"Kaplumbağalar da uçar!"

"Ev sanki geçmiş yüzyıllara uzanan büyük, suskun bir ailenin üyeleriyle dolu. Orada, ikinci kişiliğimle yaşıyorum ve yaşamı geniş anlamıyla, bir var olan bir yok olan bir şey olarak algılıyorum."

-Carl Gustav Jung-

20101224

"Beni öp ki kendimi öpeyim"

 "Ben tekim, bir taneyim, biriciğim" anlamına gelecek, aslında kişinin böyle söylediğini bile fark etmediği, bir şeyler dendiğinde sanki kişi aynanın karşısına geçmiş yüzünü - saçını itinayla okuşuyormuş hissi veriyor bana. Hani bıraksan aynayı öpecek, kendisine sarılacak falan ! Bunu bir de başkasını seviyor görünüp başkası tarafından seviliyor olmayı bu hisle bağdaştıranlar var ki tam bir kaos. Sevmeyi, ilgi göstermeyi ezberledikleri senaryo kitaplarını günyüzüne çıkarıyor, yaşla birlikte artık o kitaba ihtiyaç duymadan hissettiriyorlar en gerçek olmayanı. Mevzuuyla alakalı ama ayrıca da düşünülmesi gerektiğine inandığım bir şey:

-- sahte tanrılar yaratarak tanrıcılık oynamayın. bir sevginin, oluşumum, katışımın ardına arkasına gizlenip küçük küçük tanrılarınızı sokağa salmayın. o parçalar koca bir bütüne işaret ediyor ve o bütünü de çok insan aslında er ya da geç gayet de güzel görüyor...

Buradan hareketle "insan bazen  sadece düşünür"e geleceğim. Gayet güzel görüyor dedik ya, gördüklerini yorması kafasına vurulması sonrası olduğunu bildiğim gibi, şunu da biliyorum ki, görmesine rağmen yine de kafasına vurunca bir daha görmemeyi oluşturması ancak mümkün... Deneyim, bazen "sadece düşündüklerimizi" hayata geçirmemiz için şart! Kafamıza vuran yine biz oluyoruz, herkes aslında .

Bazen yaptığım özeleştrilerden önce bir genel durumu eleştirir buluyorum kendimi. Dikkat, sesli özeleştiriden önce. Karşımdakiler "e sen de öylesin, kendin söyledin" dediklerinde benim de içten içe "e sen de öylesin" demeye çalıştığımı farkına varmıyorlar. Daha ne diyim?

Aman diyorum dostlar sessiz olun, bu "genel" çok vahim bir şey. herkes orada da, ısrarla yok orada değiliz dediğimiz için bu kadar çok cümle dilimizde, sokaklarda, dimağımızda, kitaplarımızda.. onlar olmasa ne yapardık tanrı aşkına!

 Herkes birinin karşısına geçip aynaya bakmışçasına kendini mi okşayacaktı da, sevdiğinin de kendini okşadığını bilmeyecekti ne olacaktı! Bu yüzden sadece kadınlar ya da sadece erkekleri ilişki içerisinde eleştiren düşünürleri çok müphem buluyorum. (ilk aklıma gelen aşkın metafiziği- schpenhauer)

 Herkes önce kendisine aşkını bilecek(!), eleştirecek, sonra diğerini bilecek... "sonrası iyilik güzellik."

"Beni öp ki kendimi öpeyim" benzerinde bir replik vardı 99 francs filminde, işte bu adamı sevebilirim demiştim içten içe, sonra kendimden korkmuştum... (Herkes kendinde eksik olanı sever demişti, bak sen şu işe, yine schpenhauer...)

Kendimden korkmuştum, kendimden hep korkarım da, bence işte şimdi, şu anda gelsin bir ben kimim, neredeyim tangosu ve toplu bir dans showu...

Bakınız lütfen, kadınların topukları kıçlarına batıyor, erkeklerinse uzuvları...

E hadi o zaman hep bir ağızdan: biz düşelim de bu dans sürsün, sonsuzluk ve bir gün için! 





Bir şeyler söyleyeceğim..

Bir şeyler söyleyeceğim..

Mevzuu daha çok siyaset oluyor, hiç sevmem paylaşım ağlarında bunu konuşmak için didinenleri ama yapıyorlar, atıyorlar ortaya bir iki cümle.. Karşılarında iki kelimeyi yan yana getirebilen, konuşan insanlar görünce, hani kendi söylediğini onaylamıyor diye, bunu sana örgüt söyletiyor diyerek karşısındakinin cümlelerine değil, sevmedikleri o örgütle birlikte kişiliğine odaklı sataşıyorlar. Bir örgütün idealizesiyse de bu onun kişileşmiş hali farkında mısın? Madem tartışmayı bilmiyorsun, o zaman al aynayı karşına kendi kendine konuş, kendi kendini sev.. Herkes seninle aynı şeyi konuşmak zorunda değil.

Bir de tüm bu tartışmaların sonunda iki kişinin de aslında birer "karşı" olduğunu görmüyoruz muyuz, işte o zaman akla geliyor "bizler, onlar, siberler." Düşünce var icraat yok, bir şeyler icra etmek için iki kelime kurana baştan ayağa saldırı.

Şimdi bu Düşünkara neye celallendi demeyin hiç. Bu senaryo çok tanıdık değil mi? Ben - sen - biz - onlar - siberler çok yaşadık çok da yaşayacağız. Konuyu sadece siyaset olarak düşünmeyin. Tüm tartışmaların sonu kişiliğe edilmiş hakaretlerle son bulmuyor mu? Dinlemeyi, tartışmayı bilmeyenler yüzünden...

Yahu o değil de, sana karşıydı eskiden birileri, bana karşı olanlar da vardı, tamam. Şimdi bir de "sana bana ona bize herkese" karşı olanlar neyin nesidir... Yanında kendinden bir tane görmedikçe de bu vurguları, saldırılarla sürmekte. Ben onlara siberler diyorum artık, kısa ve tek cümledir işte böyle hikayeleri.

O bu şu olmadan önce insan olmak lazım. Sonra tartışmayı biliyorsak tartışma çıkarmak lazım. Aynı şeyleri tabii ki konuşmayacağız ya da aynı şeye tabii ki dönüşmeyeceğiz yanlış olmasın.. Tartışmak bence çok verimli bir şeydir, ama bu verim kesinlikle ego tatmini değil. Ego tatmini özlü bir sonu arzuluyorsak da cümle arasında söylediğim gibi aynaya bakıp konuşmak yeterlidir. Bilmeyenlere öğretecek bulunur.


____
Not: Bunu ilk önce Düşünkara Fanzin'in blogunda yayınlamıştım. Sonra herkes benimle aynı şeyi konuşmak zorunda değil cümlem aklıma geldi, fanziniz biz bu cümlelerimi nasıl kapsayıcı bir merkezde dile getiririm diyerek vazgeçtim, buraya atıyorum. Sevgiler.

20101217

"Auteur" yönetmen François Ozon, Kumun Altında ve Veda Vakti filmleri



Gerçeklik adına gerçekliğin reddi:
Kumun Altında(2000)
(Under The Sand - Sous le sable )

Yönetmen/ Senarist: François Ozon
Oyuncular: Charlotte Rampling, Marie Drillon, Bruno Cremer
    

    “Sitcom”, “Havuz”, “8 Kadın”, “5x2” "Kumun Altında" “Angel” filmleriyle uluslararası arenada haklı bir üne kavuşan François Ozon, ölüm üçlemesi adını verdiği serinin ilk filmidir Kumun Altında. Yönetmenin Veda vakti adlı bu üçlemenin 2. filmini bu filmden daha önce izledim. Toplamda beş filmini izlemiş olduğum Ozon’un, “auteur” kuramını konuşturduğu “kamera-yazar” statüsünü bu filmde de oldukça başarılı bir şekilde yansıttığına inanıyorum. "Sessizlik”in  konuştuğu filmlerinde, repliklerin eksikliğini kapatan muhteşem oyuncu seçimleriyle karşımıza çıkmıştır yönetmen denilebilir.

    Bu yazıyı yazmadan önce yaptığım araştırma sonucu yönetmenin tarzının Bunuel esinli olduğu ve onun çizgisinden kendine has bir yolda devam ettiğini öğrendim. Bu sanırım bu yönetmenin neden tüm filmlerini izlemek isteği duyduğumu gayet iyi açıklıyor. Bunuel esinli dendiğinde akla “gerçeküstücülük” geliyor, fakat Ozon’da bunun biraz daha farklı bir yansımasını görüyoruz. Gerçeküstücü film ögelerini yine elinden geldiğince yoğun anlatımlarla kullansa da, daha çok “gerçeğe yaklaşmaktan kaçan” ya da bi o denli  “yakın olmak için gerçeküstü çaba sarfederek yaşamaya çalışan”  insanların oluşturduğu senaryolarıyla akılda kalıcı nitelikte filmler sunuyor Ozon bize. İzlediğim diğer filmlerinden de ilham alarak şunu söyleyebilirim ki, “sürekli bir red hali” var bu yönetmenin pek çok filminde...

     Kumun Altında adlı filmi üçüncü filmidir Ozon'un, “İlk filmlerimde kendi yaşantımı dile getiriyordum. Sağa sola saldıran bir halleri vardı. Sanırım artık, tahrip etkisi daha az olan filmler yapmaya başladım. Başka hayatlara da uzanabiliyorum şimdi” demiştir. "Tahrip etkisi daha az olan filmler yapmaya başladım" demesi bence yanlış, her zaman kendi hayatımız bizim tahrip etmez çünkü, ayrıca bu filmler gerçekten başka türlü bir tahrip zaten, diyip notumu da düşeyim.

     Kumun Altında filmi, görünüşte kocasını kaybetmiş bir kadının trajik portresini sergiliyorsa da, aklını yitirmeye doğru sürüklenen kadının marazi tutkuları ve fantazilerini konu alır. 25 yıldır evli olan profesör Marie (Charlotte Rampling) ve Jean (Bruno Cremer) orta sınıf mütevazı yaşamlarından memnun, huzurlu bir çifttir. Her yıl yaptıkları gibi, tatillerini geçirmek üzere batı Fransa kıyılarındaki yazlık evlerine doğru yola çıkarlar. Jean yüzmeye gider. Sahilde uyumakta olan Marie saatler sonra uyandığında, kocasının denizden dönmemesi üzerine cankurtaranlardan yardım ister, tüm araştırmalara rağmen Jean’ın izine rastlanmaz. İşte bu noktadan sonra Jean ile ilgili “gerçeklerin reddi” başlar. Öyle bir ruh haline bürünür ki kadın bazen izleyiciyi bile “ölmemiş olabilir mi!” sorusu üzerine yöneltir.



Gerçek olana yaklaşmamak adına, kocasının eşgaline uyan bir ceset bulunur ancak Marie, onun Jean olduğuna inanmaz. Çevresindeki dostlarının çabaları sayesinde, kendisini duygusal ve cinsel anlamda başka bir dünyaya sürükleyecek çekici bir erkek olan Vincent (Jacques Nolot) ile birlikte olmaya başlar. Ancak, Marie’nin kafasında hala kocasını aldattığı düşüncesi ve onunla hala var olduğunu düşündüğü bir ilişkinin şizofrenik halleriyle izleyiciyi bu acıya ortak eder. Kocasının öldüğüne dair pek çok ipucunu görmezden gelen ve mutlu olmayı değil, sadece biraz daha kocasıyla olmayı arzuladığı hayatın kollarına koşarken son bulur film. Hayır filmdeki her şeyi anlatmadım, öyle bir yanılgınız olmasın...
  
      Bu şekilde trajediyi yaşayan güzel kadının, çıldırma sürecinde, izleyiciye ölümün gerçekliğinde boğulmayı reddeden bir insanla birlikte hayata bakma imkanı veriyor yönetmen.

      Senaryoda da imzası bulunan François Ozon, konuyu çocukluğunda duyduğu ve bir adamın denizde kaybolmasını konu alan hatıralarından yola çıkarak oluşturmuş. Ardından da konu hakkında uzmanlarla ve sevdiklerini kaybeden kişiler ile görüşmeler yaparak detayları incelemiş ve o iç dünyayı bu filmle oldukça iyi resmetmiştir...



Ölümün tetiklediği “DÜRÜSTLÜK” üzerine : Veda Vakti(2005) 
(Le Temps Qui Reste)

Yönetmen / Senarist: François Ozon
 Oyuncular:
Melvil Poupaud,
Jeanne Moreau,
Valeria Bruni Tedeschi

      Yasama veda üzerine bir film...

      Ölüm kapıyı çalınca ölümün tetiklediği “dürüstlük” üzerine benzerine az rastlanır bir öykülemeyle beyazperdeye taşınan “Veda Vakti (Le Temps Qui Reste)”, yine auteur kuramını konuşturduğu François Ozon sinemasının ölüm üçlemesinin ikinci filmidir. Bbu filmde ana temayı oluşturan "bir erkek melodramı", insanın kendi ölümüyle başa çıkması üzerine kurgulanmıştır.

       Daha önce "Kumun Altında" ile Ölüm üzerine bir film daha yapan Yönetmen François Ozon, "Veda Vakti"ni hangi sebepten çektiğini şu cümlelerle dile getiriyor:
     "Her şey Ölüm üzerine bir üçleme yapma fikri ile başladı. Üçleme, sevilen birinin Ölümü ile başa çıkmayı anlatan ve “gözyaşının olmadığı bir melodram” olan "Kumun Altında" ile başladı. "Veda Vakti",  kendi Ölümünle yüzleşmekle ilgili daha çok. Üçlemenin son halkası ise bir çocuğun Ölümü üzerine olacak." demişti. Bu cümleyi söyledikten ve benim bu yazıyı yazdığımdan tam 4 sene sonra (2009 yılında) The Refuge filmini çekti..

        "Kumun Altında"da Jean'ın Öldüğünden emin olamıyordunuz. Öldüğünü kabul etmek de mümkündü, inkar etmek de. "Veda Vakti"nde Ölüm kat'i, tartışmasız bir gerçek. Romain'in hayatta kalma olasılığı ile ilgili olarak hiçbir şüpheye yer bırakmak istemedim. Bu yüzden tedavisi mümkün olmayan bir kanser türünü seçtim. Karakterin bu denli genç olması hastalığı daha da zalim kılıyor. "Kumun Altında"nın aksine "Veda Vakti"nde soru işaretlerine yer yok. "Kumun Altında"da ne Jean'ın boğulduğunu görüyordunuz ne de daha sonra ceset ile karşılaşıyordunuz. "Veda Vakti"nde ise ben Ölmekte olan bir bedeni göstermek istedim. Romain'in Ölüme olan yolculuğuna eşlik etmek, onun geçtiği evrelerden geçmek istedim.” diyen yönetmen tam da bu anlattıklarını gerçekleştirdiği bir film koymuştur ortaya.


     2005 Valladolid Gümüş Başak En İyi Erkek Oyuncu ödülüne layık görülen filmin başrol oyuncusu Melvil Poupaud, üstün cesaret gerektiren sahnelere sahip filmde, bizi de içine çeken ve pek çok kereler şaşkınlık yaratan karelerle baş başa bırakıyor. Romain’in cinsel tercihinin erkeklerden yana olması filmde ayrı bir farklı noktayı doğuruyor, bir erkeğin gözünden izlediğimiz arzu yoğunluğunu, ölümün soğukluğu ile birleştirmeyi isteyen Ozon, yapmış yine yapacağını dedirtiyor.


     Filmin konusundan biraz bahsetmek gerekirse, kendisinden başka bir şeyi önemsemeyen Romain, genç bir moda fotoğrafçısıdır. Ailesi ile ilişkisi mesafelidir, hemcinsi olan sevgilisi Sasha ile ilişkileri yolunda gitmemektedir. Romain’in hayatı fotoğraf çekimleri sırasında geçirdiği bir baygınlıkla alt üst olur. Genç adam tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalandığını ve önünde yaşayacak sadece birkaç ayı olduğunu öğrenir. Ölümü üzerine doktoruyla yaptığı konuşmalar, bana biraz Nietzsche’nin söylediği o “Ölüm benim Ölümüm ve bilmeliyim her şeyi!” havasını verdi diyebilirim.

     Tedaviyi reddeden Romain, bizleri "ben olsam ne yapardım" sorusunu sormaya ister istemez itiyor. Zaten her kim ki nerede bir ölüm sözünü açsa yaptığımız gibi oluyor tüm bunlar... Yönetmen, filmdeki Romain karakterine “inkar etmek” senaryosunu yazarken, bizleri de bir isyana teşvik ettiği inancındayım. Ölümü beklemeyi seçen Romain, herkese veda amacıyla bir bir uzaklaşmayı tercih ederek, iç dünyasına uzanan bir yolculuğa çıkıyor. Romain adım adım Ölüme yaklaşırken kendisi ile hesaplaşıyor ve o ilk başlarda tanıdığımız asi adam dünya ile barış imzalıyor...



   Bu süreçte hayatında en çok değer verdiği büyükannesiyle görüşen Romain, hayatın aslında çocukluğumuzun bir uzantısı olduğu kabulünü yeniden bize hatırlatıyor bu yolla yönetmen. Romain’i sık sık çocukluğuna götürerek ailesine  yakın-uzak olmasının sebepleri üzerine bizleri bir serüvene davet ediyor. Aslında çok kızdığımız insanlar en sevdiklerimiz, hep uzak olduklarımız bize en yakında durmak isteyenler olduklarının çıkarımını da yapmamıza fırsat veriyor.

    Romain’in Ölüm acısını paylaşmak için, yalnızca kendisini anlayacak olanın Ölüme en yakın  duran insan yani büyükannesi (Jeanne Moreau) olduğunu düşünmesi  ve onunla yaptığı konuşmalar da  filmin ayrı bir etkileyici bölümüdür denilebilir.

    Romain’in hayatında kendi adına yoluna koyduğu ama etrafındaki insanları altüst eder gibi görünen tavırları aslında –kendince- onlar için yapılmış büyük bir iyilikten öte değildir. Ölümün, bu soğukkanlı tavırları korumasına yol açması, etrafında tanıdığı insanlara uzaklaşırken, hiç tanımadıklarına da yakın olmasını sağlayarak anlatır yönetmen. Gelecekte öleceğini bilerek son günlerini yaşama hakkı verilmiş olan bir adamın ardından yeniden dünyaya gelecek belki de “kıvırcık saçlı” bir başka çocuk içinde de umudunu barındırmaktadır film. Ve o çocuk, bizi Ölümün o içine çektiği karamsarlık havasını tümüyle alıp götürerek mavi engin denizlere orada olduğunu bilmek üzere bırakıp, Romain’e “Veda Vakti”nin geldiğini anımsatır..
      Her şeye rağmen kesinlik odur ki, bu film size "Ölüm" kelimesinin baş harfini büyük yazdırır...

      François Ozon, ölüm üçlemesini, geçen sene(2009) çektiği The Refuge filmiyle tamamlamıştır. Bu yazıları seneler öncesinden alıp temize çekerken, bu filmi henüz izleme fırsatı bulamadığımı fark ettim, ... En kısa sürede izlediğimde ayrıca yazısını yazmak isterim, iyi seyirler.







Yasemin Şahin

Not: Bu yazı bir vakit İnfo Ankara gazetesinde de yayınlanmıştır.



20101210

Hangi trendi bu beni getiren

        Trenden indim. Hızlı adımlarla yol alıyordum. Ben gidiyordum ama yaklaşıyordum sanki. Yaklaşıyordum olduğum yerden daha başka bir yere. Bulunduğum yerde bırakamadıklarım benimle geliyordu. Ben istiyordum onları. Hal bu ya, uzaklaşarak geliyorlardı. Düşünsene kamerayı geriye doğru yavaşça hareket ettirdiğin hızda nesneye de aynı hızla zoom yaparsan elde ettiğin görüntüyü. İşte öyle bir şeydi benimkisi...

        Gittim sonra -oraya. Biz onunla hiç aynı havayı solumamış gibiydik. Hep bir sonsuzluk vardı. Yaşadığımız yerde biz kendimize yakındık uzundur, şimdi ise birbirimize yakındık. Başlangıçta anlattığım kamera çekimini her an yaşıyor. Kendimizden uzaklaştıkça birbirimize yakınlaşıyorduk bu kez. Neyin nasıl olduğunu bilmenin önemi yoktu. Her nasılsa bizim kabul ettiğimiz şekilde var olmaya devam edecekti. Karşımızdakinin varlığını bilmek güzel gibiydi şimdilik, bir de fırsat varken aynı yerde olabilmeyi çoğaltmak.

       Bir koridor düşünün, dar ve kalabalık. On kişi vardı ve inanın çok kalabalıklardı. Ankara'nın tüm sokaklarında yüzlerce insana kalabalık olduğu için bazen inanılmaz bir coşkuyla katlanıp bazen de kötücül bir olumlanamazlıkla nefret eden ben, on kişiyi bile çok kalabalık bulmuştum. Onun etrafındaki her insana kim olduklarını merak ederek, soru soran gözlerle bakıp bunu cümlelere dökmesini seyrettim önce. Bana yaklaştıkça gözlerimi kaçırmak istedim. Merak dolu bakışlarının hedefi olmaktan kaçmak istedim. Ama orada olmak, aslında çok da fazla kaçamamak demekti. Sorular benimle birlikte orada bulunan arkadaşıma yöneldiğinde onun sadece benimle birlikte geldiğini belirttim, ondan önce atılarak. Bana baktı sonra küçük bir gülümsemeyle, kimseye sormadığı bir soru sordu. Soruyu kimse duymadı, bundan emindim. Ben duymuştum ve verdiğim cevaptan sonra, bir an bu kez ne söylediğini hatırlamadığım bir şeyler söyledi. Kendi sesimi bile yabancılamış olmama şaşırmaktaydım o an, cevap vermiştim ama o ses benim miydi? Belki de boğazıma yapışan bir şeyler vardı da ben onlardan arınmalıydım tanımak için. Hiçbir şey yapmadım. O konuşmaya devam ediyordu, ne söylediğini cümle olarak anlamasam da, kelime kelime duyuyor gibiydim. Dudaklarına ve gözlerine bakıyordum. Onunla aynı anda konuştuğumu hissedercesine kelimelerini sanki ben söylüyor, kendi sesimi duyuyor ve yine yabancılıyormuş gibi hissediyordum... “Akşam” “Neden?” “Beklemiyorsan” “Sen” Ne zaman?” “Sessiz” Dikkatlice dinliyordum bizi. Ama sanki sadece dinlemem yetmeyecekmiş gibi bir an durdu. “?” . Soru işaretini bir hışımla çıkardı o dudaklar... Bir an irkildim. O an, bana zoom yapan kamerayı elimin tersiyle yere indirebilirdim, ama yapmadım, elimi tuttu, çekti beni içeri. O, on kişi kaldı arkamızda. Dönüp bakmadım kimseye, halbuki en iyi arkadaşım da oradaydı, ama o beni anlardı, sessiz kalsam iyiydi. Nereye gittiğimizi bilmiyordum ama bileğimden tuttuğu ellerini seyrediyordum hayranlıkla. O ise hızlı adımlarla benim önümden, beni de çekerek yol alıyordu koridorda. Çektiği bileğimi, avucunun ısısıyla her geçen saniye daha sıkı sarıyormuş gibi hissediyordum. Isısıyla sarıyordu beni. Durdum bir anda. Ben durunca avcundan kaydı bileğim, demek ki o kadar da sıkı tutmuyormuş dedim. Kim ısıtıyordu öyleyse bizi? Ben mi?... Koridor bitmişti, gidilecek bir oda yoktu, niye vardı ki o zaman kordior, alınacak yol da kalmamıştı. “Bitti.” Dedim. “Bu kadar mı?” dedi. Onunki bu kez benim sesim değildi. Doğruladım...Anlar geçti...


         Tam da kapı girişinde duran ben, aslında o kadar da yol almadığımızın kanıtı ve çaprazımda duran arkadaşım ona bakıyorduk. Bir anda bakışımızdan rahatsız olmuş olmalı, koşar adım bizden uzaklaştı. Adımları çok hızlıydı yanımdan nasıl geçtiğini bir an bilemedim. Gülümsemediğini biliyordum, çünkü ben de gülümsemiyordum. Geri döndü ve çok yakın olarak çapraz arkamda durdu. Arkamı dönemiyordum. Arkadaşımın gözünün içine bakıyor ve nefes almak istiyordum. Nefes alıyor muydum? Bileğim yanıyordu. Sonra döndüğümde gülümsediğini fark ettim ama bana değildi. “Burada başlayacak bir şeyler var değil mi” dedi. Ben de artık o on kişiden kimseyi ortalıkta göremediğim için birilerini bulup bize yardımcı olmalarını isteyecek gözlerle baktım etrafıma  ki, “Yardıma ihtiyacımız var mı?” dedi. Cevap veremedim, her şeyin öylece kalması gerekiyordu, bizimde kendimizde.

      İçeriye geçtik, tüm o görmediğim kalabalıkların arasına. İkinci sıraydı tabii ki benim yerim. Üstelik önümüzdeki sandalyeler boştu. Sanki daha fazla kişi orada olacak gibi, bir dolu sandalye konmuştu ortalığa. Oturduk. Konuşmaya başladı birisi. Hepimiz onu pür dikkat izliyorduk. Bir an ona döndüm, aynı sıradaydık ve o benimle arasına bir beş kişi olmasını uygun görmüş gibi oturmuştu beş sandalye sonrasına. O çok kalabalık on kişinin yarısı... Bu bana başlığı olmayan bir yazıyı okumaya başlıyormuşum gibi hissettirdi. Kalan beş kişi aslında hiç yok muydu? Başlığı ben mi koyacaktım. Başlık olursa, o beş kişi de yok olur, sadece ikimiz mi kalırdık? "Bir başlık bulmalıyız", dedim hızla, konuşan kişinin cümlesine noktayı koyduğu anda. Herkes hep bir ağızdan onayladı. Ona baktım. O, bana bakarak ama aslında herkesle konuşarak cümleler söyledi, ben yine kelime duymaya başlamıştım. Ses yine benim sesim gibiydi. “Doğru” “Yalnız” “His” “Çok” “Biz”... Sessizlik olmuştu, bakışları “noktaydı bu” diyordu. Herkes onayladı, bir ben kaldım öylece. Benim anlamam diğerlerininse kaybolması gerekiyordu, olmadı. Yine yüzümüze kendimiz yapışmıştık... "Başka insanlar sıkıntısı” dedim. Başlık buydu. Çok belirgin. Konuşan kişiler bir şeylerin sıkıntısını alıp içine çekiyordu şu an, bense onu... Başlığa uyuyorduk güya, her şey doğruysa ben neden rahatsızdım?

      Yanımda oturan arkadaşım, o an geçen kırk beş dakikayı ve benim arkadaşım olması dolayısıyla orada bulunmanın anlamsızlığını hissetti bir an, eve dönmek üzere ayağa kalktı. Arkadaşımın kalktığı ve diğerlerinin tüm sıkıntılarından bahsettiği an aynı andı. Arkadaşımın ardından baktım ve ona yüzümü geri çevirdiğimde, "Napcaz şimdi" der gibi baktı aramızda kalan ve kimsenin kalmadığı beş kişilik boşluğa. Üzüldüm. Sadece üzgündüm, hem de konuşan kişiye bakarak üzüldüm... Konuşan kişi bana baktı, üzüleceğim bir şey söylememişti halbuki. Yaptığımdan utanarak bir an evvel yüzümü yere çevirdim, suçlu gibiydim. Beni suçlu yapmıştı o soru. “Sorularla ilerleyelim” dedi biri. Benimse soracak bir şeyim yoktu… Herkes çok meraklıydı. Cevap vermekten daha mı kolaydı soru sormak? Neden herkese konuş dediğimizde bu kadar çok çıkmıyordu sesleri. Sonra, onun  o gün bana onu gördüğüm andan beri sadece soru sorduğunu hissettim. Bileklerim yine yanmaya başladı. Sorun bileklerim. “Sorun benim ve bu değişmeyecek” dedim yine konuşan kişinin tam da noktasından sonra. Herkes onaylayan bakışlarını yöneltiyordu bana. İşte o anda herkes, bir sır uzaklaştı sanki, hani o kamera gibi ve ben yine kendime yaklaşıyordum. Ona baktım. Kalkmıştı yerinden. Kapıya doğru gidiyordu. Bir eliyle diğer bileğini ovuyordu. Canı yanıyormuş gibiydi, sıcak mıydı, hissetmek istedim o an, ama olmazdı. Kalkamazdım yerimden, sorun bendim.

     Saatine bakıyormuş, ben inanmadım ama “saat kaç” dedi ona bakarak biri, o da ovduğunu sandığım avcunun içinde olan bileğini yeniden yukarı kaldırıp söyledi. Ben “sabah” diye geçirdim içimden, şu an saat sabah olmalı, bu kadar kötü şey başka bir zamana yakışmazdı. Herkes yavaşça toparlanmaya başladı. Çıkıp gittiler sessizce. Tüm sandalyeler bomboş kalmıştı, o on kişi yok olmuştu ve onla aramda yine kendim kalmıştım. O da gitmişti. Sorun bendim. Çıktım ben de yol alıyordum, ama yine yaklaşıyordum sanki. Her şeyi ardımda bırakırken ben yine onunla geliyordum. Çıktık ama içimizden hızlı adımlarla, hangi trendi bu beni getiren, sordum kendime, işte şimdi altımızda kalsaydı ya... Söyleyin de söylesin hangi tren?







20101207

bir düşün parçası

Kadının bir düşün parçası olduğu kesin. Bu kadın düşün içerisinde saç tanelerini bırakıyor işte şimdi. Avuçlarında topladığı saçları birbirine sarıp topak yapıyor adam. Kadın düşün içinden kopsa da saçları bende kalacak diye seviniyor. Kadın gitmek istemiyor ki.. Yok olan saçlarını aramıyor bile. Sadece birkaç cümle kuruyor adama. Cümlelerin anlamında kızgınlık belirtisi var. Adam kadının yüzüne bakıyor, ama yüzü gülümsüyor. Cümlelere bakıyor, yüze şaşırıyor. Anlam veremiyor. Saçları avucunda bir tür kadın elektiriği taşıyor sanki. Cümlelerle daha da ısınıp adamın avuçlarını yakıyor. Kızıyor adam, sonra kadının gülümseyen yüzüne bakıp vazgeçiyor. Bir saç tellerine bir de kadına ölesi geliyor. Ölüyorlar. Ölürlerse içinde saç telleri  büyümeye devam edecek. Bir düşükopmuşlukla devam ediyorlar ölmeye...

-bir elim sende bir de bende, herkes kendinde ölesiye.



resim: Ody Saban

biraz

Biraz izin verin. Kuş seslerini özledim. Bana izin verin. Sessizlik... Lütfen, bakın, gerçekten izin istiyorum Herkes biraz sussun. Kuşlar konuşsun. Biraz da onlar kavga etsinler, uçsunlar falan. Kanatlarına özeneyim. Kirpiklerimi hızlı hızlı kırpayım sonra, kuş kanadına benzeteyim...


martikibinondelifanzin






20101204

Mouvement Introductif

Mouvement Introductif

Saklı resim blogu.
kahve eşliğinde güncellenir, 
kahve eşliğinde izlenmesi tavsiyedir.

Bilgisayarımda 3 gb ı aşan bir yer kaplayan oradan buradan aparttığım, bazen nereden bulduğumu yazdığım, bazen fanzinleşip yazmadığım ya da nereden bulduğumu not etmeyi unuttuğum görsel işleri arşivleyeceğim blogum.

İzlediğim filmlerde en çok sevdiğim, o filmin çok ön plana çıkmamış ama çıkmasını  gerekli gördüğüm karesini ya da sizinle aynı yeri yakalamış olmak pahasına filmin en ön plandaki karesini paylaşabilirim...

Bazen gördüğüm bir şey başka bir resmi/fotoğrafı vs. çağrıştırıyor ve eşleştiriyorum, bazen de sayfalarca yazmak istiyorum ondan kmlerce uzağa kopuyorum, onu bazen görüyorsunuz burada, bazen de ben bile görmüyorum...

 Evden çıkmamakta ısrar ettiğim zamanlarda yaptığım uzun telefon konuşmalarımda telefondakine çaktırmadan tura çıkıyorum. Bazı günler sabahları post-rock eşliğinde kahve yudumlayarak aylaklık yaptığım şu günlerimin güzel yanlarından biri diyebilirim bu arşiv... 

Senelerdir sadece karşılaşınca kaydettiklerim, şimdi kaydetmek için çıktığım keyifli turlara dönüştü. 

Hani -alt tarafı bir bloga- bu kadar anlam yüklenirdi, o da benden beklenirdi zaten! 
Neyse ben mutluyum, paylaşayım istedim.


20101203

soğuk gece

bu soğuk gecede sırtımı yaslandığım en soğuk duvarıydın hayatın
ve ben ısınmak için titriyordum
ben titrerken sen dişlerimin arasından parmaklarını kaçırıyordun
duvar üstüme yıkıldı,
titremem durdu...
parmaklarını birbirine sürterek elindeki kanı hissetmeye çalışman kadar muhteşem bir şey yoktu
ta ki o kanı benim üzerime sürterek oradan uzaklaşana dek...



fotoğraf : Andrey Tarkovski




20101201

sinema... sevgilim...

 foto: Louise Daddona

Sinema sevgilimdi, tüm sevgililerim onlarla film izlediğimde kendilerini onun yerinde sanıyordu. Çantamdan usulca çıkarttığım tüm filmlerim tüm gecelerimin yaratıcısıydılar da, sizler geçirdiğim tek bir geceyle sahip olmuş hissediyordunuz kendinizi. 


Sinema hissetmenin, sinema tadmanın, sinema hayata dokunmanın anahtarıydı. Hani o hiç çantamdan çıkartmadığımdı; istemeyince ya da istenmeyince boynuna halka geçirip ihtiyacım olmadığında oraya buraya astığım değil, hiç içimden çıkmadığım yerde benimleydi.. Tüm sevgililerim bir filmi onunla izleyeceğim için bu kadar gözlerim ışıl ışıl sanıyordu da o filmi daha önce kaç kişiyle izlediğimden bihaberdiler. 

Hayatta sizi sadece sinema ile aldattım diyebilirim, ki itiraf ediyorum; çünkü sizi sadece sinema ile hissedebildim... Hayır, şaşırmamalısınız! Kendisini bile sadece rüyalarında hisseden biriyle muhatapsınız... Gerçekliğin bir yansıma olduğuna ve yansımasıyla mutlu ya da mutsuz olduğuna kendini inandırmış biri... Şimdi siz yoksunuz ve yok olacak olsanız bile hala aldatmaya devam edeceğim! Sinema, hayattaki en büyük arzu nesnem benim!

“Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum.”  dedi Pavese bir konuşmamızda. Sinema bir aynaydı benim için de, dedim ona da. Karşısında hiç kapanmayacak yüz yaralarıma makyaj yaptığım, kendimin mi onun mu daha gerçek olduğuna her vakit şaşırdığım...

Müziğe soundtracklerle, öyküye film eleştirileriyle, kısa film senaryoları ile başlamış; yazdığım her öykü kafamda şekillenir dediğimde dostunun bile şaşkınlığına maruz kalmış biriyim. Bazen bir romanı okumam aylar sürebiliyor, çünkü biliyorsunuz sizin gerçek hayatınızdan bu kadar sahne seçmek gerçekten zor iş...

-                     - Bir şey anlamadım
-                     - O senin anlaman için değil! 

Hali hazırda aynı sayfada bu iki satır Pi filminden replik yazıyorken başka bir cümledeki ifademe biri şunu demişti:

-                     -Nasıl yani?

Cümlenin gerisini siz düşünün. Bence o an bir sahne de aynen şöyleydi:

Eline bir parça çamur/bok yüzeyde her ne varsa senin üstüne sıvayarak “bu nasıl”, “şimdi nasıl”, “hadi bak şimdi daha iyi değil mi?” diyen biri. Ve ben sadece kendimin duyacağı bir şekilde “İşte şu an gerçekten boka batmış durumdasın en somut varlığı ile gerçeklik budur işte, sen hala kendini ve insanları başka başka görmeyi düşle. Onlar en yüzeyinden tüm boku üstüne boca etmeye hazır ve seni bekliyorlar. “ ...

Hayatımda en çok bu sahne yeniden oynanıyor ama herkes de mi bu role uymak için bu kadar yer arıyor diye düşünmedim değil, akli melakemi elde ettiğim günden beri.  Burası işin anı kısımları, ki ben biliyorum anılar gerçekten bir yığındır!

“Günleri değil anları hatırlarız.” demişti Pavese başka bir konuşmamızda da. İlk aklıma gelen film kareleriydi, anı... Zaten siz de hep ölmeden önce gözünün önünden geçecek film şeridinden söz ediyordunuz. Bense size o film şeridini her gün görüyorum diyemeyendim... Kaldım mı hep ben; kendimle, filmlerimle...

foto: Hour of the Wolf / Bergman (1968)


Şimdi her kim kime “sinema” dese, oturup en azından bir üç cümle konuşacak halde. Filmlerle benim aram yok derken bile üç cümle kurabilen kimseleriz alimallah. Sinema ise üç cümle ile koskoca öyküler anlatabilecek olan. Titreyerek ağladığım bi an aklımda mesela şu an ve o anda aklımdan geçen onlarca cümlenin yüzümden okunuşu. Ben karşımda olsam okurdum, çünkü ben yazmıştım senaryoyu ve bu yüzden en anlatabilecek olandım, ve kendisiyle yatan da bendim. O ise birlikte olduğunu sanan. Bergman’ın filmlerinde Liv Ullman’ın rolünü nasıl bu kadar iyi aktarabildiğini sanıyordunuz ki, Bergamn’la yatan da Ullman’dı zaten... Gerçekten onun olan. İşte ben titrerken kamera başkasının gözlerindeydi ve maalesef o kamera kullanmayı bilmiyordu. Çünküyle devam etmem gerekiyor bu cümleye ve şüphesiz ki bir an-ı var aklımda bunu açıklayabilecek

-                   - Bu kitaptaki erkek karakter daha baskın olmalıydı bence.

 demişti ve kaybetmişti o kamera kullanabilme hakkını. Leigh Cheri’de kendini görememişti. Anima, animus diye bir şey vardı, ve tabii ki persona - hani Bergman filmi olmayan. Her kadın içinde bir erkek taşırdı ve bir erkeğe bakarken tam da onu açığa çıkarırdı. Yanlış olan, tek bir şey görmekle birlikte her şeyi benzetmek, yontmak, uydurmak, yamamak, dikmek, yapıştırmak ve düşmesini seyretmek. Şüphe yok, herkes bir yerlerde düşerdi... Kamera hakkını kaybeden bu kişi Arziona Dream filmini de yarım bırakmıştı zaten, çünkü orada anlatılanlar Grace’e dönüşüyordu.  Ama sanırım fark etmemişti ki ben ondan daha çok sevmiştim Aylak Adam’ı , Yabancı'yı, Broken Flower’sı, Buffalo66’yı, Yumurta’yı... 
       
     Neyse, geçelim, anı çok. Anlatmaya devam edersem sinemadan değil o kişiden bahsettiğimi sanacakasınız siz şimdi. Oysa ben sinemadan söz ediyordum, hayatımın tam da kendisinden... Ama yüzeyden aldıklarını sıvayan çıktı karşıma cümlelerim içinde, bakın siz şu işe.. Bir mola iyi gider şimdi ...
  
     En sevgimden... Hep sevgilimden bir mola benden size... Tekrar hissedeceğiniz bir yerlerde buluşun siz, ben en sevdiğimleyim...


Not: Sinema aşkımı depreştiren Altyazı Dergisi 100. Özel sayısıdır. İzlediğiniz tüm filmlere birden götürebilen bir sayı olmuş, ve sinema, ve sinema, ve sinema, "ve sinema"... Ve, evet, hayat bence başlı başına bir "ve sinema".


20101128

Morella ya da kitap mimi

"O birkaç basit ses kulaklarımdan soğuk ve sakin bir belirginlikle girdi ve erimiş sıcak kurşun gibi tıslayarak beynime aktı. Yıllar - yıllar geçebilir, ama o dönemin anısı, asla yitmeyecek! Çiçeklerden ve asmadan habersiz değilim - ama baldıran ve servi beni gece gündüz gölgeler içinde yaşatıyordu. Ve ne zamanın, ne de mekanın farkındaydım. Kaderimin yıldızları gökyüzünden silindi ve bu yüzden yeryüzü karanlığa gömüldü ve figürleri titreşen gölgeler gibi yanımdan geçti gitti ve onların arasından ben bir tekini gördüm - Morella'yı. Gökkubbenin rüzgarları kulağıma tek bir ses fısıldıyordu ve denizin üstündeki dalgacıklar ilelebet mırıldanıyordu - Morella. Fakat o öldü; ve onu kendi ellerimle mezara götürdüm; ve ikinci Morella'yı gömdüğüm mahzende birincisinden hiçbir iz göremeyince uzun ve acı bir kahkaha attım."


1835 yılında yazılmış Edgar Allan Poe'nın Morella öyküsünün son paragrafı (55. sayfada) gözüm kapalı seçtiğim Poe'nun Bütün Öyküler kitabından.. Bu kitap kitaplığımın en kalın ikinci kitabı, gözümü bile kapatsam elimin altında olması gayet normal yani.. İlki de Dünya Sinema Tarihi'dir o en köşede diye ortalayım demiştim güya:)

Mimimi Prefrontal - Lobotomi'nin beklediği mızmızlığı etmeden yazdım. Birilerinin bir şey beklediğini bilince yapmama huyum baskın şu sıra nedense...:)

Ben de mimliyorum öyleyse, mim sahibi bloglar eğer bloglarının formatını değiştirmek istemezlerse bu yazımın altına yorum olarak bırakabilirler mimlerini, ama merak da etmiyorum değil lütfen yapın... Mim kuralları için tıklayın.

1- ama

közlü tümceler

ben çok gerçeğim, 
sabah çok gerçek, 
olanlar çok gerçek! 

güneş pek yakıyor canımı, hani kıştı!
çimdikliyorum ağrımı, gözler açık...
yine acıyor, yine!

sessiz ol ve git demiştim..
tırnak aralarındaki yıldızları bile yutmadın mı sen
ah aptal,
son közlü tümceleri mi yine önsöz sandın,
dumansız alevini yine mi güneşe bağladın
yahu yine tüm hışmını geceden mi çaldın!

rica ediyorum güneş bana dokunmadan giy şu sabahlığını!
kaybol güneş, yine kendini kaybet güneş!

20101123

Üç Renk: Mavi ve Krzysztof Kieslowski

Trois Couleurs: Bleu

Film müzikleri Zbigniew Preisner
Yapım yılı, ülkesi 1993 Fransa, Polonya ve İsviçre




 Krzysztof Kieslowski

   Kimilerine göre insan doğası ve modern yaşam fikri üzerine fikir yürüten bir filozof Kieslowski. Bazıları içinse sinema tarihinin en iyi hikaye anlatıcısı. Onun görüntülerle düşünmenin doruk noktasında bir dahi ve duygularla resim yapma sanatını çok iyi kullanan bir şair-yönetmen olduğunu düşünmemek elde değil. İnsanı daha ilk kareden ele geçiren yoğun duygular silsilesi içinde müziği, kurgusu ve zekice örülmüş senaryolarıyla adeta büyüleyen bir yönetmen.Onun filmleri herkeste farklı bir tat bırakıyor şüphesiz. Rastlantılar ile biçimlenen yaşamlar, eş ruhların oyunları, kendilerini alışılmadık durumlar içinde bulan sıradan insanlarla ve bir  gün ben de yaşayabilirim dediğiniz durumlarla karşımızı çıkarıyor yönetmen. Ahlaki ikilemlere değinen senaryolarıyla hiç bitmeyen, aksine filmin yaşamımızdaki kalıcılığını artıran sorularla baş başa bırakıyor.

Yaşamın bir yanılsamadan ibaret  olduğunu düşünen ama bu yanılsamanın içinde bile kendisine yürüyecek sağlam bir yol bulmayı sürdüren yönetmen, mesafeli fakat bir o kadar da duyarlı üslubu ile benzersizliğini korumakta...

      Polonyalı yönetmenin doğum ve ölüm yıllarının pek bir önemi olduğunu sanmıyorum benim anlatımım açısından. Ha, şu an neden Polonyalı olduğu ayrıntısını verdin o zaman öyleyse derseniz, yönetmenin 3 renk filmine değineceğim. Bu 3 renk olan mavi-kırmızı ve beyaz, Fransız bayrağının renkleridir. Polonya’da sinema, 2.dünya savaşı’nın bitiminde itibaren Sovyet modelini benimseyen bir propaganda aracı olarak algılanmış, yönetim sanatsal çıkışlara fazla prim vermemiş, daha çok konularını tarihten ve gündelik yaşamdan  alan “sosyal-gerçekçi” filmlerin yapımı  desteklenmişti. Daha sonraları Kieslowski’nin yanı sıra birkaç genç yönetmenle birlikte sinema sahnelerinde kendilerine yer edinmeye başladıkları dönem içinde ahlaki sorunları ele alan, birey ve toplum ilişkilerini irdeleyen ve sansür baskısının etkisiyle simgesel bir anlatım üslubunu benimseyen filmler üretmeye başlamışlardır. En azından bu anlatımın sansür baskısından geçebilmesi için filmin isimlerine verilen renkler ülke propagandasını alenen ilgilendirmektedir.




 Üç Renk: Mavi

         Üçlemenin ilk filmi olan “Mavi”, özgürlük ilkesi üzerinde düşünmeye çağırıyor biz izleyicileri. Diğer iki film ise Üç renk: Beyaz ve son film de Üç Renk: Kırmızı’dır.
         Ünlü bir besteci olan kocasını ve beş yaşındaki kızı Anna’yı bir trafik kazasında yitiren Julie, içine düştüğü bunalımı tüm geçmişinden kurtularak aşmaya çalışmaktadır. Önce ölüm acısını ölümle dizginlemek ister ama intihar etmeyi başaramamıştır. Öyleyse tek yapması gereken “yaşayan bir ölü” ye dönüşmektir. Evindeki tüm eşyaları satan, aşkını ilan eden Olivier’ı kendinden uzaklaştıran, “çocuksuz” bir apartmanda tuttuğu yeni dairesinde, hiçbir iş yapmadan yaşamayı tercih eden Julie; aşkı, sevgiyi, arkadaşlığı birer aldatmaca olarak görmekte, tüm bunları günü geldiğinde acı çekmesine sebebiyet verecek bir tuzak olarak düşünmek istemektedir. Bu yeni ve basit hayatında tamamen soyutlanmış bir şekilde “özgür” ve yalnız olmayı arzular.

    Ama hep derler ya kurtulmak istese de insan geçmişinden kurtulabilir mi diye.Yaşadığı acının kuvvetiyle hissizleşen genç kadının geçmişe sünger çekmek deyiminin ne kadar da aptalca olduğunu fark etmesi de uzun sürmez. Tamamen özgür olmak, hiçbir zaman mümkün değildir. Çünkü, bizi biz yapan şeyin ta kendisidir yaşadıklarımız. Eğer aksi doğru olsaydı, Julie’ nin geçmişi büyük oranda silinmiş olurdu. Bir yandan da, bunu yapmayı gerçekten istemedi Julie, evini boşaltırken o mavi rüzgar çanını yanına alışı, dahası onu yeni yaşamına dahil etmek isteyişi ve yeni evinin salonunun tam ortasına asarak her bakışında o eşsiz müzik ziyafetiyle eski anılarını hatırlatışını isteseydi yok edebilirdi. Unutmanın imkansızlığı, bu denli güzel bir anlatımın yanı sıra müzikleriyle de yeterince vurgulanıyor filmde.


    
  “Mavi” rengin yarattığı o mesafeli soğukluk, duygularla örülen resimler tek kelimeyle mükemmeldir. Ayrıca sahnelerin kurgulanması konusunda da büyük bir titizlik arz eden çalışmasıyla karşımıza çıkan Kieslowski, açılışta yer alan trafik kazasının yakın planlara ağırlık veren sert stilinden, bir kelebeğin kozasından çıkışları anımsatan final bölümüne dek, Julie nin zaman zaman maviden siyaha doğru ekran kararmalarına yol açacak unutma çabaları içerisinde mavinin her tonu ile birbirine bağlanmış sahne efektleri ile filmin renginin ve doğadaki ne çok mavi ışığın var olduğunu bir keşfe çıkmamıza sebebiyet veriyor diyebilirim.

    Zbigniew Preisner imzalı müzikler, sadece fonda yer alan bir besleyici öğe olmaktan çok, adeta film ile bütünleşmiş durumda ve filmin en önemli kahramanlığına soyunmuş konumdadır.
 

     “Mavi”nin senaryosunu yazarken, gençlik yıllarına ait bir anısından yola çıkmıştır yönetmen.Yol kenarında otostop çekerken yanından hızla geçip giden bir arabanın ardından “cehenneme git!” diye bağıran ve arabanın bir anda devrilip, şoförünün ölmesine tanık olan Kieslowski, yaşadığı bu olayı hiç unutmamış, sadece “Mavi” nin senaryosunda değil, ”Sonsuz” filminin de bir sahnesinde aynı durumu kullanmıştır.

  Kapanış sekansında koro ile söylenen bestenin sözleri aşağıdaki gibidir.

Zbigniew Preisner - Song for the Unification of Europe (Julie's Version)

Eğer meleklerin diliyle konuşsam,
Ama sevgim olmasa,
Ses çıkaran bir bakırdan farkım olmaz.
Eğer peygamberlikte bulunabilsem,
Bütün sırları bilsem ve bütün bilgiye sahip olsam,
Eğer dağları yerinden oynatacak kadar
Büyük bir imanım olsa
Ama sevgim olmasa,
Bir hiçim.
Sevgi sabırlıdır
Sevgi şevkatlidir
Sevgi her şeye dayanır,
Her şeye inanır.
Sevgi asla son bulmaz
Ama peygamberlikler ortadan kalkacak,
Diller sona erecek,
Bilgi ortadan kalkacaktır
Peygamberlikler ortadan kalkacak,
Diller sona erecek,
Bilgi ortadan kalkacaktır
İşte böylece Kalıcı olan,
İman,ümit ve sevgidir
Bunlardan en üstün olanı da
“Sevgi”dir.

Bu sözlerin eşliğinde dolan gözlerle “mavi son”u bulur film... İzlemediyseniz bir güzel ve yorucu bir seyir dilerim; izlediyseniz, biliyorum benimle hemfikirsiniz: “bu filmi unutmak mümkün değil...”



not 1: 
bu yazım 2007'de ilk olarak (sanırım) 
yayınlanmıştır. 
Ayrıca bir yerel gazete,
 bir yerel dergi ve 
okul dergimizde yayınlanmıştır.

Not 2 : 

Krzystof Kieslowski filmlerinin 

Zbigniew Presiner imzalı 

müziklerini indirmek için tıklayın.

olmazsa eposta atabilirsiniz.


Related Posts with Thumbnails
haberler haberler