anlatmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anlatmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20140714

bir arada olunca

bir arada olunca 
belki ânı durdurur 
kelimelerin geçişini izleriz birlikte 

alırız birini koyarız önümüze, 
sevişiriz usulca...
sözcükler bize bakar, 
biz birbirimize...
kimin kimi seçeceği belli belirsiz...
 

bir bakarsın, 
-kesin, 
biz sızmadan kelimeler sızar aramızdan...


14 Temmuz '14 



görsel : Anxious People by El Lissitzky

20140222

Bir kedim olmalı



Bir kedim olmalı. Bir yerlerde unuttuğum bir kedim olmalı. Sesini duyuyor musunuz?

Geçen gece üstümüzden bir tren geçti. Ama gerçekten geçti. Önce çok sessizce bir şeyler düşünüyordum, sonra aslında biriyle konuşuyor olduğumu fark ettim. Bir ara gerçekten bağırdım. Ama bağırdığım kişi kendimdim. İnsan kendisine kızar mı hiç? Bağırarak hem de? Ben öyle yaptım. Konuştuğum adam önce anlamadı. Bir şeyler söylemek istedi, en mantıklısından açıklamalar yapmaya niyetlendi.  Sonra onu susturacak kadar bağırdım ben de kendime. Gerçekten beklemiyordu. Sessizce benim kendime söylediklerimi dinledi. Üzüldüğünü görebiliyordum. Çünkü ben de üzülüyordum. Bir an içimden kendimi gözümden düşürmek geçti. Nasıl yapacağımı bilemedim. Özdemir Asaf’a sığındım. Anlattı. 

Sahiden kızılacak şeyler mi yapmıştık. Yoksa sadece üzülecek şeyler mi? “İkisinin arasında çok ince bir çizgi var”, dedi adam. Sus, dedim. Ben konuşuyordum, kendimi aklıyordum. Bunu görmek korkunçtu. Kendimi affetsem yine iyiydi, bense aklıyordum. Kimden öğrendiysem artık... Aklandık geçmedi, affetsek geçerdi.

Tren rayları titreyip duruyor, sayısız trenin geçtiği gecenin izi sürüyor. Kedim nerede, söylesenize kedim nerede?


20101217

"Auteur" yönetmen François Ozon, Kumun Altında ve Veda Vakti filmleri



Gerçeklik adına gerçekliğin reddi:
Kumun Altında(2000)
(Under The Sand - Sous le sable )

Yönetmen/ Senarist: François Ozon
Oyuncular: Charlotte Rampling, Marie Drillon, Bruno Cremer
    

    “Sitcom”, “Havuz”, “8 Kadın”, “5x2” "Kumun Altında" “Angel” filmleriyle uluslararası arenada haklı bir üne kavuşan François Ozon, ölüm üçlemesi adını verdiği serinin ilk filmidir Kumun Altında. Yönetmenin Veda vakti adlı bu üçlemenin 2. filmini bu filmden daha önce izledim. Toplamda beş filmini izlemiş olduğum Ozon’un, “auteur” kuramını konuşturduğu “kamera-yazar” statüsünü bu filmde de oldukça başarılı bir şekilde yansıttığına inanıyorum. "Sessizlik”in  konuştuğu filmlerinde, repliklerin eksikliğini kapatan muhteşem oyuncu seçimleriyle karşımıza çıkmıştır yönetmen denilebilir.

    Bu yazıyı yazmadan önce yaptığım araştırma sonucu yönetmenin tarzının Bunuel esinli olduğu ve onun çizgisinden kendine has bir yolda devam ettiğini öğrendim. Bu sanırım bu yönetmenin neden tüm filmlerini izlemek isteği duyduğumu gayet iyi açıklıyor. Bunuel esinli dendiğinde akla “gerçeküstücülük” geliyor, fakat Ozon’da bunun biraz daha farklı bir yansımasını görüyoruz. Gerçeküstücü film ögelerini yine elinden geldiğince yoğun anlatımlarla kullansa da, daha çok “gerçeğe yaklaşmaktan kaçan” ya da bi o denli  “yakın olmak için gerçeküstü çaba sarfederek yaşamaya çalışan”  insanların oluşturduğu senaryolarıyla akılda kalıcı nitelikte filmler sunuyor Ozon bize. İzlediğim diğer filmlerinden de ilham alarak şunu söyleyebilirim ki, “sürekli bir red hali” var bu yönetmenin pek çok filminde...

     Kumun Altında adlı filmi üçüncü filmidir Ozon'un, “İlk filmlerimde kendi yaşantımı dile getiriyordum. Sağa sola saldıran bir halleri vardı. Sanırım artık, tahrip etkisi daha az olan filmler yapmaya başladım. Başka hayatlara da uzanabiliyorum şimdi” demiştir. "Tahrip etkisi daha az olan filmler yapmaya başladım" demesi bence yanlış, her zaman kendi hayatımız bizim tahrip etmez çünkü, ayrıca bu filmler gerçekten başka türlü bir tahrip zaten, diyip notumu da düşeyim.

     Kumun Altında filmi, görünüşte kocasını kaybetmiş bir kadının trajik portresini sergiliyorsa da, aklını yitirmeye doğru sürüklenen kadının marazi tutkuları ve fantazilerini konu alır. 25 yıldır evli olan profesör Marie (Charlotte Rampling) ve Jean (Bruno Cremer) orta sınıf mütevazı yaşamlarından memnun, huzurlu bir çifttir. Her yıl yaptıkları gibi, tatillerini geçirmek üzere batı Fransa kıyılarındaki yazlık evlerine doğru yola çıkarlar. Jean yüzmeye gider. Sahilde uyumakta olan Marie saatler sonra uyandığında, kocasının denizden dönmemesi üzerine cankurtaranlardan yardım ister, tüm araştırmalara rağmen Jean’ın izine rastlanmaz. İşte bu noktadan sonra Jean ile ilgili “gerçeklerin reddi” başlar. Öyle bir ruh haline bürünür ki kadın bazen izleyiciyi bile “ölmemiş olabilir mi!” sorusu üzerine yöneltir.



Gerçek olana yaklaşmamak adına, kocasının eşgaline uyan bir ceset bulunur ancak Marie, onun Jean olduğuna inanmaz. Çevresindeki dostlarının çabaları sayesinde, kendisini duygusal ve cinsel anlamda başka bir dünyaya sürükleyecek çekici bir erkek olan Vincent (Jacques Nolot) ile birlikte olmaya başlar. Ancak, Marie’nin kafasında hala kocasını aldattığı düşüncesi ve onunla hala var olduğunu düşündüğü bir ilişkinin şizofrenik halleriyle izleyiciyi bu acıya ortak eder. Kocasının öldüğüne dair pek çok ipucunu görmezden gelen ve mutlu olmayı değil, sadece biraz daha kocasıyla olmayı arzuladığı hayatın kollarına koşarken son bulur film. Hayır filmdeki her şeyi anlatmadım, öyle bir yanılgınız olmasın...
  
      Bu şekilde trajediyi yaşayan güzel kadının, çıldırma sürecinde, izleyiciye ölümün gerçekliğinde boğulmayı reddeden bir insanla birlikte hayata bakma imkanı veriyor yönetmen.

      Senaryoda da imzası bulunan François Ozon, konuyu çocukluğunda duyduğu ve bir adamın denizde kaybolmasını konu alan hatıralarından yola çıkarak oluşturmuş. Ardından da konu hakkında uzmanlarla ve sevdiklerini kaybeden kişiler ile görüşmeler yaparak detayları incelemiş ve o iç dünyayı bu filmle oldukça iyi resmetmiştir...



Ölümün tetiklediği “DÜRÜSTLÜK” üzerine : Veda Vakti(2005) 
(Le Temps Qui Reste)

Yönetmen / Senarist: François Ozon
 Oyuncular:
Melvil Poupaud,
Jeanne Moreau,
Valeria Bruni Tedeschi

      Yasama veda üzerine bir film...

      Ölüm kapıyı çalınca ölümün tetiklediği “dürüstlük” üzerine benzerine az rastlanır bir öykülemeyle beyazperdeye taşınan “Veda Vakti (Le Temps Qui Reste)”, yine auteur kuramını konuşturduğu François Ozon sinemasının ölüm üçlemesinin ikinci filmidir. Bbu filmde ana temayı oluşturan "bir erkek melodramı", insanın kendi ölümüyle başa çıkması üzerine kurgulanmıştır.

       Daha önce "Kumun Altında" ile Ölüm üzerine bir film daha yapan Yönetmen François Ozon, "Veda Vakti"ni hangi sebepten çektiğini şu cümlelerle dile getiriyor:
     "Her şey Ölüm üzerine bir üçleme yapma fikri ile başladı. Üçleme, sevilen birinin Ölümü ile başa çıkmayı anlatan ve “gözyaşının olmadığı bir melodram” olan "Kumun Altında" ile başladı. "Veda Vakti",  kendi Ölümünle yüzleşmekle ilgili daha çok. Üçlemenin son halkası ise bir çocuğun Ölümü üzerine olacak." demişti. Bu cümleyi söyledikten ve benim bu yazıyı yazdığımdan tam 4 sene sonra (2009 yılında) The Refuge filmini çekti..

        "Kumun Altında"da Jean'ın Öldüğünden emin olamıyordunuz. Öldüğünü kabul etmek de mümkündü, inkar etmek de. "Veda Vakti"nde Ölüm kat'i, tartışmasız bir gerçek. Romain'in hayatta kalma olasılığı ile ilgili olarak hiçbir şüpheye yer bırakmak istemedim. Bu yüzden tedavisi mümkün olmayan bir kanser türünü seçtim. Karakterin bu denli genç olması hastalığı daha da zalim kılıyor. "Kumun Altında"nın aksine "Veda Vakti"nde soru işaretlerine yer yok. "Kumun Altında"da ne Jean'ın boğulduğunu görüyordunuz ne de daha sonra ceset ile karşılaşıyordunuz. "Veda Vakti"nde ise ben Ölmekte olan bir bedeni göstermek istedim. Romain'in Ölüme olan yolculuğuna eşlik etmek, onun geçtiği evrelerden geçmek istedim.” diyen yönetmen tam da bu anlattıklarını gerçekleştirdiği bir film koymuştur ortaya.


     2005 Valladolid Gümüş Başak En İyi Erkek Oyuncu ödülüne layık görülen filmin başrol oyuncusu Melvil Poupaud, üstün cesaret gerektiren sahnelere sahip filmde, bizi de içine çeken ve pek çok kereler şaşkınlık yaratan karelerle baş başa bırakıyor. Romain’in cinsel tercihinin erkeklerden yana olması filmde ayrı bir farklı noktayı doğuruyor, bir erkeğin gözünden izlediğimiz arzu yoğunluğunu, ölümün soğukluğu ile birleştirmeyi isteyen Ozon, yapmış yine yapacağını dedirtiyor.


     Filmin konusundan biraz bahsetmek gerekirse, kendisinden başka bir şeyi önemsemeyen Romain, genç bir moda fotoğrafçısıdır. Ailesi ile ilişkisi mesafelidir, hemcinsi olan sevgilisi Sasha ile ilişkileri yolunda gitmemektedir. Romain’in hayatı fotoğraf çekimleri sırasında geçirdiği bir baygınlıkla alt üst olur. Genç adam tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalandığını ve önünde yaşayacak sadece birkaç ayı olduğunu öğrenir. Ölümü üzerine doktoruyla yaptığı konuşmalar, bana biraz Nietzsche’nin söylediği o “Ölüm benim Ölümüm ve bilmeliyim her şeyi!” havasını verdi diyebilirim.

     Tedaviyi reddeden Romain, bizleri "ben olsam ne yapardım" sorusunu sormaya ister istemez itiyor. Zaten her kim ki nerede bir ölüm sözünü açsa yaptığımız gibi oluyor tüm bunlar... Yönetmen, filmdeki Romain karakterine “inkar etmek” senaryosunu yazarken, bizleri de bir isyana teşvik ettiği inancındayım. Ölümü beklemeyi seçen Romain, herkese veda amacıyla bir bir uzaklaşmayı tercih ederek, iç dünyasına uzanan bir yolculuğa çıkıyor. Romain adım adım Ölüme yaklaşırken kendisi ile hesaplaşıyor ve o ilk başlarda tanıdığımız asi adam dünya ile barış imzalıyor...



   Bu süreçte hayatında en çok değer verdiği büyükannesiyle görüşen Romain, hayatın aslında çocukluğumuzun bir uzantısı olduğu kabulünü yeniden bize hatırlatıyor bu yolla yönetmen. Romain’i sık sık çocukluğuna götürerek ailesine  yakın-uzak olmasının sebepleri üzerine bizleri bir serüvene davet ediyor. Aslında çok kızdığımız insanlar en sevdiklerimiz, hep uzak olduklarımız bize en yakında durmak isteyenler olduklarının çıkarımını da yapmamıza fırsat veriyor.

    Romain’in Ölüm acısını paylaşmak için, yalnızca kendisini anlayacak olanın Ölüme en yakın  duran insan yani büyükannesi (Jeanne Moreau) olduğunu düşünmesi  ve onunla yaptığı konuşmalar da  filmin ayrı bir etkileyici bölümüdür denilebilir.

    Romain’in hayatında kendi adına yoluna koyduğu ama etrafındaki insanları altüst eder gibi görünen tavırları aslında –kendince- onlar için yapılmış büyük bir iyilikten öte değildir. Ölümün, bu soğukkanlı tavırları korumasına yol açması, etrafında tanıdığı insanlara uzaklaşırken, hiç tanımadıklarına da yakın olmasını sağlayarak anlatır yönetmen. Gelecekte öleceğini bilerek son günlerini yaşama hakkı verilmiş olan bir adamın ardından yeniden dünyaya gelecek belki de “kıvırcık saçlı” bir başka çocuk içinde de umudunu barındırmaktadır film. Ve o çocuk, bizi Ölümün o içine çektiği karamsarlık havasını tümüyle alıp götürerek mavi engin denizlere orada olduğunu bilmek üzere bırakıp, Romain’e “Veda Vakti”nin geldiğini anımsatır..
      Her şeye rağmen kesinlik odur ki, bu film size "Ölüm" kelimesinin baş harfini büyük yazdırır...

      François Ozon, ölüm üçlemesini, geçen sene(2009) çektiği The Refuge filmiyle tamamlamıştır. Bu yazıları seneler öncesinden alıp temize çekerken, bu filmi henüz izleme fırsatı bulamadığımı fark ettim, ... En kısa sürede izlediğimde ayrıca yazısını yazmak isterim, iyi seyirler.







Yasemin Şahin

Not: Bu yazı bir vakit İnfo Ankara gazetesinde de yayınlanmıştır.



20101210

Hangi trendi bu beni getiren

        Trenden indim. Hızlı adımlarla yol alıyordum. Ben gidiyordum ama yaklaşıyordum sanki. Yaklaşıyordum olduğum yerden daha başka bir yere. Bulunduğum yerde bırakamadıklarım benimle geliyordu. Ben istiyordum onları. Hal bu ya, uzaklaşarak geliyorlardı. Düşünsene kamerayı geriye doğru yavaşça hareket ettirdiğin hızda nesneye de aynı hızla zoom yaparsan elde ettiğin görüntüyü. İşte öyle bir şeydi benimkisi...

        Gittim sonra -oraya. Biz onunla hiç aynı havayı solumamış gibiydik. Hep bir sonsuzluk vardı. Yaşadığımız yerde biz kendimize yakındık uzundur, şimdi ise birbirimize yakındık. Başlangıçta anlattığım kamera çekimini her an yaşıyor. Kendimizden uzaklaştıkça birbirimize yakınlaşıyorduk bu kez. Neyin nasıl olduğunu bilmenin önemi yoktu. Her nasılsa bizim kabul ettiğimiz şekilde var olmaya devam edecekti. Karşımızdakinin varlığını bilmek güzel gibiydi şimdilik, bir de fırsat varken aynı yerde olabilmeyi çoğaltmak.

       Bir koridor düşünün, dar ve kalabalık. On kişi vardı ve inanın çok kalabalıklardı. Ankara'nın tüm sokaklarında yüzlerce insana kalabalık olduğu için bazen inanılmaz bir coşkuyla katlanıp bazen de kötücül bir olumlanamazlıkla nefret eden ben, on kişiyi bile çok kalabalık bulmuştum. Onun etrafındaki her insana kim olduklarını merak ederek, soru soran gözlerle bakıp bunu cümlelere dökmesini seyrettim önce. Bana yaklaştıkça gözlerimi kaçırmak istedim. Merak dolu bakışlarının hedefi olmaktan kaçmak istedim. Ama orada olmak, aslında çok da fazla kaçamamak demekti. Sorular benimle birlikte orada bulunan arkadaşıma yöneldiğinde onun sadece benimle birlikte geldiğini belirttim, ondan önce atılarak. Bana baktı sonra küçük bir gülümsemeyle, kimseye sormadığı bir soru sordu. Soruyu kimse duymadı, bundan emindim. Ben duymuştum ve verdiğim cevaptan sonra, bir an bu kez ne söylediğini hatırlamadığım bir şeyler söyledi. Kendi sesimi bile yabancılamış olmama şaşırmaktaydım o an, cevap vermiştim ama o ses benim miydi? Belki de boğazıma yapışan bir şeyler vardı da ben onlardan arınmalıydım tanımak için. Hiçbir şey yapmadım. O konuşmaya devam ediyordu, ne söylediğini cümle olarak anlamasam da, kelime kelime duyuyor gibiydim. Dudaklarına ve gözlerine bakıyordum. Onunla aynı anda konuştuğumu hissedercesine kelimelerini sanki ben söylüyor, kendi sesimi duyuyor ve yine yabancılıyormuş gibi hissediyordum... “Akşam” “Neden?” “Beklemiyorsan” “Sen” Ne zaman?” “Sessiz” Dikkatlice dinliyordum bizi. Ama sanki sadece dinlemem yetmeyecekmiş gibi bir an durdu. “?” . Soru işaretini bir hışımla çıkardı o dudaklar... Bir an irkildim. O an, bana zoom yapan kamerayı elimin tersiyle yere indirebilirdim, ama yapmadım, elimi tuttu, çekti beni içeri. O, on kişi kaldı arkamızda. Dönüp bakmadım kimseye, halbuki en iyi arkadaşım da oradaydı, ama o beni anlardı, sessiz kalsam iyiydi. Nereye gittiğimizi bilmiyordum ama bileğimden tuttuğu ellerini seyrediyordum hayranlıkla. O ise hızlı adımlarla benim önümden, beni de çekerek yol alıyordu koridorda. Çektiği bileğimi, avucunun ısısıyla her geçen saniye daha sıkı sarıyormuş gibi hissediyordum. Isısıyla sarıyordu beni. Durdum bir anda. Ben durunca avcundan kaydı bileğim, demek ki o kadar da sıkı tutmuyormuş dedim. Kim ısıtıyordu öyleyse bizi? Ben mi?... Koridor bitmişti, gidilecek bir oda yoktu, niye vardı ki o zaman kordior, alınacak yol da kalmamıştı. “Bitti.” Dedim. “Bu kadar mı?” dedi. Onunki bu kez benim sesim değildi. Doğruladım...Anlar geçti...


         Tam da kapı girişinde duran ben, aslında o kadar da yol almadığımızın kanıtı ve çaprazımda duran arkadaşım ona bakıyorduk. Bir anda bakışımızdan rahatsız olmuş olmalı, koşar adım bizden uzaklaştı. Adımları çok hızlıydı yanımdan nasıl geçtiğini bir an bilemedim. Gülümsemediğini biliyordum, çünkü ben de gülümsemiyordum. Geri döndü ve çok yakın olarak çapraz arkamda durdu. Arkamı dönemiyordum. Arkadaşımın gözünün içine bakıyor ve nefes almak istiyordum. Nefes alıyor muydum? Bileğim yanıyordu. Sonra döndüğümde gülümsediğini fark ettim ama bana değildi. “Burada başlayacak bir şeyler var değil mi” dedi. Ben de artık o on kişiden kimseyi ortalıkta göremediğim için birilerini bulup bize yardımcı olmalarını isteyecek gözlerle baktım etrafıma  ki, “Yardıma ihtiyacımız var mı?” dedi. Cevap veremedim, her şeyin öylece kalması gerekiyordu, bizimde kendimizde.

      İçeriye geçtik, tüm o görmediğim kalabalıkların arasına. İkinci sıraydı tabii ki benim yerim. Üstelik önümüzdeki sandalyeler boştu. Sanki daha fazla kişi orada olacak gibi, bir dolu sandalye konmuştu ortalığa. Oturduk. Konuşmaya başladı birisi. Hepimiz onu pür dikkat izliyorduk. Bir an ona döndüm, aynı sıradaydık ve o benimle arasına bir beş kişi olmasını uygun görmüş gibi oturmuştu beş sandalye sonrasına. O çok kalabalık on kişinin yarısı... Bu bana başlığı olmayan bir yazıyı okumaya başlıyormuşum gibi hissettirdi. Kalan beş kişi aslında hiç yok muydu? Başlığı ben mi koyacaktım. Başlık olursa, o beş kişi de yok olur, sadece ikimiz mi kalırdık? "Bir başlık bulmalıyız", dedim hızla, konuşan kişinin cümlesine noktayı koyduğu anda. Herkes hep bir ağızdan onayladı. Ona baktım. O, bana bakarak ama aslında herkesle konuşarak cümleler söyledi, ben yine kelime duymaya başlamıştım. Ses yine benim sesim gibiydi. “Doğru” “Yalnız” “His” “Çok” “Biz”... Sessizlik olmuştu, bakışları “noktaydı bu” diyordu. Herkes onayladı, bir ben kaldım öylece. Benim anlamam diğerlerininse kaybolması gerekiyordu, olmadı. Yine yüzümüze kendimiz yapışmıştık... "Başka insanlar sıkıntısı” dedim. Başlık buydu. Çok belirgin. Konuşan kişiler bir şeylerin sıkıntısını alıp içine çekiyordu şu an, bense onu... Başlığa uyuyorduk güya, her şey doğruysa ben neden rahatsızdım?

      Yanımda oturan arkadaşım, o an geçen kırk beş dakikayı ve benim arkadaşım olması dolayısıyla orada bulunmanın anlamsızlığını hissetti bir an, eve dönmek üzere ayağa kalktı. Arkadaşımın kalktığı ve diğerlerinin tüm sıkıntılarından bahsettiği an aynı andı. Arkadaşımın ardından baktım ve ona yüzümü geri çevirdiğimde, "Napcaz şimdi" der gibi baktı aramızda kalan ve kimsenin kalmadığı beş kişilik boşluğa. Üzüldüm. Sadece üzgündüm, hem de konuşan kişiye bakarak üzüldüm... Konuşan kişi bana baktı, üzüleceğim bir şey söylememişti halbuki. Yaptığımdan utanarak bir an evvel yüzümü yere çevirdim, suçlu gibiydim. Beni suçlu yapmıştı o soru. “Sorularla ilerleyelim” dedi biri. Benimse soracak bir şeyim yoktu… Herkes çok meraklıydı. Cevap vermekten daha mı kolaydı soru sormak? Neden herkese konuş dediğimizde bu kadar çok çıkmıyordu sesleri. Sonra, onun  o gün bana onu gördüğüm andan beri sadece soru sorduğunu hissettim. Bileklerim yine yanmaya başladı. Sorun bileklerim. “Sorun benim ve bu değişmeyecek” dedim yine konuşan kişinin tam da noktasından sonra. Herkes onaylayan bakışlarını yöneltiyordu bana. İşte o anda herkes, bir sır uzaklaştı sanki, hani o kamera gibi ve ben yine kendime yaklaşıyordum. Ona baktım. Kalkmıştı yerinden. Kapıya doğru gidiyordu. Bir eliyle diğer bileğini ovuyordu. Canı yanıyormuş gibiydi, sıcak mıydı, hissetmek istedim o an, ama olmazdı. Kalkamazdım yerimden, sorun bendim.

     Saatine bakıyormuş, ben inanmadım ama “saat kaç” dedi ona bakarak biri, o da ovduğunu sandığım avcunun içinde olan bileğini yeniden yukarı kaldırıp söyledi. Ben “sabah” diye geçirdim içimden, şu an saat sabah olmalı, bu kadar kötü şey başka bir zamana yakışmazdı. Herkes yavaşça toparlanmaya başladı. Çıkıp gittiler sessizce. Tüm sandalyeler bomboş kalmıştı, o on kişi yok olmuştu ve onla aramda yine kendim kalmıştım. O da gitmişti. Sorun bendim. Çıktım ben de yol alıyordum, ama yine yaklaşıyordum sanki. Her şeyi ardımda bırakırken ben yine onunla geliyordum. Çıktık ama içimizden hızlı adımlarla, hangi trendi bu beni getiren, sordum kendime, işte şimdi altımızda kalsaydı ya... Söyleyin de söylesin hangi tren?







20090918

o kadar "daha"

Konuşuyorlar, düşünüyorlar. İnanılmaz fikirlerle kaynıyor, hep ama hep baştan anlatıyorlar. İnsanlar kendilerini yeni insanlara hep en başından anlatıyorlar.

Sondan başlasak?

Bir kez de en son yaşadıklarını, kendi kişiliğinin, olmak isteyip de olmadığının kalıntılarını alsak. Başını tahmin etsek sonra, aslında çok da önemi olmasa. Ne kadar tutturabilirsek o kadar "daha"...

Kurulan cümlelerle insan insan olmuyor. İnsan düşündükleriyle yaşamıyor. Doğrultu hep davranışa dönüşürken değişiyor, evrimleşiyor. O yüzden en sonuncusunu istiyorum. Sondan başlasın insanlar artık kendilerini anlatmaya bana. Ben de o zman isterim bir o kadar "daha"...