"Kaplumbağalar da uçar!"

"Ev sanki geçmiş yüzyıllara uzanan büyük, suskun bir ailenin üyeleriyle dolu. Orada, ikinci kişiliğimle yaşıyorum ve yaşamı geniş anlamıyla, bir var olan bir yok olan bir şey olarak algılıyorum."

-Carl Gustav Jung-

20160925

Böyle bilinsin





Eğer bu  bir yolsa, rotası kimsede yok biliyorum. Herkesin o çok bildiği her şeyi içeren ama kimsenin yapmadığı şeyleri yaptıranlar var ruhunda. Kocaman kocaman  ağaçları var yolun. Yolun küçücük fidanları da olsa değişmeyecek esintisi...Ama uzaklardan esen, içimizi titreten ne yol ne ağaçlar bilinsin.

Bulunduğun yerin önemi yok derler ya hani, tam öyle yerlerin hepsi ayrı güzel, hislerin varoluş şekli güzel. Ağaçlıksa yol, ne ağaç yaprağı götürmek istiyorsun eve, kuraklıksa da su taşımaya lüzum bile yok... Öyle güzel havası, sesi, tınısı...

İçinde belki çok korkunç şeyler vardır da onları görmek için iki göze gerek yoktur. Hislerin yanıltmıyorsa seni - ki bundan eminim- doğru bir yerdeyiz. Doğrunun rotası yok bilmelisin. Herkesin doğru olsun diyip geçtiği, yanlışı süblimleştirdiği dünyada bu da doğru... Böyle bilinsin isterim.



24.10.2015

20151014

Amerika'da alabalık Avı - Yazar : Richard Brautigan

Yazarın daha önce de Talihsiz Kadın kitabını okumuştum. Olduğu gibi; entrika, dolaylama, kurgu ihtiyacı olmayan akışa bırakarak yazan biri olduğunu düşünmüştüm. Bu kitabında bunu teyit ettim. Brautigan kafasını özgür bırakıp, çok da roman yazıyorum kaygısı gütmeden yazan bir adam. Okurken onun elindeki yazmak istediği şeylerin ham metnini okuyormuş hissine kapılabilirsiniz. Altıkırkbeş Yayınları bunu hissetmemize daha çok yardımcı olmak için kitabı daktilo fontu ile basmış. 
Akıcı ve okurken keyif veren, bittiğinde zihinde birkaç toz birikintisi bırakan bir kitap. Kuşkusuz ki hayat gibi, dolaysız yaşamak gibi… Daha önce de benzettiğim üzere Jim Jarmusch filmi izlemek gibi…


"Aynı şey benim de başıma gelmişti. Yaşlıca bir kadını alabalık nehri ile karıştırdığımı hatırladım ve ondan özür diledim. 

"Afedersiniz" dedim. "Sizin bir alabalık nehri olduğunuzu sandım."

"Değilim." dedi.




Yayınevi : Altıkırkbeş yayınevi, Sayfa sayısı : 159

Okuma tarihi : Temmuz 2011

Çürümenin Kitabı - Yazar : E. M. Cioran

Umutsuzluk, mutsuzluk, inançsızlık ve elbette ki çürümüş insanlık kadar doğal bir şey yok diyor Cioran. İnsanların Tanrı ihtiyacına, "başkaları" ihtiyacına yaptığı göndermeler, çeşitli başlıklar altında toplayarak dile getirilmiş. Bu başlıklar kitabı daha okunur kılıyor. Hislerin bütünü, insan ihtiyaçlarının bütünü ve ihtiyaçlarının kölesi insan.. 


Çok sert bir dille bireyci merkezden irdeliyor insanı Cioran. Okunması gereken ve attığı tokatları hissettiren gerçekçi bir kitap.

Yayınevi : Metis Yayınevi, Sayfa sayısı : 166

Okuma tarihi : Temmuz 2011

Otranto Şatosu - Yazar : Horace Walpole

1717 ve 1797 yılları arasında yaşamış Horace Walpole'un gotik akımın ilk yapıtı olarak adlandırılan bu romanı; o bu türde neyi görsem benzettiğim ve Edgar Allan Poe öykülerini çağrıştırmıyor değil. Lanetlenmiş bir kadın, ailesinin saygısını bir soysuz olsa da asla yitirmeyeceği ortadadır. Onun ve çocuklarının başına gelenler, eşinin sadakati, aşkın önüne geçen soy sevgisinin anlatımı hakimdir tüm romanda. Oldukça garipsediğim tutumlar o dönemin aslında bir gerçeği belki de.. Ön sözde bunun gerçek olma ihtimalini vurguluyor, emin değiller tabii ki de...

Yayınevi : Altıkırkbeş yayınevi, Sayfa sayısı : 128

Okuma tarihi : Haziran 2011

20151007

Maldoror'un Şarkıları / Yazar Comte de Lautreamont

24 yaşında bir otel odasında ölü bulunan Lautreament, Isidore Ducasse olarak da bilinir. Maldoror’un Şarkıları kitabı altı şarkıdan oluşan bir düz yazı metin aslında. Tanrı, insan ve kendisi üçgeninde öfkesi, özeleştirisi ve nefretini dile getirmiş olan Lautreament, pek çok şaire ilham kaynağı olmuş. “Opus Magnum” ( Büyük iş) adıyla nitelendirilebilecek çarpıcı bir dili var. Duvardan duvara çarparken bizi, bir ara kendisini de bizimle havada dansediyorken görmek mümkün. Açıp açıp tekrar okunası bir kitap, başından başlanması gerekmeyen…

Yayınevi : Kırmızı yayınevi, Sayfa sayısı : 313

Okuma tarihi : Haziran 2011



Doğum Travması / Yazar : Otto Rank

Otto Rank, Freud tarafından yetenekleri fark edildiğinde ne üniversite eğitimi görmüş biri dahi değildi. Freud onu üniversiteye göndererek psikanaliz üzerine çalışmaya devam etmesini sağlamış. Bu süreç sonrası, Otto Rank, Freud’un psikanaliz kuramına karşı bir tez ortaya koyduğu bu kitabında, bahsi geçen doğum travması çocuk üzerinde Freud’un Oidipus Kompleksi tanımlı anne-baba faktörünün aslında doğumla başlayan travmadan daha önemsiz olduğunu dile getirir. Çocuk anne karnından dışarıya ilk adım attığı esnada yaşadığı korunmasızlık kaygısı, onun hayatındaki pek çok kaybın, ayrılığın, sonun kaygısının özü olduğunu dile getiriyor. Çocuk anneye bağlıysa, tam da bu doğum esnasında kopuşunun onarılmasını istediği ve bir an evvel anne karnına dönmek ( bu ölüm korkusu olarak görülür) isteğini getirdiğini anlatır. Babaya ve çevreye hatta aksi neticelerle anneye olan hırçınlık veya aşırı bağlanma yine doğum esnasında yaşadığı ve ömrü boyunca asla unutmayacağı bu travma ile açıklanıyor. Freud’a karşı durdurduğu,direkt antitez ürettiği sayfalar sonlarda ve bunu anlatırken pek çok düşünürün de referansını almış.

Yayınevi : Metis yayınevi, Sayfa sayısı : 184

Okuma tarihi : Mayıs 2011


Deliliğin tarihi - Yazar: Michel Foucault

Foucault’un gerçekten sakin ve dinç kafayla okunması gereken bir başka kitabıdır. Zorlayıcı bir metin ama müthiş bir tarih birikimi… Deliliğin henüz tanımlanmadığı, geçmişinden bugüne gelene dek aldığı yol… Tanımlanmamış delilikte, kapatılmadan ziyade, şehirden uzaklaştırılma, hatta deniz açıklarına gemiyle götürülüp bırakılma gibi yöntemler izleniyormuş ilkin. Sonrasında cüzzamlıların yer aldığı hastanelere kapatma çoğaldıkça hapishane ve sonunda ilk “tımarhane” olan Bietre’nin açılması… Tarih akışını oldukça anlaşılır ve örnekleriyle, o dönemlerde verilen çeşitli yapıtlar ve romanlardan alıntılarla açıklayan Foucault, çok derin bir araştırma yapmış. Nietzsche dönemine geldiğimizde dehanın insanı delirtmesine değiniyor ki hele o bölümlerde uzunca süre duraksamamak elde değil…


Yayınevi : İmge yayınevi, Sayfa sayısı : 798

Okuma tarihi : Nisan 2011


20151006

Virginia Woolf'tan Yazarlık Dersleri / yazar: Danell Jones

Virginia Woolf hakkında çok şey bilmeme rağmen, henüz tanımamışken bir başlangıç olması amacıyla aldım bu kitabı. Fakat çok da beklediğim türde Woolf’u tanıtan bir kitap değildi. Onun yazma sanatını irdeleyen ve insanlara yazma disiplini edinmeleri konusunda öneriler sunan, bunun nasıl olacağını Woolf üzerinden, onun bazı derslerindeki cümleleri ve örnekleriyle anlatan bir kitaptı. Yazmak yetisini ve gerçekleştirme yöntemlerinin oldukça “özgün”lük barındırdığına inandığımdan, bu kişinin asla olmayacak bir Virginia Woolf yaratma çabası ya da bu yöntemle “ben onu çok iyi anladım, size de anlatayım” gibi bir üslup takınması hoşuma gitmedi. Bir de Virginia Woolf eşiyle birlikte yayınevi kuran bir kadın, dolayısıyla tek mesleği ve geçimi yazmak üzerinden. Belki yurt dışında yine bu tür bir yaşam sürebilen yazarlar mevcuttur, fakat ülkemizde tüm zamanını yazmaya ayıracak ve bununla para kazanıp geçinilebilecek bir ortam mevcut değil maalesef. Dolayısıyla sabah kalkınca 5 sayfa, akşam yatmadan şu kadar satır yazın öğütleri pek geçersiz…Ama Woolf’un çok hoş sözleri vardı kitapta..


“Dünya tüm gücüyle sizden yazmaya zaman ayırdığınız mesai saatlerini ya da daha fenası, yazmak istediğiniz için kendinizi suçlu hissetmenizi sağlamaya çalışırken, yazmak çok zorlayıcı olabilir.”



Yayınevi : Timaş yayınevi, Sayfa sayısı : 144

Okuma tarihi : Mart 2011



Dada Manifestoları ve seçme şiirler / Yazar: Tristan Tzara

Alternatif Fanzin’in Ankara ziyareti sırasında bıraktığı bu kitabı daha önce de okumuştum ama bu merakla değil. Çağdaş Sanat Manifestoları’nı okurken iyice merak ettiğim manifestolardan biri buydu, diğeri de Sitüasyonist Manifestolar kitabı.
Kolajın şiirde, yazıda ilk kullanımının işaretini veren Tristan Tzara döneminin başkaldırısı niteliğinde şeyler söylemiştir. Rastgele yazılmış şiirler, rastgele seçilmiş sözcüklerle her şeyi yapabileceğimize inandırması aslında biraz da herkes ya da her şey sanat, sanatçı olabilir tartışması olabilir. Akademilerin çokbilmişliklerinden sıyrılan, bir bisiklet tekerinin, bir pisuarın bile sergilendiği sergiler açan bu adamlar büyük bir başkaldırıya ön ayak olmuşlar kanımca. Gerçeküstücülük kurucusu Andre Breton’un da aralarında olduğu Dadaistler, dönemlerinde çıkardıkları dergi ve düzenledikleri sergilerle oldukça gürültü kopartmışlar. Sonrasında ortaya çıkan sürrealizme önce karşı duran ama sonra yanında yer alan Tzara, şiirleri, kolaj örnekli resimleriyle o dönemi olduğu gibi anlatabilme gücüne sahip bir kitap ortaya çıkarmış.


Yayınevi : Don Kişot, Sayfa sayısı : 160

Okuma tarihi : Mart 2011



Çağdaş Sanat Manifestoları - Yazar : Rafet Arslan

Yeni sanatın sokak ve insan algısı... Var olduğu köklerde köklü değişiklik. Kanat takmış akıllara mutant çığlıklar eklentisi , porno-politik senaryolara erekte şiir ritminde dokunuşlar. Sokağın sanat oluşu ve bu oluşun insana en yakın duruşu... Sürrealist bakışların kol gezdiği bir metin ve manifestolar toplamı. Kendini hepten yıkıp etrafına öyle bakacaksın, kendini bilmeden dünyayı algılamayacaksın diyen bir başka adam. Dile yansımış inadına var olan bir hayat, yaşam özeti. “Hayatın toplamı sanat” anlayışı ve dürtü öncelikle -özsel bir dürtüyle- dünyayı ve sanat algısını akademiden sokağa taşıyan ve tüm duvarlarda bir kendilik bırakan yaşanmışlık. Bireyin kendi kolektifliğinden doğan bir karmaşa. Biz en çok da kendi kendimize kalabalığız, en az kendimize yalnızız diyen bir adam Rafet Arslan.



Yayınevi : Altıkırkbeş, Sayfa sayısı : 192

Okuma tarihi : Mart 2011



20150812

Herkes kendini yedi, öptü, doğurdu...

Geleceğini şekillendir. Geçmişe özlem duy. Sürekli ama sürekli hatırla. Görsel olarak zihnine kazı her şeyi, iki kelimeyi ifadesiz dahi yan yan getirememek nedir? Aman bunu düşünme. Sürekli eleştirilen olduğun için kendini her ne yaparsan yap doğru yaptığına inandır. Yol al. Yol uzun. İnan çok uzun. Ama değil. Evrenin sonu geliyormuş haberini magazin haberi gibi okuyor olmaktan öte bir tüketim boşluğu içerisinde olduğunu fark etmek çok koyuyor olabilir. Uzundur bu kadar zihinsel travma yaşamamış olmak, insanlarda pi filmi repliklerinden fırlayan biri imajı çizmeye neden oluyor olabilir. Kişisel toplantı notları ne güzel bir kelime grubuydu; o üç beş sayfa metinden oluşan kitapları onbeş yirmi liraya satmasalardı altıkırkbeş ne güzeldi. Sabah alarm bile altıkırkbeşte çalardı, şimdi sor yedi. Herkes kendini yedi, öptü, doğurdu...

 yase yazıya döndü lafı sanki ; üç hafta önce kestirdiğin saçlarını bugün gördüğünde "güzel mi kesmiş aslında ne" demek gibi bir şey. uzadı .. uzadı...

20140714

bir arada olunca

bir arada olunca 
belki ânı durdurur 
kelimelerin geçişini izleriz birlikte 

alırız birini koyarız önümüze, 
sevişiriz usulca...
sözcükler bize bakar, 
biz birbirimize...
kimin kimi seçeceği belli belirsiz...
 

bir bakarsın, 
-kesin, 
biz sızmadan kelimeler sızar aramızdan...


14 Temmuz '14 



görsel : Anxious People by El Lissitzky

20140315

rüyamda

rüyamda bir sinemaya gidiyordum. ama apartman dairesinde bir sinema. hep gidermişim. ankaradaymışım hatta. son birkaç günümmüş o şehirde. hatta son günmüş gibi. çıkıyorum evden zorla.  ferzan özpetek'in son filmi. kemerlerinizi bağlayın. onu izlemek niyetindeyim. içeriye giriyorum kapının önünde başı öne eğik bir adam ve içeri kısımda bir kadın var. diyorum ben film için gelmiştim ama... cümlemi yarım bırakıyorum. içeriye göz gezdiriyorum sanki bir arbede olmuş. yıkılmış ortalık. artık film yok diyor adam. sinemamız yok. makineleri kırdılar diyor. nasıl olur diyorum. biraz anlatıyorlar isteksiz ve mutsuz bir şekilde. ben kapıda kalakalıyorum. o anlatırken o olaylar canlanıyor gözümde. birkaç adım geri atıyorum daha anlatırken. adam ondan kaçıyorum sanıyor. onları suçluyorum sanıyor. öyle değil ama... önce filmi izleyemeyeceğime üzülüyorum, son günüm zaten. bu mutsuzluk fazla diye geçiriyorum içimden. sonra sadece kendimi düşündüğüm için kızıyorum. sinema çalışanlarına üzüntülerimi belli edecek birkaç cümle kuruyorum. ama o cümleler de karışıyor. umarım bundan sonrası iyi olur gibi bir cümle. ama ben bile inanmıyorum cümlelerime. dışarı çıkıyorum. bir üst katta bizim araf gibi bir bar varmış, bir şeyler içmek istiyorum ama vazgeçiyorum, sokağa çıkıyorum. sokağın rengi kaçmış gibi. fazla gri. ankaraya bahar gelememiş gibi. sokaklar ıslak. öncesinde yağmur vardıysa durmuş gibi. ara sokaklardan yürüyorum uzunca...


 görsel : OSWALDO GUAYASAMİN

20140223

üzülmez misin?

elinde görüntüler var bir film çekmişsin, fragman hazırlaman gerekiyor. fragmanı hazırlarken nereden hangi görüntüleri alacağını tam kestiremiyorsun; sürekli sanırım olmadı, sanırım anlatamadım, yok hayır diyerek geçiyor. ama bir yandan da hazırlamaya devam ediyorsun. sanki hiç biri film hakkında gerçekten vermek istediğin duyguyu vermiyor, olmuyor. bir anda elektirikler kesiliyor, saatlerdir başında oturduğun bilgisayarında hazırladığın fragmanı hiç kaydetmemişsin. hiç beğenmemiştin ki. işte şimdi o olmamış fragmana bile üzülürsün, üzülmez misin?


photography-aneta-ivanova

20140222

Bir kedim olmalı



Bir kedim olmalı. Bir yerlerde unuttuğum bir kedim olmalı. Sesini duyuyor musunuz?

Geçen gece üstümüzden bir tren geçti. Ama gerçekten geçti. Önce çok sessizce bir şeyler düşünüyordum, sonra aslında biriyle konuşuyor olduğumu fark ettim. Bir ara gerçekten bağırdım. Ama bağırdığım kişi kendimdim. İnsan kendisine kızar mı hiç? Bağırarak hem de? Ben öyle yaptım. Konuştuğum adam önce anlamadı. Bir şeyler söylemek istedi, en mantıklısından açıklamalar yapmaya niyetlendi.  Sonra onu susturacak kadar bağırdım ben de kendime. Gerçekten beklemiyordu. Sessizce benim kendime söylediklerimi dinledi. Üzüldüğünü görebiliyordum. Çünkü ben de üzülüyordum. Bir an içimden kendimi gözümden düşürmek geçti. Nasıl yapacağımı bilemedim. Özdemir Asaf’a sığındım. Anlattı. 

Sahiden kızılacak şeyler mi yapmıştık. Yoksa sadece üzülecek şeyler mi? “İkisinin arasında çok ince bir çizgi var”, dedi adam. Sus, dedim. Ben konuşuyordum, kendimi aklıyordum. Bunu görmek korkunçtu. Kendimi affetsem yine iyiydi, bense aklıyordum. Kimden öğrendiysem artık... Aklandık geçmedi, affetsek geçerdi.

Tren rayları titreyip duruyor, sayısız trenin geçtiği gecenin izi sürüyor. Kedim nerede, söylesenize kedim nerede?


Related Posts with Thumbnails
haberler haberler