"Kaplumbağalar da uçar!"

"Ev sanki geçmiş yüzyıllara uzanan büyük, suskun bir ailenin üyeleriyle dolu. Orada, ikinci kişiliğimle yaşıyorum ve yaşamı geniş anlamıyla, bir var olan bir yok olan bir şey olarak algılıyorum."

-Carl Gustav Jung-

20101201

sinema... sevgilim...

 foto: Louise Daddona

Sinema sevgilimdi, tüm sevgililerim onlarla film izlediğimde kendilerini onun yerinde sanıyordu. Çantamdan usulca çıkarttığım tüm filmlerim tüm gecelerimin yaratıcısıydılar da, sizler geçirdiğim tek bir geceyle sahip olmuş hissediyordunuz kendinizi. 


Sinema hissetmenin, sinema tadmanın, sinema hayata dokunmanın anahtarıydı. Hani o hiç çantamdan çıkartmadığımdı; istemeyince ya da istenmeyince boynuna halka geçirip ihtiyacım olmadığında oraya buraya astığım değil, hiç içimden çıkmadığım yerde benimleydi.. Tüm sevgililerim bir filmi onunla izleyeceğim için bu kadar gözlerim ışıl ışıl sanıyordu da o filmi daha önce kaç kişiyle izlediğimden bihaberdiler. 

Hayatta sizi sadece sinema ile aldattım diyebilirim, ki itiraf ediyorum; çünkü sizi sadece sinema ile hissedebildim... Hayır, şaşırmamalısınız! Kendisini bile sadece rüyalarında hisseden biriyle muhatapsınız... Gerçekliğin bir yansıma olduğuna ve yansımasıyla mutlu ya da mutsuz olduğuna kendini inandırmış biri... Şimdi siz yoksunuz ve yok olacak olsanız bile hala aldatmaya devam edeceğim! Sinema, hayattaki en büyük arzu nesnem benim!

“Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum.”  dedi Pavese bir konuşmamızda. Sinema bir aynaydı benim için de, dedim ona da. Karşısında hiç kapanmayacak yüz yaralarıma makyaj yaptığım, kendimin mi onun mu daha gerçek olduğuna her vakit şaşırdığım...

Müziğe soundtracklerle, öyküye film eleştirileriyle, kısa film senaryoları ile başlamış; yazdığım her öykü kafamda şekillenir dediğimde dostunun bile şaşkınlığına maruz kalmış biriyim. Bazen bir romanı okumam aylar sürebiliyor, çünkü biliyorsunuz sizin gerçek hayatınızdan bu kadar sahne seçmek gerçekten zor iş...

-                     - Bir şey anlamadım
-                     - O senin anlaman için değil! 

Hali hazırda aynı sayfada bu iki satır Pi filminden replik yazıyorken başka bir cümledeki ifademe biri şunu demişti:

-                     -Nasıl yani?

Cümlenin gerisini siz düşünün. Bence o an bir sahne de aynen şöyleydi:

Eline bir parça çamur/bok yüzeyde her ne varsa senin üstüne sıvayarak “bu nasıl”, “şimdi nasıl”, “hadi bak şimdi daha iyi değil mi?” diyen biri. Ve ben sadece kendimin duyacağı bir şekilde “İşte şu an gerçekten boka batmış durumdasın en somut varlığı ile gerçeklik budur işte, sen hala kendini ve insanları başka başka görmeyi düşle. Onlar en yüzeyinden tüm boku üstüne boca etmeye hazır ve seni bekliyorlar. “ ...

Hayatımda en çok bu sahne yeniden oynanıyor ama herkes de mi bu role uymak için bu kadar yer arıyor diye düşünmedim değil, akli melakemi elde ettiğim günden beri.  Burası işin anı kısımları, ki ben biliyorum anılar gerçekten bir yığındır!

“Günleri değil anları hatırlarız.” demişti Pavese başka bir konuşmamızda da. İlk aklıma gelen film kareleriydi, anı... Zaten siz de hep ölmeden önce gözünün önünden geçecek film şeridinden söz ediyordunuz. Bense size o film şeridini her gün görüyorum diyemeyendim... Kaldım mı hep ben; kendimle, filmlerimle...

foto: Hour of the Wolf / Bergman (1968)


Şimdi her kim kime “sinema” dese, oturup en azından bir üç cümle konuşacak halde. Filmlerle benim aram yok derken bile üç cümle kurabilen kimseleriz alimallah. Sinema ise üç cümle ile koskoca öyküler anlatabilecek olan. Titreyerek ağladığım bi an aklımda mesela şu an ve o anda aklımdan geçen onlarca cümlenin yüzümden okunuşu. Ben karşımda olsam okurdum, çünkü ben yazmıştım senaryoyu ve bu yüzden en anlatabilecek olandım, ve kendisiyle yatan da bendim. O ise birlikte olduğunu sanan. Bergman’ın filmlerinde Liv Ullman’ın rolünü nasıl bu kadar iyi aktarabildiğini sanıyordunuz ki, Bergamn’la yatan da Ullman’dı zaten... Gerçekten onun olan. İşte ben titrerken kamera başkasının gözlerindeydi ve maalesef o kamera kullanmayı bilmiyordu. Çünküyle devam etmem gerekiyor bu cümleye ve şüphesiz ki bir an-ı var aklımda bunu açıklayabilecek

-                   - Bu kitaptaki erkek karakter daha baskın olmalıydı bence.

 demişti ve kaybetmişti o kamera kullanabilme hakkını. Leigh Cheri’de kendini görememişti. Anima, animus diye bir şey vardı, ve tabii ki persona - hani Bergman filmi olmayan. Her kadın içinde bir erkek taşırdı ve bir erkeğe bakarken tam da onu açığa çıkarırdı. Yanlış olan, tek bir şey görmekle birlikte her şeyi benzetmek, yontmak, uydurmak, yamamak, dikmek, yapıştırmak ve düşmesini seyretmek. Şüphe yok, herkes bir yerlerde düşerdi... Kamera hakkını kaybeden bu kişi Arziona Dream filmini de yarım bırakmıştı zaten, çünkü orada anlatılanlar Grace’e dönüşüyordu.  Ama sanırım fark etmemişti ki ben ondan daha çok sevmiştim Aylak Adam’ı , Yabancı'yı, Broken Flower’sı, Buffalo66’yı, Yumurta’yı... 
       
     Neyse, geçelim, anı çok. Anlatmaya devam edersem sinemadan değil o kişiden bahsettiğimi sanacakasınız siz şimdi. Oysa ben sinemadan söz ediyordum, hayatımın tam da kendisinden... Ama yüzeyden aldıklarını sıvayan çıktı karşıma cümlelerim içinde, bakın siz şu işe.. Bir mola iyi gider şimdi ...
  
     En sevgimden... Hep sevgilimden bir mola benden size... Tekrar hissedeceğiniz bir yerlerde buluşun siz, ben en sevdiğimleyim...


Not: Sinema aşkımı depreştiren Altyazı Dergisi 100. Özel sayısıdır. İzlediğiniz tüm filmlere birden götürebilen bir sayı olmuş, ve sinema, ve sinema, ve sinema, "ve sinema"... Ve, evet, hayat bence başlı başına bir "ve sinema".


13 yorum:

AVRAM USTA dedi ki...

Ben Sinemaya yalnız giderim.Ne sevgilim ne başkası...

sivridilsiz dedi ki...

Çok ilginç...

Yasemin Şahin dedi ki...

Sivridilsiz: ilginç :? :)

sivridilsiz dedi ki...

Tabi bu kendimce vardığım cılız bir sonuç. :)

İnsan dünyadan tiksindiği ölçüde kurguya yaklaşıp kendini var olmayan, ama olması olası -ya da olmuştan var edilmiş- yapay dünyaya kapatmaya meyleder.

Kimi zaman kendimde, çoğu zamansa takip ettiğim bloglarda, hep bir 'gerçeğe serzeniş' ve 'kurguya sadakat' durumu söz konusu. Artık eleştiri çemberinden, tespit ormanından çıkmış, siteme dönüşmüş bir tavır bu.

Hani, bu yukarıdan bakmak değil. Öyle nehir dışına çıkıp da dünyayı Tanrı gibi izlemek ve müdahale etmemek de değil.

Ama meraklandım: Sizleri bu kadar inciten nedir?

Yasemin Şahin dedi ki...

yapay dünyaya kapatmak? ben yazımda gerçek bir halin bile bendeki izlerini nasıl sinema kareleri gibi canlandığına dem vururken bu söylediğinin anlamını bulamadım yazımda... ben öyle bir şeyden bahsetmiyordum ki :)

ayrıca incinmek... seni inciten beni incitmez, beni inciten de seni, bak bu bir gerçek..

sivridilsiz dedi ki...

Kusura bakma, biraz geç oldu. Malum, cevap yazıldığına dair bir uyarı gelmiyor. :)

Bahsetmek istediğim aslında tam olarak bu değildi. Yani bu yazında senin kendini yapay bir dünyaya kapattığına dair izler olduğunu söylemek istemedim. Yapay dünyaya kapanmaya meyletmek meselesini, gerçeklikten kendi bireyselliğini yaratarak uzaklaşmak olarak da alabilirsin aslında. Bunu kendin üzerinden değil, net üzerindeki yüzlerce blog sayfası üzerinden almanı dilerim. Tüm bloglarda yaşamlara, yaşanmışlıklara, var olan ve olması muhtemel tüm dünyalara ince bir sitem, bir serzeniş var gibi. Tabii ki bu seninle belki yüzde yirmilik bir payla ilişkilendirilebilecek şeyi senin sayfanda paylaşmış olmam, en son okuduğum blogun sana ait olması yüzünden olabilir.

Benim bahsetmek istediğim şey aslında bu. Güncel blogların çoğunda, bireysel bir gerçeklikten soğuma durumu söz konusu. Bu yazında olmasa bile bazı yazılarında bir şey sezinlemiş olabilirim. Ya da sezgilerimde yanılmışımdır ve kendini yapay gerçekliklere yakın bulan kişi aslında benimdir.

Yok, yine tam olarak aktaramadım kafamdakini... Daha iyi bir açıklamayla dönerim umarım ;)

Yasemin Şahin dedi ki...

Tamam şimdi anlıyorum, haklısın ama şu da var ki insan isyan etmezse, sitem etmezse, rahatsız olmazsa yazamaz ki.. Tamam bu konuda gerçeklik bu kadar rahatsız edince de reddederek anlatmayı tercih etmek bence çok da kötü değil... Ama bu demek değil ki yapay gerçekliğe sığınmak. O kısım tamamen bir yanılsama, kandırmaca zaten... Ama bazen insan kendini kandırarak da mutlu olabilir, ama kandırdığını bilirse olamaz. Onlar öyle nasıl görünüyordu dikkatini çeken sana sormak lazım...

sivridilsiz dedi ki...

bu biraz da şeye benziyor...

Dün vapurla Kadıköy'e geçerken, karşımda yeni bir çift oturuyordu. Belki de flört ediyorlardı. Çift bile değillerdi ama bir şeyler oluşturmak istedikleri kesindi :)

Sarışın kız ile gayet normal oğlan birbirlerine sürekli birbirleri hakkında yalan söylediler. Kız her yalan söylediğinde dönüp kıza baktım. Gözlerinin içine kadar hem de. Kız ben baktıkça gülümsedi, rahatsız olmadı ve gözümün içine baka baka oğlana yeni yalanları sıraladı.

Yalan olduğunu nereden anladın dememelisin. Ben aslında çok konuşmayı sevmem diyen birisi 20 dakika boyunca konuşuyorsa o yalandır. Ama naif, ama beyaz...

İkisi de içlerinde bulundukları kurgunun farkında. Birbirlerine güzel görünmek için yalan söylediklerinin de. Sosyalleşmenin biricik kuralı yalan, ilerieyen iletişim olanaklarında kendini bir yaşma biçimi haline getirdi. Eskiden bariz olan yedi günahın en altın taçlısı, şimdi modern yaşamın gereksinimleri kılığında.

Ya da kısa bir örnekle, kimsenin okumayacağını iddia ettiğin bir günlüğe, yalan söylemek. Anılarını, olduklarından farklı, olmasını istediğin gibi yansıtmak. Bunu 'bilmek' ve buna rağmen yapmaya devam etmek.

İşte bu devamlılık, bir serzeniş. Bir çığlık.
Tabi ben konudan oldukça uzaklaştım :)

Yasemin Şahin dedi ki...

Dünkü yanlışlar bugünün doğrusu, o doğruyu onaylayan biri varsa karşısında sana bana pek bir şey söylemek düşmüyor üzgünüm. Biz şu dakikadan sonra sadece kendi hayatımıza müdahale hakkına sahibiz, çünkü çok fazla yanlış var.

Blog dünyası başka bir şey artık. Gerçeklikten epeyce sıyrılmıştır anlatımlar, olaylar gerçek olsa da anlatımlar başka. Burada yapılanları o açıdan çok fazla sorgulamıyorum ve aslını da aramıyorum açıkçası. Ki fark bulduklarım zaten takibimde.. Burada olan buradadır. Ben kendimi anlatırken sadece kendim anlarım aslında, bazıları da sebepleniyorsa ne ala. Yargılamak isterse de tanıdığı oranda, hele de sadece yazdıklarından tanıyorsa bu tanıma değildir ki aslında...

Ayrıca anılar bile birden fazla kişiyle var oluyor. Orada olan tek bir ağızdan çıkıyorsa anlatım tabii ki o kişiye meyil edecek cümleler çıkacaktır ortaya, görmek istediğini görmüştür ve onu anlatıyordur başka başka..

Aslında hemfikiriz ama ben yadırgamıyorum sen rahatsızsın o kadar sanırım :)

sivridilsiz dedi ki...

Güzel, güzel... Keskin sözler iyidir. Muallaktaki kafayı silkeler şöyle güzelce :)

Son cümlende haklısın. Sadece rahatsızlık değil, soru işareti diyelim. O da öyle hunharca değil.

İyi geceler ;)

Yasemin Şahin dedi ki...

Teşekkür ederim takibin ve sohbetin için, iyi geceler :)

Devremülk dedi ki...

gerçekten çok ilginç :)

Adsız dedi ki...

yeah

Yorum Gönder

Related Posts with Thumbnails
haberler haberler