüyen insanların adımlarını sayıyorum. Bu gerçekten büyük bir haksızlık! Adımlar daha çoklar, o kesin!

Her baktığım yönün  gözlerimle fotoğrafını çeker gibi yapıyorum. Ancak böyle kalabalık bir filmin tüm anlamı, son karesinde görünen ben olabilirim sadece diyorum ve vazgeçiyorum. Etrafımla asla tümlenmeyecek bir yığın gibi bakıyorum. Ama öyle bir yığın ki, yabancı. Ama bildiğiniz yabancı değil, bu bekleyişin bundan öncekilerden bir farkı olması için çırpınan bir yabancı. Mesela karşı kaldırımdan bu tarafa geçmek isteyenler bu kez bu otobüs durağında bekleyen insan sırasının benim yanım olan kısmını boşluk bilmesinler lütfen... Yığının yabancısı olmamak adına yanaşıyorum yanımdaki adama, iyice yanaşıyorum ki geçemesinler....

Yine beni uyduruyorlar çocuk.. Bak güneşe, olmayan gündüz yıldızlarına ve aslında ilk önce kuşlara... Kaç kanadında takılı adım var? Kaç kanadın çırpınan tabiatında nüfusum var? Nerede nefesim, hangi otobüs durağında benim en son çıkan yüksek sesim. Kendime bağırsam ulaşamam, yahu bu adam şarkı söylüyor kulaklarımda. Kuşkusuz ki bekliyorum, bu hikayenin de kendi durağım yolcusunu. Kendi yolcumun ilkin kendini ezeceğini, kendini süzeceğini ve bu duraktan her ilkin benimle geçeceğini. 

Söylüyorum yanı başımdan geçenlere, benim yanımı boşluk bilenlere, siz hiç göğe baktınız mı? Kuşları yakaladınız mı? Yahu siz, en son kaç vakit önce gözlerinizle de olsa bir kuş yakaladınız? Kaç kanat çırptı? Gitti mi? Dönmedi mi?

20110316

ateş böceği ve eğer yürümezsek bitecek olan bir sokak




Zifiri karanlıkta oturuyoruz. Tüm sokakta elektirikler kesilmiş. Elime bir fener tutuşturuyorlar, sokağa çıkmalıyız her birimiz. Ay pek parlak değil yine, mat, donuk. Zorluyorlar, fener olmalı. Onlara, "sizin yanına fener alması için zorladığınız diğer insanlar sokakta, bana hiç lazım değil." diyorum, atıyorum kendimi sokağa. Ateşböceği bekleseydim bu kadar gerçek olmazdı hayalim, her yan aydınlık. Feci. 

Yürürken çarpamıyoruz birbirimize. Yağmur olsak yağsak yerlerde birleşsek yine iyi. Kimse birbirine değmeden yürüyor. Herkes birbirinin tersi ama herkesin gölgesi benimkinin başka bir eşi. Yaya trafiği desem değil..

Duyduk ki balıklar ölecekmiş bu gece, milyonlarca sardalya dediler. Biz gittik onları görmeye, sorduk biz mi yaptık diye, ses yok. Benim sıkıntım bu sıra insanlardan değil. Hep balıklara üzülüyorum. Sardalyalar ölmüşse depremler olacak diyorum dinlemiyorlar. Köpek balıkları intihar ettiğinde olmuştu, ben balıklara üzüldüğümle kalmıştım yine. Sardalyalar ölmüşse depremler olsun, biz de ölelim diyorum, yine biz ölemiyoruz. Onlar ölüyor.  Yahu hep başka başka “onlar” ölüyor. Ben söylüyorum da bakmıyorlar yüzüme bile.  Ne yapsak?

Sokak bitmiyor. Yürümezsek bitecek mi? Duruyorum. Herkes duruyor. Kimse kimseye çarpmıyor. Yağmura benzedi sonunda insanlar, bulutlar çok başarılı çalışmalar yaptılar. Gölgelerini yakalıyor herkes gözleriyle. Kiminki kiminkine değdiyse şimdi o koyacak feneri cebine. Gölgeler kaybolsun diye fenerler girecek ceplere. Bir bakıyorum zifiri karanlık yine. Hassktir! Ateş böceği. Ateş böceği. Hayır, benim sesim yine yetmedi. Hayallerimse balıklardan çok etkilendi. Üzülüyorum sardalyalara. Deprem olsa da üzülmesem diyorum, onların ölümlerinin bir anlamı olsa. İnsan ölümlerinin bir anlamı olsa...

Biliyor musunuz yerküre tam da orta yerinden çat diye çatlayacak.  Balıklar da işte o zaman hepimizin ağzına sıçacak. Ateş böcekleri donatacak her yanı, sizin bizim fenerleri hepimizin g.tüne sokacak.  Geçen gün arkadaşa kimse rüyalarında ekolojik dengenin alt üst olduğunu görmez, o kadar kişiselleştirmedik bu tür meseleleri Akira Kurusawa hata yapıyor dedim. Kişiselleştirebilseydik ateş böcekleri gel dediğimizde gelirdi, balıklar ölmezdi, onlar bu kadar açıklamasız ölemezdi. Biz de gölgelerimizin peşine düşmezdik sadece. Biri bize salak desin de reddedelim demezdik, hepimiz hakkaten salağız derdik.

"Salaksınız" diye bağırdım, kaçmak için fenerlerini çıkardılar hızla. Yağmur çok akıllı da değil ki, çamur yapıyor sadece toprağı, insanları ise ıslatıyor sadece. Ondan bile kaçarız ya biz, neyse...

10 mart 2011


bu fotoğraf tarafımdan çekileli biraz bir zaman olmuştur.

20110312

sonbahar, vazgeçişler ve akşamsefası



7 ekim 2010

Gökyüzünde hiç yıldız bırakmayacak kadar içime çektim geceyi. Tüm yıldızlar içime batıyorlar şimdi. Parlayan içim, parlayan ruhum ve senin olmayışının koca boşluğuna sarılan sarmaşık geleceğim.  Gökyüzünde yıldız kalmayacasına bir derin nefes benimkisi. En anlaşılmazındanım yine. Şimdi uyuyup bir yaz sabahı uyanacağım ve ilerisi şimdiki gibi yine kış olacak. Sonra ben yaz bekleyeceğim.... Öyle umuyorum...

Gitmediğimiz konserin biletleri çıktı geçen cebimden. Dinlemediğim tüm şarkılarda da sen vardın. Seni dinlemedim. Bizi dinlemedim.

Onanmış bir yıldızlı gece daha ve onurlanmış sevgi gazelleri bunlar.

O değil de, bu sonbahar yine dökülmüş yaprakların üzerine işedi biliyor musun?

Alacağı olsun ne söylenebilir ki? Benim söyleyecek bir şey bulamayışım, söyleyecek bir şey olmadığından mı sandılar. Bak, senin de öyle, hep bildim bunu. Şimdi ikimizin de suskunluğundan birileri başına yıldız tacı yapıp takacak. Benim en sessiz zamanlarımda iç sesimi duyacağın kadar konuştum sana. Tıpkı kaynayan bir sudaki atılan çığlıkların resmini yapabilecek kadar duymadın ya da kapalı camlar ardından dışarıdaki yağmuru izlerken tüm asfaltların içinin acıdığını  hissetmedin mi hiç?

Şimdi o yıldız taclı insanlar ellerinde birer harita yola çıkacaklar. Tüm o bu nasıl yaşanırdı listeleri günyüzüne çıkacak. Alacaksın birini vuracaksın ötekine. Bu sırada ezberlenmemiş yıldızlar benim içimde olacak. Kendime bile ezberletmek istemediğim tüm yazlar benim içime dolacak ve bir sonbahar yine gelecek, yine işeyecek tüm dökülmüş yaprakların üstüne. Bu böyle...
___

Sonbahar anlasın artık, kaçacak bir delik yok. Sözler kendini hangi ağaca asılı bıraksa döktü onları bir bir. Şimdi sonbahar tüm yaprakların üzerine işiyor anlıyor musun? Sonra hiçbir şey olmamış gibi  yeniden ağaçlar dikiyorlar insanlar çekmece bahçeme. Bir sen ektin, bir ben ektim oynuyorlar ve inanın ki bu çekmeceler de hiç çekilmiyor. Yaz, bahar gelir diye umdukları tüm yeşile boyalı gözleri kendilerine işenmiş ağaçların dibinde birer anıt mezar edinsinler söyleyelim. Kapalı çekmeceler ardında hayat zor bilsinler. Ben de bir ara bir kilitli çekmece alayım kendime, çekilmesin bu da.

Sonbahara da söyleyin görünmesin gözüme!
____

Bu bekleyiş Tanrı gibi içime oturacak sonra. Bana durmadan bir şeyler anlatacak. Ben sakin sakin dinleyeceğim. Dinledikçe yaşlanacağım. Gözlerim yok olacak önce, sonra onlardan akan her şey gömülecek. Tanrı anlatacak ben dinleyeceğim. Önce bir iki konuşmak isteyeceğim sonra vazgeçeceğim. Nafile  yazacak her şey sonra bu yaz da geçecek.

Vazgeçişim Tanrı’dan değil.

Tanrıya inananlar bilirler, bir tek vazgeçişler Tanrı’dan değil.

Yıldızlar içimden döküldüklerinde geride birkaç harita bırakacaklar. Yapılacak, gidilecek listesi gibi bir şey. Herkes o yıldızlara saldıracak. Gökten düşecek olsa bu kadar tutmak istemezler eminim; ama benim çürümüşlüğümün içinde o kadar çok parlıyorlar ki, gözlerini alamıyorlar. Alacaklar avuçlarına bir bir dikenli teller gibi sızmaya başlayacak avuçlarından. Parlak olacak tüm gücüyle, parlayacak yıldızlar, sonra da bir anda sönecek.

Anlat bize lütfen, nasıl elimizden geldi tüm bunlar?

Nefesler erişemiyor gökyüzü boşluklarına. Daracık sokaklar bile isyan ediyor neden caddeler bu kadar uzak diye. Mazgallardan içeriye akan sadece o saf temiz yağmur suları, içeriye gönül rahatlığıyla akamıyor. Geçemeyecekleri kadar dar bu mazgallar da. Ruhları dışarıda kalmışlıklarıyla çamurlanıyorlar iyiden iyiye. Bir çamur adam heykeli dikmişler geçen güneşe, içerisinde elimizden gelen her şey vardı da, nasıl olduğunu anlatamadı kimse yine.
___

Bitmişliğini unuttuğum kahve kupasına uzanır gibi uzanıyorum yatağıma. Beni tüm isteklerimden arındıracak ve aslında bana birkaç saatlik uyku dışında hiçbir şey vermeyecek boşluğumun ayaklarına dolanıyorum. ( Fonda bir müzik var ama hangi müzik olduğunu söylersem o sizin olur şimdi, o yüzden fonda hangi müzik olsun istiyorsanız o var, benimki de fonda olsun diye böyle var.)

Çok büyük cümleler altında ezildim az evvel biliyor musunuz? En çok da kendi kurduklarım beni meşrulaştırdı sizin hayatınıza. Kimin neyi, nesi varsa o sizin olsundu, ben bana tek parça gerekli değildim artık, dedim ve sustum. Dünya sustu, evren sustu, ahiret sustu, yahu şeytan diyorum o bile elleri cebinde kafasını iki yana sallamak suretiyle sustu. Müziğe eşlik ediyordu belki kimbilebilir... Ben yine müziği kapatmadım ve uyudum. Ben uyurken ve yine fonda o müzik kendini dinletirken, içeriye kim girecek?
___

Koca koca avuçlarımı içime daldırıp sonu gelmeyen bir nefes tutma halindeyim. Avuçların kendin kokar ama bedenine bir bakarsın senden korkar. Uyku diyorlar bunun adına. Eğer tüm pencereleri sıkıca kapatırsan içeriye sonbahar giremez. Eğer gözlerini sıkıca yumarsan geldiğin yere geri dönersin. Müziği bir tek sen duyacak olursan o sana ait olur. Bir kez bile başkasıyla paylaşmışsan senin değildir artık. Avuçlarım içimi acıtıyor.

Uykudan her sıçrayarak uyandığımda odama biri girmiş oluyor. Hayatımdan her sıçrayarak uyandığımda hayatıma biri girmiş oluyor. Kendimden sır gibi her kaçışımda, boş kahve kupasına uzanır gibi uzanıyorum yatağıma. Bu, bu müzikte kaçıncı ruh dansı bilmiyorum, tek bildiğim içimden bir avuçla çıkamamışlığım...
__

Hiçbir iz bırakmadığı boşluklarda üzülüyor gökyüzü. Gece bile siyaha dokunamıyor şimdilerde. Avuç içlerine dolan sert rüzgarlar üşütmüyor. Ağızlardan tek bir kelime çıkacak olsa bıçak gibi kesiyor. Giyotine vurulmuş dilimiz. Sesimiz çıkmıyor.

“Bana” söyleyin de “konuşmasın” artık.

“Öyle gidiyor hayat... Bu da nereden çıktı aslında gitmiyor!”

“Ne zaman içeriye girsem içeriden çıkan ben olmuyorum.”

“Son kez gel desem biliyorum, tüm diğer sonlar küsecek bize.”

“Sadece saçlarından aralayabildiğim perdeler bu evde hala.”

“Saçlarını da getir.”

“Kapı deliklerinde kaldı aklım. Ben ordan gözledim gölgeni. Bu kapı da nefesimden buharlaştı da sen 
gelmedin.”

“Gidişini anlamak için en çok da kapalı kapılarla konuştum ben.”

“İnsanların deliliğinin uzak nedenleri kadar kabarık bir liste getirdim sana, kapımda mısın?”

“Meğer, Akşamsefası, kokan bir çiçek değilmiş; o Hanımeliymiş. Duydun  mu, sen Hanımelini çok sevecektin öyleyse, ben de senin Akşamsefası sevdiğini sanacaktım ömrümce? İyi ki gittin, iyi ki...”

12 Ekim 2010

20110309

sessiziz






ayaklarımı bastığım soğuk izdüşümler
beyaz beyaz akıyor yine senin yelinden
bulutlardan sarkıyor beyaz köpükler
yere düştükçe pek bir sessiziz zannediyorlar

beyaz ayazlar getiriyor kulaklarıma
yağmura peşkeş çekiyorum, diyor
senin gürültünü yağmura benzetiyor ve ben beyaz ayazım diyor...


ben yine dayanamıyorum soruyorum,
bu da mı diyorum senin eserin, bu ses de mi senin sesin?


fotoğraf tarafımdan çekileli 5-6 saat olmuştur

20110302

bloguma dokunma

20110226

Düşünkara Fanzin 15. sayı


15. sayı;


"utanç tarihinin yeni bir parçası" ile aybars şenyıldız
"saaattım!" şiiri ile gülşah
"evvel zaman içinde bir varmış" öyküsüyle envehep
"batak piyasası" ile ecvet
otomatik sürreal yazı - çizimleriyle ody saban
"kırmızı saçlı kız" öyküsüyle mehmet m. atik
"vapura el salla" diyen mehmet başıbüyük
yazı-kolajlarıyla mülksüz ve ürk
 rafet arslan "karga suyu göz oyar" dedi...
yaprak gözeker ile sessizce paylaştık sevdiğimiz şeyleri...
arka sıradan bildiren mustafa özkan,
"silecekler bir işe yaramıyor" öyküsüyle yağmur güncesi,
"haydarpaşa'nın külleri butimar ve ben" ile marmara
beynimde transparan bir sıkıntı var maja'sı ile rene magritte bir araya getirdi ecvetin tersten yazılmış ismi (:
"kurgulama!" şiir kolaj
bilmem kaç sayı önce "ce" diyip kaybolan
 dünyaya küsen adam,
 barıştı bizimle "yağmur anlamında bir şans daha" dedi.
"yokoluşun beyenatı" ile yeşim
spike spiegel ile çizitema "sokak" bütünselliğinde 
"apartman ışıkları!"
polikinik dilemma' dan "kab us tanbul"...
ankara genç şiir ekip'ten şiir kolaj
"turuncu" ile o gün bilhassa parlak olmak istemeyen ankara güneşini sert sessiz yazdı
çizitema'mız "sokak"tı:
bilal tongaody sabancemal keleşoğluyasemin şahin
onur çetin çizgileriyle katkıda bulundu...
ve düşünkara'nın bu sayısına ilham olan düşünkara film grubu,
fanzinin her aşamasında enerjisiyle ve çizgisiyle katkıda bulunan
 adım izleri...


kapak resmimiz roland topor'dan.

şimdilik sadece ankara'da olan fanzinin bu sayısı, 
diğer illerde daha evvel dağıtımda yardımcı olan arkadaşlardan ses gelirse
 ya da yeni sesler gelirse dağıtılacaktır...

dusunkarafanzin@gmail.com


ankara'da:
ardıç kitabevi
ankara kültür evi
imge kitabevi
turhan kitabevi
kitap kurdu kafe, 
araftafaray kafe/bar

Eskişehir

Adımlar Kitabevi 
(Eskişehir için iletişim:
grigoramortis (et) gmail.com)




20110222

batan gemi





batan gemilere şişelerin dibinden yol verdik
baktık rotamızı değiştiremiyoruz,
şişeleri değiştirdik...










Şişedeki gemiler, 2002-2004 seneleri arasında Ankara özel halk otobüslerinde ücret karşılığı verilen biletleriyle yapılan gemilerdir. 2011 itibariyle devam etme kararı alınmıştır.

gitmek

gözümü açıyorum bakıyorum bugün de gitmemişim
gitmemek uzadıkça gitmek istememişim
elbet gideceğim...
gitmek istemediğimce gideceğim




fotoğraf tarafımdan çekileli az bir zaman olmuştur.

20110130

imha

imha bulutları indi bugün de gökyüzüne. 
kendi rengine benzetecekmiş bizi de
beyaz beyaz akacakmış hepsi
ayaza kalacakmış, yolda kalacakmış tüm gitmek isteyenler
yola çıkmayın dediler
yine siz siz olun beyaza çıkmayın dediler
ne var bunda çıkacağım işte...



20110122

Saf aşkın bir de çirkinin içerisinde anlatımı: Jules et Jim (1962)







dikkat bu yazı film hakkında detaylı bilgi içermektedir.




Yön: François Truffaut

Oyn: Jeanne Moreau-Catherine
         Oscar Werner-Jules
         Henri Sere-Jim



İki erkek ve bir kadın...
Çok iyi arkadaş diyebileceğimiz Jules ve Jim arasında “paylaşılmak” istenen kadındır Cahherine.

 Hani vardır ya karşı cinsten çok yakın gördüğün bir insanı bir taraf hep “beni sevgilin yapma” diye bağırırken -evet oldukça istisnai bir durum- kendine engel olamayan öteki taraf  hep çoktan almış başını gitmiştir, yapacak hiçbir şey yoktur. Yaşamak lazımdır. Daha fazlasının olmaması için sebebi yoktur. Sevgili olursa bir gün sona erecek olanlarla birlikte “arkadaş” kalabilme ihtimali de son bulacaktır. Bunu o an düşünmez insan. Fakat, bu film arkadaşlıkla sevgili olmak arasında gidip gelinen ve bir nevi o ince çizgiyi dahi barındırmayan bir yapıya sahip tüm ilginçliği ile...



Catherine’nin Jules ve Jim ile her şeyden önce çok iyi bir arkadaşlığı vardır; ama Jules bunu çok daha fazlasını bekleyerek farklı bir teklif sunmuştur Catherine’e. “Benimle evlenir misin?”. Bu soru bile o kadar alalade bir mekanda, hatta ve hatta ortak arkadaşları Jim’in bile yanında sorulmuştur. Yangından mal kaçırır gibidir...


Jules sorunun sonrasında Jim’e döner ve şöyle der: “Büyük bir ihtimalle kabul edecek” içindeki şüphe bile aslında korkusunun özetidir...

  Bu üçlü ilişkide saf aşık rolünü üstlenen Jules, daha tanıştırmadan önce Jim’i uyarmıştır. “Catherine hakkında sakın bir şey düşünme!” 


Bu yeterli mi?

En başından beri engellenen Jim hayranlık beslediği Catherine karşı 
hep içinde gizlediği sevgiyle iyi arkadaşı oynamıştır. Jules’un da Catherine’in de dostu olmuştur.



 Fakat, Catherine evlendikten sonra Jules ile ilşkilerinin monotonluğundan sıkılmaya başlar... Jim yanlarına geldiğinde ona evliliklerinin durumunu “manastır hayatı yaşıyoruz?” diye özetler. Jim’e ilgisi işte bu sıkıldığı dönemde açığa çıkaran Catherine için, Jules Jim'e bir fikir sunmaktadır: 


“Siz evlenirseniz iyi olur, Catherine gitmez hem?”

Onun gitmesi için ortak dostları ile evlenmesini göze almaktadır...

Bu yapılan fedakarlığın gerçekten aşk adına mıdır!

Aşık olduğu kadına başkası dokunacak, hem de gözlerinin önünde olacak tüm bunlar...

Tüm bu fikirlerle yaşayabilme cesareti Caterine’in daha önce gittiği her yerden Jules’a geri dönmesinden ileri gelir.


Bu esnada Jim’in kafasında başka birisi daha vardır.

Onun için gidiş gelişler yapmaktadır.

Catherine’i Jules’un yanına bırakarak.

Evlenmemişlerdir henüz ama Jim’in karar vermesi beklenmektedir.

Ve Jules’un Jim'den istediği gibi “Catherine gitmemiştir hem”,
 bakın şu işe Jules un yanında Jim’i beklemektedir.

Jim’den gelen mektuplar kafasının karışık olduğunu, “karar verme aşamasında” olduğunu vurguladıkça Catherine Jules’a her mektubun ardından sorar;
 “Jim beni seviyor değil mi?”

  Serde kaybetmemek vardır, yüzüne bile bakamadığı Jules’un cevabı “Evet”dir.


Onun dostu, onun sevgilisi, çocuğunun babası ve son olarak da başka bir insan için umudu olmaya her an hazır biridir Jules.

Akla gelen yine aynı soru. Bu gerçekten aşk mıdır?!

 Biri onun için her şeyi yapıyorken, “yanında olmayanı” tercih eden Catherine..
Bir kişi tarafından bu kadar kabulken “reddeden” için bir son seçen, yazan ve yine o sonu oynamaya can atan Catherine.

Bir imgelem olan "direksiyon" onun elindedir ve yüzünde yine "aynaya bakmışcasına" bir gülümseme, Jules “takip” etmelidir ve Jim onun yanında olmalıdır..

 Catherine’in yaşadığı aşk mıdır?

 Çizin altını; isteyen üstünü çizsin, çünkü  YORUM YAPIYORum;

 Catherine sadece ve sadece KENDİNE AŞIK’tır.

Başka kime aşık olursa olsun, bu yetmeyecek, hep bir başkasında da sevildiğini hissetmek için hiç durmayacaktır

(nokta)



1962 yılında yapılmış olan bu film, senesi de baz alınınca, oldukça dramatik bir tablo oluşturmaktadır. Günümüz tüketim toplumunun, derinlikten uzak ilişkilerin, çabucak harcanabilen insanlık senaryolarının hepsini birden bu üç karakterde bir güzel resmetmiştir Truffaut. Araya senelerin girmesi hiç mühim değil, mevzuu insansa bu senelerce önce en uç noktasında bu senaryo ile kalem alınmışsa, bugün de hala aynı ya da bir doz farklı şekillerde gerçekleşebiliyorsa, bir durup bakmak gerekir. Ama yalan yok, bazı insanlar dikiz aynasına bakınca sadece kendisini görür!

İyi seyirler...

 not:bu yazı aralık 
2006'da yazılmıştır. 
yakın zamanda 
az biraz 
güncellenmiştir.

Related Posts with Thumbnails
haberler haberler