20170409

Fences (2016)



   Filmin tek mekan tek plan gibi bir kurgusu olması da yerinde olurmuş derken, bir tiyatro oyunu uyarlaması olduğunu öğrendim. Linklater filmlerine benzettiğim yoğun diyalogların yer aldığı ve insanı hiç sıkmayan havası müthişti. Oyunculuklardan söz etmeye gerek bile yok. Cidden oldukça güçlü ve yerinde karakterlerdi. 

     Hayatımızı sadece kendi anladığımız şekilde anlatabiliyor, kendi öğrendiklerimizle yaşayabiliyorken bu kadar farklı insanları bir araya getiren bir aile olmak aslında çok zor. Bu aile olma fikri bir de toplumsal cinsiyet rollerini oldukça yoğun hissettiğimiz sorumluluklarıyla birlikte geliyorsa; bazen razı, bazen de isyan halinde olmak kaçınılmaz oluyor. Bu filmde de isyanların olagelenlerin başlangıcında boy göstermediği için çok çok sonra açığa çıkmasını görüyoruz. Filmin sonuna doğru eşi de bunu doğruluyor. Evet, o böyle sert, kuralcı biriydi, belki hayatının tek amacı evin çitleri onarmaktı. Ailesini içine aldığı yaşamında evin çitlerini onaran kişi olduğu için önemli olmak istiyordu. “Ve ben de onun karısı olarak bu hayatı böyle kurgulamasına hep izin verdim.” Çünkü eşinin hep güçlü görünme isteğini, evet o güçlü diye onaylıyordu… Çocuklarının kendi istediği hayatları dahi yaşayamaması bu çitlerin içinde özgür olamaması, belki de özgür olmasını istediği için evden kovmasına kadar varabilen ince ince işlenmiş birçok metafor anlatım vardı. Çok güzeldi, çok…

20160925

Böyle bilinsin





Eğer bu  bir yolsa, rotası kimsede yok biliyorum. Herkesin o çok bildiği her şeyi içeren ama kimsenin yapmadığı şeyleri yaptıranlar var ruhunda. Kocaman kocaman  ağaçları var yolun. Yolun küçücük fidanları da olsa değişmeyecek esintisi...Ama uzaklardan esen, içimizi titreten ne yol ne ağaçlar bilinsin.

Bulunduğun yerin önemi yok derler ya hani, tam öyle yerlerin hepsi ayrı güzel, hislerin varoluş şekli güzel. Ağaçlıksa yol, ne ağaç yaprağı götürmek istiyorsun eve, kuraklıksa da su taşımaya lüzum bile yok... Öyle güzel havası, sesi, tınısı...

İçinde belki çok korkunç şeyler vardır da onları görmek için iki göze gerek yoktur. Hislerin yanıltmıyorsa seni - ki bundan eminim- doğru bir yerdeyiz. Doğrunun rotası yok bilmelisin. Herkesin doğru olsun diyip geçtiği, yanlışı süblimleştirdiği dünyada bu da doğru... Böyle bilinsin isterim.



24.10.2015

20151014

Amerika'da alabalık Avı - Yazar : Richard Brautigan

Yazarın daha önce de Talihsiz Kadın kitabını okumuştum. Olduğu gibi; entrika, dolaylama, kurgu ihtiyacı olmayan akışa bırakarak yazan biri olduğunu düşünmüştüm. Bu kitabında bunu teyit ettim. Brautigan kafasını özgür bırakıp, çok da roman yazıyorum kaygısı gütmeden yazan bir adam. Okurken onun elindeki yazmak istediği şeylerin ham metnini okuyormuş hissine kapılabilirsiniz. Altıkırkbeş Yayınları bunu hissetmemize daha çok yardımcı olmak için kitabı daktilo fontu ile basmış. 
Akıcı ve okurken keyif veren, bittiğinde zihinde birkaç toz birikintisi bırakan bir kitap. Kuşkusuz ki hayat gibi, dolaysız yaşamak gibi… Daha önce de benzettiğim üzere Jim Jarmusch filmi izlemek gibi…


"Aynı şey benim de başıma gelmişti. Yaşlıca bir kadını alabalık nehri ile karıştırdığımı hatırladım ve ondan özür diledim. 

"Afedersiniz" dedim. "Sizin bir alabalık nehri olduğunuzu sandım."

"Değilim." dedi.




Yayınevi : Altıkırkbeş yayınevi, Sayfa sayısı : 159

Okuma tarihi : Temmuz 2011

Çürümenin Kitabı - Yazar : E. M. Cioran

Umutsuzluk, mutsuzluk, inançsızlık ve elbette ki çürümüş insanlık kadar doğal bir şey yok diyor Cioran. İnsanların Tanrı ihtiyacına, "başkaları" ihtiyacına yaptığı göndermeler, çeşitli başlıklar altında toplayarak dile getirilmiş. Bu başlıklar kitabı daha okunur kılıyor. Hislerin bütünü, insan ihtiyaçlarının bütünü ve ihtiyaçlarının kölesi insan.. 


Çok sert bir dille bireyci merkezden irdeliyor insanı Cioran. Okunması gereken ve attığı tokatları hissettiren gerçekçi bir kitap.

Yayınevi : Metis Yayınevi, Sayfa sayısı : 166

Okuma tarihi : Temmuz 2011

Otranto Şatosu - Yazar : Horace Walpole

1717 ve 1797 yılları arasında yaşamış Horace Walpole'un gotik akımın ilk yapıtı olarak adlandırılan bu romanı; o bu türde neyi görsem benzettiğim ve Edgar Allan Poe öykülerini çağrıştırmıyor değil. Lanetlenmiş bir kadın, ailesinin saygısını bir soysuz olsa da asla yitirmeyeceği ortadadır. Onun ve çocuklarının başına gelenler, eşinin sadakati, aşkın önüne geçen soy sevgisinin anlatımı hakimdir tüm romanda. Oldukça garipsediğim tutumlar o dönemin aslında bir gerçeği belki de.. Ön sözde bunun gerçek olma ihtimalini vurguluyor, emin değiller tabii ki de...

Yayınevi : Altıkırkbeş yayınevi, Sayfa sayısı : 128

Okuma tarihi : Haziran 2011

20151007

Maldoror'un Şarkıları / Yazar Comte de Lautreamont

24 yaşında bir otel odasında ölü bulunan Lautreament, Isidore Ducasse olarak da bilinir. Maldoror’un Şarkıları kitabı altı şarkıdan oluşan bir düz yazı metin aslında. Tanrı, insan ve kendisi üçgeninde öfkesi, özeleştirisi ve nefretini dile getirmiş olan Lautreament, pek çok şaire ilham kaynağı olmuş. “Opus Magnum” ( Büyük iş) adıyla nitelendirilebilecek çarpıcı bir dili var. Duvardan duvara çarparken bizi, bir ara kendisini de bizimle havada dansediyorken görmek mümkün. Açıp açıp tekrar okunası bir kitap, başından başlanması gerekmeyen…

Yayınevi : Kırmızı yayınevi, Sayfa sayısı : 313

Okuma tarihi : Haziran 2011



Doğum Travması / Yazar : Otto Rank

Otto Rank, Freud tarafından yetenekleri fark edildiğinde ne üniversite eğitimi görmüş biri dahi değildi. Freud onu üniversiteye göndererek psikanaliz üzerine çalışmaya devam etmesini sağlamış. Bu süreç sonrası, Otto Rank, Freud’un psikanaliz kuramına karşı bir tez ortaya koyduğu bu kitabında, bahsi geçen doğum travması çocuk üzerinde Freud’un Oidipus Kompleksi tanımlı anne-baba faktörünün aslında doğumla başlayan travmadan daha önemsiz olduğunu dile getirir. Çocuk anne karnından dışarıya ilk adım attığı esnada yaşadığı korunmasızlık kaygısı, onun hayatındaki pek çok kaybın, ayrılığın, sonun kaygısının özü olduğunu dile getiriyor. Çocuk anneye bağlıysa, tam da bu doğum esnasında kopuşunun onarılmasını istediği ve bir an evvel anne karnına dönmek ( bu ölüm korkusu olarak görülür) isteğini getirdiğini anlatır. Babaya ve çevreye hatta aksi neticelerle anneye olan hırçınlık veya aşırı bağlanma yine doğum esnasında yaşadığı ve ömrü boyunca asla unutmayacağı bu travma ile açıklanıyor. Freud’a karşı durdurduğu,direkt antitez ürettiği sayfalar sonlarda ve bunu anlatırken pek çok düşünürün de referansını almış.

Yayınevi : Metis yayınevi, Sayfa sayısı : 184

Okuma tarihi : Mayıs 2011


Deliliğin tarihi - Yazar: Michel Foucault

Foucault’un gerçekten sakin ve dinç kafayla okunması gereken bir başka kitabıdır. Zorlayıcı bir metin ama müthiş bir tarih birikimi… Deliliğin henüz tanımlanmadığı, geçmişinden bugüne gelene dek aldığı yol… Tanımlanmamış delilikte, kapatılmadan ziyade, şehirden uzaklaştırılma, hatta deniz açıklarına gemiyle götürülüp bırakılma gibi yöntemler izleniyormuş ilkin. Sonrasında cüzzamlıların yer aldığı hastanelere kapatma çoğaldıkça hapishane ve sonunda ilk “tımarhane” olan Bietre’nin açılması… Tarih akışını oldukça anlaşılır ve örnekleriyle, o dönemlerde verilen çeşitli yapıtlar ve romanlardan alıntılarla açıklayan Foucault, çok derin bir araştırma yapmış. Nietzsche dönemine geldiğimizde dehanın insanı delirtmesine değiniyor ki hele o bölümlerde uzunca süre duraksamamak elde değil…


Yayınevi : İmge yayınevi, Sayfa sayısı : 798

Okuma tarihi : Nisan 2011


20151006

Virginia Woolf'tan Yazarlık Dersleri / yazar: Danell Jones

Virginia Woolf hakkında çok şey bilmeme rağmen, henüz tanımamışken bir başlangıç olması amacıyla aldım bu kitabı. Fakat çok da beklediğim türde Woolf’u tanıtan bir kitap değildi. Onun yazma sanatını irdeleyen ve insanlara yazma disiplini edinmeleri konusunda öneriler sunan, bunun nasıl olacağını Woolf üzerinden, onun bazı derslerindeki cümleleri ve örnekleriyle anlatan bir kitaptı. Yazmak yetisini ve gerçekleştirme yöntemlerinin oldukça “özgün”lük barındırdığına inandığımdan, bu kişinin asla olmayacak bir Virginia Woolf yaratma çabası ya da bu yöntemle “ben onu çok iyi anladım, size de anlatayım” gibi bir üslup takınması hoşuma gitmedi. Bir de Virginia Woolf eşiyle birlikte yayınevi kuran bir kadın, dolayısıyla tek mesleği ve geçimi yazmak üzerinden. Belki yurt dışında yine bu tür bir yaşam sürebilen yazarlar mevcuttur, fakat ülkemizde tüm zamanını yazmaya ayıracak ve bununla para kazanıp geçinilebilecek bir ortam mevcut değil maalesef. Dolayısıyla sabah kalkınca 5 sayfa, akşam yatmadan şu kadar satır yazın öğütleri pek geçersiz…Ama Woolf’un çok hoş sözleri vardı kitapta..


“Dünya tüm gücüyle sizden yazmaya zaman ayırdığınız mesai saatlerini ya da daha fenası, yazmak istediğiniz için kendinizi suçlu hissetmenizi sağlamaya çalışırken, yazmak çok zorlayıcı olabilir.”



Yayınevi : Timaş yayınevi, Sayfa sayısı : 144

Okuma tarihi : Mart 2011



Dada Manifestoları ve seçme şiirler / Yazar: Tristan Tzara

Alternatif Fanzin’in Ankara ziyareti sırasında bıraktığı bu kitabı daha önce de okumuştum ama bu merakla değil. Çağdaş Sanat Manifestoları’nı okurken iyice merak ettiğim manifestolardan biri buydu, diğeri de Sitüasyonist Manifestolar kitabı.
Kolajın şiirde, yazıda ilk kullanımının işaretini veren Tristan Tzara döneminin başkaldırısı niteliğinde şeyler söylemiştir. Rastgele yazılmış şiirler, rastgele seçilmiş sözcüklerle her şeyi yapabileceğimize inandırması aslında biraz da herkes ya da her şey sanat, sanatçı olabilir tartışması olabilir. Akademilerin çokbilmişliklerinden sıyrılan, bir bisiklet tekerinin, bir pisuarın bile sergilendiği sergiler açan bu adamlar büyük bir başkaldırıya ön ayak olmuşlar kanımca. Gerçeküstücülük kurucusu Andre Breton’un da aralarında olduğu Dadaistler, dönemlerinde çıkardıkları dergi ve düzenledikleri sergilerle oldukça gürültü kopartmışlar. Sonrasında ortaya çıkan sürrealizme önce karşı duran ama sonra yanında yer alan Tzara, şiirleri, kolaj örnekli resimleriyle o dönemi olduğu gibi anlatabilme gücüne sahip bir kitap ortaya çıkarmış.


Yayınevi : Don Kişot, Sayfa sayısı : 160

Okuma tarihi : Mart 2011



Çağdaş Sanat Manifestoları - Yazar : Rafet Arslan

Yeni sanatın sokak ve insan algısı... Var olduğu köklerde köklü değişiklik. Kanat takmış akıllara mutant çığlıklar eklentisi , porno-politik senaryolara erekte şiir ritminde dokunuşlar. Sokağın sanat oluşu ve bu oluşun insana en yakın duruşu... Sürrealist bakışların kol gezdiği bir metin ve manifestolar toplamı. Kendini hepten yıkıp etrafına öyle bakacaksın, kendini bilmeden dünyayı algılamayacaksın diyen bir başka adam. Dile yansımış inadına var olan bir hayat, yaşam özeti. “Hayatın toplamı sanat” anlayışı ve dürtü öncelikle -özsel bir dürtüyle- dünyayı ve sanat algısını akademiden sokağa taşıyan ve tüm duvarlarda bir kendilik bırakan yaşanmışlık. Bireyin kendi kolektifliğinden doğan bir karmaşa. Biz en çok da kendi kendimize kalabalığız, en az kendimize yalnızız diyen bir adam Rafet Arslan.



Yayınevi : Altıkırkbeş, Sayfa sayısı : 192

Okuma tarihi : Mart 2011



20150812

Herkes kendini yedi, öptü, doğurdu...

Geleceğini şekillendir. Geçmişe özlem duy. Sürekli ama sürekli hatırla. Görsel olarak zihnine kazı her şeyi, iki kelimeyi ifadesiz dahi yan yan getirememek nedir? Aman bunu düşünme. Sürekli eleştirilen olduğun için kendini her ne yaparsan yap doğru yaptığına inandır. Yol al. Yol uzun. İnan çok uzun. Ama değil. Evrenin sonu geliyormuş haberini magazin haberi gibi okuyor olmaktan öte bir tüketim boşluğu içerisinde olduğunu fark etmek çok koyuyor olabilir. Uzundur bu kadar zihinsel travma yaşamamış olmak, insanlarda pi filmi repliklerinden fırlayan biri imajı çizmeye neden oluyor olabilir. Kişisel toplantı notları ne güzel bir kelime grubuydu; o üç beş sayfa metinden oluşan kitapları onbeş yirmi liraya satmasalardı altıkırkbeş ne güzeldi. Sabah alarm bile altıkırkbeşte çalardı, şimdi sor yedi. Herkes kendini yedi, öptü, doğurdu...

 yase yazıya döndü lafı sanki ; üç hafta önce kestirdiğin saçlarını bugün gördüğünde "güzel mi kesmiş aslında ne" demek gibi bir şey. uzadı .. uzadı...

20140714

bir arada olunca

bir arada olunca 
belki ânı durdurur 
kelimelerin geçişini izleriz birlikte 

alırız birini koyarız önümüze, 
sevişiriz usulca...
sözcükler bize bakar, 
biz birbirimize...
kimin kimi seçeceği belli belirsiz...
 

bir bakarsın, 
-kesin, 
biz sızmadan kelimeler sızar aramızdan...


14 Temmuz '14 



görsel : Anxious People by El Lissitzky

20140315

rüyamda

rüyamda bir sinemaya gidiyordum. ama apartman dairesinde bir sinema. hep gidermişim. ankaradaymışım hatta. son birkaç günümmüş o şehirde. hatta son günmüş gibi. çıkıyorum evden zorla.  ferzan özpetek'in son filmi. kemerlerinizi bağlayın. onu izlemek niyetindeyim. içeriye giriyorum kapının önünde başı öne eğik bir adam ve içeri kısımda bir kadın var. diyorum ben film için gelmiştim ama... cümlemi yarım bırakıyorum. içeriye göz gezdiriyorum sanki bir arbede olmuş. yıkılmış ortalık. artık film yok diyor adam. sinemamız yok. makineleri kırdılar diyor. nasıl olur diyorum. biraz anlatıyorlar isteksiz ve mutsuz bir şekilde. ben kapıda kalakalıyorum. o anlatırken o olaylar canlanıyor gözümde. birkaç adım geri atıyorum daha anlatırken. adam ondan kaçıyorum sanıyor. onları suçluyorum sanıyor. öyle değil ama... önce filmi izleyemeyeceğime üzülüyorum, son günüm zaten. bu mutsuzluk fazla diye geçiriyorum içimden. sonra sadece kendimi düşündüğüm için kızıyorum. sinema çalışanlarına üzüntülerimi belli edecek birkaç cümle kuruyorum. ama o cümleler de karışıyor. umarım bundan sonrası iyi olur gibi bir cümle. ama ben bile inanmıyorum cümlelerime. dışarı çıkıyorum. bir üst katta bizim araf gibi bir bar varmış, bir şeyler içmek istiyorum ama vazgeçiyorum, sokağa çıkıyorum. sokağın rengi kaçmış gibi. fazla gri. ankaraya bahar gelememiş gibi. sokaklar ıslak. öncesinde yağmur vardıysa durmuş gibi. ara sokaklardan yürüyorum uzunca...


 görsel : OSWALDO GUAYASAMİN

20140223

üzülmez misin?

elinde görüntüler var bir film çekmişsin, fragman hazırlaman gerekiyor. fragmanı hazırlarken nereden hangi görüntüleri alacağını tam kestiremiyorsun; sürekli sanırım olmadı, sanırım anlatamadım, yok hayır diyerek geçiyor. ama bir yandan da hazırlamaya devam ediyorsun. sanki hiçbiri film hakkında gerçekten vermek istediğin duyguyu vermiyor, olmuyor. bir anda elektirikler kesiliyor, saatlerdir başında oturduğun bilgisayarında hazırladığın fragmanı hiç kaydetmemişsin. hiç beğenmemiştin ki. işte şimdi o olmamış fragmana bile üzülürsün, üzülmez misin?


photography-aneta-ivanova

20140222

Bir kedim olmalı



Bir kedim olmalı. Bir yerlerde unuttuğum bir kedim olmalı. Sesini duyuyor musunuz?

Geçen gece üstümüzden bir tren geçti. Ama gerçekten geçti. Önce çok sessizce bir şeyler düşünüyordum, sonra aslında biriyle konuşuyor olduğumu fark ettim. Bir ara gerçekten bağırdım. Ama bağırdığım kişi kendimdim. İnsan kendisine kızar mı hiç? Bağırarak hem de? Ben öyle yaptım. Konuştuğum adam önce anlamadı. Bir şeyler söylemek istedi, en mantıklısından açıklamalar yapmaya niyetlendi.  Sonra onu susturacak kadar bağırdım ben de kendime. Gerçekten beklemiyordu. Sessizce benim kendime söylediklerimi dinledi. Üzüldüğünü görebiliyordum. Çünkü ben de üzülüyordum. Bir an içimden kendimi gözümden düşürmek geçti. Nasıl yapacağımı bilemedim. Özdemir Asaf’a sığındım. Anlattı. 

Sahiden kızılacak şeyler mi yapmıştık. Yoksa sadece üzülecek şeyler mi? “İkisinin arasında çok ince bir çizgi var”, dedi adam. Sus, dedim. Ben konuşuyordum, kendimi aklıyordum. Bunu görmek korkunçtu. Kendimi affetsem yine iyiydi, bense aklıyordum. Kimden öğrendiysem artık... Aklandık geçmedi, affetsek geçerdi.

Tren rayları titreyip duruyor, sayısız trenin geçtiği gecenin izi sürüyor. Kedim nerede, söylesenize kedim nerede?


20130720

Keşke gitmeseydiniz

Konur Sokak'ta bir kış günü beklediğim yaz geldi aklıma. Senin o hiç Konur Sokak görmemişliğin sindi üstüme, durdum öyle. Maviliğini en çok gökyüzünden almış griye çalmış Ankara ezgileri sokağı inletiyordu yine. Bu şehrin bende kalemi kalmış diyorum şimdilerde.

Not defterimden üç sayfa koparttım bugün. Üç sayfanın ikisi mektup, biri de küçük bir not oldu sizin için. Mektuplardan birinde "beni korkutmak için seni aldılar, ama bilmiyorlar ki benim korkum sadece sensin başka da bir şey değil" diyordum. Not da ise "keşke gitmeseydiniz" yazıyordu. Keşke gitmeseydiniz...

                                                                                    kolaj tarafımdan yapılalı çok az olmuştur.

iç deney



İyi bir gelecek iyiden iyiye yok oluyordu
Belki bir kişi belki de hiç kimse buna inanmıyordu.

Son devrimin hayali ile akıntıya kapılıp gidiyordu insan. Bilemezdi hiç kimse olur muydu acaba dansını. Gözlerin uzak noktası, soluklanırkenki nefes alamamazlıklarıyla birleşiyorduk artık. Her şey bizim yanı başımızda olup bitiyor, biz ufku yamacımıza çekmiş seyrediyorduk. Denizi dalgalandıran bile avuçlarımızdı artık. 


Olanlara gözlerini kapatan üç-beş kişi görsek hayalsizliklerine küfredecek haldeyiz. Gerçek olan hayaldi şimdilerde zaten, bir de hayalsizlik adalet. Bazen çok öfkenlensek de biz yine gülümseme nöbetine saklarız enerjimizi. Sözler cümleler ben’le başlarsa biz’le bitecektir elbet hengamesi. Söylenebilecek en özgürlük nidası bile bazen sessiz de çıkabilir deneyindeyiz. Bu deneyi herkes yapıyor bunun bilincindeyiz. Bazen kendimizi unutuyor, kaptırıyor, çok sencileyin damarını yaşıyor ve geri dönüş yolunda yalnızken taklalar atıyor olabiliriz. Zaten yüzümüze yediğimiz yumrukları da o dönüş yolunda kendimiz kendimize vuruyormuşuz öyle demişler. Ama bak beni bilmiyorlar, ben bu eli tanımıyorum diyorsam tanımıyorumdur. Sözleri kendime benzetmiyorsam da üstüme giymiyorumdur. Bazen hissediyorum bu çok “bağlı” olunan şeyler hareket halindeyken, her hareketi o bağlılık alıyor mu omuzlarına? Bazı siyah ceketliler konuşuyor ya hani ve sen omuzlarına basılmış gibi hissedemeyecek kadar omurgasız mısın? Kendi omzuna tırman başka türlü nasıl yükselebilirsin ki, demiş Nietzsche. Bak sen şimdi Nietzsche dedim ya, biliyorum gittin. Arada şu fark var ki ben tepki gösteremezsin demedim.

                                                                    kolaj tarafımdan yapılalı çok az olmuştur.




20130122

ankara kadar siyah

bir anda kayboldu kaybolmama ümidi ile... 

birkaç kelime okusam cümleler diziliyor ardı sıra. birkaç cümle okusam yakama yapışıyor bu öykü. bir iki yaz diyor akıl. sonra sus diyor ne haddine. gelmiş geçmiş en çetrefil yolculuğun ardına sığınıyor tüm kayıplar. koskoca bir şehir kayboldu gözümün önünde yolculuktan bahseden kim?

o adam gittikten sonra oldu her şey. demek ki gidilebilir bir şehirdi bizimkisi. ben sadece bu şehre gelmeyi ve kalmayı bilmiştim, ona da gel demiştim. geldi... ve sonra bir gün apansızdı.. kayıp dediler, yokluk dediler kızılay'dan eve kaç saatte yürünürdü bilmezdim. ama şu sıra o kadar çok öğrendim ki. İçimde öyle bir Kocaeli var ki, her gün Kızılay'dan eve yürüyor...saatler sonra dönüp bakıyor kendine ardında hala koca bir şehir.... bizimkisi.... aynı uzaklık aynı sarhoşluk, aynı sır ve aynı uzaklık. söylemiş miydim. sahi uzaklığı dile getirmiş miydim. olsun bak burdan da çıkarılacak bir şey var. haykırış var. bağırtı. küskünlük. kızgınlık ve karanlıklar var...

şehir soluyun beyler! size en yakın olanını alın avcunuza çekin içinize. sabahla durun karşısında çünkü o hep karanlık. hepsinin için küskün karanlık. ufacık bir temas etsek simsiyah oluyor içimiz. 

-ankara kadar siyah hep bizim içimiz.

20120713

her şey biraz daha


kötücül mide ağrıları olmasa
bazen raskolnikova bağlamasa
mavi kuşlar hep uçsa
kabuklarım kaplumbağa bağlamasa

               her şey biraz daha iyi olabilir..

20120219

babam

Bir kalabalık içinde unutulan pili bitmek üzere bir kamera gibiyim.

Açığım yine tüm seslere, kişilere ve tümcelere. En karanlık içinde parlayan bir objektif misali aklım yine kendimde. Yazılmış yazılamamış tüm rüyaları belki bu kez ben uyumazken çekerim diye boşluk inancındayım dünyanızın. Ayaklarımı saldım pedala ama yüzüm asılı kaldı geçmişte. Kırılacak ne ruh kaldı ne de uyku ne de sahiplik. Tam ortasından kırılacak bir ben varım işte.

Kırdınız...

Babam beni bıraktı ve gitti. Seni istemiyorum artık demek istemiş. Biliyorum bunu benim yüzüme söyleyememesinde bile bir kırılmamışlık tutabilirim avuçlarımın içinde. Ben bile açmaya korkarım sonra avuçlarımı, ya paramparça olmuşsa diye... Bir insanlıktan kopmuşluğum, bir herkese ama herkese inanma isteğim aslında babama, babamın yaptıklarına inanmak istemediğimden.

O, benim en sevdiğim bisikletimi bir başkasına satıp gitti. Zannetti ki en sevdiğimi elimden alırsa kendisi de gidebilirdi.

Bakmayın şimdi böyle konuştuğuma, ben aslında bir çocuğum... Bir düşükopmuşluk dadandı rüyalarıma artık güzel şeyler olmuyor. Babam gitti, bisikletim gitti... Sonra bisikletim geri geldi ama babam gelmedi. Diyorum en azından gelmeyeceğim diyebilseydi...

Avuçlarımı insanlara sürüyorum şimdilerde babamın gizini bana anlatmasınlar diye. Zannetsin ki beni üvey evlat olarak alan kadın bile “babamı unutabiliyorum” adında. Ama öyle değil. Babamı hatırlıyorum, hatırlıyorum da, diyorum avuçlarımda daha fazla tutamadığım bu kırılmamışlık beni ona bir kez götürse...  

Tüm insanlar beni sevebilir. En kötüsü de, en kendine sevgisizliğinden sevgi yaratanı da sevebilir. Fakat herkesin sadece beni babamın beni sevmemesinden ve istememesinden doğan bu sevgisi bana hiçbir şey anlatmıyor diyeceğim onlara bir ara, ama şimdi değil... Beni sevemeyenler olduğunu bildiği için sevenler gerçekten mi severler? Durun ben o sevmeyene sorayım diyeceğim ama ona gitmem onun için hiçbir anlam ifade etmeyecek. Benim gerçekten bu çocuk halimle anlamayacağım kadar kötüyse bir şeyler, ben belki de anlamaya zorlamamalıyım sizi. Biliyorum o kırılmamışlığımı avuç içimde unuttum ama siz de beni bu kalabalık içinde unuttunuz. Benim pilim bitmek üzere, yardım edin...

film karesi:  the kid with a bike

bknz. annem


20120115

Tersi ve Yüzü - Albert Camus



Bu incecik kitapta o kadar kocaman bir varoluş var ki... Tahsin Yücel önsözünde Camus'un bu kitabı hiçbir zaman bitmeyen  ya da yayınlanması için uzunca süre beklediği, bitmediğine inandığı bir serüven olarak gördüğünü yazıyor. Camus da önsözünde onaylamış. Kitap aslında bitmiş ama düşünceler yürüyor fikrimce. Şimdi ben de bitirdim kitabı ama ellerim ceplerimde bir akış seyrindeyim. Çoklukla izimi kaybettim. Var ya da yok, ters ya da düz, ölü ya da diri tüm insanlar içimde, benimle birlikte kendimle. Kendim, kuşkusuz ki en çok kendim huzursuz ediyor beni Albert Camus'un rotasında.