kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20230130

Kadın - Simone de Beauvoir

 Kitabı sonuç bölümüne kadar diken üstünde okudum. Simone de Beauvoir'nın dilini biliyor ve düşüncelerini tanıyorum. Fakat bu kitabında bence çevirisi dolayısıyla [ Simone'un feminizmi sonradan kabul etmesiyle alakalı bir durum da olabilir] büyük sıkıntılar var. Kadının toplumsal yerini, kişiliğini, ekonomik ve cinsel devrimini anlatırken kadınların aslında çok iyi anladığı ama erkeklerin kullanabileceği ifadelerle ve kadının zayıf noktalarını anti tezini ya da alt yapısını anlatmadan durumu açık eden bir dil kullanmış olması beni çok rahatsız etti. Ta ki sonuç bölümüne kadar... Kitabın sonuç bölümünde ise, kadın ve erkeğin aralarındaki ayrılıkları bir kenara bırakarak, yarış içinde olmaktan ziyade kardeşlik içinde yaşamanın bir yolunu bulmak zorunda olduğu bunun sadece kadınları değil erkekleri de bağlayan bir durum olduğunun altı çizilmiş.



"Kadını kurtarmak, özgür kılmak, onu erkekle arasındaki ilintilerin daracık dünyasına kapatmamak demektir, yoksa bu ilintileri yadsımak değil; kadın, kendisi için var olmaya devam edecektir: iki cins de, hem birbirlerini özne olarak kabul edecek, hem de karşılarındaki varlık için başkası olarak kalacaktır; ilişkilerindeki karşılıklılık , insanoğullarının birbirinden ayrı iki kategoryaya bölünüşünün doğurduğu arzu, tutku, aşk, düş, serüven gibi mucizeleri yok etmeyecektir; ve hepimizi heyecanlandıran vermek, elde etmek, birleşmek gibi sözcükler yine aynı anlama gelecektir; insanlığın yarısının köleliği ve bunun getirdiği bütün o iki yüzlülük yok edildiği zaman ortaya çıkacaktır insanlık denen "varlık kesimi"nin gerçek anlamı ve yine ancak o zaman kadınla erkek arkadaşlığı gerçek yüzüne kavuşacaktır."

20101224

"Beni öp ki kendimi öpeyim"

 "Ben tekim, bir taneyim, biriciğim" anlamına gelecek, aslında kişinin böyle söylediğini bile fark etmediği, bir şeyler dendiğinde sanki kişi aynanın karşısına geçmiş yüzünü - saçını itinayla okuşuyormuş hissi veriyor bana. Hani bıraksan aynayı öpecek, kendisine sarılacak falan ! Bunu bir de başkasını seviyor görünüp başkası tarafından seviliyor olmayı bu hisle bağdaştıranlar var ki tam bir kaos. Sevmeyi, ilgi göstermeyi ezberledikleri senaryo kitaplarını günyüzüne çıkarıyor, yaşla birlikte artık o kitaba ihtiyaç duymadan hissettiriyorlar en gerçek olmayanı. Mevzuuyla alakalı ama ayrıca da düşünülmesi gerektiğine inandığım bir şey:

-- sahte tanrılar yaratarak tanrıcılık oynamayın. bir sevginin, oluşumum, katışımın ardına arkasına gizlenip küçük küçük tanrılarınızı sokağa salmayın. o parçalar koca bir bütüne işaret ediyor ve o bütünü de çok insan aslında er ya da geç gayet de güzel görüyor...

Buradan hareketle "insan bazen  sadece düşünür"e geleceğim. Gayet güzel görüyor dedik ya, gördüklerini yorması kafasına vurulması sonrası olduğunu bildiğim gibi, şunu da biliyorum ki, görmesine rağmen yine de kafasına vurunca bir daha görmemeyi oluşturması ancak mümkün... Deneyim, bazen "sadece düşündüklerimizi" hayata geçirmemiz için şart! Kafamıza vuran yine biz oluyoruz, herkes aslında .

Bazen yaptığım özeleştrilerden önce bir genel durumu eleştirir buluyorum kendimi. Dikkat, sesli özeleştiriden önce. Karşımdakiler "e sen de öylesin, kendin söyledin" dediklerinde benim de içten içe "e sen de öylesin" demeye çalıştığımı farkına varmıyorlar. Daha ne diyim?

Aman diyorum dostlar sessiz olun, bu "genel" çok vahim bir şey. herkes orada da, ısrarla yok orada değiliz dediğimiz için bu kadar çok cümle dilimizde, sokaklarda, dimağımızda, kitaplarımızda.. onlar olmasa ne yapardık tanrı aşkına!

 Herkes birinin karşısına geçip aynaya bakmışçasına kendini mi okşayacaktı da, sevdiğinin de kendini okşadığını bilmeyecekti ne olacaktı! Bu yüzden sadece kadınlar ya da sadece erkekleri ilişki içerisinde eleştiren düşünürleri çok müphem buluyorum. (ilk aklıma gelen aşkın metafiziği- schpenhauer)

 Herkes önce kendisine aşkını bilecek(!), eleştirecek, sonra diğerini bilecek... "sonrası iyilik güzellik."

"Beni öp ki kendimi öpeyim" benzerinde bir replik vardı 99 francs filminde, işte bu adamı sevebilirim demiştim içten içe, sonra kendimden korkmuştum... (Herkes kendinde eksik olanı sever demişti, bak sen şu işe, yine schpenhauer...)

Kendimden korkmuştum, kendimden hep korkarım da, bence işte şimdi, şu anda gelsin bir ben kimim, neredeyim tangosu ve toplu bir dans showu...

Bakınız lütfen, kadınların topukları kıçlarına batıyor, erkeklerinse uzuvları...

E hadi o zaman hep bir ağızdan: biz düşelim de bu dans sürsün, sonsuzluk ve bir gün için! 





20101217

"Auteur" yönetmen François Ozon, Kumun Altında ve Veda Vakti filmleri



Gerçeklik adına gerçekliğin reddi:
Kumun Altında(2000)
(Under The Sand - Sous le sable )

Yönetmen/ Senarist: François Ozon
Oyuncular: Charlotte Rampling, Marie Drillon, Bruno Cremer
    

    “Sitcom”, “Havuz”, “8 Kadın”, “5x2” "Kumun Altında" “Angel” filmleriyle uluslararası arenada haklı bir üne kavuşan François Ozon, ölüm üçlemesi adını verdiği serinin ilk filmidir Kumun Altında. Yönetmenin Veda vakti adlı bu üçlemenin 2. filmini bu filmden daha önce izledim. Toplamda beş filmini izlemiş olduğum Ozon’un, “auteur” kuramını konuşturduğu “kamera-yazar” statüsünü bu filmde de oldukça başarılı bir şekilde yansıttığına inanıyorum. "Sessizlik”in  konuştuğu filmlerinde, repliklerin eksikliğini kapatan muhteşem oyuncu seçimleriyle karşımıza çıkmıştır yönetmen denilebilir.

    Bu yazıyı yazmadan önce yaptığım araştırma sonucu yönetmenin tarzının Bunuel esinli olduğu ve onun çizgisinden kendine has bir yolda devam ettiğini öğrendim. Bu sanırım bu yönetmenin neden tüm filmlerini izlemek isteği duyduğumu gayet iyi açıklıyor. Bunuel esinli dendiğinde akla “gerçeküstücülük” geliyor, fakat Ozon’da bunun biraz daha farklı bir yansımasını görüyoruz. Gerçeküstücü film ögelerini yine elinden geldiğince yoğun anlatımlarla kullansa da, daha çok “gerçeğe yaklaşmaktan kaçan” ya da bi o denli  “yakın olmak için gerçeküstü çaba sarfederek yaşamaya çalışan”  insanların oluşturduğu senaryolarıyla akılda kalıcı nitelikte filmler sunuyor Ozon bize. İzlediğim diğer filmlerinden de ilham alarak şunu söyleyebilirim ki, “sürekli bir red hali” var bu yönetmenin pek çok filminde...

     Kumun Altında adlı filmi üçüncü filmidir Ozon'un, “İlk filmlerimde kendi yaşantımı dile getiriyordum. Sağa sola saldıran bir halleri vardı. Sanırım artık, tahrip etkisi daha az olan filmler yapmaya başladım. Başka hayatlara da uzanabiliyorum şimdi” demiştir. "Tahrip etkisi daha az olan filmler yapmaya başladım" demesi bence yanlış, her zaman kendi hayatımız bizim tahrip etmez çünkü, ayrıca bu filmler gerçekten başka türlü bir tahrip zaten, diyip notumu da düşeyim.

     Kumun Altında filmi, görünüşte kocasını kaybetmiş bir kadının trajik portresini sergiliyorsa da, aklını yitirmeye doğru sürüklenen kadının marazi tutkuları ve fantazilerini konu alır. 25 yıldır evli olan profesör Marie (Charlotte Rampling) ve Jean (Bruno Cremer) orta sınıf mütevazı yaşamlarından memnun, huzurlu bir çifttir. Her yıl yaptıkları gibi, tatillerini geçirmek üzere batı Fransa kıyılarındaki yazlık evlerine doğru yola çıkarlar. Jean yüzmeye gider. Sahilde uyumakta olan Marie saatler sonra uyandığında, kocasının denizden dönmemesi üzerine cankurtaranlardan yardım ister, tüm araştırmalara rağmen Jean’ın izine rastlanmaz. İşte bu noktadan sonra Jean ile ilgili “gerçeklerin reddi” başlar. Öyle bir ruh haline bürünür ki kadın bazen izleyiciyi bile “ölmemiş olabilir mi!” sorusu üzerine yöneltir.



Gerçek olana yaklaşmamak adına, kocasının eşgaline uyan bir ceset bulunur ancak Marie, onun Jean olduğuna inanmaz. Çevresindeki dostlarının çabaları sayesinde, kendisini duygusal ve cinsel anlamda başka bir dünyaya sürükleyecek çekici bir erkek olan Vincent (Jacques Nolot) ile birlikte olmaya başlar. Ancak, Marie’nin kafasında hala kocasını aldattığı düşüncesi ve onunla hala var olduğunu düşündüğü bir ilişkinin şizofrenik halleriyle izleyiciyi bu acıya ortak eder. Kocasının öldüğüne dair pek çok ipucunu görmezden gelen ve mutlu olmayı değil, sadece biraz daha kocasıyla olmayı arzuladığı hayatın kollarına koşarken son bulur film. Hayır filmdeki her şeyi anlatmadım, öyle bir yanılgınız olmasın...
  
      Bu şekilde trajediyi yaşayan güzel kadının, çıldırma sürecinde, izleyiciye ölümün gerçekliğinde boğulmayı reddeden bir insanla birlikte hayata bakma imkanı veriyor yönetmen.

      Senaryoda da imzası bulunan François Ozon, konuyu çocukluğunda duyduğu ve bir adamın denizde kaybolmasını konu alan hatıralarından yola çıkarak oluşturmuş. Ardından da konu hakkında uzmanlarla ve sevdiklerini kaybeden kişiler ile görüşmeler yaparak detayları incelemiş ve o iç dünyayı bu filmle oldukça iyi resmetmiştir...



Ölümün tetiklediği “DÜRÜSTLÜK” üzerine : Veda Vakti(2005) 
(Le Temps Qui Reste)

Yönetmen / Senarist: François Ozon
 Oyuncular:
Melvil Poupaud,
Jeanne Moreau,
Valeria Bruni Tedeschi

      Yasama veda üzerine bir film...

      Ölüm kapıyı çalınca ölümün tetiklediği “dürüstlük” üzerine benzerine az rastlanır bir öykülemeyle beyazperdeye taşınan “Veda Vakti (Le Temps Qui Reste)”, yine auteur kuramını konuşturduğu François Ozon sinemasının ölüm üçlemesinin ikinci filmidir. Bbu filmde ana temayı oluşturan "bir erkek melodramı", insanın kendi ölümüyle başa çıkması üzerine kurgulanmıştır.

       Daha önce "Kumun Altında" ile Ölüm üzerine bir film daha yapan Yönetmen François Ozon, "Veda Vakti"ni hangi sebepten çektiğini şu cümlelerle dile getiriyor:
     "Her şey Ölüm üzerine bir üçleme yapma fikri ile başladı. Üçleme, sevilen birinin Ölümü ile başa çıkmayı anlatan ve “gözyaşının olmadığı bir melodram” olan "Kumun Altında" ile başladı. "Veda Vakti",  kendi Ölümünle yüzleşmekle ilgili daha çok. Üçlemenin son halkası ise bir çocuğun Ölümü üzerine olacak." demişti. Bu cümleyi söyledikten ve benim bu yazıyı yazdığımdan tam 4 sene sonra (2009 yılında) The Refuge filmini çekti..

        "Kumun Altında"da Jean'ın Öldüğünden emin olamıyordunuz. Öldüğünü kabul etmek de mümkündü, inkar etmek de. "Veda Vakti"nde Ölüm kat'i, tartışmasız bir gerçek. Romain'in hayatta kalma olasılığı ile ilgili olarak hiçbir şüpheye yer bırakmak istemedim. Bu yüzden tedavisi mümkün olmayan bir kanser türünü seçtim. Karakterin bu denli genç olması hastalığı daha da zalim kılıyor. "Kumun Altında"nın aksine "Veda Vakti"nde soru işaretlerine yer yok. "Kumun Altında"da ne Jean'ın boğulduğunu görüyordunuz ne de daha sonra ceset ile karşılaşıyordunuz. "Veda Vakti"nde ise ben Ölmekte olan bir bedeni göstermek istedim. Romain'in Ölüme olan yolculuğuna eşlik etmek, onun geçtiği evrelerden geçmek istedim.” diyen yönetmen tam da bu anlattıklarını gerçekleştirdiği bir film koymuştur ortaya.


     2005 Valladolid Gümüş Başak En İyi Erkek Oyuncu ödülüne layık görülen filmin başrol oyuncusu Melvil Poupaud, üstün cesaret gerektiren sahnelere sahip filmde, bizi de içine çeken ve pek çok kereler şaşkınlık yaratan karelerle baş başa bırakıyor. Romain’in cinsel tercihinin erkeklerden yana olması filmde ayrı bir farklı noktayı doğuruyor, bir erkeğin gözünden izlediğimiz arzu yoğunluğunu, ölümün soğukluğu ile birleştirmeyi isteyen Ozon, yapmış yine yapacağını dedirtiyor.


     Filmin konusundan biraz bahsetmek gerekirse, kendisinden başka bir şeyi önemsemeyen Romain, genç bir moda fotoğrafçısıdır. Ailesi ile ilişkisi mesafelidir, hemcinsi olan sevgilisi Sasha ile ilişkileri yolunda gitmemektedir. Romain’in hayatı fotoğraf çekimleri sırasında geçirdiği bir baygınlıkla alt üst olur. Genç adam tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalandığını ve önünde yaşayacak sadece birkaç ayı olduğunu öğrenir. Ölümü üzerine doktoruyla yaptığı konuşmalar, bana biraz Nietzsche’nin söylediği o “Ölüm benim Ölümüm ve bilmeliyim her şeyi!” havasını verdi diyebilirim.

     Tedaviyi reddeden Romain, bizleri "ben olsam ne yapardım" sorusunu sormaya ister istemez itiyor. Zaten her kim ki nerede bir ölüm sözünü açsa yaptığımız gibi oluyor tüm bunlar... Yönetmen, filmdeki Romain karakterine “inkar etmek” senaryosunu yazarken, bizleri de bir isyana teşvik ettiği inancındayım. Ölümü beklemeyi seçen Romain, herkese veda amacıyla bir bir uzaklaşmayı tercih ederek, iç dünyasına uzanan bir yolculuğa çıkıyor. Romain adım adım Ölüme yaklaşırken kendisi ile hesaplaşıyor ve o ilk başlarda tanıdığımız asi adam dünya ile barış imzalıyor...



   Bu süreçte hayatında en çok değer verdiği büyükannesiyle görüşen Romain, hayatın aslında çocukluğumuzun bir uzantısı olduğu kabulünü yeniden bize hatırlatıyor bu yolla yönetmen. Romain’i sık sık çocukluğuna götürerek ailesine  yakın-uzak olmasının sebepleri üzerine bizleri bir serüvene davet ediyor. Aslında çok kızdığımız insanlar en sevdiklerimiz, hep uzak olduklarımız bize en yakında durmak isteyenler olduklarının çıkarımını da yapmamıza fırsat veriyor.

    Romain’in Ölüm acısını paylaşmak için, yalnızca kendisini anlayacak olanın Ölüme en yakın  duran insan yani büyükannesi (Jeanne Moreau) olduğunu düşünmesi  ve onunla yaptığı konuşmalar da  filmin ayrı bir etkileyici bölümüdür denilebilir.

    Romain’in hayatında kendi adına yoluna koyduğu ama etrafındaki insanları altüst eder gibi görünen tavırları aslında –kendince- onlar için yapılmış büyük bir iyilikten öte değildir. Ölümün, bu soğukkanlı tavırları korumasına yol açması, etrafında tanıdığı insanlara uzaklaşırken, hiç tanımadıklarına da yakın olmasını sağlayarak anlatır yönetmen. Gelecekte öleceğini bilerek son günlerini yaşama hakkı verilmiş olan bir adamın ardından yeniden dünyaya gelecek belki de “kıvırcık saçlı” bir başka çocuk içinde de umudunu barındırmaktadır film. Ve o çocuk, bizi Ölümün o içine çektiği karamsarlık havasını tümüyle alıp götürerek mavi engin denizlere orada olduğunu bilmek üzere bırakıp, Romain’e “Veda Vakti”nin geldiğini anımsatır..
      Her şeye rağmen kesinlik odur ki, bu film size "Ölüm" kelimesinin baş harfini büyük yazdırır...

      François Ozon, ölüm üçlemesini, geçen sene(2009) çektiği The Refuge filmiyle tamamlamıştır. Bu yazıları seneler öncesinden alıp temize çekerken, bu filmi henüz izleme fırsatı bulamadığımı fark ettim, ... En kısa sürede izlediğimde ayrıca yazısını yazmak isterim, iyi seyirler.







Yasemin Şahin

Not: Bu yazı bir vakit İnfo Ankara gazetesinde de yayınlanmıştır.



20101007





zaman geçtikçe apartman kendi boşluğunu keşfetti gün geldi apartman kendi boşluğunu özledi 



ve her zamanki gibi, doğru unutmak için hatırlıyorum... hatırlıyorum... hatırlıyorum...

20101005

"Sonrası iyilik güzellik"




Yatağımdan terler içinde uyandığım bu kaçıncı uyku bilmiyorum. Aslında ben, bu uyku mu bilmiyorum... Saate bakmak için kendime geldiğimde uyuyalı sadece yarım saat olmuş olduğunu gördüm. Yarım saatte hangi uyku beni bu kadar derine çekebilir ve o elastik bantlarla sarılı beyin hücrelerimin bilinçdışı akışına bırakabilir anlayamıyorum. Uyumadan evvel kahvemle birlikte yediğim jelibonların bunda bir payı olup olmadığını düşünmek istiyorum...

 En son bu şekilde uyanıp kapımı hızla açtığımda annem ve babam salonda bana bakıyorlardı korkunç gözlerle. Onları görür görmez kendime gelmiştim. Şimdi az evvel ki uyanış salonun boş oluşuna denk geldi, üstelik içerde o eşsiz hiç oturmadığım “otur da kalkma” koltukları bile yoktu. Hiç bir şey göremeyince bağırdığımı ve boynumdan akan teri avuçlarımın içinde erittiğimi hatırlıyorum.

Elimde yine o salak doktorun verdiği elastik sargı var. Salak, çünkü ellerimdeki morluğun asla geçmeyecek bir şey olduğunu anlamamakta direniyor. Her defasında yine nereyi yumrukladın sorusunu sormaktan vazgeçmiyor. Ona ilk yumruktu önemli olan, “sonrası iyilik güzellik” * diyorum anlamıyor.

Geçen gidişimde hastanede eski psikologumu gördüm. Asansör bekliyordu sıkılgan tavırlarla ve bu kez ben ondan büyüktüm. Göz göze geldik ve ben o büyük gözlerimi aksi yöne çevirdim. Sonrasında asansöre binmekten vazgeçtiğine ve ona bulaştırdığım hastalığımı kusmak için tuvalate gittiğine eminim.

Bu o hastaneye belki üç yüzüncü gidişim ve ben ilk gittiğim günden bu yana herkes benle aynı dili konuşmakta. Bir tek elimdeki morlukları anlamıyorlar şimdilerde; ama diyorum bakın size, çok yakında anlayacaklar. 

İnsanlık kendisini pek sevdiğine kendini öyle inandırmış ki beni anlayamadıklarını gördüklerinde benimle aynı hastalığı paylaştılar. Yakında da beyin hücrelerimizi saran elastik sargıları serbest bırakıp bilinçdışı akışımızda dansa çıkacağız. Kabuslardan uyanacak herkes ter kokarak ve herkes ilk önce suçu jelibonlarda arayacak sonrasında da anne babasının yokluğunda... Hızla kaçacaklar... Sığınacakları tek yer tuvaletler olacak. Kendi boklarını bıraktıkları o kokusu hiç değişmeyen küçücük, daracık odalarda.

Bence biz aslında yatağımıza işememeyi öğrendiğimizden beri o tuvaletlere en çok ne zaman, hangi anlarda gitmeliyiz bunu anlayamıyoruz yüzyıllardır...

Hala uyuyor olduğumu hayal edip susuyorum. Dostlar kendilerini en çok tuvalet aynalarında görsünler şimdi. "Sonrası iyilik güzellik".* 



* Aşk/ Cemal Süreyya

20100908

viridiana ve mumlar


bir kabusu tekrar gördüğünü hissettiğin uyanış. dışardan bakınca içeriyi göremediğiniz camlar. tekrarlayan kabus yine başladı. gözlerim bulanık görüyor. neden farklı rüyalar görmem de hep aynı rüyaları görürüm.  altyazıları okuyamıyorum baba. siyah ayakkabı üzerine beyaz elbise giymemeliydin. "o zaman film izleme kızım." bu yazılar siyah üzerine beyaz yazılmış ondan mı? gözlerim ölüyor. sesim neden böyle uyuyor muydum? çok pis çığlık. gözlerimden bahsediyorduk sesimden değil. uyku kabus demek. sessiz ol. tekrarlanmayacak bu kez söz. "o zaman uyuma kızım."  rahatımı kaçırıyorsun. kaçan rahat olsun. kaçtım rahatım. kendin bende kaldı. üstü kalsın. nereden aldın? uykumu pazarladım. bana yaramıyor. rahattasın. maç bitti. gözlerim dışarıdan bakınca görünmeyen camın üzerinde bana bakan bir göz yakalamaya çalışıyor. siyahsın göremiyorum. sesime gel. uyumuşsun sen. kabus yoktu. maç özetleri başladı dur. uyanmadın daha ondan yok kabus. cimdik atsana. kes sesini. soru sor bana. ay getirmiş mi yine sana dostun. bu gecenin adı "viridiana" olsun. gece cevapsız. ağlamadı hiç viridiana, sen ağladın oyun bozuldu. ama ben doğduğum gün hep ağlarım. iptal dedi birisi. "o zaman bir daha sınava girme kızım" ben kim iptal dese ağlarım viridiana. oylarınız hayır mı sorusunu hayır diye cevapladılar baba. kim tutar seni. sesime gel."o zaman hayır'dır kızım"  "ay" bu kadar yakın olamaz kızım.göz doktoruna gidelim dostum. her şey altyazılar için değil mi? konuşsana. altyazıyı takip et. viridiana çivili yatakta yatıyordu. benim için mors alfabesi öğren bebeğim. bacaklarıma da kramp giriyor geceleri. saklanma zamanı. uyuyamamaktan. çok kalabalık bir kitle buraya doğru geliyor. hepsi iptal diyor. hayat iptal. bilinç durdu. gözler görmüyor. ay düşmüş. içerinin görünmediği camın kırıntılarında yatıyorum. hepsi mors alfabesini o cam üzerinde denememden oldu. viridiana çivileriyle yardıma geldi. yattık can kırıklarının üzerine. rahattayız. maç bitti. kalabalık kitle hala buraya gelmeye devam ediyor. her şey bitti. bir tek kabus devam. doğum günüm kutlu olsun. üfle hadi mum bitecek.








20100901

Kendim ile başlayan bir cümle daha



-         Kendim ile başlayan bir cümle daha kurmak istemiyorum artık.
-         Bencillik bir hastalıktır.
-         Hayır, insanın başına gelmiş gelebilmiş en büyük hastalık mazoşistliktir.
-         Sorunların mı var?
-         Kimin yok ki!
-         Pekala, öyleyse iki normal insan gibi konuşalım.
-         Biz hiçbir zaman iki normal insan gibi konuşmadık.
-         Biliyorum, belki de konuşmamız gereklidir artık.
-         Ben hiç kimseyle iki normal insan gibi konuşmadım.
-         Anormal olmak mı derdin!
-         Normal olamamak derdim!
-         Ergen tavırlar bunlar.
-         İşte bu iyi geldi.
-         Bence sen de bir hiçsin. Bir şey olmak derdinde olman ne kötü.
-         Sen bunları bana söyleyerek benim hayatımda daha da somutlaştığını düşünüyorsun her defasında.
-         Somutlaşmıyorum, siliniyorum.
-         Hayır! Sen her şeyi daha da netleştiriyorsun. Katı kaskatı bir sen çıkarıyorsun karşıma.
-         Evet.
-         Lanet olsun. Yine kendimden bahsettim. Baksana “çıkarıyorsun karşıma”… Benim tek derdim her şeyi kendimle açıklama ihtiyacımdan vazgeçmemem. Bana etki ediyorsa benle açıklanmalı. Sen benle varsın, ben yoksam yoksun. Bana etkin yoksa yoksun.
-         Hissettirdiklerim gibi bir etki mi?
-         Sadece o değil, ama evet o.
-         Odayı komidinden aydınlatan bir gece lambasının arkasına bir de ayna koyarsan tüm oda günışığına bürünür.
-         O ayna benim.
-         Yalancı gün ışığı.
-         Kandırılmış gerçekler.
-         Hoş geldin…
-         Nerelerdeydim?
-         Kendinde kalmıştın.
-         Sana dönelim.
-         Bence dönmeyelim karanlık burası.
-         Peki…

_______________________________________________


-         Belki de içerisinden kinder sürpriz yumurta edasında parça parça hediye çıkacaktır diye ummuşumdur ha!
-         Bütüne odaklan!
-         Ben parça parça olduktan sonra bu çok zor!
-         Benim bütünüme.
-         Senin bütünün o hediye ile tamamlanacak.
-         Hediye ya da sürpriz yok.
-         Evet, bak aslında bir şeyler değişirse bu sürpriz olacak.
-         Sürprizler beklenen şeylerdir sadece.
-         Asla gerçekleşmez  mi?
-         Söylediğinde ya da beklendiğini bildiğinde kendini imha eder.
-         İmha olmuş sürprizler.
-         Gerçekler.
-         Bütün çok kalabalık.
-         Ayıklan ondan.
-         Bunu bana sen söylediğinde yapamam.
-         Lanet olsun!
-         Ne oldu?
-         Ben de bekliyorum. Beklenti ve “psikanaliz çıktığından beri hemen herkes az çok hastadır."
-         Midem ağrıyor.
-         Kendi sürprizini kusacaksın.
-         Neymiş o?
-         Bir bok olmadığın ve bekleyemeyecek kadar saçma bir insan olduğun gerçeğini.
-         Biliyorum. Sen de tüm o somutluğunla kustuklarımın içinde olacaksın.
-         Sessiz ol.
-         Nereye?
-         Aynayı o lambanın arkasından kaldıracağım.
-         O Benim.
-         Hayır, o benim.

(Ayna karşısında iki kişi)

-         Bu benim elim.
-         Bu benim yüzüm.
-         Saçların. Yine çok güzeller.

(utangaç bir yüz ifadesi)

-         Lambayı açalım mı?
-         Hayır, karanlık güzel.
-         Peki ama ben gece körüyüm.
-         Ben de sadece kendini gör istiyorum.
-         Hep istiyor, hep bekliyorsun.
-         Sen de öyle.

 ( elleri onun yüzündedir.)

-         Bu benim gözlerim.
-         Hayır, onlar benim.
-         Hayır, benim. Işıksız bir ortamda, görmeyeceğimi bilmene rağmen, burada olmamızı istedin sen. O benim.
-         Peki, senin…

 17 Ağustos 2010
Kemer, Antalya

20100724

The Fountain / Kaynak (2006)








Aşkı Kalıcı Kılmanın Yolları:Kaynağa Ulaş!


The Fountain

Yön:Darren Aronofsky


Hugh Jackman-Tomas/Tommy/Dr. Tom Creo


Rachel Weisz-Queen Isabel/Izzi Creo


Ellen Burstyn-Dr. Lillian Guzetti

“Bu yüzden yüce Tanrı Adem ve Havva’yı cennet bahçesinden kovdu ve “hayat ağacı” nı korumak için alevli bir kılıç yerleştirdi”


GENESIS 3:24






TAMAMLA!

Hayatın tam içinden geçiyorken bize bir şeylerin tamamlanması mesajı veriliyor.

Çünkü eksik olan o kadar çok şey varken bu eksikliklerin bir ölümle bütünlenmesi hatta ve hatta sona ermesi ihtimali bizi “kalıcı” olmasını istediğimize doğru, daha çok sürüklemekte ve bir SON görünürde var ise bu SON aslında hiç istenmemekte.


Öyleyse ne yapmalı.


Hayatın içinden geçene içimizden geçtiği gibi mi davranmalı.



Reddetmek ?


belki bi nebze gerekli. ama daha çok onu benimsemek, bir kabul edenle birlikte hayat ağacının kaynağını bulmaya çalışmak gerekli.


Kabul eden:


-KORKMUYORUM.


-Ama ben korkuyorum.


Kayıplar korkutur.



Kaybetmemek için yaralar alınır.


”Ölüm saygıyı öğrenmek için dehşetli bir yoldur”.


Ölüme saygı duymanın anlamı değildir boyun eğmek.


Ölüm değerli olan için çırpınmanın anlamını öğreten bir yoldur.


Ve ölüm; karşı karşıya olunanın saygıyla beklemesi gereken bir yolken; kayıp niteliğine bürünmüş olan ölüm, kaybı hisseden tarafından savaşılması gereken bir sonuçtur.

Her insana farklı bir haz farklı bir korku silsilesi yayan ölüm, kaynağa en yakın duran ve kaynağın bulunduğu vakit içinden geçilen ve bir geri dönüşü olmadığına inandırmakla kaybı hissedene TAMAMLA! ve buraya gel mesajını veren....

ama;


Bu mesajı alana dek süründüren, belki bi nebze yaşayanı “huzur”a kavuşturan


/çünkü o saygı duyan/


yoldur.

Bu yol hayatın içinden geçerken yanımızda.


Belki hayatın başılangıcında, sonunda…


Ama kaynağa daha yakın…

Hayatın her aşamasında düşünülmesi gereken soru:


Kaynak hayatın başında mı sonunda mı?

Kaynağı arayış aşamasında söylenecek söz:


ENDİŞELENME

HER ŞEY YOLUNA GİRECEK!!


................................


..................

Pekala seviyor.


Kaynağı bulmak aşamasında seviyor.


kaynağa yakın olanı seviyor.


Tamamlamasını isteyeni seviyor.


Öyleyse tartışmak gerekli sevenin yanında mı olmalı kaynağa yakın olmak için O’na uzak/yakın mı olmalı.


Onun için kaynağı aramalı. ama onsuz mu aramalı.


aklının her bir köşesinde onlayken maddi anlamda yanında olmamanın


cezası mıdır onu kaybetmek.


bunu mu düşünmeli yoksa o yokken de kaynağı bulmak yönünde arayışlara devam mı etmeli.

Peki ya o TAMAMLA demişse.


O istemişse oturup üzülmeli mi. Aklının her bir köşesi onu hayallere mi götürmeli yoksa bir acı gerçeklikle beraber “burada” mı kalmalı.


sindirmeli sindirirken mi tamamlamalı.


Hayır! kaçış değil bu hayal kurgusu.. asla değil.


sadece sevdiğine daha yakın olmayı arzulayan bir adamın hayatı unutuşu.


Tamamlamakta hem o.


hayat ağacına ulaşmayı arzulamakta.


Sevdiğine daha yakın durmayı arzulamakta belki bi


SON la.



O’na yakın olmak mı ne demek:


belki bir yüzüğü kaybetmek, ama onu sonsuza dek kazımayı istemek.


Her hayalin içerisinde sadece o kazınan “iz” in aynı olduğu, yoksa ölümün de sevginin de, hırs ve tutkunun da farklı bakış açılarıyla anlam bulduğu bi dünyaya dalmayı istemek.


o iz anlatmaktadır kimi düşlediğini o “iz” bize bunu öğretmelidir kimle hayale dalmak gerektiğini..

Ve sonra hissedilmelidir aşkın kaynağı aslında hepimize bir gün


“ihtiyaç” olacağı.



Hepimizi aramak için belki bu kadar çaba harcamayacağımız ama olmasını isteyeceğimiz bir kaynağın aslında var olduğunu bilmemiz gerekmektedir.


Çaba dediğin belki beyinde yeşillenmeli, belki de kalbin tam ortasında.


ama yeşillenmeli, toprağa karışmalı sonra,

bunun olacağını hep bilmeli.


gerekli olan saygıdır ve bunu O’na vermeli, bir gün yeşile bulanacağını herkes kabul etmeli!




Bu yazı 25/06/2007 tarihinde tarafımdan yazıldı.

20100713

Bu bir mektuptur...




aralık'09 kitap kurdu




      Bu bir mektuptur...

      Bu mektup gerçekten ve gerçekten de sanadır. Sakın sorgulama. Hatta şu an açtığın zarftaki gönderen ismine tekrar dönüp bakma lütfen. Hayır, hayır korkmamalısın! Bir kâğıt parçası sana ne yapabilir ki? Hisset. Tüm bu cümleler senin için kuruldu ve senin okuman için göz seyrine sunuldu… Ne hissediyorsun? Gerçekten hissetmeni istediğim şeyleri mi? Cümleler henüz o kadar büyümedi... Kimse henüz o kadar büyümedi ki…

      Sana biraz kendimden bahsedeyim mi? Evet, senden bahsedemeyeceğime göre… Kim birine ilk kez mektup yazarken ondan bahseder ya da ne şekilde bahseder? Özlediğimi yazmalıyım belki de? Evet, evet kesinlikle özledim… İnsan özlüyorum ben. Gerçekten insanları özlüyorum. O kadar çoklar ve her yanımdalar ki, ben gerçekten onların benden uzak olanlarını özlüyorum. Keşke hepsi beni yalnız başıma bıraksa da ben onları özlesem diyorum… Özlemek güzeldir kuzum, sen de özlemelisin…. En son ne zaman birine mektup yazdın? İşte şimdi o birini hatırla ve özle lütfen! Bak yine yapıyorum, hissetmeni istediğim şeyi söyledim, söylesene hissediyor musun? Eğer bu soruma gerçek bir “evet” cevabı alabilseydim kendimi çok güçlü hissederdim. Eğer sen benim bu kadar güçlü olabildiğimi görseydin, sen de aynı yolu kullanarak güçlü olmayı arzu ederdin. Dur kaçırma gözlerini! Güçlü değil misin yoksa? Hiçbirimiz değiliz aslında. Lütfen şimdi bu cümleyi karala. Yo,,. hayır vazgeçtim. Şimdi senin tüm korkularını aldım sanırım. Demiştim sana, bu sadece bir kâğıt parçası ve sen korkmamalısın. Ama ben korkuyorum… Ah, bugün sana çok fazla kendimden bahsettim sanırım, inan ki özlemimden… 

     Az evvel sokakta bir kıza yardım ettim. Adres soruyordu, herhangi başka birine… Dayanamadım o başka birinin umarsızca bilmiyorumuna. Atıldım ve ben yardım etmek istiyorum dedim. Beni tanımayan biri beni sevsin diye yaptım. 

     İnsanlar… Onların benden uzak olanlarını gerçekten seviyorum. Şimdi sen sadece bunu bilerek beni sevebilir misin? Ya da düşün lütfen çok az tanımaya başladığın herkesi biraz sevip biraz nefret etmez misin? İşte ben buna dayanamıyorum. Nefret bana göre değil. İkili duygu yükleri bana göre değil. Terazi gibi kullanamam zihnimi, kalbimi… Şu kadarcık sevdim, bu kadar nefret ettim. Çocuk oyuncağı mı bu! Hadi geçelim artık beni… Bak seni tanımıyorum gerçekten korkmana gerek yok. Hayatıma girmiş birazcık seni sevmiş, birazcık da sevmemiş herhangi birine sorabilirsin bu mektubu. Ben yazmadım diyecek. Hatta şimdi beni bulup bana sorsan, ben bile sana bu mektubu ben yazmadım diyecek. O yüzden çabalamamalısın, sadece oku ve hisset. Sakın korkma bir kâğıt parçası sana hiçbir şey yapamaz, sen istemediğin sürece sana hiç kimse hiçbir şey yapamaz…


    Hoşça kal sahip, bu mektup burada son bulsun ve biz bir ara yaşayıp ölelim olmaz mı?

20100605

.....















"yorgunum"

"kendinden bahsetmeyi bırak artık!."

"senden mi bahsedeyim?"

"neden olmasın?"

"yorgun görünüyorsun..."


20100303

gözbebekleri




Gerçekten bu kez en korkuncu olmuştu. Aslında en dememeli, yaşam sürüyor ne de olsa. İnanmakla inanmamak arasında gidip geliyorum bu kez. Bu gidip gelmelerim beni yine çok derin bir kuyuya itiyor. Kuyunun başı kalabalık. Çok fazla kadın gözü görüyorum beni izleyen. Aralarından biri tükürüyor kuyuya. Düşmüşüm bu kez, sadece ayak bileğim incinmiş. Başka bir zarar görmemişim gibi hissediyorum. Kokusunu duyduğum nemli hava genzimi yakıyor. Kafamı yukarı kaldırmaya cesaret edemiyorum. Gözler benim bakmamı bekliyor. İyice bakarsam göreceğim, hatta iyice bakmazsam bile göreceğim işte.

Sonra kuyunun içinde bulduğum bir taşa oturuyorum. Su var yüzeyinde, ayaklarım suyun altında kalıyor. Ayak bileğim suyun içinde acımıyor. Suyu izlemeye devam ediyorum. Sanki çok az olmasını normalmiş gibi hissediyorum. Bunu normal görsem de görmesem de içimdeki his değişmeyecekmiş gibi hissediyorum. Kuyunun içine bakan ve suya yansıyan gözbebeklerini görüyorum. İşte o an ayak bileğim acıyor. Diyorum sanki bu gözlerin dişleri var ve beni ısırıyor. Ellerime bakıyorum ufak tefek çizikler var. Çok eskiden kalma, yeni değiller kesinlikle. Kabuklu ama hala kırmızı. Suya değse artık acımayacak kadar “kabuklu”.

Elimi suya daldırıyorum dalga veriyorum suya. Gözleri görmemek için dalgalandırıyorum. Hatta bununla bir oyun bile yapıyorum kendime. Çok hoşuma gidiyor. Ellerimi suya sokup çıkarıyorum. Elimden süzülen damlalarda gözbebeklerinin olduğunu hayal ediyorum. İşte biri tam avucumda. Bunu bekliyordum diyorum ve ellerimin arasında eziyorum hırsla. Kanamıyor. İnsanın gözbebeğinde kan yok mudur? Bu kadınların kanı hep gözbebeklerinde mi yoktur? Benim yaralarım kanamış olduğu için mi kabukludur? Her yanım kabuk olsa ne olur? Kan nedir bilmeyen gözler üzerimdeyken kabuklu olsan kime ne faydan dokunur?

Gözyaşı hissediyorum. Ellerimi sudan çıkarıp yüzüme dokunuyorum. Ellerimin ıslaklığından kendi gözyaşımı seçiyorum. Annemin siyah mercimekten taşları ayıklamamı istediği o ilk günü anımsıyorum. Anne bunların hepsi birbirine benziyor seçemiyorum dediğimi. “Eğer taşlı bırakırsan sana gelir yemekte” dediğini. Şimdi elimin ıslaklığında gözyaşımı ayrıştırmak isterken aynı şeyi hissediyorum. Eğer suyun içindeki gözbebeklerini şimdi gözyaşından ayıramazsam bana gelirler. Yine gelirler. Hep gelirler. Nolur gelmesinler! “Anne diyerek uyanıyorum. Bunun bir rüya ya da gerçek olması hiçbir şey değiştirmeyecekmiş gibi hissediyorum. Ben daha bir şey anlamamışken annem hemen de odamın kapısında beliriyor. Gözlerini göremeyecek kadar uzağım ona ama soruyorum. “Günaydın anne” diyorum “neden gözlerin kanlanmış?”

 21.02.2010

resim: Fellini/Olağanüstü Öyküler filminden.

20100223

saçların ıslakken yediği rüzgâr



Sorabileceği soruların hepsini sormuştu. Onun açısından gerçekten çok fazla önem arz eden bir konuşma değildi bu. O yüzden belki de sorularını çabuk tüketmişti. Anlaması gereken biri yokmuş gibi davranıyordu karşısında. Bu tavırları sergilemeye daha fazla katlanamayacağını düşünüp hızla kalktı ahşap sandalyeden. Tek bir şey dahi söylemeden ve ilk kez birini onun yüzüne dahi bakmadan terk ediyordu. Hızlı adımlarla yol aldı. Kafenin kapısından çıkıp daha ilk adımını atar atmaz ayağı tökezlemişti. Bunun ona içeride bıraktığı adam tarafından takılan bir çelme olduğunu düşündü. Umursamadı, yoluna devam edecekti. Hızlı ve seri adımlarını çok yavaş yağan ama soğuğunu bir o kadar hızlıca hissettiren kara karşı attı. Paltosunu elinde taşıdığını ve henüz onu giymeye dahi yeltenmediğini o an anladı. Buz kesmiş elleriyle çok da fazla bir şey hissetmeden paltosunu giydi. Az önce kafeden çıkarken de hiçbir şey hissetmediğini düşünüyordu ve o masadan kalkarken de… Birdenbire ağlamaya başladı. Sanırım bu ağlamaktı. Boğazına doğru düğümlenen gözyaşları yutkundukça gözlerinden süzülüyordu. Soğuk havanın etkisi diye düşündü. Onu ağlatacak bir şey hissetmiyordu çünkü içinde. Kafasını yerden kaldırmadan yürüyor, sıcak nefesini sadece kendisinden daha aşağıya doğru serbest bırakabiliyordu. Hiç ama hiç kimsenin yüzüne bakacak kadar gücü yoktu çünkü. Otobüs durağına geldiğinde yaşlı kadınların onu her zamanki gibi süzdüklerini hissetti. Yine mi örgü atkısının modelini sormak için onlara bakmamı bekliyorlar lanet olsun diyordu içinden. O an atkısını ne zaman boynuna doladığını hatırlamadığını hissetti. Bu kafede bıraktığı adam ne zaman dolanmıştı hayatına peki? Ne zamandır oradaydı. Hala orada mıydı? Boşverdi. Annesine döndü. Belki de onu ilk defa bugün sevmediğini hissetmişti. Ona bu şeyleri örmekten vazgeçmeliydi. Kadının biri hele de o bakmazken sormaya yeltendi atkısının modelini. Sordu da. Yüzünde acı bir ifadeyle kadına baktı ve hızla bir sonraki durağa doğru yürümeye başladı. Tüm soğuk sanki yüzüne yapışmış, onu başka bir hayat katmanında eritiyordu. İçi ise yine buz kesmişti. Hareket ederken kemiklerinin sesini duyduğunu hayal ediyordu. Bu onun başka hiçbir şey hissetmemesine / düşünmemesine neden oluyordu. Öyleyse iyiydi. Buna gerçekten ihtiyacı vardı…

Aradan geçen o bir yıldan sonra o gün yaşadığı hiçbir şeyi anımsamıyordu tabii ki. Ne masada birlikte otururken terk ettiği adamı ne de içerisinde estirdiği o soğuk günü. Sakinlik ve umursarlıkla dolmuştu yine herkese karşı. Elinden geldiğince gülümsüyor ve annesini çok seviyordu. Tüm bunların hepsini hissiyat olarak var olduğu ama sözlü bir şekilde dile getirebileceği bir anının hiçbir şekilde olmadığını düşünüyordu şimdi. Evet bak hatırladı şimdi. İnsanı mutsuz edecek bir şey yokken bunu dillendirmek çokça vakit “iyiyim” lerden ibaretti. Bunu kendine olduğu gibi her şeyini iyi de, olsa kötü de olsa söylemesi gerektiğini biliyordu. Bu kendine kızmışlığıyla kalktı bir anda ahşap sandalyeden. Çok iyi tanıdığı kafe çalışanlarına tek bir şey dahi söylemeden yüzlerine dahi bakmadan çıkıyordu. Hızlı adımlarla yol aldı. Kafenin kapısından çıkıp daha ilk adımını atar atmaz ayağı tökezlemişti. Bunun ona içeride bıraktığı kendisi tarafından takılan bir çelme olduğunu düşündü. Ama umursamadan yoluna devam edemedi bir türlü. Belki de dakikalarca o noktaya ve içerideki kendine bakmayı sürdürebilirdi.. Hiçbir şey bilmiyor gibiydi kendine dair.. Tam bir boşluk, kocaman büyük bir boşluk.. İçerisine hapsolduğu sınırları olmayan büyük, kocaman bir boşluk… Bir soğuk hissetti. Saçları ıslakken yediği rüzgârın soğuğu gibiydi bu soğukluk, bir tek elleri üşümüyordu. Atkısını da beresini de almamıştı bugün yanına. Üşütüyordu hava çokça. Bilmiyordu. Tek bildiği gidemediğiydi. Durdu belki dakikalarca. O soğuk onu dondursa ve sonra bir su olup şehrin kanalizasyon mazgallarından içeri süzülse istedi. İstedi ve oldu. Sanki oldu. Bu kez oldu…

21 ocak 2010

20100221

unuttular ve gitti



ben sana bakıyorum, sen benim acıyan yanıma dokunuyorsun. 
ben acımı senin dokunuşunda görüyorum, sen bakışımı acılarımın çokluğunda ...

"Bana sakın başkalarına anlattığın şeyleri anlatma." dedi kadın.

Ne söyleyeceğini şaşırmıştı bu kez yine. Diline dolanan tüm kelimeler aslında bir başka bütüne işaret ediyordu. Saçmalamaya başladı. Bu anlarda duraksayarak konuşur ve karşısındakinin yüzüne bakamazdı. Bir tek cümle söyleyebilmek için onlarca cümle kurması gerekliydi.

 “Bazen cidden çok sinirlerim bozuluyor. Bu kadar hissetmek de neyin nesidir? Neden bırakamaz ki insan kendisini. Neden tutmak zorunda merdivenleri çıkarken trabzanları? Bıraksak, yalpalasak belki ama emin olsak ya düşmeyeceğimizden? Trabzanlara yapışıp da tırnaklarımızı geçirmesek, tenimize sürtünen başka bir şey arzulamasak mesela.. Merdiven çıksak sadece. Basamaklar ayağımızın altındayken kendimizi zeminde hissetsek. Uçmayız herhalde, kanat yok hani nasılsa. Offf. Sinirim bozuluyor cidden bazen yahu. Nedir bu bunalımlar...”

Cümlelerinin boşlukta çok fazla yankılandığını tam da o an anladı. Bir şey duymalıydı, bir şey söylemeliydi karşısındaki adam. Soruya mı çevirmeliydi, off , ama neden ki? İlla ki soru mu olmalıydı konuşması için. Buna bari ihtiyaç duymayan biri olsaydı yahu.. İyi bakalım dedi ve yöneltti sorularını. Birkaç saniye yine boşluğa bakıp,

“Sahi yahu nedir ve peki ama neden?" dedi tam da yüzüne bakarak. Ne sorduğunu çok da fazla önemsemeden. Vurgu soruda değildi çünkü. Sonunda soru olması vurgunun soruda olduğu anlamına gelmezdi. Hani o kadar cümle kurmuştu gerçekten sadece soruya mı cevap verecekti o, yoksa cümlelerine mi merak ediyordu biraz da.

"Bana konuşmuyorsun." dedi adam. Gerçekten acılıydı sesi. Sanki biraz da kızgınlık vardı, neden bana konuşmuyorsun der gibiydi. Başka başka bir sürü şey de hissediyordu, görüyordu kadın hepsini. O “saçmalarken” olmuştu tüm bunlar. Bütün bunlara o sebep olmuştu işte. Şimdi izleyerek keyfini sürebilirdi. İçinde yeşerttiği ve onunla ilgili olmadığına inandırdığı bu saçmalığı gözleyebilirdi dakikalarca. Peki, şimdi ne yapacaktı? Gerçekten ne yapacaktı? Bu kızgınlıkla ne yapabilirdi? Kızgın olunca ne yapardı? Asıl önemlisi onun yüzünden kızgın olunca ona ne yapardı? Sana konuşuyorum diyerek doğru olanı diretebilirdi. Hiçbir şey söylemedi. Yüzündeki ifadeye bir korku ya da merak eklememeliydi? Yüzü hiçbir şey anlatmamalıydı adama -ki kızmak için daha fazla şey bulamasındı onda.

“Peki,” dedi “unutalım gitsin.”

“Tamam.” dedi adam. Çok şey görmüştü, çok şey anlamıştı belki de, çok şey de söylemek istiyordu ama unutalım gitsin işte tam da o anda öyle iyi geldi ki.

Unuttular ve gitti gerçekten de… Unuttukları şeyi ikisi de biliyordu da işte, giden neydi kimse bilmedi, bilemedi belki de.