"Kaplumbağalar da uçar!"

"Ev sanki geçmiş yüzyıllara uzanan büyük, suskun bir ailenin üyeleriyle dolu. Orada, ikinci kişiliğimle yaşıyorum ve yaşamı geniş anlamıyla, bir var olan bir yok olan bir şey olarak algılıyorum."

-Carl Gustav Jung-

20140714

bir arada olunca

bir arada olunca 
belki ânı durdurur 
kelimelerin geçişini izleriz birlikte 

alırız birini koyarız önümüze, 
sevişiriz usulca...
sözcükler bize bakar, 
biz birbirimize...
kimin kimi seçeceği belli belirsiz...
 

bir bakarsın, 
-kesin, 
biz sızmadan kelimeler sızar aramızdan...


14 Temmuz '14 



görsel : Anxious People by El Lissitzky

20140315

rüyamda

rüyamda bir sinemaya gidiyordum. ama apartman dairesinde bir sinema. hep gidermişim. ankaradaymışım hatta. son birkaç günümmüş o şehirde. hatta son günmüş gibi. çıkıyorum evden zorla.  ferzan özpetek'in son filmi. kemerlerinizi bağlayın. onu izlemek niyetindeyim. içeriye giriyorum kapının önünde başı öne eğik bir adam ve içeri kısımda bir kadın var. diyorum ben film için gelmiştim ama... cümlemi yarım bırakıyorum. içeriye göz gezdiriyorum sanki bir arbede olmuş. yıkılmış ortalık. artık film yok diyor adam. sinemamız yok. makineleri kırdılar diyor. nasıl olur diyorum. biraz anlatıyorlar isteksiz ve mutsuz bir şekilde. ben kapıda kalakalıyorum. o anlatırken o olaylar canlanıyor gözümde. birkaç adım geri atıyorum daha anlatırken. adam ondan kaçıyorum sanıyor. onları suçluyorum sanıyor. öyle değil ama... önce filmi izleyemeyeceğime üzülüyorum, son günüm zaten. bu mutsuzluk fazla diye geçiriyorum içimden. sonra sadece kendimi düşündüğüm için kızıyorum. sinema çalışanlarına üzüntülerimi belli edecek birkaç cümle kuruyorum. ama o cümleler de karışıyor. umarım bundan sonrası iyi olur gibi bir cümle. ama ben bile inanmıyorum cümlelerime. dışarı çıkıyorum. bir üst katta bizim araf gibi bir bar varmış, bir şeyler içmek istiyorum ama vazgeçiyorum, sokağa çıkıyorum. sokağın rengi kaçmış gibi. fazla gri. ankaraya bahar gelememiş gibi. sokaklar ıslak. öncesinde yağmur vardıysa durmuş gibi. ara sokaklardan yürüyorum uzunca...


 görsel : OSWALDO GUAYASAMİN

20140223

üzülmez misin?

elinde görüntüler var bir film çekmişsin, fragman hazırlaman gerekiyor. fragmanı hazırlarken nereden hangi görüntüleri alacağını tam kestiremiyorsun; sürekli sanırım olmadı, sanırım anlatamadım, yok hayır diyerek geçiyor. ama bir yandan da hazırlamaya devam ediyorsun. sanki hiç biri film hakkında gerçekten vermek istediğin duyguyu vermiyor, olmuyor. bir anda elektirikler kesiliyor, saatlerdir başında oturduğun bilgisayarında hazırladığın fragmanı hiç kaydetmemişsin. hiç beğenmemiştin ki. işte şimdi o olmamış fragmana bile üzülürsün, üzülmez misin?


photography-aneta-ivanova

20140222

Bir kedim olmalı



Bir kedim olmalı. Bir yerlerde unuttuğum bir kedim olmalı. Sesini duyuyor musunuz?

Geçen gece üstümüzden bir tren geçti. Ama gerçekten geçti. Önce çok sessizce bir şeyler düşünüyordum, sonra aslında biriyle konuşuyor olduğumu fark ettim. Bir ara gerçekten bağırdım. Ama bağırdığım kişi kendimdim. İnsan kendisine kızar mı hiç? Bağırarak hem de? Ben öyle yaptım. Konuştuğum adam önce anlamadı. Bir şeyler söylemek istedi, en mantıklısından açıklamalar yapmaya niyetlendi.  Sonra onu susturacak kadar bağırdım ben de kendime. Gerçekten beklemiyordu. Sessizce benim kendime söylediklerimi dinledi. Üzüldüğünü görebiliyordum. Çünkü ben de üzülüyordum. Bir an içimden kendimi gözümden düşürmek geçti. Nasıl yapacağımı bilemedim. Özdemir Asaf’a sığındım. Anlattı. 

Sahiden kızılacak şeyler mi yapmıştık. Yoksa sadece üzülecek şeyler mi? “İkisinin arasında çok ince bir çizgi var”, dedi adam. Sus, dedim. Ben konuşuyordum, kendimi aklıyordum. Bunu görmek korkunçtu. Kendimi affetsem yine iyiydi, bense aklıyordum. Kimden öğrendiysem artık... Aklandık geçmedi, affetsek geçerdi.

Tren rayları titreyip duruyor, sayısız trenin geçtiği gecenin izi sürüyor. Kedim nerede, söylesenize kedim nerede?


20130720

Keşke gitmeseydiniz

Konur Sokak'ta bir kış günü beklediğim yaz geldi aklıma. Senin o hiç Konur Sokak görmemişliğin sindi üstüme, durdum öyle. Maviliğini en çok gökyüzünden almış griye çalmış Ankara ezgileri sokağı inletiyordu yine. Bu şehrin bende kalemi kalmış diyorum şimdilerde.

Not defterimden üç sayfa koparttım bugün. Üç sayfanın ikisi mektup, biri de küçük bir not oldu sizin için. Mektuplardan birinde "beni korkutmak için seni aldılar, ama bilmiyorlar ki benim korkum sadece sensin başka da bir şey değil" diyordum. Not da ise "keşke gitmeseydiniz" yazıyordu. Keşke gitmeseydiniz...

                                                                                    kolaj tarafımdan yapılalı çok az olmuştur.

iç deney



İyi bir gelecek iyiden iyiye yok oluyordu
Belki bir kişi belki de hiç kimse buna inanmıyordu.

Son devrimin hayali ile akıntıya kapılıp gidiyordu insan. Bilemezdi hiç kimse olur muydu acaba dansını. Gözlerin uzak noktası, soluklanırkenki nefes alamamazlıklarıyla birleşiyorduk artık. Her şey bizim yanı başımızda olup bitiyor, biz ufku yamacımıza çekmiş seyrediyorduk. Denizi dalgalandıran bile avuçlarımızdı artık. 


Olanlara gözlerini kapatan üç-beş kişi görsek hayalsizliklerine küfredecek haldeyiz. Gerçek olan hayaldi şimdilerde zaten, bir de hayalsizlik adalet. Bazen çok öfkenlensek de biz yine gülümseme nöbetine saklarız enerjimizi. Sözler cümleler ben’le başlarsa biz’le bitecektir elbet hengamesi. Söylenebilecek en özgürlük nidası bile bazen sessiz de çıkabilir deneyindeyiz. Bu deneyi herkes yapıyor bunun bilincindeyiz. Bazen kendimizi unutuyor, kaptırıyor, çok sencileyin damarını yaşıyor ve geri dönüş yolunda yalnızken taklalar atıyor olabiliriz. Zaten yüzümüze yediğimiz yumrukları da o dönüş yolunda kendimiz kendimize vuruyormuşuz öyle demişler. Ama bak beni bilmiyorlar, ben bu eli tanımıyorum diyorsam tanımıyorumdur. Sözleri kendime benzetmiyorsam da üstüme giymiyorumdur. Bazen hissediyorum bu çok “bağlı” olunan şeyler hareket halindeyken, her hareketi o bağlılık alıyor mu omuzlarına? Bazı siyah ceketliler konuşuyor ya hani ve sen omuzlarına basılmış gibi hissedemeyecek kadar omurgasız mısın? Kendi omzuna tırman başka türlü nasıl yükselebilirsin ki, demiş Nietzsche. Bak sen şimdi Nietzsche dedim ya, biliyorum gittin. Arada şu fark var ki ben tepki gösteremezsin demedim.

                                                                    kolaj tarafımdan yapılalı çok az olmuştur.




20130122

ankara kadar siyah

bir anda kayboldu kaybolmama ümidi ile... 

birkaç kelime okusam cümleler diziliyor ardı sıra. birkaç cümle okusam yakama yapışıyor bu öykü. bir iki yaz diyor akıl. sonra sus diyor ne haddine. gelmiş geçmiş en çetrefil yolculuğun ardına sığınıyor tüm kayıplar. koskoca bir şehir kayboldu gözümün önünde yolculuktan bahseden kim?

o adam gittikten sonra oldu her şey. demek ki gidilebilir bir şehirdi bizimkisi. ben sadece bu şehre gelmeyi ve kalmayı bilmiştim, ona da gel demiştim. geldi... ve sonra bir gün apansızdı.. kayıp dediler, yokluk dediler kızılay'dan eve kaç saatte yürünürdü bilmezdim. ama şu sıra o kadar çok öğrendim ki. İçimde öyle bir Kocaeli var ki, her gün Kızılay'dan eve yürüyor...saatler sonra dönüp bakıyor kendine ardında hala koca bir şehir.... bizimkisi.... aynı uzaklık aynı sarhoşluk, aynı sır ve aynı uzaklık. söylemiş miydim. sahi uzaklığı dile getirmiş miydim. olsun bak burdan da çıkarılacak bir şey var. haykırış var. bağırtı. küskünlük. kızgınlık ve karanlıklar var...

şehir soluyun beyler! size en yakın olanını alın avcunuza çekin içinize. sabahla durun karşısında çünkü o hep karanlık. hepsinin için küskün karanlık. ufacık bir temas etsek simsiyah oluyor içimiz. 

-ankara kadar siyah hep bizim içimiz.

20120713

her şey biraz daha


kötücül mide ağrıları olmasa
bazen raskolnikova bağlamasa
mavi kuşlar hep uçsa
kabuklarım kaplumbağa bağlamasa

               her şey biraz daha iyi olabilir..

20120219

babam

Bir kalabalık içinde unutulan pili bitmek üzere bir kamera gibiyim.

Açığım yine tüm seslere, kişilere ve tümcelere. En karanlık içinde parlayan bir objektif misali aklım yine kendimde. Yazılmış yazılamamış tüm rüyaları belki bu kez ben uyumazken çekerim diye boşluk inancındayım dünyanızın. Ayaklarımı saldım pedala ama yüzüm asılı kaldı geçmişte. Kırılacak ne ruh kaldı ne de uyku ne de sahiplik. Tam ortasından kırılacak bir ben varım işte.

Kırdınız...

Babam beni bıraktı ve gitti. Seni istemiyorum artık demek istemiş. Biliyorum bunu benim yüzüme söyleyememesinde bile bir kırılmamışlık tutabilirim avuçlarımın içinde. Ben bile açmaya korkarım sonra avuçlarımı, ya paramparça olmuşsa diye... Bir insanlıktan kopmuşluğum, bir herkese ama herkese inanma isteğim aslında babama, babamın yaptıklarına inanmak istemediğimden.

O, benim en sevdiğim bisikletimi bir başkasına satıp gitti. Zannetti ki en sevdiğimi elimden alırsa kendisi de gidebilirdi.

Bakmayın şimdi böyle konuştuğuma, ben aslında bir çocuğum... Bir düşükopmuşluk dadandı rüyalarıma artık güzel şeyler olmuyor. Babam gitti, bisikletim gitti... Sonra bisikletim geri geldi ama babam gelmedi. Diyorum en azından gelmeyeceğim diyebilseydi...

Avuçlarımı insanlara sürüyorum şimdilerde babamın gizini bana anlatmasınlar diye. Zannetsin ki beni üvey evlat olarak alan kadın bile “babamı unutabiliyorum” adında. Ama öyle değil. Babamı hatırlıyorum, hatırlıyorum da, diyorum avuçlarımda daha fazla tutamadığım bu kırılmamışlık beni ona bir kez götürse...  

Tüm insanlar beni sevebilir. En kötüsü de, en kendine sevgisizliğinden sevgi yaratanı da sevebilir. Fakat herkesin sadece beni babamın beni sevmemesinden ve istememesinden doğan bu sevgisi bana hiçbir şey anlatmıyor diyeceğim onlara bir ara, ama şimdi değil... Beni sevemeyenler olduğunu bildiği için sevenler gerçekten mi severler? Durun ben o sevmeyene sorayım diyeceğim ama ona gitmem onun için hiçbir anlam ifade etmeyecek. Benim gerçekten bu çocuk halimle anlamayacağım kadar kötüyse bir şeyler, ben belki de anlamaya zorlamamalıyım sizi. Biliyorum o kırılmamışlığımı avuç içimde unuttum ama siz de beni bu kalabalık içinde unuttunuz. Benim pilim bitmek üzere, yardım edin...

film karesi:  the kid with a bike

bknz. annem


20120115

Tersi ve Yüzü - Albert Camus



Bu incecik kitapta o kadar kocaman bir varoluş var ki... Tahsin Yücel önsözünde Camus'un bu kitabı hiçbir zaman bitmeyen  ya da yayınlanması için uzunca süre beklediği, bitmediğine inandığı bir serüven olarak gördüğünü yazıyor. Camus da önsözünde onaylamış. Kitap aslında bitmiş ama düşünceler yürüyor fikrimce. Şimdi ben de bitirdim kitabı ama ellerim ceplerimde bir akış seyrindeyim. Çoklukla izimi kaybettim. Var ya da yok, ters ya da düz, ölü ya da diri tüm insanlar içimde, benimle birlikte kendimle. Kendim, kuşkusuz ki en çok kendim huzursuz ediyor beni Albert Camus'un rotasında.


20111022

Ben üflüyorum şehre sisi


Akşamüstünün tüm gün ışığını kucakladığı bir gün yine. Kucakları dolu dolu, içi tırmıklanan, geceyi söze boğan, tüm yorgunluğunu aydınlığa bırakıp umarsızca geceyi çağıran adamım yine. Yine yorgun.

Bir an önce açılmasından evvel bir an evvel kapanması ve içeride kalanın kendim olmasını istediğim kapılar var aklımda. Her kapanan kapı, içine kapatsa ve orada kalakalsa ya! Tüm gün kulaç açıp kıyıya ulaşmamak arzusu bu serdeki. Avuçlar kapıya yaklaştırılır ya hani,  gerçekten kapalı değil mi?...

Çıktığım kapılardan evime dönebilmek için her gün koşuyorum. Yorgunum. Her gün yorgun. Huzursuzum. Sağ gözüm seyiriyor. Elim, kalem tutmaz aklım ve nefes bile alışımdaki aceleciliğim size görünmez öyle mi! Ben diyorum, aslında burada değilim, sizin yanınızdaki ben değilim. Bu konuşan, kucaklaşan, uzaklaşan ben değil; bu sıkılan, bu monotonlaşan ve bu yaşayan ben değilim. Yüzüme görünsem gözüm inanmaz, söze gelsem kulaklarım duymaz. Yürüdükçe kendine koşan, koştukça durakalan; üç adım atıp ikinciyi unutan, yarım uykularında var olan tüm delileri saklayan, size görünmesin diye sürekli gözlerindeki fersizliği bir kırpıp bir açan benim.

Ellerim diyorum o kapıya bir değse, bir hissetsem kapandığını yüzüme, bir görsem gözlerimle. Mezar gibi... Ölüm gibi... İç çekiş gibi bu yaşam. Hep bir duracak, hep bir olacak var. Hem susacak, hem konuşacak ne çok şey var. Bir baş ağrıları nöbeti saklandı dün içime. Dediler ki bu şehir böyle. Ellerimi uzatıyorum şehrinize, içinden geçiyor bilmediklerim. Bildiklerim yüzüme... Yürüyeyim diyorum koşuyorum ardınıza. Savrulayım diyorum, her yan pek bir yokuş. Dağ, tepe, rüzgar ve en çok da sis. Sisler içinde bırakıyorum bazen şehri. Ben üflüyorum şehre sisi. Dönüş yolları hep bir kalabalık. Rüyam dilimin ucunda uyandığım uykularım içime akıyor. Ellerim diyorum sizi bende tutamıyor ama sizi itiyor. Yaslansa üzerime işte şimdi kocaman bir duvar onu bile itebilecek bir güçteyim. Avuçlarım kanayana dek  iterim. O kadar güçlüyüm aslında ya, içim karıncalanır benim bazen sadece. Olur ya biri görmek isterse diye bırakırım karıncaları avuçlarımın içinde...


film karesi: Un Chien Andalou



20110730

Boş bir kahve kupası






Öylesine bir sabah, uyandığım tüm gecelerin yorgunluğu tek bir sabahta yine üzerimde diyorum. Manasızca geliyor artık bana uyanmak. Dinlenememiş bir bünye, olumlanamamış hayat, anlaşılmak için saatlerce düşünülecek bir ton rüya ve bir an evvel gece olsun arzusu yine içimde. Gece olsun ve o anlaşılamayanlara yenileri eklensin diye…

Oturuyorum masama, darmadağınık kağıtlar, notlar, defterler, daha çok da kitap ve yarısına dek okunup bırakılmış dergiler… Bilgisayar açık yine, dünden tanıdığım müzikler kulağımda. Ben daha play tuşuna basmadan çalmaya başlar ve bir müddet sonra henüz açmamış olduğumu fark edip açarım aynı ezgileri… Cevaplanacak on kadar e-posta vardır hesapta, masamın üzerinde bulduğum ilk kahve lekeli boş kağıda “cevap yaz bir ara” der, bırakırım.

Buraya kadar her şey her günkü gibi. Tek fark bugün bunlar oluyorken kahvem bitti! Boş bir kupaya uzanır gibi uzandım bugüne de ki kupa zaten boştu. Sağlam bir küfrettim içimden, çünkü ben sesli küfredemem. Ne vakit bitti bu kahve allah kahretsin nidalarımda allahı küçük harfle düşünerek çıkar ağzımdan. Sanki bugün yapabileceğim her şeyi yapmıştım ve bir kez daha farkında olmadan o son yudumu tadmışım, öyleyse günün geri kalanına gerek yok diyen bir sinir havli benimkisi, bilmem anlatabildim mi…

Hayatımda olan biten pek çok şeyin son olduğunu hissetmekten kaçmak mıdır bilmiyorum, hiç hissettirmeden bitti. Bittiği süre kadar bir süre benim toparlanmam için hep gerekti. Okul bitti, okul gerçekten bitti demek için zaman gerekliydi. Sevdiğim adam gitti, sevdiğim adam gerçekten gitti. Bu roman da bitti-ki bu roman aslında hala bitmedi. Bu hayat bence bitti, yahu dur hayat hiç biter mi?
Masamda neleri karıştırdığım, o esnada neleri okuduğumu, notlar aldığımı ya da düşündüğümü hiç mi hiç hatırlamıyorum. Çünkü bugün bence çoktan bitmişti. Yahu daha sabahında tükenmişti. Boş kahve kupası duruyor, hem de içtiğini bile anlamamışken, damağında tek bir kahve tadı dahi kalmamışken… Tekrar yapsan ilkine haksızlık olur. Bir romanı bitirdikten sonra ikinci kez okumak gibi, gerçi hayatında çok az kitap okuyanların hep tekrar tekrar okuyup tapındıkları romanları vardır; ama ben hep kahve içerim, çok az değildir ki. Şimdi bana sorsanız en güzeli sabah kahvesidir derim, ama bu sabah onu bile diyememek koyuyor anlıyor musunuz?

Belki bu boş kupayı saatlerce seyredebilirim ve size oradan boş olan bir durum öyküsü bile çıkarabilirim, buna inanmalısınız. Ama yapmayacağım gidip mutfağa bir şeyler atıştıracağım belki bir önceki kahveme ihanet edebilirsem bir kahve daha…

Boş kupa ile boş adımlar atarak salonu geçiyorum. Hiçbir şey düzgün görünmüyor. Mutfağa yaklaştıkça bardağa bakmaktan vazgeçiyorum ve tezgahta duran içine iki kaşık kahve atılmış kupa ve ocakta suyu kaynaya kaynaya bitmek üzere olan bir demlik! İşte şimdi diyorum o dün gece masamda unuttuğum kupa gerçekten bitti. Ve okkalı bir içilmemiş sabah kahvesiyle kocaman gün geceye itilmeye hazırdı benimle… İyi böyle…




10 mart 2011
görsel: the serpent's egg / ingmar bergman

20110704

Boşluğun içine bakarsan boşluk da senin içine bakar

Boşluğun içine bakarsan boşluk da senin içine bakar*.

Delilik ölmektir dedi. Delilik en anlamlı hiçlik. Hiçlik, sizin bindiğiniz gemilerden dönmemek ülkenize. Alıp başını gitmemiz bilmediğimiz yere, sonsuzluğa. Denize, nereye gittiğini bilmeden açılmanın adıdır delilik.

Ne deliler var, o denizlerden dönmediler şehrime. Ne deliler var, size sizin hiçliğiniz suretinde görünmedi diye, bana dediniz, “ona deli deme!”.

Eti kemiği yoktur denizlerin, eti kemiği sözdür delilerin.

Açıldık, sözde bir varoluş cepte. Lafını etmeyin siz de, alimallah size bize üç beş dalga getirsene diye.

Beni sarhoş eden dalgalardır misali, öldürdünüz bizi. Yanmış aklım, sizin yarım dünyanızda kaldı. Şimdi bıraktık biz bu karanlık sulara kendimizi. Delilikmiş, hiçlik ölmekmiş, denizmiş dönülmezmiş...

Düşün bak burası o denizde son nokta, ah bir de avuç avuç karası olmasa...

Boşluğun içine bakarsan boşluk da senin içine bakar.
Eğer boşluk, sen bakarsan boşluk içine bakarsın. Bakacağın boşluklar kendi boşluğundur.
Boş bakışların boş karşılıkları ve boş içimizin sizin boşluğunuzdaki yansıması.
En boş biziz lütfen kabul ediniz.



*Nietzsche aforizmasıdır.

**Michel Foucault, Deliliğin Tarihi kitabında delilerin bir hapishanesi olmadan evvel bir gemiyle denize açılarak hiçbir kara parçasına ulaşamamalarını, denizde kalmaları için gönderilmelerini anlatmış. Ve deliliği ölmek ve hiçlik ile ilişkilendirmiştir...

*** Bu yazı Düşünkara Fanzin 15. sayısında yayınlanmıştır.


20110628

The Story Of Adele (1975)

Yönetmen: François Truffaut
Oyuncular:  Isabelle AdjaniBruce Robinson




Hayaller Yalana

Aşklar Nefrete

Şan şöhretse Aşka yenik düşerse…


Yukarıdaki afişte de görüldüğü üzere -aslında- sırtını dönmüş bir adam 
ve aşkını gözünün önünden ayırmayan bir kadının hikayesidir film..

Victor Hugo’nun asil kızı Adele Hugo,
 1863 senesinde yaşadığı aşkın kırıntılarını toparlamak amacıyla Halifax’a gider.

Truffaut sinemasına yaraşır bir sapkınlıkla bağlı olduğu sevgilisi Pinson, 
Adele’yi görmeyi reddetmekle beraber, 
bir zamanlar evlenmeleri üstüne kurduğu o güzelim cümleleri de unutmuş, 
oldukça çatal yürekli bir adam olup çıkmıştır.


Ama Adele
–seven kadın,
her şeyi göze alıp sevdiği adamın yanına gelmiş kadın,
sevdiği için hayallerini yalana dönüştüren kadın,
eski aşkının şimdi bir nefretten ibaret olduğunu anlamak istemeyen kadın,
Pinson’un bu halini kabul etmek istemez...

Üstüne üstlük bu sapkın aşkın
Pinson’un ayağına kadınlar sermek,
başkasıyla evlenmemesi için ortalığı karıştırmak,
paralara boğmak,
ona ulaşacağını bildiği yollardan notlar bırakmak
ve
hayatının her anında her an karşısına çıkabilecek bir Adele yaratmak için elinden geleni yapar.



Adele bunların tümünün yalan olduğuna inanmadığı gibi,
babası Victor Hugo’nun da sevgisini hak etmediğine inandığı hayatının,
sevdiği adamın nefes aldığı sokaklarda geçmesi gerektiği inancıyla
bu aşkın onun dayanağı olacak tek şey olduğunu bize gösterir.

Gerçek bir yaşam öyküsünün aktarıldığı filmde Truffaut bunu hep yapıyor,


dedirtecek türden bir bağlılık gösteren kadın, 
sevdiği adamın ona dönmüş yüzünü tanımayacak hale gelene dek o sokaklarda nefes almaya devam eder.


Sevgi nesnesinin özneyle buluşamadığı durumlarda,
sevgiye olan açlığın ve kurulan hayallerin,
sevgisini hak edip etmediğini bile düşünmeden bu kadar körü körüne bağlılığı getirecek bir yaşam döngüsü sadece filmlerde olur demek üzereyken aklınıza takılan
 bu bir gerçek hikaye olmasıdır !



Bir replik:

Pinson:’Eğer beni sevseydin bu şekilde bencil bir biçimde değil.. Beni senle evlenmeye zorlamazdın.. Eğer birini seviyorsan, onun özgür olmasına izin verirdin.’

Bir Yorum:

Adele kendisini özgürleştiriyor bu sevgide...
Taa ki sevginin öznesine ihtiyaç duymadan sevmeyi kabullenene kadar...







20110625

Farklı işleyen algı sistematiğinin kör dansını izleyin diye bağırabilir şimdi herkes. 
Kuşkusuz iç sancılarının evrenini kargılayabilir insanlık bu sabah da.
Yüzeyine dokunulan her nesnenin iç titremesini kulaklarımızda çınlatabilir Tanrı.
Ve tüm birleşmelerin acı inlemeleriyle akıtabilir bizim içimizi.
Herkese aşina bünyemiz, aşina mezarlıklarda bir anda sadece ve sadece kendini yabancılasa!
Sussak da konuşulanlara bir cevap olsak sonra.
Tırmandığımız omuzlardan baksak aşağılara, sonra deniz diplerinden yukarılara...
Görmesek de, işitmesek de, hissetmesek de bir sarhoşluktu deyip geçsek dünyaya!


Related Posts with Thumbnails
haberler haberler