20220418

bir aşk söyleminden parçalar / roland barthes

Roland Barthes, kendince geliştirdiği başlıklar altında aşk konusunu irdeliyor. Mesela, yokluk, anlamak, bağımlılık, dolaşı, kucaklaşma, acıma, hiçleme , hayranlık, nesneler, kıskançlık, rahatsızlık, kusurlar bunlardan bazıları. Bu başlıklarda yazdığı denemelerin ise başlangıç noktası bir başka yazar, filozof, yönetmen vs. oluyor. Bu inanılmaz iyi ve anlamlı bir kurgu. Bazen sadece bir kelime grubuna bile paragraf paragraf yazı yazdığını görmek inanılmaz iyi ve ilham vericiydi. Aşkın bin türlü halini irdelerken tanıdık gelen duygulara yüz sürmek ve yalnız olmadığımız hissi de çok geçirgendi.
“Mantıklı duygu : her şey düzelir - ama hiçbir şey sürmez
Aşk duygusu : hiçbir şey düzelmez – gene de sürer”


" ... batışın dinlenişi" Rushrock

"Batma bir uyutum anıdır. Bir esin etkisini gösterir, kendimi öldürmeden kendimden geçmemi buyurur bana. Batışın yumuşaklığı bundandır belki : bunda benim hiçbir sorumluluğum yoktur, edim (ölmek) bana düşmez: bırakırım kendimi, dönüşürüm 
(Kime? Tanrı'ya, Doğa'ya, ötekinden başka her şeye).
.....

Batma uygun bir yokoluş mudur yalnızca? Onu bir dinleniş olarak değil de coşum diye okumak zor olmaz benim için. Yasımı bir kaçış altında gizlerim; beni sorumlu bir özne yapan bu yoğunluktan, bu tıkanıklıktan kurtulmak için, eririm, bayılırım: çıkarım : esrimeye ermişimdir."

tatar çölü / dino buzzati

Kitabın Godot'u Beklerken kitabından önce yazılmış olması beni çok heyecanlandırdı. Ondaki gibi bir "umut yükü" ile dolup taşmak için ideal. Umudun hep gelecekle bağlantılı olduğunu düşündüğüm zamanlarda okudum ve inanılmaz etkileyici gelmişti. Şimdilerde, geçen zamanın, şimdinin, anın umudunu konuşan biri olarak bu kitaba çok uzağım. Bu yine de onun müthiş bir kitap olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

harman yerinde aşk / d.h. lawrence

6 öyküden oluşan bir kitap. Edebiyatın erotizm mimarlarından olan yazar, sekse dair tek kelime etmeden inceden dokunuyor. Dönemiyle değerlendirince çok sıradışı bir şey yapıyor aslında ama bizim dönemimiz için yavan geldi bana açıkçası.

günlük ritüeller 2 / mason currey

Kitabın ilkinde erkekler baskındı. 2. Kitabı sadece kadınlara ayırmışlar. Yine zamana yayarak okudum. Kimi alışkanlıklar, ritüeller hayatın sakinlediği, soluklandığı, kendini hatırladığı bir hisle geliyor. Sadece kendinizle yaptığınız, size özel ritüelleriniz hayatı anlamlı kılıyor. Buna bir de meditasyon eklediniz mi değmeyin keyfinize🌸

günlük ritüeller / mason currey

Kitap, çeşitli eser ve yaratıcıların günlük ritüellerinden örnekler veriyor. Bu ritüelleri gazete röportajlarından, otobiyografik yazılarından derlemiş. Belli bir dönemlerine eşlik eden alışkanlıkları, vazgeçemedikleri ritüellerinin olması kendime benzettiğim birçok anlatımıyla çok tatlı bir kitaptı. Zamana yayarak okudum, ara ara açıp incelemek de keyifli olacak eminim.
Bir tutku, bağlılık, sürdürme planı hayat içerisinde sürerken günlük olarak gerçekleştirdiğimiz eylemler de aslında hepimizin imzası gibi bir şey. Bunların alışkanlığa dönüşmesine izin verdiklerimiz bizi tanımlıyor. Özellikle üretmeye yüzünü sürmüş ve bunu hayat gayesi haline getirmiş insanlar –ki bence sadece onlar olmamalı- bunu bilhassa önemsiyor.
Pandeminin ilk aylarında, getirilen yasaklarla birlikte evlere kapandığımızda tüketmeyi üretmekten daha fazla önceleyenler cidden çok bocaladı. Günlük koşturmacadan el etek çektirilince kendimizle kalmak hiç beklenilen bir şey değildi. Benim için üretmek hep hayatımın odağında olduğundan sevdiklerimi özlemek ve pandeminin sabit kaygısı dışında sorun yaşamadım. Hemen hızlıca uyum sağladım diyebilirim. Fakat idari izinli olduğum dönem uzadıkça tam da bu kitabı okumaya başladığım dönemle doğru bir şey yaptığımı teyit ettiğim gibi ritüellerimi değiştirmeye çalıştım. Bir arkadaşımın tavsiyesi ile mesela saatlik planlar hazırladım. Hedefler koydum. Başardıkça iç motivasyonumu sağladım. Aslında anahtar kelime bu galiba ; iç motivasyon. Bedeninize bugünün yeni bir gün olduğunu anımsatacak ritüeller, tam da bunu sağlıyor.
Alışkanlıklar, ritüeller hayatın sakinlediği, soluklandığı, kendini hatırladığı bir hisle geliyor. Sadece kendinizle yaptığınız, size özel ritüelleriniz hayatı anlamlı kılıyor. Buna bir de meditasyon eklediniz mi değmeyin keyfinize. Kitabın ilkinde erkekler baskındı. 2. Kitabı sadece kadınlara ayırmışlar. Ara ara dönülebilecek başucu kitaplarımdan biri oldu diyebilirim. Bir de Kant’ın 5 şekerli içtiği kahveyi asla unutmayacağım sanırım.

simulaklar ve siulasyon / jean baudrillard

“SİMÜLAKR: Bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünüm.

SİMÜLE ETMEK: Gerçek olmayan bir şeyi gerçekmiş gibi sunmak, göstermek.

SİMÜLASYON: Bir araç , bir makine, bir sistem, bir olguya özgü işleyişbiçiminin incelenme, gösterilme ya da açıklanma amacıyla bir maket ya da bilgisayar programı aracılığıyla yapay bir şekilde yeniden üretilmesi.”


Baudrillard’ın 1981 yılında yazdığı bu kitapla metaverse’ün yoğun konuşulduğu yıl olan 2022’de okumak oldukça etkileyiciydi. Öncelikle bunu belirtmeliyim. Kitapta sıklıkla geçen üç kelime için tanımlamalar yukarıdaki şekilde yapılmıştı.


İçinde yaşadığımız toplumun, devlet politikalarının yıkımın, bozulmanın, kaosun tüm coşkunluğunu kendi çıkarları için kullandığı apaçıktır. İçin için bir kaynama, düşman edinme, terörize etme hali egemendir. Tüm bunları kullanırken bir –mış gibi yapma, iktidar ve simülasyonlarını kurma, ince ince işleme egemendir. Güvende olmanıza rağmen güvende olmadığınız simule edildiğinde bunu gerçeğinden ayırt edemeyecek hale gelmesi an meselesidir.

Sizi sizin güvenliğiniz için koruyoruz derken kurulan düzeneklerin bir süre sonra sizin istemediğiniz özel alanlarınıza müdahalesi olduğu gibi, başta yadırgadığınız bir izlenmenin sonrasında sizin ona mecbur kalacağınız bir araca dönüşmesine kadar varan tüm süreçleriyle gerçek olmayan birçok yönetim şekline maruz kalıyoruz.

 Baudrillard aslında gerçek olmayan da demiyor. Bunca içimde olduğumuz şeyin bizdeki duygudurumunun da birebir gerçeklik ile örtüştüğünü ve artık ayırt etmenin imkansızlığına ve yersizliğine değiniyor. Yazıldığı tarih itibariyle ekranlarda kendimizin daha iyi bir ikizini yarattığımız üzerinden  medya eleştirisi de yapıyor. Öyle iyi ve genel tanımlamış ki bugünün  sosyal medya araçlarını da bir bir cebinden çıkaracak cümleler diyebilirim.

Mesela hırsızlık yapıyormuş gibi bir bankaya giren adam, bu kurgusunu o bankada kimse ile paylaşmadığında olagelen her şey gerçektir diyor. Hırsızmış gibi yapanın niyetinin önemsizliği; biri o an korkudan kalp krizi geçirdiğinde ya da çalışanların gizlice polise haber verdiğinde yok oluyor. Yani olan biten her şey simulasyon gibi görünse de etkisi gerçek oluyor. Bu örnek aslında çok basit ama bunun üstüne düşünmeye başladığınızda o kadar da basit olmayan her şeyi görüyorsunuz. Sadece bir selfie çekme hevesinde olup uçurumdan yuvarlananlar geldi mesela benim gözümün önüne ya da intihar mektubu bırakıp aramızdan ayrılanlar. Bir film gibi izlediğimiz, bazen de film gibi olsun diye çabaladığımız hayatlar...

Yazıldığı yıl itibariyle aklıma sıkça o dönemlerde çekilen 2 film geldi. Biri birçoğumuzun bildiği Truman Show(1998), diğeri de Pleasantaville (1998) geldi. Bu ki film de ekranların hayatlarımız üzerindeki kontrolü ve dönüştürücü etkisini özetlediğini düşünüyorum. Kişinin tüm bunların içerisinde dönüştürdüğü psikolojisini. Birilerinin bu yönetmeye dünden hevesli olmasını. Yönetilmek istemiyorumdan, yönetilmeye razıyım ya da yönetilmesine mecburuza varana kadar tüm süreçleri net bir şekilde yaşıyor ve yaşatıyoruz. Bu eşikleri geçince artık geri dönmenin imkansızlığına değiniyor Baudrillard. Yani artık bizi sadece o kaos ve yıkım ayakta tutacak raddeye geldik diyor. Bundan sonrası iyileştirme ya da eskiye özlem değil yıkıldığı yerden yeniden bir başlangıç hazırlama olmasına değiniyor. Eskiye benzetmek sadece kalıntılarıyla oynamak olur. Oysaki biz yıkıldığını kabul etmekle başlamalıyız diyor.


Crash/J. G.Ballard kitabı hakkında yazdığı bölüm çok hoşuma gitti. Kitabın sonrasında çekilen filmi de iyiydi.(Yönetmen : David Cronenberg, 1971) Makinelerin (bilgisayar vb.)bedenlerimizin bir uzantısı olması üzerinden ilerleyen hem kaotik, dehşet verici bir o kadar da hayranlık uyandırıcı olması; bir kazanın tam da Baudrillard’ın bahsettiği gibi yıkım etkisi üzerinden yaşam enerjisine evrilmesinin hikayesiydi.

 

nevrozlar ve insan gelişimi / karen horney

Psikomatik rahatsızlıklar dışavururken, nevrotik olanları daha derinlerde yaşanıyor oluşu hepimizin muhataplığının anahtarı gibi. Hem kendi özelimizde hem de çevremizdekiler için tam da kitabın alt başlığının hakkını verir gibi bir oluş içerisinde. "Kendini gerçekleştirme mücadelesi" 
Karen Horney nevrozlar ve insan gelişimini anlatırken seçtiği başlıklarla yola koyulmuş. Görkem arayışı, nevrotik gurur, kendinden nefret etme ve kendini hor görme, kendini ortamdan silme çözümü, çekilme: özgürlüğün cazibesi, insan ilişkilerindeki nevrotik rahatsızlıklar bunlardan birkaçı. Başlangıçta kitabı hayatımda bir şekilde ucundan kıyısından varolan ve benimle bağı olan ya da artık olmayanlar üzerinden okumaya başladım. Sonra iğne bana da battı. Sonra sonra şunu kavradım aslında nevrotik olmayan tek bir davranışımız dahi yoktu. Kenndimi de dahil ettiğim çark oluştu. Peki hal böyle olunca neyi nasıl anlayabiliriz, kavrayabiliriz; alışkanlıklarımızdan, kendi olanaklarımızı kullanmaya, kendi sorumluluğumuzu almaya nasıl evrilebiliriz? Özelliklerimize, sorumluluklarımıza, irade koyduklarımıza ve sınırlandırmalarımıza gerçekçi bir tutumla nasıl bakabiliriz? Herkese gerekli olan bir tık gururun nevrotik bir gurur olmamasını nasıl kolaçan edebiliriz?  Nevrotik dünyanın içerisindeki aynada dünyayla ve kendisiyle arasında sadece kendi düşüncelerini gören birini nasıl tanımlayabiliriz. Eğer biz öyleysek manevralarımızı nasıl geliştirebiliriz. 

Bunca yıldır yaptığım türlü psikanaliz okumasında kendimce öğrenmeye açık olduğum durumlar üstüne görmeye açık olmak eklendi. Anda kalma kazanımlarım yadsınamaz. Anı kolaçan ederek tepkilerimi süzgeçten geçirdiğim, geçmiş deneyimlerimin aksını bugünde gördüklerimin üstünden ayırarak, ayrıştırarak, sen bir şurada dur diyerek ilerlediğimi söyleyebilirim. Karen Horney etraflıca çizdiği nevrozların oluş şekillerini anlattıkça kendini güçlükleriyle birlikte olduğu gibi kabul etmenin, kendi üzerinde de yaşam sürecinin bir parçası olarak çalışmayı kabul etmenin bir başka çözülme olduğuna değiniyor. İnanılmaz kıymetli bir okumaydı benim için. Bu kadar etraflıca ve anlaşılır bir dil ile sunulması ve çevirinin de bu yolda hakkını vermesi çok sevindirdi.

nohut oda / melisakesmez

"Bu kadar yüksekten ancak düşerek inilir, diyordu ya kitap, kitaplara inanıyorum." #nohutoda #melisakesmez 

Öykü ya da roman okumak benim için bir yolculukta gerçekleşebilecek okuma biçimi. Bu kez çıktığım yolculuk bir hastane odasındaydı.  Melisa Kesmez az az ve dozunda acıtarak, bir yerlerde kabulleniş yolculuğunun o dağ gibi yüklerini bir bir bırakarak berrak bir kafayla bırakıyor sizi. Bulandırdığı duygular gözlerimle senkronize seyrediyordu kimi zaman. Sevdim. Kabullenmeyi de öyküleri de... 

#bibliyoterapi

20170503

Yaşama Sanatı: Dünya Tinsel Geleneklerinde Gündelik Hayatın Estetiği

 KİTAP ADI: Yaşama Sanatı: Dünya Tinsel Geleneklerinde Gündelik Hayatın Estetiği
  YAZAR:Crispin Sartwell


"Neyin resmini yaptığınızın önemi yoktur. Önemli olan resim yaparken olanlardır." Audrey Flack

Bu alıntıyla birlikte “sanat yapılan şey değil, yapılanın nasıl yapıldığı meselesidir.” cümlesini birleştirin ve  kendini vererek yapılan şeyleri mümkün olduğunca sanat olarak tanımak, tanımlamak, kutsamak ve yaşama bu şekilde katmanın anlamları üzerine düşünün…
 Dünyanın bilimum tinsel geleneğini bir kenara koyun. Birçoğuna yabancıyım ve tanımıyorum, okudukça tanımadığımı da hissediyorum ama bu söylenenlerin gerçekliğini bilecek kadar içindeyim aslında tüm o varoluş deneyimlerinin. İzm’lerden haz etmezken, aslında birilerinin kendisini iyi hissetmek için içinde olduğu tüm öğretilerini içtenlikle hissedeniyim bence. Tüm mesele aslında size neyin iyi geldiğini bilmek değil midir, bunun üzerinde durmak değil midir? "Tinsel"le, derinlerdeki insani deneyimi, dünyadaki huzur deneyimini paylaşmayı kastediyorum, diyor yazar. Bunun için yapılan her şeyi sonuçtan çok seyrinin bir estetikle bütünleşmesi ve bunun da her daim içerisinde olduğumuz yaşamın bir sanat alanına dönüşmesinden bahsediyor. Kitabın ilerleyen bölümlerinde müze ve galerilere hapsedilen sanatçılıkla ilgili oldukça iğneleyici bir üslup takınıyor, dalgasını geçiyor. Üst üste ortaya atılan batıya özgü sanat akımlarının hepsinin birbirini çürütmek ya da yanlışlamak için var olduğundan söz ediyor. Benim için bu kısımlarla kitap etkileyiciliğini yitirdi. Bana kalırsa insanlar iyi hissettikleri şekilde var olmanın yolunu kendileri belirlemeliler ve bu yolun tartışmaya açık olmaması gerekir. İç huzurun insana getirdiği yaşama estetiği ve coşkusunun çoğaltılabilir olduğunu görmesi gerekli. Bazen bir yemek yaparken, bazen kahvemizi yudumlarken ya da bir galeriyi gezerken..  Evet galerileri Ankara’da iken daha çok gezerdim. Bir nevi benim için izole edilmiş alanda da olsa; bir başkasının dünyasında kafamı güneşlenmeye çıkarmışım gibi bir his eşlik ederdi. Öyleyse bu galeriye kapatılan sanatın yanlışlığı nerede? O sanatçının tüm o resimleri yaparken ki hissettikleri nerede? Bu kısımlarda yazarla ters düştüm elbette.  Ama diğer anlatmak istediğinin tam içinde olduğum için doğrulayabildiğim kısımlarını hayranlıkla okudum. Toplamda altı ayda, hem de hiç acele etmeden, uzun uzun boşluklar koyarak elime aldım, yanımda dolaştırdım, yüz sürdüm, kitapla nefes aldım.  Galiba kitaplığımda ilk kez çizikler attığım, notlar aldığım kitabım oldu. Belki çok öznel bir durum; ama bence benim için, hayatımın şu aşaması için kesinlikle bütünleştiğim bir kitap.

 “Ben bütün dünyanın huzurundan, bir bütün olarak dünyayla iç içe geçme ve özdeşleşmenin bir sonucu olarak huzurdan bahsediyorum. Bu, bence, nerede ortaya çıkarsa çıksın ve kendisini ister dinsel, estetik isterse de teknolojik olarak dışa vursun, sanatın en temel işlevidir.”

“Şimdi yapmakta olduğumuz aynı eylemleri yapıyor olacağız belki, ama o eylemleri üzerlerine bilinçle yoğunlaşarak yapacağız. Yaşama biçimimizin dışsal herhangi bir olgusu zorunlu olarak değişmeyecek belki, ama bizim bu olguları kavrayışımız derinleşecek, yaşama bağlılığımız artacak, hayatımızın manevi boyutu canlanacaktır. "Hayata dönmüş" olacağız, zaten yaşamakta olduğumuz hayatlara daha eksiksiz olarak döneceğiz."

20170409

Fences (2016)



   Filmin tek mekan tek plan gibi bir kurgusu olması da yerinde olurmuş derken, bir tiyatro oyunu uyarlaması olduğunu öğrendim. Linklater filmlerine benzettiğim yoğun diyalogların yer aldığı ve insanı hiç sıkmayan havası müthişti. Oyunculuklardan söz etmeye gerek bile yok. Cidden oldukça güçlü ve yerinde karakterlerdi. 

     Hayatımızı sadece kendi anladığımız şekilde anlatabiliyor, kendi öğrendiklerimizle yaşayabiliyorken bu kadar farklı insanları bir araya getiren bir aile olmak aslında çok zor. Bu aile olma fikri bir de toplumsal cinsiyet rollerini oldukça yoğun hissettiğimiz sorumluluklarıyla birlikte geliyorsa; bazen razı, bazen de isyan halinde olmak kaçınılmaz oluyor. Bu filmde de isyanların olagelenlerin başlangıcında boy göstermediği için çok çok sonra açığa çıkmasını görüyoruz. Filmin sonuna doğru eşi de bunu doğruluyor. Evet, o böyle sert, kuralcı biriydi, belki hayatının tek amacı evin çitleri onarmaktı. Ailesini içine aldığı yaşamında evin çitlerini onaran kişi olduğu için önemli olmak istiyordu. “Ve ben de onun karısı olarak bu hayatı böyle kurgulamasına hep izin verdim.” Çünkü eşinin hep güçlü görünme isteğini, evet o güçlü diye onaylıyordu… Çocuklarının kendi istediği hayatları dahi yaşayamaması bu çitlerin içinde özgür olamaması, belki de özgür olmasını istediği için evden kovmasına kadar varabilen ince ince işlenmiş birçok metafor anlatım vardı. Çok güzeldi, çok…

20160925

Böyle bilinsin





Eğer bu  bir yolsa, rotası kimsede yok biliyorum. Herkesin o çok bildiği her şeyi içeren ama kimsenin yapmadığı şeyleri yaptıranlar var ruhunda. Kocaman kocaman  ağaçları var yolun. Yolun küçücük fidanları da olsa değişmeyecek esintisi...Ama uzaklardan esen, içimizi titreten ne yol ne ağaçlar bilinsin.

Bulunduğun yerin önemi yok derler ya hani, tam öyle yerlerin hepsi ayrı güzel, hislerin varoluş şekli güzel. Ağaçlıksa yol, ne ağaç yaprağı götürmek istiyorsun eve, kuraklıksa da su taşımaya lüzum bile yok... Öyle güzel havası, sesi, tınısı...

İçinde belki çok korkunç şeyler vardır da onları görmek için iki göze gerek yoktur. Hislerin yanıltmıyorsa seni - ki bundan eminim- doğru bir yerdeyiz. Doğrunun rotası yok bilmelisin. Herkesin doğru olsun diyip geçtiği, yanlışı süblimleştirdiği dünyada bu da doğru... Böyle bilinsin isterim.



24.10.2015

20151014

Amerika'da alabalık Avı - Yazar : Richard Brautigan

Yazarın daha önce de Talihsiz Kadın kitabını okumuştum. Olduğu gibi; entrika, dolaylama, kurgu ihtiyacı olmayan akışa bırakarak yazan biri olduğunu düşünmüştüm. Bu kitabında bunu teyit ettim. Brautigan kafasını özgür bırakıp, çok da roman yazıyorum kaygısı gütmeden yazan bir adam. Okurken onun elindeki yazmak istediği şeylerin ham metnini okuyormuş hissine kapılabilirsiniz. Altıkırkbeş Yayınları bunu hissetmemize daha çok yardımcı olmak için kitabı daktilo fontu ile basmış. 
Akıcı ve okurken keyif veren, bittiğinde zihinde birkaç toz birikintisi bırakan bir kitap. Kuşkusuz ki hayat gibi, dolaysız yaşamak gibi… Daha önce de benzettiğim üzere Jim Jarmusch filmi izlemek gibi…


"Aynı şey benim de başıma gelmişti. Yaşlıca bir kadını alabalık nehri ile karıştırdığımı hatırladım ve ondan özür diledim. 

"Afedersiniz" dedim. "Sizin bir alabalık nehri olduğunuzu sandım."

"Değilim." dedi.




Yayınevi : Altıkırkbeş yayınevi, Sayfa sayısı : 159

Okuma tarihi : Temmuz 2011

Çürümenin Kitabı - Yazar : E. M. Cioran

Umutsuzluk, mutsuzluk, inançsızlık ve elbette ki çürümüş insanlık kadar doğal bir şey yok diyor Cioran. İnsanların Tanrı ihtiyacına, "başkaları" ihtiyacına yaptığı göndermeler, çeşitli başlıklar altında toplayarak dile getirilmiş. Bu başlıklar kitabı daha okunur kılıyor. Hislerin bütünü, insan ihtiyaçlarının bütünü ve ihtiyaçlarının kölesi insan.. 


Çok sert bir dille bireyci merkezden irdeliyor insanı Cioran. Okunması gereken ve attığı tokatları hissettiren gerçekçi bir kitap.

Yayınevi : Metis Yayınevi, Sayfa sayısı : 166

Okuma tarihi : Temmuz 2011

Otranto Şatosu - Yazar : Horace Walpole

1717 ve 1797 yılları arasında yaşamış Horace Walpole'un gotik akımın ilk yapıtı olarak adlandırılan bu romanı; o bu türde neyi görsem benzettiğim ve Edgar Allan Poe öykülerini çağrıştırmıyor değil. Lanetlenmiş bir kadın, ailesinin saygısını bir soysuz olsa da asla yitirmeyeceği ortadadır. Onun ve çocuklarının başına gelenler, eşinin sadakati, aşkın önüne geçen soy sevgisinin anlatımı hakimdir tüm romanda. Oldukça garipsediğim tutumlar o dönemin aslında bir gerçeği belki de.. Ön sözde bunun gerçek olma ihtimalini vurguluyor, emin değiller tabii ki de...

Yayınevi : Altıkırkbeş yayınevi, Sayfa sayısı : 128

Okuma tarihi : Haziran 2011

20151007

Maldoror'un Şarkıları / Yazar Comte de Lautreamont

24 yaşında bir otel odasında ölü bulunan Lautreament, Isidore Ducasse olarak da bilinir. Maldoror’un Şarkıları kitabı altı şarkıdan oluşan bir düz yazı metin aslında. Tanrı, insan ve kendisi üçgeninde öfkesi, özeleştirisi ve nefretini dile getirmiş olan Lautreament, pek çok şaire ilham kaynağı olmuş. “Opus Magnum” ( Büyük iş) adıyla nitelendirilebilecek çarpıcı bir dili var. Duvardan duvara çarparken bizi, bir ara kendisini de bizimle havada dansediyorken görmek mümkün. Açıp açıp tekrar okunası bir kitap, başından başlanması gerekmeyen…

Yayınevi : Kırmızı yayınevi, Sayfa sayısı : 313

Okuma tarihi : Haziran 2011



Doğum Travması / Yazar : Otto Rank

Otto Rank, Freud tarafından yetenekleri fark edildiğinde ne üniversite eğitimi görmüş biri dahi değildi. Freud onu üniversiteye göndererek psikanaliz üzerine çalışmaya devam etmesini sağlamış. Bu süreç sonrası, Otto Rank, Freud’un psikanaliz kuramına karşı bir tez ortaya koyduğu bu kitabında, bahsi geçen doğum travması çocuk üzerinde Freud’un Oidipus Kompleksi tanımlı anne-baba faktörünün aslında doğumla başlayan travmadan daha önemsiz olduğunu dile getirir. Çocuk anne karnından dışarıya ilk adım attığı esnada yaşadığı korunmasızlık kaygısı, onun hayatındaki pek çok kaybın, ayrılığın, sonun kaygısının özü olduğunu dile getiriyor. Çocuk anneye bağlıysa, tam da bu doğum esnasında kopuşunun onarılmasını istediği ve bir an evvel anne karnına dönmek ( bu ölüm korkusu olarak görülür) isteğini getirdiğini anlatır. Babaya ve çevreye hatta aksi neticelerle anneye olan hırçınlık veya aşırı bağlanma yine doğum esnasında yaşadığı ve ömrü boyunca asla unutmayacağı bu travma ile açıklanıyor. Freud’a karşı durdurduğu,direkt antitez ürettiği sayfalar sonlarda ve bunu anlatırken pek çok düşünürün de referansını almış.

Yayınevi : Metis yayınevi, Sayfa sayısı : 184

Okuma tarihi : Mayıs 2011


Deliliğin tarihi - Yazar: Michel Foucault

Foucault’un gerçekten sakin ve dinç kafayla okunması gereken bir başka kitabıdır. Zorlayıcı bir metin ama müthiş bir tarih birikimi… Deliliğin henüz tanımlanmadığı, geçmişinden bugüne gelene dek aldığı yol… Tanımlanmamış delilikte, kapatılmadan ziyade, şehirden uzaklaştırılma, hatta deniz açıklarına gemiyle götürülüp bırakılma gibi yöntemler izleniyormuş ilkin. Sonrasında cüzzamlıların yer aldığı hastanelere kapatma çoğaldıkça hapishane ve sonunda ilk “tımarhane” olan Bietre’nin açılması… Tarih akışını oldukça anlaşılır ve örnekleriyle, o dönemlerde verilen çeşitli yapıtlar ve romanlardan alıntılarla açıklayan Foucault, çok derin bir araştırma yapmış. Nietzsche dönemine geldiğimizde dehanın insanı delirtmesine değiniyor ki hele o bölümlerde uzunca süre duraksamamak elde değil…


Yayınevi : İmge yayınevi, Sayfa sayısı : 798

Okuma tarihi : Nisan 2011


20151006

Virginia Woolf'tan Yazarlık Dersleri / yazar: Danell Jones

Virginia Woolf hakkında çok şey bilmeme rağmen, henüz tanımamışken bir başlangıç olması amacıyla aldım bu kitabı. Fakat çok da beklediğim türde Woolf’u tanıtan bir kitap değildi. Onun yazma sanatını irdeleyen ve insanlara yazma disiplini edinmeleri konusunda öneriler sunan, bunun nasıl olacağını Woolf üzerinden, onun bazı derslerindeki cümleleri ve örnekleriyle anlatan bir kitaptı. Yazmak yetisini ve gerçekleştirme yöntemlerinin oldukça “özgün”lük barındırdığına inandığımdan, bu kişinin asla olmayacak bir Virginia Woolf yaratma çabası ya da bu yöntemle “ben onu çok iyi anladım, size de anlatayım” gibi bir üslup takınması hoşuma gitmedi. Bir de Virginia Woolf eşiyle birlikte yayınevi kuran bir kadın, dolayısıyla tek mesleği ve geçimi yazmak üzerinden. Belki yurt dışında yine bu tür bir yaşam sürebilen yazarlar mevcuttur, fakat ülkemizde tüm zamanını yazmaya ayıracak ve bununla para kazanıp geçinilebilecek bir ortam mevcut değil maalesef. Dolayısıyla sabah kalkınca 5 sayfa, akşam yatmadan şu kadar satır yazın öğütleri pek geçersiz…Ama Woolf’un çok hoş sözleri vardı kitapta..


“Dünya tüm gücüyle sizden yazmaya zaman ayırdığınız mesai saatlerini ya da daha fenası, yazmak istediğiniz için kendinizi suçlu hissetmenizi sağlamaya çalışırken, yazmak çok zorlayıcı olabilir.”



Yayınevi : Timaş yayınevi, Sayfa sayısı : 144

Okuma tarihi : Mart 2011



Dada Manifestoları ve seçme şiirler / Yazar: Tristan Tzara

Alternatif Fanzin’in Ankara ziyareti sırasında bıraktığı bu kitabı daha önce de okumuştum ama bu merakla değil. Çağdaş Sanat Manifestoları’nı okurken iyice merak ettiğim manifestolardan biri buydu, diğeri de Sitüasyonist Manifestolar kitabı.
Kolajın şiirde, yazıda ilk kullanımının işaretini veren Tristan Tzara döneminin başkaldırısı niteliğinde şeyler söylemiştir. Rastgele yazılmış şiirler, rastgele seçilmiş sözcüklerle her şeyi yapabileceğimize inandırması aslında biraz da herkes ya da her şey sanat, sanatçı olabilir tartışması olabilir. Akademilerin çokbilmişliklerinden sıyrılan, bir bisiklet tekerinin, bir pisuarın bile sergilendiği sergiler açan bu adamlar büyük bir başkaldırıya ön ayak olmuşlar kanımca. Gerçeküstücülük kurucusu Andre Breton’un da aralarında olduğu Dadaistler, dönemlerinde çıkardıkları dergi ve düzenledikleri sergilerle oldukça gürültü kopartmışlar. Sonrasında ortaya çıkan sürrealizme önce karşı duran ama sonra yanında yer alan Tzara, şiirleri, kolaj örnekli resimleriyle o dönemi olduğu gibi anlatabilme gücüne sahip bir kitap ortaya çıkarmış.


Yayınevi : Don Kişot, Sayfa sayısı : 160

Okuma tarihi : Mart 2011



Çağdaş Sanat Manifestoları - Yazar : Rafet Arslan

Yeni sanatın sokak ve insan algısı... Var olduğu köklerde köklü değişiklik. Kanat takmış akıllara mutant çığlıklar eklentisi , porno-politik senaryolara erekte şiir ritminde dokunuşlar. Sokağın sanat oluşu ve bu oluşun insana en yakın duruşu... Sürrealist bakışların kol gezdiği bir metin ve manifestolar toplamı. Kendini hepten yıkıp etrafına öyle bakacaksın, kendini bilmeden dünyayı algılamayacaksın diyen bir başka adam. Dile yansımış inadına var olan bir hayat, yaşam özeti. “Hayatın toplamı sanat” anlayışı ve dürtü öncelikle -özsel bir dürtüyle- dünyayı ve sanat algısını akademiden sokağa taşıyan ve tüm duvarlarda bir kendilik bırakan yaşanmışlık. Bireyin kendi kolektifliğinden doğan bir karmaşa. Biz en çok da kendi kendimize kalabalığız, en az kendimize yalnızız diyen bir adam Rafet Arslan.



Yayınevi : Altıkırkbeş, Sayfa sayısı : 192

Okuma tarihi : Mart 2011



20150812

Herkes kendini yedi, öptü, doğurdu...

Geleceğini şekillendir. Geçmişe özlem duy. Sürekli ama sürekli hatırla. Görsel olarak zihnine kazı her şeyi, iki kelimeyi ifadesiz dahi yan yan getirememek nedir? Aman bunu düşünme. Sürekli eleştirilen olduğun için kendini her ne yaparsan yap doğru yaptığına inandır. Yol al. Yol uzun. İnan çok uzun. Ama değil. Evrenin sonu geliyormuş haberini magazin haberi gibi okuyor olmaktan öte bir tüketim boşluğu içerisinde olduğunu fark etmek çok koyuyor olabilir. Uzundur bu kadar zihinsel travma yaşamamış olmak, insanlarda pi filmi repliklerinden fırlayan biri imajı çizmeye neden oluyor olabilir. Kişisel toplantı notları ne güzel bir kelime grubuydu; o üç beş sayfa metinden oluşan kitapları onbeş yirmi liraya satmasalardı altıkırkbeş ne güzeldi. Sabah alarm bile altıkırkbeşte çalardı, şimdi sor yedi. Herkes kendini yedi, öptü, doğurdu...

 yase yazıya döndü lafı sanki ; üç hafta önce kestirdiğin saçlarını bugün gördüğünde "güzel mi kesmiş aslında ne" demek gibi bir şey. uzadı .. uzadı...

20140714

bir arada olunca

bir arada olunca 
belki ânı durdurur 
kelimelerin geçişini izleriz birlikte 

alırız birini koyarız önümüze, 
sevişiriz usulca...
sözcükler bize bakar, 
biz birbirimize...
kimin kimi seçeceği belli belirsiz...
 

bir bakarsın, 
-kesin, 
biz sızmadan kelimeler sızar aramızdan...


14 Temmuz '14 



görsel : Anxious People by El Lissitzky

20140315

rüyamda

rüyamda bir sinemaya gidiyordum. ama apartman dairesinde bir sinema. hep gidermişim. ankaradaymışım hatta. son birkaç günümmüş o şehirde. hatta son günmüş gibi. çıkıyorum evden zorla.  ferzan özpetek'in son filmi. kemerlerinizi bağlayın. onu izlemek niyetindeyim. içeriye giriyorum kapının önünde başı öne eğik bir adam ve içeri kısımda bir kadın var. diyorum ben film için gelmiştim ama... cümlemi yarım bırakıyorum. içeriye göz gezdiriyorum sanki bir arbede olmuş. yıkılmış ortalık. artık film yok diyor adam. sinemamız yok. makineleri kırdılar diyor. nasıl olur diyorum. biraz anlatıyorlar isteksiz ve mutsuz bir şekilde. ben kapıda kalakalıyorum. o anlatırken o olaylar canlanıyor gözümde. birkaç adım geri atıyorum daha anlatırken. adam ondan kaçıyorum sanıyor. onları suçluyorum sanıyor. öyle değil ama... önce filmi izleyemeyeceğime üzülüyorum, son günüm zaten. bu mutsuzluk fazla diye geçiriyorum içimden. sonra sadece kendimi düşündüğüm için kızıyorum. sinema çalışanlarına üzüntülerimi belli edecek birkaç cümle kuruyorum. ama o cümleler de karışıyor. umarım bundan sonrası iyi olur gibi bir cümle. ama ben bile inanmıyorum cümlelerime. dışarı çıkıyorum. bir üst katta bizim araf gibi bir bar varmış, bir şeyler içmek istiyorum ama vazgeçiyorum, sokağa çıkıyorum. sokağın rengi kaçmış gibi. fazla gri. ankaraya bahar gelememiş gibi. sokaklar ıslak. öncesinde yağmur vardıysa durmuş gibi. ara sokaklardan yürüyorum uzunca...


 görsel : OSWALDO GUAYASAMİN