20110222

gitmek

gözümü açıyorum bakıyorum bugün de gitmemişim
gitmemek uzadıkça gitmek istememişim
elbet gideceğim...
gitmek istemediğimce gideceğim




fotoğraf tarafımdan çekileli az bir zaman olmuştur.

20110130

imha

imha bulutları indi bugün de gökyüzüne. 
kendi rengine benzetecekmiş bizi de
beyaz beyaz akacakmış hepsi
ayaza kalacakmış, yolda kalacakmış tüm gitmek isteyenler
yola çıkmayın dediler
yine siz siz olun beyaza çıkmayın dediler
ne var bunda çıkacağım işte...



20110122

Saf aşkın bir de çirkinin içerisinde anlatımı: Jules et Jim (1962)







dikkat bu yazı film hakkında detaylı bilgi içermektedir.




Yön: François Truffaut

Oyn: Jeanne Moreau-Catherine
         Oscar Werner-Jules
         Henri Sere-Jim



İki erkek ve bir kadın...
Çok iyi arkadaş diyebileceğimiz Jules ve Jim arasında “paylaşılmak” istenen kadındır Cahherine.

 Hani vardır ya karşı cinsten çok yakın gördüğün bir insanı bir taraf hep “beni sevgilin yapma” diye bağırırken -evet oldukça istisnai bir durum- kendine engel olamayan öteki taraf  hep çoktan almış başını gitmiştir, yapacak hiçbir şey yoktur. Yaşamak lazımdır. Daha fazlasının olmaması için sebebi yoktur. Sevgili olursa bir gün sona erecek olanlarla birlikte “arkadaş” kalabilme ihtimali de son bulacaktır. Bunu o an düşünmez insan. Fakat, bu film arkadaşlıkla sevgili olmak arasında gidip gelinen ve bir nevi o ince çizgiyi dahi barındırmayan bir yapıya sahip tüm ilginçliği ile...



Catherine’nin Jules ve Jim ile her şeyden önce çok iyi bir arkadaşlığı vardır; ama Jules bunu çok daha fazlasını bekleyerek farklı bir teklif sunmuştur Catherine’e. “Benimle evlenir misin?”. Bu soru bile o kadar alalade bir mekanda, hatta ve hatta ortak arkadaşları Jim’in bile yanında sorulmuştur. Yangından mal kaçırır gibidir...


Jules sorunun sonrasında Jim’e döner ve şöyle der: “Büyük bir ihtimalle kabul edecek” içindeki şüphe bile aslında korkusunun özetidir...

  Bu üçlü ilişkide saf aşık rolünü üstlenen Jules, daha tanıştırmadan önce Jim’i uyarmıştır. “Catherine hakkında sakın bir şey düşünme!” 


Bu yeterli mi?

En başından beri engellenen Jim hayranlık beslediği Catherine karşı 
hep içinde gizlediği sevgiyle iyi arkadaşı oynamıştır. Jules’un da Catherine’in de dostu olmuştur.



 Fakat, Catherine evlendikten sonra Jules ile ilşkilerinin monotonluğundan sıkılmaya başlar... Jim yanlarına geldiğinde ona evliliklerinin durumunu “manastır hayatı yaşıyoruz?” diye özetler. Jim’e ilgisi işte bu sıkıldığı dönemde açığa çıkaran Catherine için, Jules Jim'e bir fikir sunmaktadır: 


“Siz evlenirseniz iyi olur, Catherine gitmez hem?”

Onun gitmesi için ortak dostları ile evlenmesini göze almaktadır...

Bu yapılan fedakarlığın gerçekten aşk adına mıdır!

Aşık olduğu kadına başkası dokunacak, hem de gözlerinin önünde olacak tüm bunlar...

Tüm bu fikirlerle yaşayabilme cesareti Caterine’in daha önce gittiği her yerden Jules’a geri dönmesinden ileri gelir.


Bu esnada Jim’in kafasında başka birisi daha vardır.

Onun için gidiş gelişler yapmaktadır.

Catherine’i Jules’un yanına bırakarak.

Evlenmemişlerdir henüz ama Jim’in karar vermesi beklenmektedir.

Ve Jules’un Jim'den istediği gibi “Catherine gitmemiştir hem”,
 bakın şu işe Jules un yanında Jim’i beklemektedir.

Jim’den gelen mektuplar kafasının karışık olduğunu, “karar verme aşamasında” olduğunu vurguladıkça Catherine Jules’a her mektubun ardından sorar;
 “Jim beni seviyor değil mi?”

  Serde kaybetmemek vardır, yüzüne bile bakamadığı Jules’un cevabı “Evet”dir.


Onun dostu, onun sevgilisi, çocuğunun babası ve son olarak da başka bir insan için umudu olmaya her an hazır biridir Jules.

Akla gelen yine aynı soru. Bu gerçekten aşk mıdır?!

 Biri onun için her şeyi yapıyorken, “yanında olmayanı” tercih eden Catherine..
Bir kişi tarafından bu kadar kabulken “reddeden” için bir son seçen, yazan ve yine o sonu oynamaya can atan Catherine.

Bir imgelem olan "direksiyon" onun elindedir ve yüzünde yine "aynaya bakmışcasına" bir gülümseme, Jules “takip” etmelidir ve Jim onun yanında olmalıdır..

 Catherine’in yaşadığı aşk mıdır?

 Çizin altını; isteyen üstünü çizsin, çünkü  YORUM YAPIYORum;

 Catherine sadece ve sadece KENDİNE AŞIK’tır.

Başka kime aşık olursa olsun, bu yetmeyecek, hep bir başkasında da sevildiğini hissetmek için hiç durmayacaktır

(nokta)



1962 yılında yapılmış olan bu film, senesi de baz alınınca, oldukça dramatik bir tablo oluşturmaktadır. Günümüz tüketim toplumunun, derinlikten uzak ilişkilerin, çabucak harcanabilen insanlık senaryolarının hepsini birden bu üç karakterde bir güzel resmetmiştir Truffaut. Araya senelerin girmesi hiç mühim değil, mevzuu insansa bu senelerce önce en uç noktasında bu senaryo ile kalem alınmışsa, bugün de hala aynı ya da bir doz farklı şekillerde gerçekleşebiliyorsa, bir durup bakmak gerekir. Ama yalan yok, bazı insanlar dikiz aynasına bakınca sadece kendisini görür!

İyi seyirler...

 not:bu yazı aralık 
2006'da yazılmıştır. 
yakın zamanda 
az biraz 
güncellenmiştir.

20110118

bildiğin

kendi kendimize kaldık,
yetmedi den_ize sardık
o da yetmedi, -öylece düz duvara- dedik...
kaldık.

                 hani gerçekten öylece...

sonra size sardık,
sizin gözlerde orada hani,
biz, onları da bildiğin d_ize sandık.

                hani gerçekten bildiğin...

en derindeki balıktık ya,
-bildiğin duvara- balıklama dedik de
yine bilmediğin kaldık.

               hani gerçekten bilmediğin...


yasemin şahin


20110114

Deli Bal - Pelin Buzluk

   

     2010 Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'nün de sahibi Pelin Buzluk'un ilk kitabıdır Deli Bal. Bu kitabı okurken araya zamanlar koymak istedim, onun yazarken ki hissiyatını taşır gibi... Zaman geçti, onuncu öykünün sonundan başladı birinci öykü biliyor musunuz? O kadar güzeldi ki bu serüven... Kitabın kapağındaki Deli Bal almış sürüklemiş gibiydi beni, hani böyle her öykü bitişinde bir kapı aralığından gel bak buraya da der gibi... Öykülerinin hepsi başka başka bir tat verdi. Pek çoğunu çeşitli edebiyat dergilerinde karşılamıştık, uzun süredir yazıyor Pelin. Hepsini bir arada okuma keyfini verdi bize Deli Bal.

    Öykü başlamadan evvel yazmış olduğun alıntılara mı kapılıp gideyim yoksa öykü bitiminde tekrar mı dönüp bakayım bilemedim bazen.. Tüm öykülerde ayrı ayrı başka bir üslup yakaladım, hepsini de Pelin bu diye, benimsedim; sonraki öyküde ne ile karşılaşacağımı bilemedim çoğu zaman... 

    "Deli bal, çok az yenildiğinde sinir bozukluklarına iyi gelen, çok yenildiğinde ise merkezi sinir sisteminde felçlere neden olan bir bal türüymüş. Pelin Buzluk’un Tanrı, varlık, korku, inanç ve tek biçimlilik üzerine kurulu öykülerini içeren Deli Bal kitabı isminin hakkını veriyor. "

    demiş Bir Paragraf. Deli Bal’ın tam anlamının bu olduğunu öğrenince ayrı bir parçayla güzelleşti öyküler. Hani kitabın isminde bile bu detayıyla güzelleşebiliyorsa bir kitap, öyküleri de siz tahmin edersiniz sanırım.

İyi okumalar..


20110108

fazla mı

tarihini hatırlamadığım pek çok gün, 
saatini anımsamadığım için sizin sabah dediğiniz gece, 
el yazısını bilmediğim yazarlar, 
sesini bir türlü duyamadığım kaplumbağalar, 
doğumunu göremediğim annem, 
kanadını tutamadığım kuşlar, 
hep yaşamaya meyilli olduğum aşk,
ölümünü görmemek için terk ettiğim sevgilim, 
noktasını koymak istemediğim cümleler, 
elimi atınca boş olduğuna üzüldüğüm kahvem,
bazı anlar hüznünü duyup kahrolmaktan kaçtığım dostlarım,
köklerini sadece hayal ettiğim ağaçlar, 
çocukken yüzüne gülmediğim palyaçolar, 
yudumlarken varoluştuğum, sonrasında yok olduğum alkol,
yarasını bile tanımadığım babam,
bana baktığında yüzünü görmediğim adam,


sonunu çekmeyi istemediğimiz için hala yaşıyor olduğum hayatım filmi,
sizi fazla mı sevdi?...


Rene Magritte - Le masque du genie

20110107

rüyamda tom waits'ten time'ı damien rice söylüyordu. avuçlarımın arasındaki bir kitabın içinde de siyah beyaz bir resim. resimde ağaç, çok fazla gölge ve bir adam. hayranlıkla seyrediyordum. sanki uzun süredir bakmayı özlediğim bir resimmiş ve ben onu sonunda bulmuşum gibi. birkaç da sözcük vardı ben cümle kuruyordum, resim sözcüklere susuyor, adamsa ağaç gibi kuruyordu; damien rice ise tom waitsin gölgesinde şarkı söylüyordu. durup eşlik ediyordum şarkıya. gölgelere özenip alıyorum cebime rüyamı. uyanıvermişim, ilk cümlemdi:
"anne, ben dün kimin gölgesiydim?"

20110105

Annem





      Ben sadece annemle uyudum dediğimde erkek arkadaşlarım çok güldüler. İşlevi olmayan bir uzuv taşıdığımı zannediyorlardı. Onlara bunun aslında işe yaradığını göstermek isterdim, ama nasıl? Annem her şeyimden haberdar. Ona mı sorsam? Benim her şeyimi bilir annem. Benden daha iyi düşünüyor. Oldukça mantıklı konuşuyor, her dediğini yapsam hayatta hiç kötü bir şey olmaz sanki. Çok uzun boylu değilim. Yakışıklı da değilim. Kızların ilgisini çekmiyorum. Küçükken arkadaşlarım benimle top oynarlardı. Sokaktan geçen kızların üzerine fırlatırlardı topu, ben hiçbir şey anlamazdım. Şimdilerde anlatıyorlar yine kızların üzerinde kendilerinin olduğunu, bir takım oyunlar. Uyurlarmış sonra, ben de annemle uyuduğumu anlatmaya başladığımda onların anlattığı hayatlara benzemiyor cümlelerim. Hep yatmaktan söz ediyorlar ve göğüslerden. Ben anneminkilerini biliyorum. Küçükken oynamama izin verirdi. Hatta küçük kardeşim onu daha çok emdiği için ona bir ceza vermiştim. Bir daha emmeyecektim. Annem çok üzüldü. Büyüyene dek emmelisin dedi. Şimdi arkadaşlarım oldukça büyükler ama hala emmekten söz ediyorlar. Bunu anneme şimdi söylesem ve ben artık vazgeçtim anne, seni emeceğim desem, ne der ki?

.......

     Dün denedim, anneme, seni emeceğim dedim. Annem ses etmedi. Emeceğim, dediğimde vücudum irkildi. Kollarımdaki tüyler birbirinden bağımsız gibi duruyordu. Avuçlarım gerildi. Bu hissi bilmiyorum, daha önce emdiğimde olmazdı herhalde, hatırlamıyorum. Bazen arkadaşlarım anlattığında olurdu. Emmek böyle hissettirdiği için mi güzel? Annemin açıklaması gerekli ki anlayayım. Yarın bir daha mı sorsam?


.......

     Bugün anneme sormadan onu emmeye başladım.Önce pütürlü bir tad geldi dilime. Tadı kötüydü, yutmadığım sürece sorun yoktu. Keyifli olmaya başladı sonra.  Dudaklarım uyuşana kadar emdim. Bizim evin döşemeleri gibi kokuyordu. Babam bizi küçükken havaya kaldırmadan yere atardı. Bu oyun gibiydi. Tıpkı arkadaşlarımın topa vurmasına benzerdi. O zamanlar hissederdim bu kokuyu. Anneme doğru atardı bizi. Hani arkadaşlarım da yolda geçen kızlara fırlatırlardı ya topu, tıpkı onun gibi. Emmeye devam ettim. Bu kokuyu sevdim. Arkadaşlarıma benziyordum artık. Ellerimdeki o gerginlik gitmişti, sarıldım sıkıca. Bir ara gözümden yaş geldi. sanırım bu arkadaşlarımın bahsettiği ıslaklıktı. Elimle alıp yüzüme, dudaklarıma, anneme sürdüm. Emmeye devam ettim. Bir anda biri gelip beni sırtımdan çekiştirdi. Annem sessizdi, öyleyse bu kimdi. Kardeşim olduğunu düşündüm. Umursamadım. Ben emecektim bugün, tüm gün ben emecektim! Babam olamazdı annem demişti bir keresinde, onu gömmüştük uzağa. Sıktım iyice annemi, bırakmak istemedim. Arkamdakiler iki kişi oldu ya da hep iki kişiydiler bilmiyorum... İki kolumdan tutup çekiyorlardı beni geriye doğru, daha fazla sarılamadım anneme. Yere düştüm sırtüstü. Ortalık zifiri karanlıktı. Kimseyi göremiyor gibiydim, iki kişi aralarında konuşuyorlardı anlamıyordum. Gözlerim gözyaşımdan puslanmıştı, karanlık bile net değildi. Karanlık net olur muydu ki? Birden bir fener ışığı belirdi, kocaman bir toprak yığınının üzerinde, bir onu görebildim. Aralarında konuşuyorlardı. Bağırıp onlara bizi yalnız bırakmalarını söylemek istedim, bu tür şeyleri hep annem söyler nasılsa diye ben sustum. Annem de susmuştu. Fenerin ışığı bir tahta parçasını aydınlattı. Bir şeyler vardı, yazı gibi, görüyordum artık. Karanlığı bile görüyordum, iyiydi, anneme tutsalar ya şu ışığı, o korktu herhalde, konuşmuyordu. Orada olan iki kişiden biri erkekmiş, sesi daha net çıkıyordu, ama ne dediğini anlamıyordum. Annem ses etse de gitseler şunlar dedim. anne söyle de gitsinler diye bağırdı içim. Adam birden daha net konuştu:

      "Daha bugün gömülmüş, neyin oluyor bu senin, napıyordun sen?" 

film karesi Un Chien Andalou



20101224

"Beni öp ki kendimi öpeyim"

 "Ben tekim, bir taneyim, biriciğim" anlamına gelecek, aslında kişinin böyle söylediğini bile fark etmediği, bir şeyler dendiğinde sanki kişi aynanın karşısına geçmiş yüzünü - saçını itinayla okuşuyormuş hissi veriyor bana. Hani bıraksan aynayı öpecek, kendisine sarılacak falan ! Bunu bir de başkasını seviyor görünüp başkası tarafından seviliyor olmayı bu hisle bağdaştıranlar var ki tam bir kaos. Sevmeyi, ilgi göstermeyi ezberledikleri senaryo kitaplarını günyüzüne çıkarıyor, yaşla birlikte artık o kitaba ihtiyaç duymadan hissettiriyorlar en gerçek olmayanı. Mevzuuyla alakalı ama ayrıca da düşünülmesi gerektiğine inandığım bir şey:

-- sahte tanrılar yaratarak tanrıcılık oynamayın. bir sevginin, oluşumum, katışımın ardına arkasına gizlenip küçük küçük tanrılarınızı sokağa salmayın. o parçalar koca bir bütüne işaret ediyor ve o bütünü de çok insan aslında er ya da geç gayet de güzel görüyor...

Buradan hareketle "insan bazen  sadece düşünür"e geleceğim. Gayet güzel görüyor dedik ya, gördüklerini yorması kafasına vurulması sonrası olduğunu bildiğim gibi, şunu da biliyorum ki, görmesine rağmen yine de kafasına vurunca bir daha görmemeyi oluşturması ancak mümkün... Deneyim, bazen "sadece düşündüklerimizi" hayata geçirmemiz için şart! Kafamıza vuran yine biz oluyoruz, herkes aslında .

Bazen yaptığım özeleştrilerden önce bir genel durumu eleştirir buluyorum kendimi. Dikkat, sesli özeleştiriden önce. Karşımdakiler "e sen de öylesin, kendin söyledin" dediklerinde benim de içten içe "e sen de öylesin" demeye çalıştığımı farkına varmıyorlar. Daha ne diyim?

Aman diyorum dostlar sessiz olun, bu "genel" çok vahim bir şey. herkes orada da, ısrarla yok orada değiliz dediğimiz için bu kadar çok cümle dilimizde, sokaklarda, dimağımızda, kitaplarımızda.. onlar olmasa ne yapardık tanrı aşkına!

 Herkes birinin karşısına geçip aynaya bakmışçasına kendini mi okşayacaktı da, sevdiğinin de kendini okşadığını bilmeyecekti ne olacaktı! Bu yüzden sadece kadınlar ya da sadece erkekleri ilişki içerisinde eleştiren düşünürleri çok müphem buluyorum. (ilk aklıma gelen aşkın metafiziği- schpenhauer)

 Herkes önce kendisine aşkını bilecek(!), eleştirecek, sonra diğerini bilecek... "sonrası iyilik güzellik."

"Beni öp ki kendimi öpeyim" benzerinde bir replik vardı 99 francs filminde, işte bu adamı sevebilirim demiştim içten içe, sonra kendimden korkmuştum... (Herkes kendinde eksik olanı sever demişti, bak sen şu işe, yine schpenhauer...)

Kendimden korkmuştum, kendimden hep korkarım da, bence işte şimdi, şu anda gelsin bir ben kimim, neredeyim tangosu ve toplu bir dans showu...

Bakınız lütfen, kadınların topukları kıçlarına batıyor, erkeklerinse uzuvları...

E hadi o zaman hep bir ağızdan: biz düşelim de bu dans sürsün, sonsuzluk ve bir gün için! 





Bir şeyler söyleyeceğim..

Bir şeyler söyleyeceğim..

Mevzuu daha çok siyaset oluyor, hiç sevmem paylaşım ağlarında bunu konuşmak için didinenleri ama yapıyorlar, atıyorlar ortaya bir iki cümle.. Karşılarında iki kelimeyi yan yana getirebilen, konuşan insanlar görünce, hani kendi söylediğini onaylamıyor diye, bunu sana örgüt söyletiyor diyerek karşısındakinin cümlelerine değil, sevmedikleri o örgütle birlikte kişiliğine odaklı sataşıyorlar. Bir örgütün idealizesiyse de bu onun kişileşmiş hali farkında mısın? Madem tartışmayı bilmiyorsun, o zaman al aynayı karşına kendi kendine konuş, kendi kendini sev.. Herkes seninle aynı şeyi konuşmak zorunda değil.

Bir de tüm bu tartışmaların sonunda iki kişinin de aslında birer "karşı" olduğunu görmüyoruz muyuz, işte o zaman akla geliyor "bizler, onlar, siberler." Düşünce var icraat yok, bir şeyler icra etmek için iki kelime kurana baştan ayağa saldırı.

Şimdi bu Düşünkara neye celallendi demeyin hiç. Bu senaryo çok tanıdık değil mi? Ben - sen - biz - onlar - siberler çok yaşadık çok da yaşayacağız. Konuyu sadece siyaset olarak düşünmeyin. Tüm tartışmaların sonu kişiliğe edilmiş hakaretlerle son bulmuyor mu? Dinlemeyi, tartışmayı bilmeyenler yüzünden...

Yahu o değil de, sana karşıydı eskiden birileri, bana karşı olanlar da vardı, tamam. Şimdi bir de "sana bana ona bize herkese" karşı olanlar neyin nesidir... Yanında kendinden bir tane görmedikçe de bu vurguları, saldırılarla sürmekte. Ben onlara siberler diyorum artık, kısa ve tek cümledir işte böyle hikayeleri.

O bu şu olmadan önce insan olmak lazım. Sonra tartışmayı biliyorsak tartışma çıkarmak lazım. Aynı şeyleri tabii ki konuşmayacağız ya da aynı şeye tabii ki dönüşmeyeceğiz yanlış olmasın.. Tartışmak bence çok verimli bir şeydir, ama bu verim kesinlikle ego tatmini değil. Ego tatmini özlü bir sonu arzuluyorsak da cümle arasında söylediğim gibi aynaya bakıp konuşmak yeterlidir. Bilmeyenlere öğretecek bulunur.


____
Not: Bunu ilk önce Düşünkara Fanzin'in blogunda yayınlamıştım. Sonra herkes benimle aynı şeyi konuşmak zorunda değil cümlem aklıma geldi, fanziniz biz bu cümlelerimi nasıl kapsayıcı bir merkezde dile getiririm diyerek vazgeçtim, buraya atıyorum. Sevgiler.

20101217

"Auteur" yönetmen François Ozon, Kumun Altında ve Veda Vakti filmleri



Gerçeklik adına gerçekliğin reddi:
Kumun Altında(2000)
(Under The Sand - Sous le sable )

Yönetmen/ Senarist: François Ozon
Oyuncular: Charlotte Rampling, Marie Drillon, Bruno Cremer
    

    “Sitcom”, “Havuz”, “8 Kadın”, “5x2” "Kumun Altında" “Angel” filmleriyle uluslararası arenada haklı bir üne kavuşan François Ozon, ölüm üçlemesi adını verdiği serinin ilk filmidir Kumun Altında. Yönetmenin Veda vakti adlı bu üçlemenin 2. filmini bu filmden daha önce izledim. Toplamda beş filmini izlemiş olduğum Ozon’un, “auteur” kuramını konuşturduğu “kamera-yazar” statüsünü bu filmde de oldukça başarılı bir şekilde yansıttığına inanıyorum. "Sessizlik”in  konuştuğu filmlerinde, repliklerin eksikliğini kapatan muhteşem oyuncu seçimleriyle karşımıza çıkmıştır yönetmen denilebilir.

    Bu yazıyı yazmadan önce yaptığım araştırma sonucu yönetmenin tarzının Bunuel esinli olduğu ve onun çizgisinden kendine has bir yolda devam ettiğini öğrendim. Bu sanırım bu yönetmenin neden tüm filmlerini izlemek isteği duyduğumu gayet iyi açıklıyor. Bunuel esinli dendiğinde akla “gerçeküstücülük” geliyor, fakat Ozon’da bunun biraz daha farklı bir yansımasını görüyoruz. Gerçeküstücü film ögelerini yine elinden geldiğince yoğun anlatımlarla kullansa da, daha çok “gerçeğe yaklaşmaktan kaçan” ya da bi o denli  “yakın olmak için gerçeküstü çaba sarfederek yaşamaya çalışan”  insanların oluşturduğu senaryolarıyla akılda kalıcı nitelikte filmler sunuyor Ozon bize. İzlediğim diğer filmlerinden de ilham alarak şunu söyleyebilirim ki, “sürekli bir red hali” var bu yönetmenin pek çok filminde...

     Kumun Altında adlı filmi üçüncü filmidir Ozon'un, “İlk filmlerimde kendi yaşantımı dile getiriyordum. Sağa sola saldıran bir halleri vardı. Sanırım artık, tahrip etkisi daha az olan filmler yapmaya başladım. Başka hayatlara da uzanabiliyorum şimdi” demiştir. "Tahrip etkisi daha az olan filmler yapmaya başladım" demesi bence yanlış, her zaman kendi hayatımız bizim tahrip etmez çünkü, ayrıca bu filmler gerçekten başka türlü bir tahrip zaten, diyip notumu da düşeyim.

     Kumun Altında filmi, görünüşte kocasını kaybetmiş bir kadının trajik portresini sergiliyorsa da, aklını yitirmeye doğru sürüklenen kadının marazi tutkuları ve fantazilerini konu alır. 25 yıldır evli olan profesör Marie (Charlotte Rampling) ve Jean (Bruno Cremer) orta sınıf mütevazı yaşamlarından memnun, huzurlu bir çifttir. Her yıl yaptıkları gibi, tatillerini geçirmek üzere batı Fransa kıyılarındaki yazlık evlerine doğru yola çıkarlar. Jean yüzmeye gider. Sahilde uyumakta olan Marie saatler sonra uyandığında, kocasının denizden dönmemesi üzerine cankurtaranlardan yardım ister, tüm araştırmalara rağmen Jean’ın izine rastlanmaz. İşte bu noktadan sonra Jean ile ilgili “gerçeklerin reddi” başlar. Öyle bir ruh haline bürünür ki kadın bazen izleyiciyi bile “ölmemiş olabilir mi!” sorusu üzerine yöneltir.



Gerçek olana yaklaşmamak adına, kocasının eşgaline uyan bir ceset bulunur ancak Marie, onun Jean olduğuna inanmaz. Çevresindeki dostlarının çabaları sayesinde, kendisini duygusal ve cinsel anlamda başka bir dünyaya sürükleyecek çekici bir erkek olan Vincent (Jacques Nolot) ile birlikte olmaya başlar. Ancak, Marie’nin kafasında hala kocasını aldattığı düşüncesi ve onunla hala var olduğunu düşündüğü bir ilişkinin şizofrenik halleriyle izleyiciyi bu acıya ortak eder. Kocasının öldüğüne dair pek çok ipucunu görmezden gelen ve mutlu olmayı değil, sadece biraz daha kocasıyla olmayı arzuladığı hayatın kollarına koşarken son bulur film. Hayır filmdeki her şeyi anlatmadım, öyle bir yanılgınız olmasın...
  
      Bu şekilde trajediyi yaşayan güzel kadının, çıldırma sürecinde, izleyiciye ölümün gerçekliğinde boğulmayı reddeden bir insanla birlikte hayata bakma imkanı veriyor yönetmen.

      Senaryoda da imzası bulunan François Ozon, konuyu çocukluğunda duyduğu ve bir adamın denizde kaybolmasını konu alan hatıralarından yola çıkarak oluşturmuş. Ardından da konu hakkında uzmanlarla ve sevdiklerini kaybeden kişiler ile görüşmeler yaparak detayları incelemiş ve o iç dünyayı bu filmle oldukça iyi resmetmiştir...



Ölümün tetiklediği “DÜRÜSTLÜK” üzerine : Veda Vakti(2005) 
(Le Temps Qui Reste)

Yönetmen / Senarist: François Ozon
 Oyuncular:
Melvil Poupaud,
Jeanne Moreau,
Valeria Bruni Tedeschi

      Yasama veda üzerine bir film...

      Ölüm kapıyı çalınca ölümün tetiklediği “dürüstlük” üzerine benzerine az rastlanır bir öykülemeyle beyazperdeye taşınan “Veda Vakti (Le Temps Qui Reste)”, yine auteur kuramını konuşturduğu François Ozon sinemasının ölüm üçlemesinin ikinci filmidir. Bbu filmde ana temayı oluşturan "bir erkek melodramı", insanın kendi ölümüyle başa çıkması üzerine kurgulanmıştır.

       Daha önce "Kumun Altında" ile Ölüm üzerine bir film daha yapan Yönetmen François Ozon, "Veda Vakti"ni hangi sebepten çektiğini şu cümlelerle dile getiriyor:
     "Her şey Ölüm üzerine bir üçleme yapma fikri ile başladı. Üçleme, sevilen birinin Ölümü ile başa çıkmayı anlatan ve “gözyaşının olmadığı bir melodram” olan "Kumun Altında" ile başladı. "Veda Vakti",  kendi Ölümünle yüzleşmekle ilgili daha çok. Üçlemenin son halkası ise bir çocuğun Ölümü üzerine olacak." demişti. Bu cümleyi söyledikten ve benim bu yazıyı yazdığımdan tam 4 sene sonra (2009 yılında) The Refuge filmini çekti..

        "Kumun Altında"da Jean'ın Öldüğünden emin olamıyordunuz. Öldüğünü kabul etmek de mümkündü, inkar etmek de. "Veda Vakti"nde Ölüm kat'i, tartışmasız bir gerçek. Romain'in hayatta kalma olasılığı ile ilgili olarak hiçbir şüpheye yer bırakmak istemedim. Bu yüzden tedavisi mümkün olmayan bir kanser türünü seçtim. Karakterin bu denli genç olması hastalığı daha da zalim kılıyor. "Kumun Altında"nın aksine "Veda Vakti"nde soru işaretlerine yer yok. "Kumun Altında"da ne Jean'ın boğulduğunu görüyordunuz ne de daha sonra ceset ile karşılaşıyordunuz. "Veda Vakti"nde ise ben Ölmekte olan bir bedeni göstermek istedim. Romain'in Ölüme olan yolculuğuna eşlik etmek, onun geçtiği evrelerden geçmek istedim.” diyen yönetmen tam da bu anlattıklarını gerçekleştirdiği bir film koymuştur ortaya.


     2005 Valladolid Gümüş Başak En İyi Erkek Oyuncu ödülüne layık görülen filmin başrol oyuncusu Melvil Poupaud, üstün cesaret gerektiren sahnelere sahip filmde, bizi de içine çeken ve pek çok kereler şaşkınlık yaratan karelerle baş başa bırakıyor. Romain’in cinsel tercihinin erkeklerden yana olması filmde ayrı bir farklı noktayı doğuruyor, bir erkeğin gözünden izlediğimiz arzu yoğunluğunu, ölümün soğukluğu ile birleştirmeyi isteyen Ozon, yapmış yine yapacağını dedirtiyor.


     Filmin konusundan biraz bahsetmek gerekirse, kendisinden başka bir şeyi önemsemeyen Romain, genç bir moda fotoğrafçısıdır. Ailesi ile ilişkisi mesafelidir, hemcinsi olan sevgilisi Sasha ile ilişkileri yolunda gitmemektedir. Romain’in hayatı fotoğraf çekimleri sırasında geçirdiği bir baygınlıkla alt üst olur. Genç adam tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalandığını ve önünde yaşayacak sadece birkaç ayı olduğunu öğrenir. Ölümü üzerine doktoruyla yaptığı konuşmalar, bana biraz Nietzsche’nin söylediği o “Ölüm benim Ölümüm ve bilmeliyim her şeyi!” havasını verdi diyebilirim.

     Tedaviyi reddeden Romain, bizleri "ben olsam ne yapardım" sorusunu sormaya ister istemez itiyor. Zaten her kim ki nerede bir ölüm sözünü açsa yaptığımız gibi oluyor tüm bunlar... Yönetmen, filmdeki Romain karakterine “inkar etmek” senaryosunu yazarken, bizleri de bir isyana teşvik ettiği inancındayım. Ölümü beklemeyi seçen Romain, herkese veda amacıyla bir bir uzaklaşmayı tercih ederek, iç dünyasına uzanan bir yolculuğa çıkıyor. Romain adım adım Ölüme yaklaşırken kendisi ile hesaplaşıyor ve o ilk başlarda tanıdığımız asi adam dünya ile barış imzalıyor...



   Bu süreçte hayatında en çok değer verdiği büyükannesiyle görüşen Romain, hayatın aslında çocukluğumuzun bir uzantısı olduğu kabulünü yeniden bize hatırlatıyor bu yolla yönetmen. Romain’i sık sık çocukluğuna götürerek ailesine  yakın-uzak olmasının sebepleri üzerine bizleri bir serüvene davet ediyor. Aslında çok kızdığımız insanlar en sevdiklerimiz, hep uzak olduklarımız bize en yakında durmak isteyenler olduklarının çıkarımını da yapmamıza fırsat veriyor.

    Romain’in Ölüm acısını paylaşmak için, yalnızca kendisini anlayacak olanın Ölüme en yakın  duran insan yani büyükannesi (Jeanne Moreau) olduğunu düşünmesi  ve onunla yaptığı konuşmalar da  filmin ayrı bir etkileyici bölümüdür denilebilir.

    Romain’in hayatında kendi adına yoluna koyduğu ama etrafındaki insanları altüst eder gibi görünen tavırları aslında –kendince- onlar için yapılmış büyük bir iyilikten öte değildir. Ölümün, bu soğukkanlı tavırları korumasına yol açması, etrafında tanıdığı insanlara uzaklaşırken, hiç tanımadıklarına da yakın olmasını sağlayarak anlatır yönetmen. Gelecekte öleceğini bilerek son günlerini yaşama hakkı verilmiş olan bir adamın ardından yeniden dünyaya gelecek belki de “kıvırcık saçlı” bir başka çocuk içinde de umudunu barındırmaktadır film. Ve o çocuk, bizi Ölümün o içine çektiği karamsarlık havasını tümüyle alıp götürerek mavi engin denizlere orada olduğunu bilmek üzere bırakıp, Romain’e “Veda Vakti”nin geldiğini anımsatır..
      Her şeye rağmen kesinlik odur ki, bu film size "Ölüm" kelimesinin baş harfini büyük yazdırır...

      François Ozon, ölüm üçlemesini, geçen sene(2009) çektiği The Refuge filmiyle tamamlamıştır. Bu yazıları seneler öncesinden alıp temize çekerken, bu filmi henüz izleme fırsatı bulamadığımı fark ettim, ... En kısa sürede izlediğimde ayrıca yazısını yazmak isterim, iyi seyirler.







Yasemin Şahin

Not: Bu yazı bir vakit İnfo Ankara gazetesinde de yayınlanmıştır.