20220503

gürültü çağında sessizlik / erling kagge

"Sessizlik,
Çimler üzerinde yaşayan,
Her çöpün altında
Ve taşların arasındaki maviliklerde.
Sessizlik, avuçlarında bir kuş yavrusu gibi uzanan.

 İnsanın, Rolf Jacobsen'ın deneyimlediklerinde kendisini bulması kolay. Denizlerde tek başına suyun sesini duyarsın, ormanlarda şırıl şırıl akan bir dere veya rüzgârda hareket
eden yaprakları, dağlarda taşlar ve yosunlar arasında küçük hareketlenmelerin sesini. Ben ise bunu kendi içimde arıyorum. Bir dakikadan diğerine. Bu, dışarıda, doğada olabilir, ama aynı şekilde ofise giderken de gerçekleşebilir,
bir buluşmadan önce az biraz durduğumda veya yalnızca bir konuşmadan koptuğum o anda.
Dünyayı dışarıda bırakmak, çevrene sırtını dönmek anlamına gelmez; tam aksine, dünyayı biraz daha açık seçik bir şekilde görmek, bir yön tutturmak ve hayata aşık olmaktır.
Sessizlik kendi içinde zenginleştiricidir. Bu, özel ve lüks bir vasıftır.
Yeni düşünme biçimlerinin kilidini açabilecek bir anahtardır. Bunu bir feragat veya manevi bir şey olarak değil de daha zengin bir hayat yaşamak için pratik bir kavrayış olarak görüyorum. Veya biraz daha alelade söyleyecek
olursak: Bir kez daha televizvonu açıp haberlere bakmaktan çok daha derin bir deneyimleme biçimi."
"Kimi dinlerde tanrılar, kendilerini gürültülü bir sağanak veya fırtına olarak ifşa eder. İncil'de genelde Tanrı sessizliğin kendisidir. Krallar Kitabı'nda Tanrı'nın kendisini İlyas'a nasıl gösterdiği anlatılır. İlk önce bir kasırga
çıkar, ardından bir deprem, sonrasında ise yangın. Tanrı bunlardan hiçbirinde değildir. Tanrı daha sonra gelir, sessiz bir uğultu içinde veya İncil'in yeni çevirisinde ifade
edildiği üzere "kırılgan bir sessizlik" içinde. Bu hoşuma gider. Tanrı sessizlik içindedir.
Hindu felsefesinde çok anlatılmış bir anekdotta, ki bu aynı şekilde Budizme ait bir anlatı da olabilirdi, bir öğrenci öğretmenine, Brahman'ın, yani dünyanın ruhunun, ne olduğunu açıklayıp açıklayamayacağını sorar. Öğretmen
soruyu duyduktan sonra sessiz kalır. Öğrenci, cevaben tek bir kelime almaksızın iki üç kez daha sorusunu yineler. En sonunda öğretmen ağzını açar ve der ki: "Ben bunu sana
şu an öğretiyorum ama sen dinlemiyorsun."
Cevap elbette sessizliktir.
Zen-Budizmde gördüğün şeye, yani görünür dünyaya meydan okumak diye bir esas vardır. Bunun en bilindik alıştırması, koan, yani sessizce oturmak ve tek elle alkışlama sesini düşünmektir. Bununla hedeflenen. tek elle alkışlamayı -ki bu imkânsızdır- hayal etmek ve mantıklı ve makul olanın ötesine geçmek anlamına gelen şeyin üzerine odaklanmaktır. Düşünmeye değebilecek diğer bir ev
vapımı koan: Kelimelerin var olmadığı bir sessizlik. Veya var olmayan bir şeyi düşünmeyi denemek.
Eski filozoflardan Aristoteles ve Platon sonsuzluğa dair bilgiyi ve hakiki olanı, kelimesizlik olarak tasvir etmiştir. Platon buna arrheton, yani "dile getirilemeyen"
ve Aristoteles ise aneu logou, yani "konuşmasızlık" veya "kelimesizlik" der. Kelime hazinesinin sona erdiği o yerde, her iki filozof, büyük hakikati anlayabilme imkânının
doğduğunu iddia eder.
Yalnızca büyük hakikatleri değil, küçük hakikatleri de. Mesela yanlış yola girdiğinde durup GPS'i kontrol etmek zorunda kalır, müziğin sesini kısar ve kafanda netlik
 oluşturmak için arabadaki diğer kişilere sessiz kalmalarını rica edersin. Bu, o kesin anda, herhangi bir anlamı olan tek şey hakkındaki düşüncelerinizi toplamanızı sağlar: Doğru
yönü bulmak."

Bir başka meditasyon öven kitap buldum kendime. Çok güzeldi.

20220427

peri gazozu / ercan kesal

Peri Gazozu, Ercan Kesal'ın hekimlik görevinin ilk yıllarında Anadolu'nun çeşitli kasabalarında yaşadıklarını öykülemesi üzerine bir kitap. Ercan Kesal'ı hem oyuncu - yönetmen olarak hem de söyleşilerini de takipte biri olarak bu kitabındaki öyküleri sohbet eder gibi konuşma diliyle yazmış diyebilirim. Edebi bir kaygı olmaksızın, mesleğini büyük bir özveri ile yapan ve özeleştirisini de iyi yapabilen birinden öyküler okumak keyifliydi. Kitabı okumaya başladığımda yine kendimle ilgili hali hazırda da devam eden olumsuz bir durum ile cebelleşiyordum. Bir arkadaşım "kitaptaki öyküler biraz canını sıkabilir, karanlık gelebilir" dedi. Ben de "ne can sıkıcı değil ki" deyiverdim. Gerçekten de tüm öyküler, hayata karşı belki de bize anlatarak ya da film senaryosu yazarak direnmeye çalışan başka birinin kaleminden çıkmıştı. Direnme, dayanma, katlanma şeklimizi kendimiz belirliyoruz nasılsa... Bir hekimin dilinden varoluş sancısı okumak isterseniz doğru kitaptasınız...

20220418

senin hakkında yedi şey düşündüm / berrak yurdakul

Berrak Yurdakul, pandemi ile birlikte ünüversite yıllarımdan sonra tekrar hayatıma girmiş bir yazar. Önce birkaç konuşması etkiledi, şimdi de kitapları tam da olması gerektiği anda okuduğum hissi ile yanıbaşımda duruyor. Anlatımı, kurgusu sizi uyanık tutmak için fantastik karakter dokunuşları, aslında tam da yapmak istediği, hayatı her anıyla hissederek, içselleştirerek, anın içinden süzülmenize yarayacak ipucu veriyor. Berrak bu kitabında rüyalarımızın ve kimi zaman kabuslarımızın da kontrolünün bizde olduğuna değiniyor. Aslında bu biraz pratik yapıldığında olmayacak şey değil. Çünkü uyanıkken de güçlü ve iyi olana tutunmamız gerektiği tüm kitap boyunca anlatılırken, bir kabusta da bunu yapabileceğimizden bahsediyor. Misal; kabusun içinde bir yangın var ise, neden ateş sen olmayasın? Kontrol sende. Bu tıpkı çok da istemediğimiz bir yerde olduğumuzda pencereden geçen kuşa odaklanıp aslında orada olmadığını hayal etmek gibi değil mi? Bunu başarmak bazen zor olabileceğinden farklı meditasyon teknikleri ve nefes egzersizi örnekleri ile bize yol gösteriyor kitap. Bu kitapta mantranın da ne olduğunu öğrendim. Bulunduğunuz olumsuz duruma dair olumlu bir cümle üretip gün içerisinde bu düşünce batağına düştüğünüz düşmediğiniz her an yüksek sesle bunu tekrar etmek. Mesela, "acı sona erecek."

Ve senelerce sıkılmak eylemine dair aklımdan geçenleri de özetlemiş Berrak. "Saçmalık! Bu sıkılma huyu insan icadıdır. Kuşlar kuş olmaktan, dağlar dağ olmaktan hiç sıkılmazlar. Yalnızca zihinleri sığ ve boş ahmaklar her şeyden sıkılırlar." 

" Kişi kendini tanıdığı zaman, zihninin esareti de sona erer. Zihin, kendine koyduğu sınırlardan kurtulur ve özgürleşir. O zaman zihin taze, keskin ve uyanık olur. Böyle bir zihin qrtık hakiki vazifelerini yapmaya ve diğer hiçbir şeye karışmamaya başlar. Zihin sadece bir işlev haline geldiğinde insan yaşamın inde her an dikkatli ve canlı kalmayı başarabilir. Kişi kafasının içinde durmaksızın konuşan sesle, zihninin içinden sel gibi akan imgelerle, düşüncelerle veya fırtına gibi esen duygularla özdeşleşmekten kurtulur. Bunların hepsi de kendi hallerine bırakıldıkları zaman yavaş yavaş azalıp, etkisiz hale gelirler. Sahte kişiliğiyle özdeşleşmeyi bırakan kişi, geçmişin yükünden tamamen kurtulur ve dikkatini bu anda odaklanmayı öğrendiği için gelecek kaygısıyla kendini hırpalamayı bırakır. Bütün bunlar çok önemli kazanımlar, çok büyük özgürlüklerdir. Bunlara kavuşmak için insanın var gücüyle çalışması gerekir."

kitaplığımı yerleştirirken / walter benjamin

Yeni evime kitaplığımı yerleştirirken yeniden okumak istedim.. Kitap koleksiyonculuğuna dair çok tatlı bir kitap. Açıkçası, toplasan 1 a4 zor eder ama 46 sayfalık bir kitap haline getirmiş Sub press. Genelde makale falan çevirip kitap olarak yayınlıyorlar zaten. Neyse.

"Şimdi ise son kutunun
yarısındayım ve saat
gece yarısını çoktan
geçti. Bahsettiğimden
başka düşünceler kafamı
dolduruyor; düşünceler
değil de, imgeler,
hatıralar. Birçok şey
bulduğum şehirlerden
hatıralar: Riga,
Napoli, Münih, Danzig,
Moskova, Floransa,
Basel, Paris. Münih'te
Rosenthal'in gösterişli
odalarının, merhum Hans
Rhaue'nin ikamet ettiği
Danzig Stockturm' un,
Kuzey Berlin'deki
Süssengut'un küf kokulu
kitap deposunun, bu
kitapların geldiği
evlerdeki odaların
hatıraları; Münih'teki
öğrenci dairemin,
Bern'deki odamın,
Brienz Gölü kıyısındaki
Iseltwald' in ısszlığının ve nihayet
etrafımda yükselen
binlerce kitabın ancak
dört veya beş tanesinin
geldiği çocukluk odamın
hatıraları. Ne mutlu
koleksiyon yapan adama
ne mutlu sefa süren
adama! Haysiyetsiz
varlığını Spitzweg' in
"Kitap Kurdu" maskesi
altında sürdürebilen
kişi kadar kendisinden
hiçbir şey beklenmeyen,
kendini daha iyi
hisseden insan yoktur.
Çünkü içinde
koleksiyoncu için -ve
gerçek bir koleksiyoncu
diyorum, yani olması
gerektiği hâliyle- bir
nesneyle kurulabilecek
en samimi ilişkinin
sahiplik olduğunu bilen
ruhlar veya en azından küçük bir cin vardır.
Onlar koleksiyoncunun
içinde hayat bulmazlar;
esas koleksiyoncu
onların içinde yaşar.
Ben de böylece
huzurlarınızda
kitaplardan onun
yuvalarından birini
inşa ettim ve şimdi de
içeriye girip sizlerden
ayrılacak; tıpkı olması
gerektiği gibi."

ömür boyu esenlik / pascal bruckner

“Yaşamı sadece mutlu olmak istemeyecek kadar çok seviyorum.”
Kitabın ana ekseni mutluluğun bir amaç olmasıyla kaçırdıklarımız diyebilirim. Mutluluk kavramının peşine düşüldüğünden bu yana mutsuzluk tanımı mutluluk tanımının ötesine geçmiş durumda. Tüketip kenara koyduğumuz ve yenisi için sürekli çırpındığımız... Mutlu olmaya çalıştıkça kapılar bir bir kapanıyor gibi.. Mutluluk üzerinde tutmamız gereken huzur, adalet, iyilik, aşk, dostluk gibi değerler olmalı diyor kitap da. Bunları aramak, arama çabamız, bu yönelimin içinde hareket etmek bulduğumuzda görebilmenin hazzını yaşamak mutlu olmaktan daha da öte bir amaca işaret etmeli. “Herhangi bir olumlu ya da olumsuz sonucu olmayan, günlük hayatın tam ortasında çok güçlü ve çok zayıf denmeyecek saf bir haz çekirdeğini ayırma olanağı sunan bir seçim sistemi oluşur ve bizi hoş duygular evrenine iter.” Bu hafif bir coşku hali olarak tanımlanıyor kitapta. Yaptığın her şeyi büyük bir iştahla, farkına vararak, haz alarak ve en önemlisi de kıymet vererek yapmak. Kendi kıymetini kendin vererek… Daha iyi sörf yapabilmenin dalgalarla bütünleşmek, sonucu değil yaşayışı öncelemek ve tatmak olması başka nasıl anlatılır ki… “Duyguyu deneyime, değerek geçmeyi köklenmeye tercih eden, bağları ve takıntıları olmayan insanın düşü”nü yaşamak. Bu şekilde hayat aslında bedelini ödeyemeyeceğimiz, onu kalıplarıyla sınırlayamayacağımız bir oyun alanına dönüşüyor.

“İnsanın başına gelebilecek en kötü olay, farkına varmadan kendi mutluluğunun yanından geçip gitmektir. Mucizenin yaşadığımız olayda olduğunu farketmeden, bir gün her şeyi telafi edecek mucizevi bir olay olmasını beklemektir. Şimdilik basit bir müsvedde olan yaşamımızın dengesinin çok geçmeden değişip iyileşeceğine inanmak, tuhaf bir biçimde dindeki dünya zevklerinden el ayak çekmeye benzeyen bir hazları erteleme olgusudur.”

Yazar günümüz için lüks olan; doğayla iletişim, sessizlik, meditasyon, yeniden kavuşulan ağır ritimli yaşam, zamanın dışında yaşama zevki, istemli aylaklık, yüksek sanat eserlerinin tadını çıkarma, ekonomik bir değerle ölçülemeyeceği için satın alınamayacak bir dolu ayrıcalık gibi nadir şeylerdir diyor. Mutluluğun ise olmadığında yaratacağımız mağduriyetinden sıyrılmamız gerektiğini, anların içerisinden keyif ve hazları tercih etmenin iyi geleceğine değiniyor.

akış / mihayl csikzentmihayli

Artık yapamadığım, yapmaktan kaçındığım her şeye bir bir burnumu sokuyorum. Meditasyona başladığımdan bu yana anın içerisinde kendimi alıkoyduğum her şeyi daha net görüyorum. Ertelemeye yüz tuttuğum, vazgeçmeye meylettiğim kendimle ilgili her şeyi bozguna uğratıyorum. Daha bir canlı oluyor. Kimileri için basit olan şeyler bana inanılmaz heyecanlı geliyor. Aldığım hazzı doruklarında yaşıyorum ve yapı itibariyle de dışavuruyorum. Aslında duygularını kolay gösterebilen biri -ben- için akışı karşılamak daha kolay. Asıl güçlük duygularını çok iyi gizleyenler için başlıyor. Bu da önce kendi kendinize itiraf etmeniz ve dillendirmeye daha meyilli olmak için çabalamakla olabilir. Gün içerisinde durup şöyle ufak ufak boşluklarında nefes almak, gökyüzüne bakmak, o durduğu yerde asılan yüzünüzün farkına varıp gülümsemek öyle iyi gelen ve öyle basit bir yöntem ki... Hayır polyannacılıktan bahsetmiyorum, koruyamadığımız ruhumuzun bizi hasta ettiğinden ve hasta olduktan sonra değil olmadan önce bunu farkına varmaktan söz ediyorum. Ya da kendinizi iyileştirmenin yöntemleri olduğundan. Hani tüm hastalıkların kökeni psikolojik ya.. Günlük telaşın içerisinde büyüklü küçüklü bin türlü derdimiz olduğunu farkındayım. Bir yandan da hiç mi kendinize iyi gelecek bir şey yapmıyorsunuz. Bu yaptıklarınız senede 1 hafta tatil yapmaktan, haftada bir günle sınırlı kalmaktan öteye geçmek zorunda diyorum. Her gün, gün içerisinde olmak zorunda olan bir ritüeliniz olmalı. Bana beslediğim kuşları sadece o ana odaklanarak birkaç dakika izlemek iyi geliyor. Buna çoğunlukla gök yüzüne bakarak nefes egzersizi yaptığım başka anlar eşlik ediyor ve daha birçok şey buluyorum, arıyorum, hissederek neye ihtiyacım olduğunu görerek kurguluyorum. Gözüm kendimde. Doğa yürüyüşleri zaten o kadar canlı ki... Orada kontrolü bırakmak, bir rehberin seni yönlendirdiği yoldan yürümek ve doğanın muhteşem planlarına dahil olmak. Hayatın içerisinde kontrolü bırakamayan ben için inanılmaz iyi bir deneyim. Bıraksanız size saatlerce trekking övebilirim ve kesinlikle meditatif bir eylem diyebilirim. Gelelim kitaba.. Bu literatürde aslında herkesin amacı ve anlatmak istediği şey aynı. Berrak Yurdakul ile başlayan okumalarımı çoğaltmaya çalışıyorum. Çünkü akış deneyiminden günlük hayatta uzaklaşmak an meselesi, etrafınızda kimse de dertlerinden öte bunları konuşmuyor. O sebeple kendinize hatırlatıcı okumalar bulmak ve ritüeller oluşturmak anda kalabilmek için tetikleyici oluyor. Akış kitabı da bu yönde, bu literatür için kesinlikle önerebileceğim bir kitap.

cahil hoca / jacques ranciere

Not: kitabı okuyalı çok oldu, yazısı bir doğa yürüyüşü ile geldi diyeyim.

"Başkasını öz­gürleştirebilmek için önce insanın kendisinin özgürleşmesi gereki­yor."*

Cahil Hoca kitabında bir şeyi bilmenin yolda olmakla ilişkisine değinir. Yani bilmek, öğrenmek o eylemi gerçekleştirirken gerçekleşir ve asla sonu olmayan bir deneyimin içerisinde öğrenme süreci devam eder. Bunun bir varış, bitiş noktası olmadığı gibi; öğrenmek için orada olanlar ile öğreticilerin de yolunun cehalet noktasında eşit olduğuna değinir. Yani cahil hoca tanımı tam da öğretirken de öğrenmeyi içeren bir eşitliği getirir. Bu kitap bana çok sevdiğim amatörlük tabirinin anlatımı gibi gelmişti başka yönlerde de. Amatör olmak, öğrenme sürecinin bitmediği, sürece yayıldığı ve senin amatörlüğün içerisinde dilediğin gibi at koşturabildiğin, kıyıya köşeye burnunu sokup sorular sorduğun, deneyimin hazzını doruklarında hissettiğin bir oluştur. Fanzin kültüründen geldiğim için seneler evvel “ruhun fanzinleşmesi”nin anlamlılığına değinilerde bulunmuş, hayatımın fiziksel olarak bir fanzin çıkarmaktan ruhumu fanzinleştirmeye evrildiğini gözlemlemiştim. Bilmek istediklerime her daim cahil, amatörlüğün özgürlüğünü tüm zamanlara yayarak hisseden, bilirkişi olmanın değil bilmeye açık olmanın bilirkişilikten daha keyifli geldiğini ve hayata yaydığım bu oluşu ömrümce de sürdürmek istediğim gerçeği... Mükemmelliyetçi biri hiçbir zaman olmadım. Hayatım “neyi ne kadar yapabiliyorsam o” dediğim yerlerde soluklandı hep. Şimdilerde biraz biraz yapamadıklarıma da göz dikiyorum işte.
 O kadar amatörüm de, bir o kadar da biliyormuşum gibi işe bodoslama bir cesaretle de dalıyorum. Çünkü bknz. amatörlüğün at koşturmacası bu işte. “Karda hayatım boyunca hiç kaymamıştım, geçen denedim, inanılmaz iyiydi” dediğimde yürüyüş arkadaşım inanmadı. Bilmediğinden emin olan bir bilen. Onları da yüzyıl yapsam da o kadar amatör bir yerden gidiyorum ki, sorarak, hayatın içine karışarak, bilmediğime bilmiyorum diyerek yol alıyorum. “Bilmiyorum ama fikrim var, öğrenme isteğim var, birlikte öğrenebiliriz” de işte cahil hoca’nın özeti gibi bir cümle. Bu eşitliğin geldiği yer, hiyerarşisi ve cinsiyeti olmayan doğadan geliyor. Bir kar yürüyüşüne gitmek, gidebileceğin bir başka kar yürüyüşü için hiçbir zaman tam da referansını barındırmıyor. Her deneyim kendine özel. Bu böyle olunca ben biliyorum demek yersiz kalıyor. Rehberim yürüyüş öncesi çok güzel bir cümle söyledi, bir soruma karşılık. “Gittiğimizde göreceğiz, görmeden bilmemiz imkansız.” Belki yüzlerce yürüyüş yapmış biri bunu söylüyordu. O kadar iyi geldi ki. Cehalet eşitliktir, öğrenmek ve deneyimlemek birlikte yol almaktan geçer. Öğretmek, sunmak, olanak sağlamak kimseyi daha fazla biliyor yapmaz. Çünkü yolda öğrenilecek daha nice kurguları vardır hayatın. Yolda olmak cidden güzel… Bu yürüyüşte kar buza tutmuştu ve her adımım ritmik bir sese dönüşüyordu. Kalp ritmine yakın sesler meditasyona çok yakın bir duruştadır. Her adımım kalbimle eş zamanlı gidiyordu. Bir süre bunu dinleyip içimdeki coşkuya sarıldım. Eve dönmek için yola koyulduğumuzda kaydettiğim adımlarımın sesini dinledim. Özledim. Daha yürüyüş henüz bitmişti ki ben yürümeyi özledim. Bu ilk kez oluyor, 11. Yürüyüşümde oluyor. İyi ki oluyor.
*Cahil Hoca, Jacques Ranciere

bir aşk söyleminden parçalar / roland barthes

Roland Barthes, kendince geliştirdiği başlıklar altında aşk konusunu irdeliyor. Mesela, yokluk, anlamak, bağımlılık, dolaşı, kucaklaşma, acıma, hiçleme , hayranlık, nesneler, kıskançlık, rahatsızlık, kusurlar bunlardan bazıları. Bu başlıklarda yazdığı denemelerin ise başlangıç noktası bir başka yazar, filozof, yönetmen vs. oluyor. Bu inanılmaz iyi ve anlamlı bir kurgu. Bazen sadece bir kelime grubuna bile paragraf paragraf yazı yazdığını görmek inanılmaz iyi ve ilham vericiydi. Aşkın bin türlü halini irdelerken tanıdık gelen duygulara yüz sürmek ve yalnız olmadığımız hissi de çok geçirgendi.
“Mantıklı duygu : her şey düzelir - ama hiçbir şey sürmez
Aşk duygusu : hiçbir şey düzelmez – gene de sürer”


" ... batışın dinlenişi" Rushrock

"Batma bir uyutum anıdır. Bir esin etkisini gösterir, kendimi öldürmeden kendimden geçmemi buyurur bana. Batışın yumuşaklığı bundandır belki : bunda benim hiçbir sorumluluğum yoktur, edim (ölmek) bana düşmez: bırakırım kendimi, dönüşürüm 
(Kime? Tanrı'ya, Doğa'ya, ötekinden başka her şeye).
.....

Batma uygun bir yokoluş mudur yalnızca? Onu bir dinleniş olarak değil de coşum diye okumak zor olmaz benim için. Yasımı bir kaçış altında gizlerim; beni sorumlu bir özne yapan bu yoğunluktan, bu tıkanıklıktan kurtulmak için, eririm, bayılırım: çıkarım : esrimeye ermişimdir."

tatar çölü / dino buzzati

Kitabın Godot'u Beklerken kitabından önce yazılmış olması beni çok heyecanlandırdı. Ondaki gibi bir "umut yükü" ile dolup taşmak için ideal. Umudun hep gelecekle bağlantılı olduğunu düşündüğüm zamanlarda okudum ve inanılmaz etkileyici gelmişti. Şimdilerde, geçen zamanın, şimdinin, anın umudunu konuşan biri olarak bu kitaba çok uzağım. Bu yine de onun müthiş bir kitap olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

harman yerinde aşk / d.h. lawrence

6 öyküden oluşan bir kitap. Edebiyatın erotizm mimarlarından olan yazar, sekse dair tek kelime etmeden inceden dokunuyor. Dönemiyle değerlendirince çok sıradışı bir şey yapıyor aslında ama bizim dönemimiz için yavan geldi bana açıkçası.

günlük ritüeller 2 / mason currey

Kitabın ilkinde erkekler baskındı. 2. Kitabı sadece kadınlara ayırmışlar. Yine zamana yayarak okudum. Kimi alışkanlıklar, ritüeller hayatın sakinlediği, soluklandığı, kendini hatırladığı bir hisle geliyor. Sadece kendinizle yaptığınız, size özel ritüelleriniz hayatı anlamlı kılıyor. Buna bir de meditasyon eklediniz mi değmeyin keyfinize🌸

günlük ritüeller / mason currey

Kitap, çeşitli eser ve yaratıcıların günlük ritüellerinden örnekler veriyor. Bu ritüelleri gazete röportajlarından, otobiyografik yazılarından derlemiş. Belli bir dönemlerine eşlik eden alışkanlıkları, vazgeçemedikleri ritüellerinin olması kendime benzettiğim birçok anlatımıyla çok tatlı bir kitaptı. Zamana yayarak okudum, ara ara açıp incelemek de keyifli olacak eminim.
Bir tutku, bağlılık, sürdürme planı hayat içerisinde sürerken günlük olarak gerçekleştirdiğimiz eylemler de aslında hepimizin imzası gibi bir şey. Bunların alışkanlığa dönüşmesine izin verdiklerimiz bizi tanımlıyor. Özellikle üretmeye yüzünü sürmüş ve bunu hayat gayesi haline getirmiş insanlar –ki bence sadece onlar olmamalı- bunu bilhassa önemsiyor.
Pandeminin ilk aylarında, getirilen yasaklarla birlikte evlere kapandığımızda tüketmeyi üretmekten daha fazla önceleyenler cidden çok bocaladı. Günlük koşturmacadan el etek çektirilince kendimizle kalmak hiç beklenilen bir şey değildi. Benim için üretmek hep hayatımın odağında olduğundan sevdiklerimi özlemek ve pandeminin sabit kaygısı dışında sorun yaşamadım. Hemen hızlıca uyum sağladım diyebilirim. Fakat idari izinli olduğum dönem uzadıkça tam da bu kitabı okumaya başladığım dönemle doğru bir şey yaptığımı teyit ettiğim gibi ritüellerimi değiştirmeye çalıştım. Bir arkadaşımın tavsiyesi ile mesela saatlik planlar hazırladım. Hedefler koydum. Başardıkça iç motivasyonumu sağladım. Aslında anahtar kelime bu galiba ; iç motivasyon. Bedeninize bugünün yeni bir gün olduğunu anımsatacak ritüeller, tam da bunu sağlıyor.
Alışkanlıklar, ritüeller hayatın sakinlediği, soluklandığı, kendini hatırladığı bir hisle geliyor. Sadece kendinizle yaptığınız, size özel ritüelleriniz hayatı anlamlı kılıyor. Buna bir de meditasyon eklediniz mi değmeyin keyfinize. Kitabın ilkinde erkekler baskındı. 2. Kitabı sadece kadınlara ayırmışlar. Ara ara dönülebilecek başucu kitaplarımdan biri oldu diyebilirim. Bir de Kant’ın 5 şekerli içtiği kahveyi asla unutmayacağım sanırım.

simulaklar ve siulasyon / jean baudrillard

“SİMÜLAKR: Bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünüm.

SİMÜLE ETMEK: Gerçek olmayan bir şeyi gerçekmiş gibi sunmak, göstermek.

SİMÜLASYON: Bir araç , bir makine, bir sistem, bir olguya özgü işleyişbiçiminin incelenme, gösterilme ya da açıklanma amacıyla bir maket ya da bilgisayar programı aracılığıyla yapay bir şekilde yeniden üretilmesi.”


Baudrillard’ın 1981 yılında yazdığı bu kitapla metaverse’ün yoğun konuşulduğu yıl olan 2022’de okumak oldukça etkileyiciydi. Öncelikle bunu belirtmeliyim. Kitapta sıklıkla geçen üç kelime için tanımlamalar yukarıdaki şekilde yapılmıştı.


İçinde yaşadığımız toplumun, devlet politikalarının yıkımın, bozulmanın, kaosun tüm coşkunluğunu kendi çıkarları için kullandığı apaçıktır. İçin için bir kaynama, düşman edinme, terörize etme hali egemendir. Tüm bunları kullanırken bir –mış gibi yapma, iktidar ve simülasyonlarını kurma, ince ince işleme egemendir. Güvende olmanıza rağmen güvende olmadığınız simule edildiğinde bunu gerçeğinden ayırt edemeyecek hale gelmesi an meselesidir.

Sizi sizin güvenliğiniz için koruyoruz derken kurulan düzeneklerin bir süre sonra sizin istemediğiniz özel alanlarınıza müdahalesi olduğu gibi, başta yadırgadığınız bir izlenmenin sonrasında sizin ona mecbur kalacağınız bir araca dönüşmesine kadar varan tüm süreçleriyle gerçek olmayan birçok yönetim şekline maruz kalıyoruz.

 Baudrillard aslında gerçek olmayan da demiyor. Bunca içimde olduğumuz şeyin bizdeki duygudurumunun da birebir gerçeklik ile örtüştüğünü ve artık ayırt etmenin imkansızlığına ve yersizliğine değiniyor. Yazıldığı tarih itibariyle ekranlarda kendimizin daha iyi bir ikizini yarattığımız üzerinden  medya eleştirisi de yapıyor. Öyle iyi ve genel tanımlamış ki bugünün  sosyal medya araçlarını da bir bir cebinden çıkaracak cümleler diyebilirim.

Mesela hırsızlık yapıyormuş gibi bir bankaya giren adam, bu kurgusunu o bankada kimse ile paylaşmadığında olagelen her şey gerçektir diyor. Hırsızmış gibi yapanın niyetinin önemsizliği; biri o an korkudan kalp krizi geçirdiğinde ya da çalışanların gizlice polise haber verdiğinde yok oluyor. Yani olan biten her şey simulasyon gibi görünse de etkisi gerçek oluyor. Bu örnek aslında çok basit ama bunun üstüne düşünmeye başladığınızda o kadar da basit olmayan her şeyi görüyorsunuz. Sadece bir selfie çekme hevesinde olup uçurumdan yuvarlananlar geldi mesela benim gözümün önüne ya da intihar mektubu bırakıp aramızdan ayrılanlar. Bir film gibi izlediğimiz, bazen de film gibi olsun diye çabaladığımız hayatlar...

Yazıldığı yıl itibariyle aklıma sıkça o dönemlerde çekilen 2 film geldi. Biri birçoğumuzun bildiği Truman Show(1998), diğeri de Pleasantaville (1998) geldi. Bu ki film de ekranların hayatlarımız üzerindeki kontrolü ve dönüştürücü etkisini özetlediğini düşünüyorum. Kişinin tüm bunların içerisinde dönüştürdüğü psikolojisini. Birilerinin bu yönetmeye dünden hevesli olmasını. Yönetilmek istemiyorumdan, yönetilmeye razıyım ya da yönetilmesine mecburuza varana kadar tüm süreçleri net bir şekilde yaşıyor ve yaşatıyoruz. Bu eşikleri geçince artık geri dönmenin imkansızlığına değiniyor Baudrillard. Yani artık bizi sadece o kaos ve yıkım ayakta tutacak raddeye geldik diyor. Bundan sonrası iyileştirme ya da eskiye özlem değil yıkıldığı yerden yeniden bir başlangıç hazırlama olmasına değiniyor. Eskiye benzetmek sadece kalıntılarıyla oynamak olur. Oysaki biz yıkıldığını kabul etmekle başlamalıyız diyor.


Crash/J. G.Ballard kitabı hakkında yazdığı bölüm çok hoşuma gitti. Kitabın sonrasında çekilen filmi de iyiydi.(Yönetmen : David Cronenberg, 1971) Makinelerin (bilgisayar vb.)bedenlerimizin bir uzantısı olması üzerinden ilerleyen hem kaotik, dehşet verici bir o kadar da hayranlık uyandırıcı olması; bir kazanın tam da Baudrillard’ın bahsettiği gibi yıkım etkisi üzerinden yaşam enerjisine evrilmesinin hikayesiydi.

 

nevrozlar ve insan gelişimi / karen horney

Psikomatik rahatsızlıklar dışavururken, nevrotik olanları daha derinlerde yaşanıyor oluşu hepimizin muhataplığının anahtarı gibi. Hem kendi özelimizde hem de çevremizdekiler için tam da kitabın alt başlığının hakkını verir gibi bir oluş içerisinde. "Kendini gerçekleştirme mücadelesi" 
Karen Horney nevrozlar ve insan gelişimini anlatırken seçtiği başlıklarla yola koyulmuş. Görkem arayışı, nevrotik gurur, kendinden nefret etme ve kendini hor görme, kendini ortamdan silme çözümü, çekilme: özgürlüğün cazibesi, insan ilişkilerindeki nevrotik rahatsızlıklar bunlardan birkaçı. Başlangıçta kitabı hayatımda bir şekilde ucundan kıyısından varolan ve benimle bağı olan ya da artık olmayanlar üzerinden okumaya başladım. Sonra iğne bana da battı. Sonra sonra şunu kavradım aslında nevrotik olmayan tek bir davranışımız dahi yoktu. Kenndimi de dahil ettiğim çark oluştu. Peki hal böyle olunca neyi nasıl anlayabiliriz, kavrayabiliriz; alışkanlıklarımızdan, kendi olanaklarımızı kullanmaya, kendi sorumluluğumuzu almaya nasıl evrilebiliriz? Özelliklerimize, sorumluluklarımıza, irade koyduklarımıza ve sınırlandırmalarımıza gerçekçi bir tutumla nasıl bakabiliriz? Herkese gerekli olan bir tık gururun nevrotik bir gurur olmamasını nasıl kolaçan edebiliriz?  Nevrotik dünyanın içerisindeki aynada dünyayla ve kendisiyle arasında sadece kendi düşüncelerini gören birini nasıl tanımlayabiliriz. Eğer biz öyleysek manevralarımızı nasıl geliştirebiliriz. 

Bunca yıldır yaptığım türlü psikanaliz okumasında kendimce öğrenmeye açık olduğum durumlar üstüne görmeye açık olmak eklendi. Anda kalma kazanımlarım yadsınamaz. Anı kolaçan ederek tepkilerimi süzgeçten geçirdiğim, geçmiş deneyimlerimin aksını bugünde gördüklerimin üstünden ayırarak, ayrıştırarak, sen bir şurada dur diyerek ilerlediğimi söyleyebilirim. Karen Horney etraflıca çizdiği nevrozların oluş şekillerini anlattıkça kendini güçlükleriyle birlikte olduğu gibi kabul etmenin, kendi üzerinde de yaşam sürecinin bir parçası olarak çalışmayı kabul etmenin bir başka çözülme olduğuna değiniyor. İnanılmaz kıymetli bir okumaydı benim için. Bu kadar etraflıca ve anlaşılır bir dil ile sunulması ve çevirinin de bu yolda hakkını vermesi çok sevindirdi.

nohut oda / melisakesmez

"Bu kadar yüksekten ancak düşerek inilir, diyordu ya kitap, kitaplara inanıyorum." #nohutoda #melisakesmez 

Öykü ya da roman okumak benim için bir yolculukta gerçekleşebilecek okuma biçimi. Bu kez çıktığım yolculuk bir hastane odasındaydı.  Melisa Kesmez az az ve dozunda acıtarak, bir yerlerde kabulleniş yolculuğunun o dağ gibi yüklerini bir bir bırakarak berrak bir kafayla bırakıyor sizi. Bulandırdığı duygular gözlerimle senkronize seyrediyordu kimi zaman. Sevdim. Kabullenmeyi de öyküleri de... 

#bibliyoterapi

20170503

Yaşama Sanatı: Dünya Tinsel Geleneklerinde Gündelik Hayatın Estetiği

 KİTAP ADI: Yaşama Sanatı: Dünya Tinsel Geleneklerinde Gündelik Hayatın Estetiği
  YAZAR:Crispin Sartwell


"Neyin resmini yaptığınızın önemi yoktur. Önemli olan resim yaparken olanlardır." Audrey Flack

Bu alıntıyla birlikte “sanat yapılan şey değil, yapılanın nasıl yapıldığı meselesidir.” cümlesini birleştirin ve  kendini vererek yapılan şeyleri mümkün olduğunca sanat olarak tanımak, tanımlamak, kutsamak ve yaşama bu şekilde katmanın anlamları üzerine düşünün…
 Dünyanın bilimum tinsel geleneğini bir kenara koyun. Birçoğuna yabancıyım ve tanımıyorum, okudukça tanımadığımı da hissediyorum ama bu söylenenlerin gerçekliğini bilecek kadar içindeyim aslında tüm o varoluş deneyimlerinin. İzm’lerden haz etmezken, aslında birilerinin kendisini iyi hissetmek için içinde olduğu tüm öğretilerini içtenlikle hissedeniyim bence. Tüm mesele aslında size neyin iyi geldiğini bilmek değil midir, bunun üzerinde durmak değil midir? "Tinsel"le, derinlerdeki insani deneyimi, dünyadaki huzur deneyimini paylaşmayı kastediyorum, diyor yazar. Bunun için yapılan her şeyi sonuçtan çok seyrinin bir estetikle bütünleşmesi ve bunun da her daim içerisinde olduğumuz yaşamın bir sanat alanına dönüşmesinden bahsediyor. Kitabın ilerleyen bölümlerinde müze ve galerilere hapsedilen sanatçılıkla ilgili oldukça iğneleyici bir üslup takınıyor, dalgasını geçiyor. Üst üste ortaya atılan batıya özgü sanat akımlarının hepsinin birbirini çürütmek ya da yanlışlamak için var olduğundan söz ediyor. Benim için bu kısımlarla kitap etkileyiciliğini yitirdi. Bana kalırsa insanlar iyi hissettikleri şekilde var olmanın yolunu kendileri belirlemeliler ve bu yolun tartışmaya açık olmaması gerekir. İç huzurun insana getirdiği yaşama estetiği ve coşkusunun çoğaltılabilir olduğunu görmesi gerekli. Bazen bir yemek yaparken, bazen kahvemizi yudumlarken ya da bir galeriyi gezerken..  Evet galerileri Ankara’da iken daha çok gezerdim. Bir nevi benim için izole edilmiş alanda da olsa; bir başkasının dünyasında kafamı güneşlenmeye çıkarmışım gibi bir his eşlik ederdi. Öyleyse bu galeriye kapatılan sanatın yanlışlığı nerede? O sanatçının tüm o resimleri yaparken ki hissettikleri nerede? Bu kısımlarda yazarla ters düştüm elbette.  Ama diğer anlatmak istediğinin tam içinde olduğum için doğrulayabildiğim kısımlarını hayranlıkla okudum. Toplamda altı ayda, hem de hiç acele etmeden, uzun uzun boşluklar koyarak elime aldım, yanımda dolaştırdım, yüz sürdüm, kitapla nefes aldım.  Galiba kitaplığımda ilk kez çizikler attığım, notlar aldığım kitabım oldu. Belki çok öznel bir durum; ama bence benim için, hayatımın şu aşaması için kesinlikle bütünleştiğim bir kitap.

 “Ben bütün dünyanın huzurundan, bir bütün olarak dünyayla iç içe geçme ve özdeşleşmenin bir sonucu olarak huzurdan bahsediyorum. Bu, bence, nerede ortaya çıkarsa çıksın ve kendisini ister dinsel, estetik isterse de teknolojik olarak dışa vursun, sanatın en temel işlevidir.”

“Şimdi yapmakta olduğumuz aynı eylemleri yapıyor olacağız belki, ama o eylemleri üzerlerine bilinçle yoğunlaşarak yapacağız. Yaşama biçimimizin dışsal herhangi bir olgusu zorunlu olarak değişmeyecek belki, ama bizim bu olguları kavrayışımız derinleşecek, yaşama bağlılığımız artacak, hayatımızın manevi boyutu canlanacaktır. "Hayata dönmüş" olacağız, zaten yaşamakta olduğumuz hayatlara daha eksiksiz olarak döneceğiz."

20170409

Fences (2016)



   Filmin tek mekan tek plan gibi bir kurgusu olması da yerinde olurmuş derken, bir tiyatro oyunu uyarlaması olduğunu öğrendim. Linklater filmlerine benzettiğim yoğun diyalogların yer aldığı ve insanı hiç sıkmayan havası müthişti. Oyunculuklardan söz etmeye gerek bile yok. Cidden oldukça güçlü ve yerinde karakterlerdi. 

     Hayatımızı sadece kendi anladığımız şekilde anlatabiliyor, kendi öğrendiklerimizle yaşayabiliyorken bu kadar farklı insanları bir araya getiren bir aile olmak aslında çok zor. Bu aile olma fikri bir de toplumsal cinsiyet rollerini oldukça yoğun hissettiğimiz sorumluluklarıyla birlikte geliyorsa; bazen razı, bazen de isyan halinde olmak kaçınılmaz oluyor. Bu filmde de isyanların olagelenlerin başlangıcında boy göstermediği için çok çok sonra açığa çıkmasını görüyoruz. Filmin sonuna doğru eşi de bunu doğruluyor. Evet, o böyle sert, kuralcı biriydi, belki hayatının tek amacı evin çitleri onarmaktı. Ailesini içine aldığı yaşamında evin çitlerini onaran kişi olduğu için önemli olmak istiyordu. “Ve ben de onun karısı olarak bu hayatı böyle kurgulamasına hep izin verdim.” Çünkü eşinin hep güçlü görünme isteğini, evet o güçlü diye onaylıyordu… Çocuklarının kendi istediği hayatları dahi yaşayamaması bu çitlerin içinde özgür olamaması, belki de özgür olmasını istediği için evden kovmasına kadar varabilen ince ince işlenmiş birçok metafor anlatım vardı. Çok güzeldi, çok…

20160925

Böyle bilinsin





Eğer bu  bir yolsa, rotası kimsede yok biliyorum. Herkesin o çok bildiği her şeyi içeren ama kimsenin yapmadığı şeyleri yaptıranlar var ruhunda. Kocaman kocaman  ağaçları var yolun. Yolun küçücük fidanları da olsa değişmeyecek esintisi...Ama uzaklardan esen, içimizi titreten ne yol ne ağaçlar bilinsin.

Bulunduğun yerin önemi yok derler ya hani, tam öyle yerlerin hepsi ayrı güzel, hislerin varoluş şekli güzel. Ağaçlıksa yol, ne ağaç yaprağı götürmek istiyorsun eve, kuraklıksa da su taşımaya lüzum bile yok... Öyle güzel havası, sesi, tınısı...

İçinde belki çok korkunç şeyler vardır da onları görmek için iki göze gerek yoktur. Hislerin yanıltmıyorsa seni - ki bundan eminim- doğru bir yerdeyiz. Doğrunun rotası yok bilmelisin. Herkesin doğru olsun diyip geçtiği, yanlışı süblimleştirdiği dünyada bu da doğru... Böyle bilinsin isterim.



24.10.2015

20151014

Amerika'da alabalık Avı - Yazar : Richard Brautigan

Yazarın daha önce de Talihsiz Kadın kitabını okumuştum. Olduğu gibi; entrika, dolaylama, kurgu ihtiyacı olmayan akışa bırakarak yazan biri olduğunu düşünmüştüm. Bu kitabında bunu teyit ettim. Brautigan kafasını özgür bırakıp, çok da roman yazıyorum kaygısı gütmeden yazan bir adam. Okurken onun elindeki yazmak istediği şeylerin ham metnini okuyormuş hissine kapılabilirsiniz. Altıkırkbeş Yayınları bunu hissetmemize daha çok yardımcı olmak için kitabı daktilo fontu ile basmış. 
Akıcı ve okurken keyif veren, bittiğinde zihinde birkaç toz birikintisi bırakan bir kitap. Kuşkusuz ki hayat gibi, dolaysız yaşamak gibi… Daha önce de benzettiğim üzere Jim Jarmusch filmi izlemek gibi…


"Aynı şey benim de başıma gelmişti. Yaşlıca bir kadını alabalık nehri ile karıştırdığımı hatırladım ve ondan özür diledim. 

"Afedersiniz" dedim. "Sizin bir alabalık nehri olduğunuzu sandım."

"Değilim." dedi.




Yayınevi : Altıkırkbeş yayınevi, Sayfa sayısı : 159

Okuma tarihi : Temmuz 2011

Çürümenin Kitabı - Yazar : E. M. Cioran

Umutsuzluk, mutsuzluk, inançsızlık ve elbette ki çürümüş insanlık kadar doğal bir şey yok diyor Cioran. İnsanların Tanrı ihtiyacına, "başkaları" ihtiyacına yaptığı göndermeler, çeşitli başlıklar altında toplayarak dile getirilmiş. Bu başlıklar kitabı daha okunur kılıyor. Hislerin bütünü, insan ihtiyaçlarının bütünü ve ihtiyaçlarının kölesi insan.. 


Çok sert bir dille bireyci merkezden irdeliyor insanı Cioran. Okunması gereken ve attığı tokatları hissettiren gerçekçi bir kitap.

Yayınevi : Metis Yayınevi, Sayfa sayısı : 166

Okuma tarihi : Temmuz 2011

Otranto Şatosu - Yazar : Horace Walpole

1717 ve 1797 yılları arasında yaşamış Horace Walpole'un gotik akımın ilk yapıtı olarak adlandırılan bu romanı; o bu türde neyi görsem benzettiğim ve Edgar Allan Poe öykülerini çağrıştırmıyor değil. Lanetlenmiş bir kadın, ailesinin saygısını bir soysuz olsa da asla yitirmeyeceği ortadadır. Onun ve çocuklarının başına gelenler, eşinin sadakati, aşkın önüne geçen soy sevgisinin anlatımı hakimdir tüm romanda. Oldukça garipsediğim tutumlar o dönemin aslında bir gerçeği belki de.. Ön sözde bunun gerçek olma ihtimalini vurguluyor, emin değiller tabii ki de...

Yayınevi : Altıkırkbeş yayınevi, Sayfa sayısı : 128

Okuma tarihi : Haziran 2011

20151007

Maldoror'un Şarkıları / Yazar Comte de Lautreamont

24 yaşında bir otel odasında ölü bulunan Lautreament, Isidore Ducasse olarak da bilinir. Maldoror’un Şarkıları kitabı altı şarkıdan oluşan bir düz yazı metin aslında. Tanrı, insan ve kendisi üçgeninde öfkesi, özeleştirisi ve nefretini dile getirmiş olan Lautreament, pek çok şaire ilham kaynağı olmuş. “Opus Magnum” ( Büyük iş) adıyla nitelendirilebilecek çarpıcı bir dili var. Duvardan duvara çarparken bizi, bir ara kendisini de bizimle havada dansediyorken görmek mümkün. Açıp açıp tekrar okunası bir kitap, başından başlanması gerekmeyen…

Yayınevi : Kırmızı yayınevi, Sayfa sayısı : 313

Okuma tarihi : Haziran 2011



Doğum Travması / Yazar : Otto Rank

Otto Rank, Freud tarafından yetenekleri fark edildiğinde ne üniversite eğitimi görmüş biri dahi değildi. Freud onu üniversiteye göndererek psikanaliz üzerine çalışmaya devam etmesini sağlamış. Bu süreç sonrası, Otto Rank, Freud’un psikanaliz kuramına karşı bir tez ortaya koyduğu bu kitabında, bahsi geçen doğum travması çocuk üzerinde Freud’un Oidipus Kompleksi tanımlı anne-baba faktörünün aslında doğumla başlayan travmadan daha önemsiz olduğunu dile getirir. Çocuk anne karnından dışarıya ilk adım attığı esnada yaşadığı korunmasızlık kaygısı, onun hayatındaki pek çok kaybın, ayrılığın, sonun kaygısının özü olduğunu dile getiriyor. Çocuk anneye bağlıysa, tam da bu doğum esnasında kopuşunun onarılmasını istediği ve bir an evvel anne karnına dönmek ( bu ölüm korkusu olarak görülür) isteğini getirdiğini anlatır. Babaya ve çevreye hatta aksi neticelerle anneye olan hırçınlık veya aşırı bağlanma yine doğum esnasında yaşadığı ve ömrü boyunca asla unutmayacağı bu travma ile açıklanıyor. Freud’a karşı durdurduğu,direkt antitez ürettiği sayfalar sonlarda ve bunu anlatırken pek çok düşünürün de referansını almış.

Yayınevi : Metis yayınevi, Sayfa sayısı : 184

Okuma tarihi : Mayıs 2011