photography-aneta-ivanova
ilişki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ilişki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20140223
üzülmez misin?
elinde
görüntüler var bir film çekmişsin, fragman hazırlaman gerekiyor.
fragmanı hazırlarken nereden hangi görüntüleri alacağını tam
kestiremiyorsun; sürekli sanırım olmadı, sanırım anlatamadım, yok hayır
diyerek geçiyor. ama bir yandan da hazırlamaya devam ediyorsun. sanki
hiçbiri film hakkında gerçekten vermek istediğin duyguyu vermiyor,
olmuyor. bir anda elektirikler kesiliyor, saatlerdir başında oturduğun
bilgisayarında hazırladığın fragmanı hiç kaydetmemişsin. hiç
beğenmemiştin ki. işte şimdi o olmamış fragmana bile üzülürsün, üzülmez
misin?
20101217
"Auteur" yönetmen François Ozon, Kumun Altında ve Veda Vakti filmleri
Gerçeklik adına gerçekliğin reddi:
Kumun Altında(2000)
(Under The Sand - Sous le sable )
(Under The Sand - Sous le sable )
Yönetmen/ Senarist: François Ozon
Oyuncular: Charlotte Rampling, Marie Drillon, Bruno Cremer
“Sitcom”, “Havuz”, “8 Kadın”, “5x2” "Kumun Altında" “Angel” filmleriyle uluslararası arenada haklı bir üne kavuşan François Ozon, ölüm üçlemesi adını verdiği serinin ilk filmidir Kumun Altında. Yönetmenin Veda vakti adlı bu üçlemenin 2. filmini bu filmden daha önce izledim. Toplamda beş filmini izlemiş olduğum Ozon’un, “auteur” kuramını konuşturduğu “kamera-yazar” statüsünü bu filmde de oldukça başarılı bir şekilde yansıttığına inanıyorum. "Sessizlik”in konuştuğu filmlerinde, repliklerin eksikliğini kapatan muhteşem oyuncu seçimleriyle karşımıza çıkmıştır yönetmen denilebilir.
Bu yazıyı yazmadan önce yaptığım araştırma sonucu yönetmenin tarzının Bunuel esinli olduğu ve onun çizgisinden kendine has bir yolda devam ettiğini öğrendim. Bu sanırım bu yönetmenin neden tüm filmlerini izlemek isteği duyduğumu gayet iyi açıklıyor. Bunuel esinli dendiğinde akla “gerçeküstücülük” geliyor, fakat Ozon’da bunun biraz daha farklı bir yansımasını görüyoruz. Gerçeküstücü film ögelerini yine elinden geldiğince yoğun anlatımlarla kullansa da, daha çok “gerçeğe yaklaşmaktan kaçan” ya da bi o denli “yakın olmak için gerçeküstü çaba sarfederek yaşamaya çalışan” insanların oluşturduğu senaryolarıyla akılda kalıcı nitelikte filmler sunuyor Ozon bize. İzlediğim diğer filmlerinden de ilham alarak şunu söyleyebilirim ki, “sürekli bir red hali” var bu yönetmenin pek çok filminde...
Kumun Altında adlı filmi üçüncü filmidir Ozon'un, “İlk filmlerimde kendi yaşantımı dile getiriyordum. Sağa sola saldıran bir halleri vardı. Sanırım artık, tahrip etkisi daha az olan filmler yapmaya başladım. Başka hayatlara da uzanabiliyorum şimdi” demiştir. "Tahrip etkisi daha az olan filmler yapmaya başladım" demesi bence yanlış, her zaman kendi hayatımız bizim tahrip etmez çünkü, ayrıca bu filmler gerçekten başka türlü bir tahrip zaten, diyip notumu da düşeyim.
Kumun Altında filmi, görünüşte kocasını kaybetmiş bir kadının trajik portresini sergiliyorsa da, aklını yitirmeye doğru sürüklenen kadının marazi tutkuları ve fantazilerini konu alır. 25 yıldır evli olan profesör Marie (Charlotte Rampling) ve Jean (Bruno Cremer) orta sınıf mütevazı yaşamlarından memnun, huzurlu bir çifttir. Her yıl yaptıkları gibi, tatillerini geçirmek üzere batı Fransa kıyılarındaki yazlık evlerine doğru yola çıkarlar. Jean yüzmeye gider. Sahilde uyumakta olan Marie saatler sonra uyandığında, kocasının denizden dönmemesi üzerine cankurtaranlardan yardım ister, tüm araştırmalara rağmen Jean’ın izine rastlanmaz. İşte bu noktadan sonra Jean ile ilgili “gerçeklerin reddi” başlar. Öyle bir ruh haline bürünür ki kadın bazen izleyiciyi bile “ölmemiş olabilir mi!” sorusu üzerine yöneltir.
Gerçek olana yaklaşmamak adına, kocasının eşgaline uyan bir ceset bulunur ancak Marie, onun Jean olduğuna inanmaz. Çevresindeki dostlarının çabaları sayesinde, kendisini duygusal ve cinsel anlamda başka bir dünyaya sürükleyecek çekici bir erkek olan Vincent (Jacques Nolot) ile birlikte olmaya başlar. Ancak, Marie’nin kafasında hala kocasını aldattığı düşüncesi ve onunla hala var olduğunu düşündüğü bir ilişkinin şizofrenik halleriyle izleyiciyi bu acıya ortak eder. Kocasının öldüğüne dair pek çok ipucunu görmezden gelen ve mutlu olmayı değil, sadece biraz daha kocasıyla olmayı arzuladığı hayatın kollarına koşarken son bulur film. Hayır filmdeki her şeyi anlatmadım, öyle bir yanılgınız olmasın...
Bu şekilde trajediyi yaşayan güzel kadının, çıldırma sürecinde, izleyiciye ölümün gerçekliğinde boğulmayı reddeden bir insanla birlikte hayata bakma imkanı veriyor yönetmen.
Senaryoda da imzası bulunan François Ozon, konuyu çocukluğunda duyduğu ve bir adamın denizde kaybolmasını konu alan hatıralarından yola çıkarak oluşturmuş. Ardından da konu hakkında uzmanlarla ve sevdiklerini kaybeden kişiler ile görüşmeler yaparak detayları incelemiş ve o iç dünyayı bu filmle oldukça iyi resmetmiştir...
(Le Temps Qui Reste)
Yönetmen / Senarist: François Ozon
Oyuncular:
Melvil Poupaud,
Jeanne Moreau,
Valeria Bruni Tedeschi
Yasama veda üzerine bir film...
Ölüm kapıyı çalınca ölümün tetiklediği “dürüstlük” üzerine benzerine az rastlanır bir öykülemeyle beyazperdeye taşınan “Veda Vakti (Le Temps Qui Reste)”, yine auteur kuramını konuşturduğu François Ozon sinemasının ölüm üçlemesinin ikinci filmidir. Bbu filmde ana temayı oluşturan "bir erkek melodramı", insanın kendi ölümüyle başa çıkması üzerine kurgulanmıştır.
Daha önce "Kumun Altında" ile Ölüm üzerine bir film daha yapan Yönetmen François Ozon, "Veda Vakti"ni hangi sebepten çektiğini şu cümlelerle dile getiriyor:
"Her şey Ölüm üzerine bir üçleme yapma fikri ile başladı. Üçleme, sevilen birinin Ölümü ile başa çıkmayı anlatan ve “gözyaşının olmadığı bir melodram” olan "Kumun Altında" ile başladı. "Veda Vakti", kendi Ölümünle yüzleşmekle ilgili daha çok. Üçlemenin son halkası ise bir çocuğun Ölümü üzerine olacak." demişti. Bu cümleyi söyledikten ve benim bu yazıyı yazdığımdan tam 4 sene sonra (2009 yılında) The Refuge filmini çekti..
"Kumun Altında"da Jean'ın Öldüğünden emin olamıyordunuz. Öldüğünü kabul etmek de mümkündü, inkar etmek de. "Veda Vakti"nde Ölüm kat'i, tartışmasız bir gerçek. Romain'in hayatta kalma olasılığı ile ilgili olarak hiçbir şüpheye yer bırakmak istemedim. Bu yüzden tedavisi mümkün olmayan bir kanser türünü seçtim. Karakterin bu denli genç olması hastalığı daha da zalim kılıyor. "Kumun Altında"nın aksine "Veda Vakti"nde soru işaretlerine yer yok. "Kumun Altında"da ne Jean'ın boğulduğunu görüyordunuz ne de daha sonra ceset ile karşılaşıyordunuz. "Veda Vakti"nde ise ben Ölmekte olan bir bedeni göstermek istedim. Romain'in Ölüme olan yolculuğuna eşlik etmek, onun geçtiği evrelerden geçmek istedim.” diyen yönetmen tam da bu anlattıklarını gerçekleştirdiği bir film koymuştur ortaya.
2005 Valladolid Gümüş Başak En İyi Erkek Oyuncu ödülüne layık görülen filmin başrol oyuncusu Melvil Poupaud, üstün cesaret gerektiren sahnelere sahip filmde, bizi de içine çeken ve pek çok kereler şaşkınlık yaratan karelerle baş başa bırakıyor. Romain’in cinsel tercihinin erkeklerden yana olması filmde ayrı bir farklı noktayı doğuruyor, bir erkeğin gözünden izlediğimiz arzu yoğunluğunu, ölümün soğukluğu ile birleştirmeyi isteyen Ozon, yapmış yine yapacağını dedirtiyor.
Filmin konusundan biraz bahsetmek gerekirse, kendisinden başka bir şeyi önemsemeyen Romain, genç bir moda fotoğrafçısıdır. Ailesi ile ilişkisi mesafelidir, hemcinsi olan sevgilisi Sasha ile ilişkileri yolunda gitmemektedir. Romain’in hayatı fotoğraf çekimleri sırasında geçirdiği bir baygınlıkla alt üst olur. Genç adam tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalandığını ve önünde yaşayacak sadece birkaç ayı olduğunu öğrenir. Ölümü üzerine doktoruyla yaptığı konuşmalar, bana biraz Nietzsche’nin söylediği o “Ölüm benim Ölümüm ve bilmeliyim her şeyi!” havasını verdi diyebilirim.
Tedaviyi reddeden Romain, bizleri "ben olsam ne yapardım" sorusunu sormaya ister istemez itiyor. Zaten her kim ki nerede bir ölüm sözünü açsa yaptığımız gibi oluyor tüm bunlar... Yönetmen, filmdeki Romain karakterine “inkar etmek” senaryosunu yazarken, bizleri de bir isyana teşvik ettiği inancındayım. Ölümü beklemeyi seçen Romain, herkese veda amacıyla bir bir uzaklaşmayı tercih ederek, iç dünyasına uzanan bir yolculuğa çıkıyor. Romain adım adım Ölüme yaklaşırken kendisi ile hesaplaşıyor ve o ilk başlarda tanıdığımız asi adam dünya ile barış imzalıyor...
Bu süreçte hayatında en çok değer verdiği büyükannesiyle görüşen Romain, hayatın aslında çocukluğumuzun bir uzantısı olduğu kabulünü yeniden bize hatırlatıyor bu yolla yönetmen. Romain’i sık sık çocukluğuna götürerek ailesine yakın-uzak olmasının sebepleri üzerine bizleri bir serüvene davet ediyor. Aslında çok kızdığımız insanlar en sevdiklerimiz, hep uzak olduklarımız bize en yakında durmak isteyenler olduklarının çıkarımını da yapmamıza fırsat veriyor.
Romain’in Ölüm acısını paylaşmak için, yalnızca kendisini anlayacak olanın Ölüme en yakın duran insan yani büyükannesi (Jeanne Moreau) olduğunu düşünmesi ve onunla yaptığı konuşmalar da filmin ayrı bir etkileyici bölümüdür denilebilir.
Romain’in hayatında kendi adına yoluna koyduğu ama etrafındaki insanları altüst eder gibi görünen tavırları aslında –kendince- onlar için yapılmış büyük bir iyilikten öte değildir. Ölümün, bu soğukkanlı tavırları korumasına yol açması, etrafında tanıdığı insanlara uzaklaşırken, hiç tanımadıklarına da yakın olmasını sağlayarak anlatır yönetmen. Gelecekte öleceğini bilerek son günlerini yaşama hakkı verilmiş olan bir adamın ardından yeniden dünyaya gelecek belki de “kıvırcık saçlı” bir başka çocuk içinde de umudunu barındırmaktadır film. Ve o çocuk, bizi Ölümün o içine çektiği karamsarlık havasını tümüyle alıp götürerek mavi engin denizlere orada olduğunu bilmek üzere bırakıp, Romain’e “Veda Vakti”nin geldiğini anımsatır..
Her şeye rağmen kesinlik odur ki, bu film size "Ölüm" kelimesinin baş harfini büyük yazdırır...
François Ozon, ölüm üçlemesini, geçen sene(2009) çektiği The Refuge filmiyle tamamlamıştır. Bu yazıları seneler öncesinden alıp temize çekerken, bu filmi henüz izleme fırsatı bulamadığımı fark ettim, ... En kısa sürede izlediğimde ayrıca yazısını yazmak isterim, iyi seyirler.
Yasemin Şahin
Not: Bu yazı bir vakit İnfo Ankara gazetesinde de yayınlanmıştır.
20091211
Reddetmişlerin İlişkisi
“Sana dün söylediğim şeyle benim için gerçekten önemliydi. Bunları sana söyleyebileceğim bir yakınlığı hissettirmiş olman gerçekten çok güzel. Aradan seneler geçse de hala beni ben yapan bazı şeyler var içimde sır olarak ve biz birbirimize yakın oldukça bunlar da dökülecek elbet. Sıfırlanması imkânsız ama olsun, parça parça almak tama en sıkıntısız yaklaşmanın yoludur.” dedi kadın.
Adam ne yöne bakacağını şaşırmış halde, şimdi şu an başka bir şey olsa da bu konuşma kapansa diyordu içinden. Gülümsedi tüm sıcaklığıyla kadına. Ona dün kurmuş olduğu cümleleri hatırlamıyor olduğunu anlatmayan bir gülüştü. Bazen bu oluyordu. Gerçekten hatırlayamıyordu. Düne dair olumsuz hiçbir şey aklında yoktu aynı zamanda aklında kalmasına işaret edecek cümleler de birebir yoktu. Az evvel ona kurduğu cümleler içindeki parça ve tamlık ilişkisini onaylıyordu bir taraftan da. Bu gerçekten böyleydi ve kendi cümleleriymiş gibi bir anda benimsedi. İşte o benimseme de gülümsemeyi getirdi.
Hayatının sadece kendisini ilgilendirmediğini fark etti sonra. Dün kendisine kurulan cümlelerin bir kez daha “sadece” kendisini ilgilendirmemiş olduğu vurgusu yapılıyordu tam karşısında. Bazen sadece kendisine ait bir dünyayı ne kadar arzuladığını ve sanki her geçen günle yaklaşmışçasına kalbinin ne kadar heyecanla çarptığını hatırladı. Olmuyordu ki kendisine kurulan cümleler sadece onu ilgilendirmiyordu belli ki… Kadın ona o cümleleri kurarken kendisi için de önemli bir eylem gerçekleştirdiğine vurgu yapıyordu masumca…
Tekrar bulunduğu yere döndü. Eğer karşısındakinin ondan istediği cümleyi kuramayacaksa gülümseyip onu rahatlatmalıydı. Bilmediği cümlelere gülümseyemezdi. Aklını başka şeylerle meşgul edip sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdi. Başka şeyler gülümsedikten sonra da aklından geçiyordu.
İletişim denen çelişkiler yumağını reddetmedikçe her şeye yeniden başlayacaktı belli ki. Kendisi dinlemiyordu ki sadece, birilerine de cümleleri kendisine kurması yönünden etki ediyordu işte. Yahu kısacası yaşıyordu işte! On yüz bin insan içinde!
Şimdi şu an konuyu değiştirse ve aklındakileri onunla paylaşsa… Biliyordu onu destekleyeceğini daha önce de konuşmuşlardı pek çok kez.
“Yalnız olmak güzeldir.” demişti kadın bir keresinde. Adam da “Kesinlikle.” demişti, “keşke bir ömür boyu yalnız olsak.” Onlar bunun üzerine onlarca cümle kurmuş ve bugüne gelmişlerdi. Yeni bir şey fark etmiş gibi ellerine baktı kadının. “Bu yüzük sana çok yakışıyor.” dedi. Gülümsediler. Kadın hemen atılarak, “Hayır, bize çok yakışıyor.” Dedi. Yine gülümseyip sustular.
Bu kez kadın parmağındaki yüzükle oynuyor olmasına rağmen gözü çok uzaklara dalmışçasına kayboldu oradan.
“Evlilik gerçekten korkunç bir şey olmalı.”
“Bence de evlenmiş olan kadınların sürekli kontrolü ele geçirmiş olma muamelelerini anlamıyorum”
“Kadınlar güçlüler evet. Onlar ezilmiş ve maalesef ki ezilmeye kendilerini mahkum eden “ataerkil” toplum getirisi olarak sürekli güçlü olmak üzerinden yaşıyorlar hayatı. Güçlü durabilmeyi çok iyi başarıyorlar. Biz bu kadar dayanamayız sanırım ezilmeye.”
“Evet, siz erkekler de hep gücü elinizin altında bulduğunuz için sonradan elde etmeyi yediremez ya da kaybetmeye dayanamazsınız.”
“Evet, işte tam da bu yüzden evlilik bir kadının bir erkekte ön plana çıktığı noktaya işaret eder. Onu hayatına kabul etmek gücü sonradan elde ettiği için kullanmayı bilmeyen ve bunun farkında olmayan bir kadın için çok zor olur ki genelin böyle olduğu düşünülürse tüm evlilikler zordur.”
“Her kadın bunun farkında olamaz. İki kişilik bir yalnızlıktır evlilik. Öyle olmalıdır yani. Biri diğerinden daha önde olmaya çalıştığı anda ya da geride kaldığında tüm düzen alt üst olur.”
“Mesela şimdi sana senden daha sıkı sarılacağım ve sen bunu eşitleyeceksin öyle mi?”
“Hayır hiç de dokunmayacağım bunu izin veriyorum. Sıkıca sarılı olmak istiyorum.” demişti ağız dolusu gülümseyerek.
Kadının aklından geçen seneler önce kurulmuş tüm bu cümlelerin akışıyla parmağındaki yüzüğün yarıya kadar çıkarıp geri takması aynı hızda oluyordu. Gülümsüyordu ama aklı bu noktadan sonra gerçekten doğru bir gülümseme olup olmadığını sorguluyordu. O zaman kurulan o cümleler çok güzeldi, peki ya şimdi?
Adamın aklı da dün kadının ona ne söylediğiyle meşguldü. Oradaydı ama sanki o da gitmişti. Kadın adamın da farklı şeyler düşünüyor olduğunu kendisi gibi davranmaya başlamasıyla anladı ve “bak aslında ne kadar eşitiz ve yan yana bile yalnız olabiliyoruz” dedi gülümseyerek ve ekledi telaşla “Bize çok yakışıyor dememe kızmadın değil mi?” dedi, kokuyla…
Adam da büyük bir cesaret almışçasına heyecanla “Dün ne söylediğini hatırlamıyorum ama çok eksik hissettim, lütfen tekrar eder misin benim için?” dedi.
İkisi de üstlerinden büyük bir yük kalkmışçasına hafiflemişlerdi bir anda. Sanki aynı kararı almış gibi masadan kalkıp yan yana gelerek sıkıca sarıldılar. Zaman en hızlı ve en güzel o sarılı anda geçiyordu maalesef…
foto: tık
20091105
Kuyudan kendini...
Kendisine aşık biri, bu cümlelerinden anlaşılıyor. Bir kadını anlatırken aslında kendi sevme / tapma / hayal etme / değer verme yetisini ön plana çıkarıyor. Tüm erkeklerden nefret ederken kadınların karşısında tek olmak istiyor. Erkekleri hep bir sinirlilikle anımsıyor, kuyuya itiyor. Kendisini de itiyor bazen o kuyuya, ama çıkış yolunu kesinlikle çok çok iyi biliyor.
İnsan kendi kuyusunda hiç boğulmadı zaten. Boğulacağını zannedenler hep yanıldı. Bugünün yanılmışları başkalarının kuyularında boğulmayı daha iyi başarabildi. O kuyu aileydi, o kuyu en sevdiğiydi, başkasıydı. Kendi kuyusu yeterince derin olmayan herkes bir başkasınınkine çöreklendi. O başkası kendini mükemmel hissetti. Birileri onun tuzağına düşebiliyordu hala....
Ekim 11, 2009
20091013
Farklı bir şey söylüyoruz?
Keşke yalnız bana benzediğin için sevseydim seni. Keşke bu yetebilseydi. Ben beni bile çoğu kez sevmeyi bırakırken sana nasıl bağlanacaktım. Bu komik, bu saçma. İnsan kendisine âşık olabilir mi?
Sen yapabilirsin bunu biliyorum. Sen bunu başarabilirsin. Ama sen kendine benim benzediğimi düşünmezsin asla. Sevmek eksik bir şeyleri kapatmak demektir. Ben kendime seni benzetirken böyle yaparım. Ama yine de korkarım. Sense hiç ama hiç bulaşmazsın bu yola. Sırtını dönersin bana. Kendine çevirirsin yüzümü. Çekersin usulca. Baktığımı bilirsin.
Sana ben cümle kurduğumda bana “beni biliyorsun” dersin. Ben senin cümle kurduğunda “bana benziyor” derim. Her şey böyle başlar aslında. Bu “âşık” olunan tarafların farklılığını getirir.
Ben de kendimi seviyorum ama çirkinleşmiyorum severken. Başkasının beni benim kadar seveceğini, eksiklerini benimle kapatacağını kabul edebiliyorum. Bunu aşabilirim. Çünkü ben hep bir eksiğim. Bunu aşıyorum, her daim. Aşk, aşmaktır. Eksik parçayı bulmuş olma yanılsamasıdır. Görünmeyen eksiği, kendinde bir parçaya yapıştırır, bir parçaya yontarsın. Oturtursun. Bazen bir ses gelir; inleme, ağrıma, yabancılama, arada bir düşme ama yeniden yapışmayı isteme sesi. Yaparsın. Yerleştirerek. İtinayla, korkarak. Kırmadan.
Sen kendini çalı çırpı ile örttükçe, sana yaklaşana bok püsür muamelesi yaptıkça, sana yakalaşanı sadece ve sadece kendine sıvadıkça, su ile yıkandığında kaybolacağını bildikçe... Ben bunu biliyorum ve yetiyor. Gerçekten yetiyor.
İşte ben bu yüzden kendimi seviyorum sadece, başka da bir şey söylemiyorum.
Sense kendini sevip diğerlerini sevmiyorsun, sevmediklerini söylemeden de sen olamıyorsun.
yazıdaki ben sen, sen benim.
ben o, sen biziz.
aşk tarafları değiştikçe
sen ben, onlar hepimiz.
ama netice odur ya, hepimiz aslında biziz!
henüz bilmiyor
Onun hakkında yazmamı bekliyordu. Yerinde sayıyor, duramıyor; hatta bazen geri adım atıyor, gülümsüyor, çokça da kızıyor, daha daha çok da yalnız kalıyordu. Yalnız kalmadığı anlarda bambaşka bir vücuda sanki kendisine aitmiş gibi dokunuyor, bir başka ait olmak isteyenin gözlerine bakıyordu. Kadını neredeyse benim gözümün arkasında s.kecekti de güya görmeyecektim. O bakacaktı bana sadece. Uzaktan seyredecek. Bunu yazıp yazmayacağımı, yazarsam ne kadar duygularımı yansıtacağımı merak edecekti. İçten içe..
Onun anlattıklarının yüzümde birer ifadeye dönüşmesi çok çok çabuk oluyordu. Cümlelerinin sonu beklemeden gözlerime birer hayran bakış oturuyor, cümlenin sonunu ben tamamlarsam aynı olacağını hayal ediyordum. Benden bir tane daha vardı karşımda ve bu daha evvel hiç bu kadar mutlu edici bir şey olmamıştı. Nefret ettiğim kendim, onunla güzelleşiyor. Çok sevdiğim ben, onunla çirkinleşiyordu.
Onunla sanki seneler yaşamış gibi. Günlerce konuşmuş gibi. Paylaşmış gibi. Hissettireceği her şeyi biliyormuşum gibi. Çünkü ben hiç kimseye konuşmadığım, sadece kendime kurduğum cümleleri kurmuştum ona! Ben kendimle tam 26 yıldır yaşıyorum, onunla da öyle. Çok iddialı değil mi! Evet, öyle.
İddia benim işim değil. Ama ben zaten o söz konusu olunca kendim değilim ki... Dışarıya yansıyan ben değilim ki. Savunmasız değilim bu kadar. Bu kadar çabuk karar veren ve kendinden emin değilim ki… Kırılmış gibi tüm kabuğum içerisinde elimle tutabildiğim kadar yakın bir beden var. Hissediyorum vücudumun en çirkin yerlerini, elimin altında hepsi.. Bakıyorum ve tiksiniyorum bazen. Bazen sadece aynaya bakınca seviyorum. "Suretinin sureti" ne de olsa... Ona bakarken de aynadaki beni görüyorum. Seviyorum bu halimi. Elimle dokunabildiğim kadar yakın, ama tiksindirici, ama aynadaki kadar güzel kızı bana anımsattığın için seviyorum onu. Ona yazmayı, ona konuşmayı!
İddia benim işim değil. Ama ben zaten o söz konusu olunca kendim değilim ki... Dışarıya yansıyan ben değilim ki. Savunmasız değilim bu kadar. Bu kadar çabuk karar veren ve kendinden emin değilim ki… Kırılmış gibi tüm kabuğum içerisinde elimle tutabildiğim kadar yakın bir beden var. Hissediyorum vücudumun en çirkin yerlerini, elimin altında hepsi.. Bakıyorum ve tiksiniyorum bazen. Bazen sadece aynaya bakınca seviyorum. "Suretinin sureti" ne de olsa... Ona bakarken de aynadaki beni görüyorum. Seviyorum bu halimi. Elimle dokunabildiğim kadar yakın, ama tiksindirici, ama aynadaki kadar güzel kızı bana anımsattığın için seviyorum onu. Ona yazmayı, ona konuşmayı!
Ben severken bu kadar savunmasızım aslında. Ben karşımdakinin tüm o iğrençliğime rağmen benimle birlikte aynaya bakmak istemesine hayranım. Ben sevgiyi böyle yaşadığım için seviyorum sevmeyi. Ama, ama…
Bak o var şimdi. Onu seveyim onunla bakayım istiyorum. Biliyorum o yerinde duramıyor. Geri sayıyor. Yazmamı istiyor. Yazarsam ne kadar içinde onun olacağını merak ediyor. Nasıl kafamdaki kendini dağıtmayı başaracağımı görmek istiyor. O başaramadı ya, belki ben yaparsam o da yapabilir umudunu yeşertiyor. Bunu bekliyor. Ben yapamazsam o hiç yapamaz ama bunu bilmiyor. Henüz bilmiyor…
fotoğraf: believe-hope.deviantart.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







