tutunamayanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tutunamayanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20110623

AZ üzerine Hakan Günday'a mektup



Kanadığım günden beri sana yazmıyorum. Sana senin isminle hitap da etmiyorum artık. Kör bir bakış oturdu içime, düşünsene, seni bile görmemekte. Dünyanın şekli hakkında fikir yürütmeyi geçmiş ahali, ben desem ya onlara işte aslında tam da yeri…

Size sizin cümlelerinizle cevap vermeyeli belki yıllar oldu. İlk kanamamın üzerinden seneler geçti ve siz hala geçemediniz. Aklımın bir köşesinde tüm insanlığın önünde saygıyla eğilmemi sağlayacak birkaç kişi var hala neyse ki… Ama sormayın şimdi, çünkü insanlık benden geçti.

Nereye gidecek olsak yüzümüze vuracak okyanuslar iyiden iyiye azaldı. Savuracak bir dem rüzgar, bizi çekip çevirecek sonbahar, tüm zamansızlığıyla bizim üzerimizi örtecek dünya yok artık.

Sözün bittiği yerlere geldik, en sevdiğim adamın bile artık yazamadığını duymak kadar koymuyor artık hiçbir şey.


Özetle, bir Derdâ tuttu beni. Dert gibi bir şeydi, içimi kemirdi. Yedi bitirdi. Kafamın içinde güvercinler saçıldı. Kanamam durdu. Derdâ’nın ağlaması durdu, Derda’sı doğdu. Keşke doğmasaydı da Derdâ, Derdâ kalsaydı. Yıktı, geçti. Bakın şu dünyada bir Hakan Günday bizden dünyaya esirdi, şimdi yazar oldu. Keşke dedim bir güz daha geçseydi, bu adamın üzerinden bir silindir daha geçseydi de bir bize bıyık altından gülümseseydi. Gülümseyemedi! Geçti gitti.

Yazarlığı bizden silindi, hele bir de bir yeni yetme daha Oğuz Atay’dan söz etmedi mi? Gözümüze sokmadı mı tüm o içsel nehrini, akışını, durağanlığını, karmaşasını, yazarlığın hazzını, doyum noktasını ve olmayan insanlığı! Halbuki tüm bunlar bundan önce olduğu gibi hep sessiz söylenirdi, Atay’ın ismini bile fısıldarken ürkerdik hala biz. Bundan öncesindeki yazdığı tüm kitaplarında vardı kelime aralarında tamam da, bu kadar bağırmak da şimdi neyin nesi?

Derdâ doğurdu ama artmadı. İkiye bölündü ama çoğalmadı. Bir Hakan Günday vardı Az’dan öncesi ve sonrası…. İki parça oldu içimiz, bir hiçtik biçimleştik. Haberin olsun Hakan Günday, biz bu kitaptan çıkıp gittik…


20101026

şimdi ne olacak?







şimdi çıkıp gitmelisin. işte şimdi o dört duvar sadece kendine kalacak ve susacak. ona ne zaman konuşmaması gerektiğini öğretememişiz henüz. bizi dinlemiyor onlar yine desene, yine bize ait olmamayı isteyip öykü dileniyorlar. ama sen yazmayı sevmezsin ki, ama ben yazmayı sevmem ki..

gece diyorum, sözcüklerin geceye ihtiyacı var gündüzse yalnız kalmaya.. ben ki, çıkıyorum odadan, sen de çıkmalısın..

senin dünyan odandan daha ayrı değil ki, dünya çekmece kadar olsaydı da çekilmezdi şimdi bir oda kadarken de çekilmiyor. ama neyse ki duvarların dili var, bak sustu ya şimdi saatlerce kulak ver neler anlatacak, kimlerin öyküsünü kusacak. 

biliyor musun, bana geçenlerde çok canının yandığını söyledi. ona dedim dinlememeliyim ama olmadı. herkes öyle değil mi kendi acılarını dinletip iyi mi ediyorlar? dinlememeliydim, çünkü ne zaman bir öykü dinlesem kendi canım yanıyor. ben yapmıyorum onun bana yaptığını, susabilirim dakikalarca diyorum, ben sustukça o anlatıyor. insanlar bir susan görünce hep anlatırlar mı? insanlar bu kadar anlatacak ne buluyorlar? ne yaşamışlar ki? anlatmak için mi yaşıyorlar. 

anlatılmayacak bir hayatı vardı bak zebercetin, kimseye anlatmadı. insanlar onu duvar bildiler anlattılar, insanlar onun içine astılar kendilerini her anayurt oteli'ne gelişlerinde. asıp gittiler asıp gittiler. giden gelmedi , giden gelmedi... bu kez geleni o istemedi... her içine asılmışı insan zannetti, ruhu var sandı döneceklerdi. dönmediler. taşıyamadı zebercet daha fazla, astı kendini, içine kendini asmış tüm insanlarla astı tavana... şimdi o insanlara sorsan zebercet kimdir bilmezler. anlatılmayacak bir hayatı vardı bu adamın, ama ben kalktım sana anlattım şimdi ne olacak?


Anayurt  Oteli, Yön: Ömer Kavur


20101019

insanlık sızıntısı

Leonard Cohen şarkı söylerken benim onun yüzünü göreceğim ama onun beni görmeyeceği bir yerde olduğumu hayal ediyorum. 

Yüzüne bakarak dinlemek ama yüzünü çevirdiği yerde olmamak. Şimdi ben öyle bir yerdeyim Cohen'e ve tüm insanlığa... 


Dışarıda bu kez yağmur yok, sevinin insanlar, yağmur içimden sızıyor...




20101005

"Sonrası iyilik güzellik"




Yatağımdan terler içinde uyandığım bu kaçıncı uyku bilmiyorum. Aslında ben, bu uyku mu bilmiyorum... Saate bakmak için kendime geldiğimde uyuyalı sadece yarım saat olmuş olduğunu gördüm. Yarım saatte hangi uyku beni bu kadar derine çekebilir ve o elastik bantlarla sarılı beyin hücrelerimin bilinçdışı akışına bırakabilir anlayamıyorum. Uyumadan evvel kahvemle birlikte yediğim jelibonların bunda bir payı olup olmadığını düşünmek istiyorum...

 En son bu şekilde uyanıp kapımı hızla açtığımda annem ve babam salonda bana bakıyorlardı korkunç gözlerle. Onları görür görmez kendime gelmiştim. Şimdi az evvel ki uyanış salonun boş oluşuna denk geldi, üstelik içerde o eşsiz hiç oturmadığım “otur da kalkma” koltukları bile yoktu. Hiç bir şey göremeyince bağırdığımı ve boynumdan akan teri avuçlarımın içinde erittiğimi hatırlıyorum.

Elimde yine o salak doktorun verdiği elastik sargı var. Salak, çünkü ellerimdeki morluğun asla geçmeyecek bir şey olduğunu anlamamakta direniyor. Her defasında yine nereyi yumrukladın sorusunu sormaktan vazgeçmiyor. Ona ilk yumruktu önemli olan, “sonrası iyilik güzellik” * diyorum anlamıyor.

Geçen gidişimde hastanede eski psikologumu gördüm. Asansör bekliyordu sıkılgan tavırlarla ve bu kez ben ondan büyüktüm. Göz göze geldik ve ben o büyük gözlerimi aksi yöne çevirdim. Sonrasında asansöre binmekten vazgeçtiğine ve ona bulaştırdığım hastalığımı kusmak için tuvalate gittiğine eminim.

Bu o hastaneye belki üç yüzüncü gidişim ve ben ilk gittiğim günden bu yana herkes benle aynı dili konuşmakta. Bir tek elimdeki morlukları anlamıyorlar şimdilerde; ama diyorum bakın size, çok yakında anlayacaklar. 

İnsanlık kendisini pek sevdiğine kendini öyle inandırmış ki beni anlayamadıklarını gördüklerinde benimle aynı hastalığı paylaştılar. Yakında da beyin hücrelerimizi saran elastik sargıları serbest bırakıp bilinçdışı akışımızda dansa çıkacağız. Kabuslardan uyanacak herkes ter kokarak ve herkes ilk önce suçu jelibonlarda arayacak sonrasında da anne babasının yokluğunda... Hızla kaçacaklar... Sığınacakları tek yer tuvaletler olacak. Kendi boklarını bıraktıkları o kokusu hiç değişmeyen küçücük, daracık odalarda.

Bence biz aslında yatağımıza işememeyi öğrendiğimizden beri o tuvaletlere en çok ne zaman, hangi anlarda gitmeliyiz bunu anlayamıyoruz yüzyıllardır...

Hala uyuyor olduğumu hayal edip susuyorum. Dostlar kendilerini en çok tuvalet aynalarında görsünler şimdi. "Sonrası iyilik güzellik".* 



* Aşk/ Cemal Süreyya

20090924

Kendi tanımlamasını yapmıştır Oğuz Atay





Kendi tanımlamasını yapmış Oğuz Atay "Tutunamayan". Herkes ona bu şekilde sesleniyor, anıyor. Ne yazarsa yazsın neticede "tutunamayandır o" denmiş, denecek.

Kendisine "iyi" bir tanımlama getirse idi bunu herkes dillendirmezdi. "Tutunamayan" dediği için ondan bahsederken, hep bu dilimizde.

Başka bir şey de söyleyemez insanlar. Ondan öteye geçemez. "Özeleştiri" yeteneğinden hiç bahsetmezler. Kendisinin ne olduğunu bildiği için insanları daha iyi bilen bu adamı tanımazlar.Tanımak istemezler. Çünkü sonuç kendilerine varır. Oğuz Atay'ın  tutunamayanları "başkaları"na dayanamazken; insanlar kendilerine dayanamazlar, bu yüzden hep başka başka insanlara odaklanırlar.

Odaklanmasınlar  da zaten. Herkes başa çıkabildiği noktada yaşasın hayatı ne de olsa ölmemek için yaşıyoruz!

20080921

Bir Semih Kaplanoğlu filmi Yumurta(2007)













Yönetmen: Semih Kaplanoğlu

Oyuncular: Nejat İşler

Saadet Aksoy

Yapım: Türkiye, 2007(Ödülleri)

Yakın dönem Türk sinemasında farklı projelerle pek çok film konuk oldu. Tutuldu ya da tutulmadı, tutulduysa ne için tutuldu bu çok tartışılır. Tutulan filmlerin ne kadar sinema sanatına katkıda bulunduğu da çok konuşulacak bir mevzu. Ama Yumurta filmiyle birlikte bu tartışmayı tekrar açmak ve hiç unutmamak üzere düşünmek gerekli.

Filmin Tutunamayan adamını Nejat İşler canlandırmakta. Açıkcası Nejat İşler her bulunduğu filme ayrı bir yakıştırıyorum. Kendisini sadece sinemada görmek isteyenlerdenim. Keza dizisini izleyip aşık olan ve Barda filmiyle ondan soğuyan, üstüne Yumurta filmini yarıda bırakan bir kitle de mevcut. Onları şaşırtmaya devam etmeli bence.



Nejat İşler’in Yusuf’u canlandırdığı filmde, az önce es geçtim ama o hakikaten bir tutunamayan. Sanırım Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanını okuduktan sonra ne kadar çok içimizden olduğunu tekrar tekrar yansıtmaya çalışıyor olabilirim. Ama öyle. Filmde annesini henüz kaybetmiş ve araya yıllar girmesine hiç de engel olmamış bir oğuldur Yusuf.



Onun sahaflık yaptığı dükkanından tutun da, ilk kitabıyla başarılı olmuş ama sonradan tutulmamış bir şair olmasına ve hayata bir kez de kaybıyla bakıp başka kayıplar vermemek adına dönmesi geriye bakmasına varana kadar pek çok evresi gözler önüne serilmektedir. Yusuf’un cenaze için geldiği memleketi ona ait olduğu kadar aslında değildir de. Bize yer yer onun sessiz diyalogları (!) ve insanları süzen bakışlarıyla onun geçmişini ve bugününü oldukça derin sulardan gün yüzüne çıkarmaya imkân vermiştir. Filmin bütününe baktığımızda aşırı doğallıkla verilmiş bir hayatla karşı karşıyayız. Filmde ön planda olmak için kendini paralamayan hatta role “karizma” katmak için kompleksleri olmayan pek çok insanın filmde toplanması ne kadar ilginç. Detaylarda yatan anlamın bizi sanat doyumuna ulaştırdığı ve bu doyumun da pek çok “ortalama” sinema izleyicisini doyurmayacağı ortada.

Belki annesinin bakımını üstlenen Ayla(Saadet Aksoy)’nın hep duyduğu ama bir türlü karşılaşamadığı Yusuf’u oraya getiren, bir ölümün sessizliğini yaşadıkları her ana “kaygı” olmadan yayacak olsalar da onların dillendirdiği ilişkinin asıl tanımı “saf”lıkta. Ayla’nın hayranlığının ve hayatındaki pek çok kararı alması gereken döneminde, karşısına aldığı kararların ve üstüne set çektiklerinin mutluluğunu bir türlü yaşayamamış Yusuf çıkmıştır.



Yumurta, neden yumurta?





Yumurta bildiğiniz yumurta olarak filmin içerisinde bize göz kırpmaktadır. Ama onun bir sır barındıran “civciv mi çıkacak, yoksa omlet olup karın mı doyuracak“ olduğunun esrarı filmde de yerini almakta. Dip, kıyı, köşe yumurta arayan mahalleli çocuğun yumurtayı bulamaması üstüne hayat gayet normal akarken, başka bir gün yumurtayı bulabilmiş olan Ayla’nın şansı mıdır söz konusu olan… Ve bu şansı o mu yaratmıştır.



Çoğu zaman bir şeyler olacak diye beklerken ya da heyecanla filmdeki kareleri bir bir aralarken onun bizim bildiğimiz ve yaşayabileceğimiz bir “doğal” hayata dönüşmesi bize filmin isminin anlamını daha bir net açıklıyor bence.

Sinema sanatının fotoğraftan beslenen bir dipsiz kuyu olduğu düşünülürse, bu film bize kuyuyu da dibi de fotoğrafı da hayatı da göstermekte.



Benim çok sevdiğim ve aklımdan çık(a)mayan donuk yüzleri ve masum gülüşleri içine alan bu filmin seveni olur sevmeyeni de… Ama asıl olan odur ki Semih Kaplanoğlu Süt ve Bal ile üçlemeyi tamamladığında Türk Sineması bir üçleme daha kazanacak ve adından sıklıkla söz ettirecektir.







20080723

Tutunamayanlar - Oğuz Atay


Tutunamayan:
(Disconnectus Erectus)
"Beceriksiz ve korkak bir hayvandır. İnsan boyunda olanları bile vardır. İlk bakışta, dış görünüşüyle, insana benzer. Yalnız, pençeleri ve özellikle tırnakları çok zayıftır. Dik arazide, yokuş yukarı hiç tutunamaz. Yokuş aşağı kayarak iner. (Bu arada sık sık düşer.) Tüyleri yok denecek kadar azdır. Gözleri çok büyük olmakla birlikte, görme duygusu zayıftır. Bu nedenle tehlikeyi uzaktan göremez."



Belki biyografiler içinde bigoyrafi denilebilir. Başlangıcı zor bir yolculuktu. Tutunamayanlara kitabına tutunmak, tüm tutunamayanları selamlayıp tutunacak birkaç dal bulup dışarıya kendini atmak. Kısacası kitabı bitirmek zor oldu. Zaten Turgut'un da ima ettiği şey Tutunamayanlar'ın öyküsünün hiç bitmeyeceği değil miydi? Belki kitabı bitirince gözleri kendimize daha çok çevirip ne çok tutunamayanlar listesine geçecek vukuatımız var, bir inceleyiveririz. Selim'in listesine eklemediği Turgut gibi biz de kendi kendimizi listeye ekleyecek hayatımızı şekillendirecek(!) bir düzensizlik bulur, ona tutunuruz.

Ya da gerçekten hayatımızdan menunuzdur bunu bir kitap olarak akıllara kazır, rafa kaldırırız. Zor olanı ikincisi bunu itiraf etmek gerekli!

Hayat hiçbir zaman düzenli bir şekilde çok güzel ya da düzenli bir şekilde çok dipte yol almamakta. Tutunamadığımız pek çok an akıllarda çivi gibi kazınmakta. O anların her birinin ölüm gibi bir dürtüyle gün yüzüne çıkma hali bizleri kalanlar - gidenler, iyiler - kötüler mevzusunda çetele tutmaya zorlamakta. Bu kitabın intihar etmiş Selim'in ardında bıraktığı bir mektup neticesi arkadaşı Turgut'un onun hayatının profilini "başkaları" içerisinden çekip çıkartmaya çalışırken aslında ne denli kendini görmeye çalıştığının anlatımı yatıyor. Bizlere aktarılırken cümle parçacıklarının bazen ağır toplara dönüştüğüne, bazen de ufo görmüşcesine merakla ne olduğunu anlamaya çalıştığımız anların tek tek zihnimize kazındığına şahit oluyoruz. Kitabın ilk 100 sayfası karın ağrısıyla geçerken ve şizofrenik hallerini alıp etiket gibi yapıştırmaya ihtiyaç duyduğumuz Turgut'un kendince konuşmaları ve ölmüş olduğunu anlattığı arkadaşının ona verdiği cevapları bir türlü anlamlandırmamak kitabın ilerleyişini bir süre duraklattı. ama sonradan başka başka hayatlara yüzümüzü çeviren Oğuz Atay bir katakule neticesi o bunalımdan çıkarıp noktasız virgülsüz tüm imla kurallarının ihmali söz konusu olan bir 100 sayfalık serüvenin tam ortasına bıraktı kitabı yeni bir sayafya geçince değil bırakmak cümlelerin noktaya virgüle ihtiyaç duymadan nasıl da kendine sahip çıktığını hala şaşkın olan bana gösterdi sonrasında gelen selimin onlarca sayfalık mektubu sevgisini ve belki de hiç olmayan hastalığının kendini nasıl da hayattan men ettiğinin anlatımı oldukça duraksattı...

Durmak lazım.
Oğuz Atay'ın bu 700 küsür sayfalık romanını okumak lazım.
Anlatmamak ve merak ettirmek lazım.
Tutunamayanların bitmeyen öyküsünü başka bir tutunmayandan dinlemek lazım.



20080626

Ölüler konuşmak isterler


"Enkaza dönen arabadan sarkan adam, ben onun yanından geçerken hala yaşıyordu; durdum, gerçekten de ne kadar takatsiz kaldığı fikrine biraz daha alışmış halde, yapabileceğim hiçbir şey olmadığından emin oldum. Gürültülü ve kaba bir şekilde horulduyordu adam. Aldığı her nefeste ağzından kan balonları çıkıyordu. Bundan sonra pek fazla nefes de almayacaktı zaten. Bunu ben biliyordum, ama o bilmiyordu ve bu yüzden, bu dünyada insanın yaşamında en çok acınacak şeyi inceledim. Bundan kastım, hepimizin sonunda öleceği değil, bunda o kadar acınası bir yan yok. Onun bana neyi düşlemekte olduğunu söyleyememesini ve benim ona neyin gerçek olduğunu anlatamamı kastediyorum."(dipnot)

Hep iyi olanı düşler, iyi olanı yaşamak için çaba harcarız. Kötü olan gerçeklerin bir gün geçeceği umuduyla nefesimizi içimize doluşturur, içeride sıkışıp yer kalmadığını hisseden kötü düşünceleri karbondioksit kıvamında dışarıya atarız. Nefes alıp vermenin alışılmış bir yaşam belirtisi olduğunu hepimiz biliriz. Birilerinin şu vakit bunu yapamıyor oluşu onları birer ölü olduğunu gösterir. Ama biz yaşarken bu ölüleri fark etmek nefes darlığı sezonu zamanlarına dek geçersiz bir kabulleniştir. Ölüme ne kadar yakınsak, o kadar içselleştiririz ölüleri. Ya da bir onun yokluğunu hissettiğimiz o anlık boşlukla gelir yaşamıyor oluşlarının gerçekliği. Onlara söylemek istediğimiz birkaç cümle çınlar kulaklarda ya da son bir kez daha sarılmış olma isteği. Bir ölüyü anımsamak , düşlemek, "olsaydı" demek, insanı yaşıyorken "kötü" bir ruh haline sürükleyen düşüncedir. Bu düşünceden kurtulmanın yolu yine:

-Nefes al!
-Şimdi ver!


usulüyle gerçekleşir. "Ölenle ölünmez.", "Kalan sağlar bizimdir."... Ölümü düşleyen herkes ardında bırakacağı kişileri düşünür ilkinde, ölenin ardında kalanlarsa kendini düşünür her şeyden önce. Çok fazla üzüntü insanı boğar. Çok fazla "keşke" insana acı verir. Bir ölümün ardından gelen katıksız gerçeklik bizi yaşama ya tekrar bağlar ya da bıraktırır ipleri ruhani olanın ellerine. Bu ikincisi pek fazla tecih edilmeyendir. Biz hayatta ne umutlarla barınırken ölenin artık bu umutların içinde yer almayacağı kendimiz için yaşadığımızı bir kez daha gözümüze sokar. Ama bunu kabul etmek isteyen bünye başka yaşayanlara bel bağlar. Onlarla ayakta kalır, onlarla aynı dünyanın tozunu dumanını attırır.

"Ölenle ölünmez." belki ama ölen herkesin bir zamanların umudu, gerçeği bizimle yaşar. Onun yerine çalışacak bir eleman, onun yerini dolduracak bir arkadaş... Hiç bir zaman onun gibi olmayacak diye biz düşünürken, onlar boşluğunu doldurmak şartını taşırlar üstlerinde farkında olmadan. Biz de buna izin veririz.

Onlara ölmeden önce söyleyeceklerimiz kadar onların da söyleyecekleri olduğundan emin olmalıyız. Biz ne kadar olumlu şeyi onlar öldükten sonra "kaybedecek bir şeyim yok" mantığını "kaybettim"e çevirerek taşıyorsak, onlar için içimizde barıdırıyorsak; onlar da artık "kaybettim" mantığı ile yaklaşır. (Yaklaştığını varsaymak iyidir.)

Bizim hayallerimiz, umutlarımız, ümitlerimiz bizimle hayatta kalırken. Onların artık yapamayacağı her şeyin de sorumluluğu bizim üstümüzdedir. Hayatta kalanın hayatta olmayanlar için yaşamaya devam etmesi ve bu yaşamın her ölünün hayatının olması imkansız güzellikleriyle bir kat daha "iyi" olması için çaba harcamalıyız.

Ve şimdi;
-Nefes al!
-Nefes ver!


Yazı dışından bakış: Aslında bunu bir nebze yapıyoruz. Öleceğiniz bilerek çocuklar doğuruyoruz. Öleceğini bilerek birilerini seviyoruz. Öleceğimizi bilerek yaşıyoruz, bir takım planlar yapıyoruz, geleceğimizin iyi olması için çalışıyoruz. Ölenlerin ardından kalan parçacıkların her biri bir hayat. O hayat benim hayatım, senin hayatın. Meziyet ise bunu her an hatırlamak.

Yazı sonundan satış: Karamsarlık borusu bugün bu blogta ötmemekte. Zaten hiç karamsar olmadım ben diyenleri tek tek fişlemekte.

(dipnot): İsa'nın Oğlu - Denis Johnson - Yeraltı Edebiyatı
(etkileşim içinde henüz bitmemiş olanı): Tutunamayanlar - Oğuz Atay - İletişim Yayınları