20101025

Cinema Paradiso / Cennet Sineması (1988)

Yönetmen:
Giuseppe Tornatore
Senaryo:
Vanna Paoli, Giuseppe Tornatore
Yapımcı:
Mino Barbera, Franco Cristaldi, Giovanna Romagnoli
Müzik:
 Andrea Morricone, Ennio Morricone
Oyuncular:
Salvatore Cascio (Salvatore, çocuk), Marco Leonardi (Salvatore, ergenlik), Jacques Perin (Salvatore, yetişkin), Philippe Noiret (Alfredo), Agnese Nano (Elena, ergenlik), Leopoldo Trieste (peder Adelfio)



            Nuova Cinema Paradiso (Cennet Sineması), ünlü bir yönetmenin çocukluğundan başlayan sinema tutkusunu, vazgeçmeyişini, aşkını dahi sinema karelerinde anlamlandırma öyküsünü güçlü bir duygusal yoğunlukla anlatan İtalyan yapımı önemli bir filmdir.

            Hayatın acı tatlı her anını sinema kareleriyle gerçekliğe yaklaştıran yönetmenler, filmde de anlatılmaya çalışıldığı gibi çocukluklarını filmlerle geçirmiş ve filmlerle geçirmekte olan pek çok kişinin hayatına yön verir, şekillendirir, hayatı bir kez de sinema perdesinin karşısında ağlayarak, gülerek, dalga geçerek ya da umutlanarak öğrenmelerini sağlamaktadır. Bizim dönemimizdeki şanslılığımızın(!) onlarda olmayışı, insanların evlerinde TV dahi bulunmuyor oluşu, sinemayı ortak kullanım alanı, insanların buluşma ve birbirini tanıma mekanı, hatta yeni aşkların doğuşunun, ufak çocukların harçlıklarını savurup kaçacak bir delik buluşunun mekanı olarak resmetmiştir ve bu o dönemler için aslında bir gerçektir.



           Bu dönemi yaşama fırsatı yakalamış yönetmen, kendi öyküsünü Cinema Paradiso filmiyle dillendirmiş ve bizlere de keyifli bir şölen, kimi zaman film izlerken film izleyenlerin hayatlarına ağlamak gibi iç içe geçmiş dünyaları yansıtarak bizi de filmin içerisine çekmiştir. Bir filmin sunumunda elbette ki yönetmenin hakkı yenmez ama o dönem hesaba katılınca bir makinist de bir yönetmen kadar perde arkasında ve gizemli bir kişidir. O makinist filmin ötesine geçemez, insanlar onu sadece filmi var etmek için bir araç olarak görmektedir. Ama böyle düşünmeyen Toto, çocukluğunun da getirmiş olduğu merakla, makinist odasında, perde arkasında makinist Alfredo’ya sorular sorarak ve onu kimi zaman çok rahatsız ederek bir şeyler öğrenme telaşındadır.

            İleride ünlü bir yönetmen olacağını bilmeden tüm zamanını, tabiri caizse o dönemin RTÜK’ü, kasabanın papazı tarafından kesilmesi mecbur kılınan türlü öpüşme sahnelerinin film karelerinin bulunduğu film şeritleriyle geçirmektedir. Film şeritlerine öyküler yazarken artık kendi babasının bile savaş sonrası dönme ihtimallerini senaryolaştırabilecek hale gelmiştir...



            Dönemin toplumunun çocuk yaştakilerini  gençliğe ve yaşlılığa doğru her adımında ‘Hangi nesil daha şanslıdır ki acaba?’ sorusunu kafamızı kurcalarcasına kapalı sinema salonlarından, papaz üst kurulu tarafından makaslanan filmlere, sonrasında toplum profili değiştikçe sinema salonlarının artık makaslanmayan haliyle aile barınamaz hale gelmesine ve erkeklerin milli olmasına sebebiyet veren bir merkez olmasına şahit olmaktadırlar. Bir gün kahkahalarla yırtındıkları olaya ertesi gün aynı  salonda ağlar konumda bırakılışları ise sadece bir ayrıntıdır.


            Tüm bunların anlatımı arka planda verilirken aslında filmde Toto’nun ve Alfredo’nun öyküsü çok daha ön plandadır. Toto, hayatı o çok sevdiği kızın ona yarattığı izlenim gibi ‘film koptu’ haliyle değil, bağlı olduğu her şeye daha bir sarılarak geçirmiştir. Cinema Paradiso’nun yanması sonucu Alfredo’yu  makinist dairesinden çıkartmayı tek akıl eden olması da bunun bir kanıtıdır. Onun hayata bu bakışını, sadece mütemadiyen John Wayne replikleriyle öğütler veren Alfredo anlamaktadır. Ama o kadar acıyı artık sinema replikleri değil, Alfredo anlatmaktadır. ‘Hayat filmlerdeki gibi değildir, hayat daha zordur.’ sözüyle Toto’ya hayat filminin kopmuş olması ama bunu birleştirecek olanın makinist değil hayatı yaşayanların olması gerektiğini anımsatmaktadır.



            Toto gençlik çağında yaşadığı ilk aşkını(Elena), ailesini ve Cinema Paradiso ile ilgili tüm her şeyi o küçük kasabada bırakarak Alfredo’nun da öğütlediği gibi gidip bir daha dönememek üzere terk eder ve ünlü bir yönetmen Salvatore olmaya gider. Çok uzun gitmesi gerektiği ve geri döndüğünde  kopan filmi dahi hatırlamayacak kadar uzun gitmesi gerektiği öğütlenmiş olan Salvatore, kasabaya döndüğü anda filmi hatırlamayacak olmanın sıradan insan olmakla ‘belki’ vuku bulacağı şekilde, kopmuş olan filmin her karesini anımsarcasına geri döner.

            Kopan filmi birleştirmek değildir bu sefer ki uğraş, tamamen ona yeni bir film gözüyle bakmak belki eskiden baktıklarıyla gördükleri arasındaki farkı fark ettikçe büyük bir üzüntüye boğulmaktır.

            Hayatın sinema karelerine yansıyan yüzünün her anı sonsuz bir belleğe yani kendi zihnimize kazıdığını tekrar tekrar hatırlatan bu film, çok ama çok güzeldi… Salvatore gibi yönetmen olmanın çocukluğunda yeteneğine bir bir işlendiği her dakikaya tanık olmak ayrı bir keyif… O keyfi anlatırken belki beni düşündüren şeylerin sadece onda birini yazmış olabilirim, ama sizin izlemeniz yönünde en ufak bir dürtü oluşturduysam ne mutlu bana…







20101021

ben olmak için çabalayan

http://binyuzlukadin.tumblr.com/

Yukarıdaki bağlantıdaki yazar şahıs ben değilim, ama o ben olmak için baya bir çabalıyor. Bloga girdiğinizde anlayacaksınızdır ki benim blogumdaki yazıların ya tamamını ya da bir kısmını olmak suretiyle araklamakta. Profil bilgilerine de benimkinin aynısını kopyalayıp yapıştırmış durumda. Ben siz karıştırmayın diye uyarayım istedim, yoksa bırakalım da bu şahıs biraz daha debelensin bu bokun içinde. Saygılar.

Blogunda yer verdiği yazıların bazılarının benim blogumdaki bağlantıları aşağıdadır.




20101019

insanlık sızıntısı

Leonard Cohen şarkı söylerken benim onun yüzünü göreceğim ama onun beni görmeyeceği bir yerde olduğumu hayal ediyorum. 

Yüzüne bakarak dinlemek ama yüzünü çevirdiği yerde olmamak. Şimdi ben öyle bir yerdeyim Cohen'e ve tüm insanlığa... 


Dışarıda bu kez yağmur yok, sevinin insanlar, yağmur içimden sızıyor...




20101017

yönetmenler, renkler ve kadınlar

Almodovar fazla kırmızı bir adamdır. Kadınının elinden tutar, kucağına yatırıp saçını okşar, birlikte yürür. 

Bunuel, gridir. Kadının kafasının içindedir, bilinçdışı kurmadığı cümleleri ona masal gibi anlattırır, yaşattırır. 

Bir de Bergman vardır ki, sepyadır. İşte o kadının tüm kurduğu cümlelerdedir. Kurmak istemediklerini de yanında bitirir. Neticede, eliyle parçalamak ister kadın kendisini ve her şeyi.

Almadovar


Bergman


Bunuel


Kim ki duk notları





Kim ki duk için de şu söylenebilir,
 bu adam yaşanması en az olasılıklı ilişkileri filme konu edip, önce bu olasılığa bizi alıştırıyor, inandırıyor. En olmaz aşkı yaşayanlardan mutlu son bekleyen bünyelerimize de bu olasılığın gerçekleşmesi ihtimalini aza indirgeyen şırıngasını enjekte ettikçe bizi deli ediyor. "E be izleyici, zaten yaşanması en az olasılıklı bir aşk hikayesiydi, ne diye mutlu son beklersin ki", diyerek filmin sonunda bize bakıp pis pis de sırıtıyor...


20101007





zaman geçtikçe apartman kendi boşluğunu keşfetti gün geldi apartman kendi boşluğunu özledi 



ve her zamanki gibi, doğru unutmak için hatırlıyorum... hatırlıyorum... hatırlıyorum...

20101005

"Sonrası iyilik güzellik"




Yatağımdan terler içinde uyandığım bu kaçıncı uyku bilmiyorum. Aslında ben, bu uyku mu bilmiyorum... Saate bakmak için kendime geldiğimde uyuyalı sadece yarım saat olmuş olduğunu gördüm. Yarım saatte hangi uyku beni bu kadar derine çekebilir ve o elastik bantlarla sarılı beyin hücrelerimin bilinçdışı akışına bırakabilir anlayamıyorum. Uyumadan evvel kahvemle birlikte yediğim jelibonların bunda bir payı olup olmadığını düşünmek istiyorum...

 En son bu şekilde uyanıp kapımı hızla açtığımda annem ve babam salonda bana bakıyorlardı korkunç gözlerle. Onları görür görmez kendime gelmiştim. Şimdi az evvel ki uyanış salonun boş oluşuna denk geldi, üstelik içerde o eşsiz hiç oturmadığım “otur da kalkma” koltukları bile yoktu. Hiç bir şey göremeyince bağırdığımı ve boynumdan akan teri avuçlarımın içinde erittiğimi hatırlıyorum.

Elimde yine o salak doktorun verdiği elastik sargı var. Salak, çünkü ellerimdeki morluğun asla geçmeyecek bir şey olduğunu anlamamakta direniyor. Her defasında yine nereyi yumrukladın sorusunu sormaktan vazgeçmiyor. Ona ilk yumruktu önemli olan, “sonrası iyilik güzellik” * diyorum anlamıyor.

Geçen gidişimde hastanede eski psikologumu gördüm. Asansör bekliyordu sıkılgan tavırlarla ve bu kez ben ondan büyüktüm. Göz göze geldik ve ben o büyük gözlerimi aksi yöne çevirdim. Sonrasında asansöre binmekten vazgeçtiğine ve ona bulaştırdığım hastalığımı kusmak için tuvalate gittiğine eminim.

Bu o hastaneye belki üç yüzüncü gidişim ve ben ilk gittiğim günden bu yana herkes benle aynı dili konuşmakta. Bir tek elimdeki morlukları anlamıyorlar şimdilerde; ama diyorum bakın size, çok yakında anlayacaklar. 

İnsanlık kendisini pek sevdiğine kendini öyle inandırmış ki beni anlayamadıklarını gördüklerinde benimle aynı hastalığı paylaştılar. Yakında da beyin hücrelerimizi saran elastik sargıları serbest bırakıp bilinçdışı akışımızda dansa çıkacağız. Kabuslardan uyanacak herkes ter kokarak ve herkes ilk önce suçu jelibonlarda arayacak sonrasında da anne babasının yokluğunda... Hızla kaçacaklar... Sığınacakları tek yer tuvaletler olacak. Kendi boklarını bıraktıkları o kokusu hiç değişmeyen küçücük, daracık odalarda.

Bence biz aslında yatağımıza işememeyi öğrendiğimizden beri o tuvaletlere en çok ne zaman, hangi anlarda gitmeliyiz bunu anlayamıyoruz yüzyıllardır...

Hala uyuyor olduğumu hayal edip susuyorum. Dostlar kendilerini en çok tuvalet aynalarında görsünler şimdi. "Sonrası iyilik güzellik".* 



* Aşk/ Cemal Süreyya

20101004

Paris, Texas


Benzersiz bir iç çekiş bu bendeki! Gerçekten konuşmam gerekli mi? Sesimi duyurmalı mıyım illaki sizin kelimelerinizle... İllaki sizin için anlamlı olan bir şeyler mi sarfetmeliyim...

Bir kaza geçirdiğimi söylüyorlar. Büyük bir kazaymış. Geriye kalan “en” enkaz benmişim. Yanıyormuş her yer ve ben orada yananın sadece her yer olmadığını bilmişim. Şimdi bana dört yıl geçti diyorlar. Bir insan bir yangını dört yıl seyredebilir mi? Şimdi o yangın sönmüş deseler kim inanır ki!

Her yer o kadar yanmış ki beni kimse bulamamış. Dedim onun bıraktığı yerdeydim. Dediler ki o nerede? O beni bıraktığı yeri duymuyor mu? O sizi bilmiyor mu?

Şimdi bana yeniden insan olmayı öğretiyorlar. Konuşmayı öğrendim yeniden. Söyleyeceklerim aslında o kadar söylenmemeli ki! Konuşmak gerektiğinde duymaya başlıyorsun. Duyman gerektiği için konuşmak zorunda bırakılıyorsun. Hiç konuşmasak duymamış olmaz mıydık? Hiç yaşamasak ölmüş sayılmaz mıydık?

Onlar bilmiyorlar çok konuştum ben oysa ki... Bu dört sene boyunca ona o kadar çok şey anlattım ki! Şimdi gitsem bana benim sesimi artık duyamadığını söyleyecek. O yüzdendir ki susuşum desem kim inanır! Kim anlar ki şimdi beni!

Konuşmayla başladım yeniden insan olmaya, şimdi yarım insanlığımla da baba olmaya... O kadar yarım ki, iki tane babası var Hunter’ın. İki de annesi olacaktı, biri nerede! Nerede o artık beni duymayan kadın! Lisa nerede!

Hunter annesini yeniden yarattı. İkili paydaları tekilleştirdi. Şimdi onun için tek olan şeylerin tamamlanması gerekli. Birkaç pişmanlık ve tüm kül kokan insanlığımla gidiyoruz. Büyük bir karşılaşma hayali yok belki... Yangınlar alevlerini sadece kırmızı renklere bırakmış. Oğlum da ben de kırmızı giymiş, annesinin aynı renk dudaklarında o kadar anlamlanacak -ki şimdi biz...

Ordayız ama sanki yokmuş gibi davranmalıyız. “Sen burada kendini kilitle ve bekle..”

Konuşuyormuş meğer Lisa hala... Konuşuyormuş da ben sustuğumdan beri beni duymuyormuş. Şimdi yeniden konuşmasını istediğimde anlatacak bir şey bulamadı. Soyunmak istedi. Ben istemedim. Çünkü o zaten dört sene boyunca o kadar çıplaktı ki! Çok koşmuştu öncesinde, şimdi baktım ki yorulmuş. Artık koşamayacak hatta konuşamayacak kadar anlamsız bakıyor. Mutsuz insanların konuşurken ki duraksamalarını yaşıyor. “Seninle daha önce konuştuk mu?”, dedi. Şimdi desem ona dört sene, olmayacak. “Konuşmadık”, dedim. Aslında biz seninle Lisa, şimdi de konuşmuyoruz ki... Şimdi ona sırtımı dönüp tüm o yangını anlatsam ama illa ki sırtımı dönsem anlayacak konuştuğumuzu. Bu dünya bu saatten sonra bizim birbirimizi aynı anda görmemize katlanamaz ki! O ışığını kapatacak beni görecek, ben onu görmezken. Ben onu beni görmediğinde anlayabilirim sadece... O yangın her yeri o kadar aydınlattı ki şimdi aydınlıklara ihtiyacımız kalmadı belki de... Birbirimize baktığımız da gördüğümüz sadece kendimiz kalmıştık neticede...

Ona gidip Hunter’ı bulmasını söyledim tüm bunlardan öte... Hunter’a da olmayan insanlığımı, olmayan babalığımın ve olmayan sevgililiğimi anlattım.

Şimdi o Hunter’ı buldu. Ne kadar annesidir bilinmez.

Tek bilinen olmayan insanlığımız, olmayan biz ve sönmeyen yangınlar... Hoşça kal...



Teşekkürler Wim Wenders
Teşekkürler Paris, Texas


20100930

“Zahmetli şey ölü olmak.”

















Birileri azgın sularda boğuluyorken siz hep yüzmeyi bilen oldunuz?


Gerçekten bana biri şu kadar ömrün kaldı falan desin de hayatı hissedeyim istiyorum. Sanki kendimi bıraksam şimdi ayaklarıma yığılırım. Aldığı nefesin ciğerlerime dolmadan geri çıkıyormuş gibi. Hızlı hızlı nefes alıyorum nefes aldığımı hissetmek adına. Nefessiz kaldığım anlarda bunu yapıyorum ve işte o an diyorum ki hala ciğerlerime dolmuyor sizin havanız. Sizin gökyüzünüz. Sizin insanlığınız bana erişemiyor. Ben ki onu kısa kısa sadece yaşadığımı hissetmek için kullanıyorum. Kalan zamanlarda ise bir ölüyüm. “Zahmetli şey ölü olmak.” [1] Yaşamaktan çok çok daha zahmetli. Kendini bıraktığınız o leziz ve insancıl duygularınızdan ben tiksiniyorum. Ben kendimden ve insanlığımdan nefret ediyorum. İhtiyaçlarımdan ve yaşama zorunluluğumdan nefret ediyorum. Siz kendiniz dışında bir şeyler olmadan gerçekten yaşayabilseydiniz kimse kabuslarından korktuğundan söz etmezdi. O uykunuzdan sizleri sıçratan ve her gece gelebilirliği ile sizi tüm yolunmamış tüylerinizden bir bir çekip bayıltan uykunun içine gömen kızgın kabuslarınız... Size çok kızgın olan siz, tüm o kabuslarda gördüğünüz baştan ayağa sizsiniz. Siz hayatı ve başkalarını sevmeye bakın, müthiş kabuslar o kızgınlıkla sizlere karanlık bir geceye düşürecek. Ve siz, lütfen devam edin yaşamaya, her karanlıkta ışıklara ihtiyacınız var çünkü. Karanlığın en saf olduğu sokaklara bile birer sokak lambası yamamak meziyetiniz ne de olsa. Rahat bırakın karanlıkları rahat bırakın karanlığınızı, işte o zaman nasıl nefret dolu biri dolu olduğunuzu göreceksiniz...

Şimdi size yarım insanlığımla nasihat vermekten vazgeçip kendimden söz etmem gerekiyor ya da gerekmiyor! Gerekmeden yapayım öyleyse.

 Kendimi gün boyu süren bir içi boşluk sarhoşluğunda hissediyorum. Hani bir tane bile bira içecek olsam sarhoş oluyorum. İçerken dudaklarımdan ayak tabanlarıma kadar hızla aktığını hissediyorum her şeyin. Buz gibi bir sarsıntı. Ellerimde morarma yapıyor bu sarhoşluğum. Mosmor izler var vücudumda. Dokunsam ağlayacak kemiklerim. Dokunsam kırılıp elimde kalacak bedenim. Ben dokunmayım istiyorum, olmuyor. Kendimi yoğuruyorum ve sonra o çok bildiğiniz şekilsiz poaçalardan yapmaya çalışırken buluyorum... Gözyaşlarım yüzümde çukurlar açtı. Göz altlarımdan dudaklarıma doğru gidilecek yolu biliyor ve bana bile sormuyor ne zaman taşacağını artık... Kendimi aynada daha net görmek istediğim için gözlük kullanmaya başladım. Gözlerim bile gördüklerimi puslu hale getiriyor artık. Bıraksam hiç görmeyecek ve silecek. Düşünsenize silinecek tüm gördüklerim. Nasıl silinebilir ki? Tüm o boktanlığıyla hayat içerisinde kırıntı bırakıyor. Dönüş yolları can kırıntılarıyla dolu ve ben onları görmeyecek kadar kör olursam size benzemez miyim? Sonra sadece kabuslarımda mı başlar o kötü olan her şey, aslında hayatın bir yansımasıyken...

Saat takmaya başladım yeniden. Bileklerim terliyor morluklarım saatin kadranına işaret ediyor. Saçlarım eskisi kadar mutlu ve kıvırcık değiller. Kestireyim diyorum annem izin vermiyor. Evimiz üçüncü katta biliyorsunuz ya da bilmiyorsunuz, siz bilmeden anlatayım ben öyleyse.

Balkondan aşağıya inmeyi denedim geçen kanatlarım yerinde yoktu... Araba kullanmayı öğreniyorum yeniden. Bir aracın üstüne üstüne gidersen o araç seni ezmemek için sağa kırarmış direksiyonunu. Geçen denemek istedim direksiyonu sağa yaslayan ben oldum. Yahu diyorum herkes aslında her şeyi bilmiyor! Aslında hiçkimse  hiçbir şey bilmiyor!

Sorduğum sorulara artık kendim cevap veriyorum o yüzden saat takmaya başladım. Bir başkasına sormaktan vazgeçtim. Bir ağıt tutturdum gidiyorum. Goran Bregović’in “Death” [2] ezgisi eşliğinde okuyorum saatlerce. Dediler ki, Rilke, Duino Ağıtları’nı on yılda yazmış. Bir on yıl daha yaşamak ne zor geliyor, bir bilseniz.

Kendimi iyice kendime vermişim şu sıra. Dedim bu nasıl bir yüktür bırak artık onu! Bırakmadı. Bırakırsam kabuslar başlayacaktı. Sizin gibi bırakamadım kabuslarım olduğu anda yine kendime sardım. İnsan kendisine bile alışabiliyor inanabiliyor musun? Bu alışkanlık ne meret bir şey. Yaşamak gibi. Olmayınca yadırgamak gibi. Hani tıpkı evden çıkarken o kapının kulpunu tutup çıkacağını bilmek gibi ve kapının kulpu artık olmayınca nasıl çıkacağını bilmemek gibi... Anneme o yüzden balkonu kullanayım dedim, doğarken bıraktığım kanatlarımı vermedi. Nasıl olacak diyorum o zaman! Kimse bundan söz etmiyor! İnsan bilmeyince ne yapar, ben bu hali bilmiyorum, bu halle ne yapılır bilmiyorum. Kimse bana bundan söz etmiyor! Herkes iyiden güzelden söz edebiliyor da kimse bu halin anlatımına bile girişmiyor.

Diyorum kendimsizlik kedisizlik gibi bir şey. Alıp sarıp sarmaladığın, ellerinle beslediğin, kucağında uyutup okşadığında kimse bunların sana nasıl yapılacağını öğretmiyor, göstermiyordu. Şimdi kedi yok. Kedisiz ne yapılacak anlatan yok! Bende mi başkalarına sarayım kendimi şimdi. Bu çok anlamsız dostlar, insan hani kendi kendine yetebilmeliydi! Nasıl yaptığınızı anlatsanız şimdi. Hadi anlatın bana nasıl oluyor yaşamak. Kimse bunu anlatamıyor çünkü hiç kimse gerçekten yalnız kalmadı ki. Bu korkunç insanlığımız bize dayanamadı hiç bir zaman. Şimdi ben ölüyüm dediğimde “yaşaman lazım”ı ne kolay söylüyorsunuz? Ben boğuluyorum dediğimde yüzmeyi bilen hep siz oldunuz değil mi?

Kendimi kendimle bıraktım, şimdi bir ke-n-diye verdim aldı gitti. Kedimsiz ne yapacağım anlatan yok! Hayatımın sessiz harfleri çoğaldı yine. Zaten yirmi bir tanelerdi diyor biri, duyuyorum. Yirmi dokuz diye bağıranları hatırlatıyorum ona, sıkıysa yirmi bir taneyle yaşasana!




Sana söz veriyorum kendim, tren raylarının bittiği bir noktanın varlığını bilen ama sana söylemeyen bir ke-n-din olmayacak artık. “Senin ona sorduğun, kim görmüş ki tren raylarının bittiği noktayı” sorunu yanıtsız bırakmayacak. Sen artık gördüğünde “zaten biliyordum” demeyecek. Sevgili kendim, şimdi kolundaki saate bak ve o saatin bulunduğu kadranı üç bin, beş bin kez dönen bir akrep ve yelkovan hayal et! Ve şimdi o herkesin durgun dediği sularda boğulmayı sürdür. Bu dalgalar tren raylarına bile sarmış haberiniz yok. Tren raylarının lafı mı olur kıyısız okyanusumda. Kıyı yok, dağ yok, tepe yok, bir küçücük ada bile yok; ama dip çok! Esiyor rüzgar tüm hışımıyla tam da benim gözyaşı çukurlarıma. Siz o rüzgarı da biliyor ve tanıyorsunuz değil mi? Siz size ait olmayan her şeyden haberdarsınız zaten! Bir başkası boğulurken yüzmeyi bilen hep siz oldunuz! Yahu bakın diyorum gerçekten boğuluyorum siz bana diyorsunuz ki saatini kolundan çıkartma. Su geçirmeyen bir hayatım olsaydı “her şey naylondan” [3] olurdu ve sizin dediğiniz gibi saatle yüzebilirdim. Ama üzgünüm ki sevgili kendim ben su geçiriyorum. Şimdi tüm karalamalarım içimden akıyor ve dudaklarımdan ayak tabanlarıma kadar hızla aktığını hissediyorum her şeyin. Buz gibi bir sarsıntı. Titriyorum ve vucüdümdaki morartıları seyrediyorum. Acıyor diyorum. Canım o kadar acıyor ki! Siz duymuyorsunuz. Yüzmeyi biliyorsunuz yine. O kadar kendinizdesiniz. Ben ki o kadar kendim-sizim.

Birileri geçen her şeyi yıkıyorum ve geriye ne kaldığına bakacağım dedi. Geride ben kaldım demek için çırpındım. Buradayım yahu dedim, siz okyanuslar üzerine çörek otu serperken... Annem yüz seksen dereceye getirirsen poaçaların çörek otlarına bir şey olmaz derdi. Ben bu okyanusta patlayan volkanları gördüm yine bana bir şey olmadı. Geriye kalan tek şeydim bunu kendime bile kabul ettiremedim. Sonra dedim kendim bile kendimi kabul etmiyorsam o zaman işte tam da bu okyanusta kendimsiz bir kıyı bulmalıyım. Sizin o kendinizi kabul edip de yanınızda götürdüğünüz kıyılarda ben ke-n-dimsiz kalmalıyım. İyice bakın etrafınıza siz neredesiniz? Gerçekten sizin yanınızda kalan sadece  siz misiniz? Kalabalık insan müsvetteleri olmadan bir hiçsiniz. Sonra bunu bile kabul etmeyip kabuslarınızı yadırgayın durun zavallılar. Kime ne söylüyorum ki!

İşte zavallı ben!

Ah şu depdebeli okyanusta bir kıyı bulsam zaten direk tırmanacağım düz duvarları olsa da... Tek farkla ki, kendimi bırakacağım... Kendini bırakırsan kapılara gereksinim duymazsın; yüzme bilmek zorunda değilsindir; kanatlar mı, geçelim dostlar, kaplumbağalar da ölebilir; tren raylarının bittiği noktada dümen sağa kırılacak bu belli!

Herkes kendi rayından çıkacak!

Hayat bu raylarda daha fazla süremez artık! Üzerinize çörek otu serpmişlerle annelerinize gidin ve size yüz seksen derecelik fırını anlatsın. Sonra onlar volkanlardan aşağıya akan lavların üzerinde  bir iki beni anımsasınlar. Ama rica ediyorum şu saatlerinizi çöpe atın. Bir ben takayım koluma onu da bana sorun, madem bu kadar takmamı istiyorsunuz, bi işe yarayayım diyorum ha!


İnsan kendini sarıp sarmalayıp tortop edip hep bir başkasına vurarak parçalıyor. Duvar olsa parçalanırdı diyorum bazen ama bu bir başkası. “Başkaları cehennemdir” [4]  ve “Ben bir başkasıdır.” [5]  Kendinize vurun, kendinize çarpın lütfen kendinizi. Kendinizden korkun sadece. İnsanlığımız tüm insanlığa zararlı birer virüs gibi. Korksun herkes kendinden... İhtiyaçlarından, saplantılarından, sevgisizliğin içinde boğulmuşluğuyla tüm sevgileri alaşağı etmişliğinden, ürkün aynaya bakınca!  Yüzünüzdeki gözyaşı çukurlarını görün. Morarmış bedeniniz size sizi anlatacak hele bir dinleyin. Bağırarak uyandığınız kabuslarınız gün boyu sizi izliyor, tüm bu görmek istemediğiniz yaşama telaşınıza tükürüyor. Sonra bir başka kabusta görüşmek üzere diyerek sizi bir fil gibi yere seriyor! “Aşk beni bir fil gibi yere serdi” [6]  diyor Alex. Belki de sadece hala hayalleri olan birine sarılmayı istemişti tüm hayalsizliğiyle. İşte anahtar cümle bu! Hayalsizliğimiz. Yaşamımızın boktanlığı. Mutsuzluğumuz. Kırıklarımız. Hepsi hepsi bu kadar göz önündeyken bunları elimizin tersiyle itip başkalarınınkine çöreklenme isteğimiz. Biz ki bunların hepsini ama hepsini hak eden bireyleriz. O hayal ediyorum diyen bile aslında sadece kendini kandırıyor bu hayatta. Herkes karstik şekillerdeki kayaklıkların birer kıyı olduğuna inanmış. Diyorum size yüzmeyi o kayalara tırmanırken bildiğinizi mi sandınız. Şimdi kayalar tuzlarını bırakacak ve yahu kaya bile eriyecek! Siz nasıl dayanabilirsiniz ki daha fazla yaşamaya!

Herkes bir ezber tutturmuş gidiyor. Herkes yaşamayı ezberlemiş ve hayatını sürdürüyor. İnsanların ezberleriyle mi muhatap olduğumuzu anlama zamanımız çoktan geçmedi mi! Yaşamayı ezberlemişler. Kapı kulplarının hep orada olacağını düşünmüşler. Hep başkalarının orada bir yerlerde olacağını... Kendinizi ve yaşadığınızı şimdi şu anda aldığınız nefesin bile ne kadar derine inip sizi doyuracağına sadece siz karar verebilirsiniz. İzin vermeyin ezber listelerine. Şimdi herkes evindeki kullanma klavuzlarını çöpe atsın. Baksanıza annem diyorum yahu, yüzsen derece diyor kadın bana hala! Volkan diyorum. Volkanik patlamalar gördüm ben anne diyorum. Hangi klavuzda yazıyor anlatsanıza bu volkanlar! Ölü bir beden nasıl yaşıyor şimdi sizin okyanusunuzda bir anlatsanıza klavuzunuzda yazmayanları!

Ama bakın yine vazgeçiyorum, böyle yaşanmaz biliyorsunuz. Diyorum ya, ah şu depdebeli okyanuslarda bir kıyı bulsam zaten direk tırmanacağım düz duvarları olsa da... Hayat tüm yanlışlığına rağmen gerçeğim olacak yine. Tek farkı artık ben olmayacağım. Kendimi geri planda bırakmalıyım eskisi gibi... Şimdi hayatımın merkezinde ben varım ve hiç ama hiç güzel değilim. Birlikte yapamıyorum kendimle.

Bazen düşünüyorum biz ne kozaların canını aldık. Ellerimin arasında hem de hiç düşünmeden. Hayatında sadece bir kez  birini öldürmüşler -ki siz onu belki de çok kez yaptınız - işte bu yüzden sadece yaşamalılar. Belki “ölü ya da diri [7]  , sadece yaşamalılar. Sadece kendi istediğim bir şey olduğu söz konusu değil bak yine. Kendimi bir şey isteyemecek kadar anlamsız ve güçsüz, söz hakkı sahibi bile görmüyorum hayatımda, bunları düşündükçe deli oluyorum sonra. Hayatımın merkezinde hiç ben olmadım. Baksana şimdi kaldım kendimle, elime ayağıma dolaşıyorum. Boğuyorum, kendimi... Herkesi! Ne hakkım var buna! Ama ben diyorum, o herkese soruyorum. Anlatın bana yahu diyorum nasıl olacak şimdi. Hani sizin hep durduğunuzu söylediğiniz yerdeyim ben, anlatın diyorum. Ses yok... Klavuzlara sarılıyorlar yahu klavuzlara, offf!

Evet, hep böyleydi hep yadsıdık... Hep... hep.... Kimse kendindeki yetisizliği ve güçsüzlüğü ve o nefret ettiği her şeyin kendinde oluşunu kabul etmedi! İhtiyaçlarımız var, zaaflarımız var. Bir sürü anlam, açıklama getirmeye çalıştığımız dürtülerimiz var. Kabusuyla bile geçinemiyor ki insanlar, onlar kendileriyle geçinemiyorlar ki...
 Her şeye rağmen, insanlar nasıl çabalar harcıyorlar ya nasıl!
Hadi kabul ettin yaşamayı, ulan bas bas bağırıyorlar öleceksin bir gün diye, sen hala dur şunu da yapayım bunu da yapayım... Eriyip gidecek kayaları kıyı belleyip bir iki konaklayayım! Ölürken bile aklında şunu yapmamıştımlar olacak!

 Bir kabulleniş:

Ah, doyumsuz aptal insanlığımız... Doyumsuz ben!







 [1]  Rilke, Duino Ağıtları
[2] Arizona Dream sountrack
[3] Turgut Uyar, Geyikli gece
[4]  Sartre
[5] Rimbaud  
[6] Arizona Dream, Emir Kusturica
[7] Bon Jovi - Wanted Dead Or Alive


20100908

viridiana ve mumlar


bir kabusu tekrar gördüğünü hissettiğin uyanış. dışardan bakınca içeriyi göremediğiniz camlar. tekrarlayan kabus yine başladı. gözlerim bulanık görüyor. neden farklı rüyalar görmem de hep aynı rüyaları görürüm.  altyazıları okuyamıyorum baba. siyah ayakkabı üzerine beyaz elbise giymemeliydin. "o zaman film izleme kızım." bu yazılar siyah üzerine beyaz yazılmış ondan mı? gözlerim ölüyor. sesim neden böyle uyuyor muydum? çok pis çığlık. gözlerimden bahsediyorduk sesimden değil. uyku kabus demek. sessiz ol. tekrarlanmayacak bu kez söz. "o zaman uyuma kızım."  rahatımı kaçırıyorsun. kaçan rahat olsun. kaçtım rahatım. kendin bende kaldı. üstü kalsın. nereden aldın? uykumu pazarladım. bana yaramıyor. rahattasın. maç bitti. gözlerim dışarıdan bakınca görünmeyen camın üzerinde bana bakan bir göz yakalamaya çalışıyor. siyahsın göremiyorum. sesime gel. uyumuşsun sen. kabus yoktu. maç özetleri başladı dur. uyanmadın daha ondan yok kabus. cimdik atsana. kes sesini. soru sor bana. ay getirmiş mi yine sana dostun. bu gecenin adı "viridiana" olsun. gece cevapsız. ağlamadı hiç viridiana, sen ağladın oyun bozuldu. ama ben doğduğum gün hep ağlarım. iptal dedi birisi. "o zaman bir daha sınava girme kızım" ben kim iptal dese ağlarım viridiana. oylarınız hayır mı sorusunu hayır diye cevapladılar baba. kim tutar seni. sesime gel."o zaman hayır'dır kızım"  "ay" bu kadar yakın olamaz kızım.göz doktoruna gidelim dostum. her şey altyazılar için değil mi? konuşsana. altyazıyı takip et. viridiana çivili yatakta yatıyordu. benim için mors alfabesi öğren bebeğim. bacaklarıma da kramp giriyor geceleri. saklanma zamanı. uyuyamamaktan. çok kalabalık bir kitle buraya doğru geliyor. hepsi iptal diyor. hayat iptal. bilinç durdu. gözler görmüyor. ay düşmüş. içerinin görünmediği camın kırıntılarında yatıyorum. hepsi mors alfabesini o cam üzerinde denememden oldu. viridiana çivileriyle yardıma geldi. yattık can kırıklarının üzerine. rahattayız. maç bitti. kalabalık kitle hala buraya gelmeye devam ediyor. her şey bitti. bir tek kabus devam. doğum günüm kutlu olsun. üfle hadi mum bitecek.








20100903

Bir gitmek





Tüm otogarlar hep gidenlerin gülümsemesiyle mi anlamlıdır?

İnsanlar gitmişliklerine seviniyorlar hep. Dönüşler donuk, sanki mutsuzlar. Nedendir bilinmez sanki, içlerinde dönmek istememek var. Ben gitmeyi de dönmeyi de çok istedim. İkisini birden gerçekleştirecek denli güçlü ve kararlıydım. Gittim tüm kalbim, ruhum ve zihnimle.

İç huzur bu olsa gerek.

Gitmek ve dönmek ikisi de aynı kararlılık ve hissiyatla yapabilmek bu olsa gerek...

Gitmeden önce sana şiirler yazdım ama gelmeden evvel hepsini kendi odamda bıraktım.

Hepsi bana aitlerdi öncesinde de şimdi de. Ben bana ait tüm duygularımı sana yakıştırdım, seninle anlamlandırdım. Bu o kadar çok bana ait şeyler ki, istersem şimdi sana hiçbir şey göstermeyebilir ve içimde tüketebilirim enerjimi.

Ama dur!

Beni zehirlemesi an meselesi.
Tüm bunlar bir başkasında dönüşmeyecekse benim içimi kemiren bir kezzap olabilir işte şimdi.

Hatırlıyor musun, onunla elimizi yüzümüzü yıkamak istemiştik bir keresinde, sonra da Cronenberg* bize sevdirir yaraları demiştik.
 Sevemedik elbet.
Kabuk bağlıyorlar.
Özsuları akıyor, izin vermeyelim de sadece benim içime akmasınlar...
 Sadece bende kalmasınlar...

13 Ağustos 2010

*Yön: Cronenberg - Film: Crash

20100901

Kendim ile başlayan bir cümle daha



-         Kendim ile başlayan bir cümle daha kurmak istemiyorum artık.
-         Bencillik bir hastalıktır.
-         Hayır, insanın başına gelmiş gelebilmiş en büyük hastalık mazoşistliktir.
-         Sorunların mı var?
-         Kimin yok ki!
-         Pekala, öyleyse iki normal insan gibi konuşalım.
-         Biz hiçbir zaman iki normal insan gibi konuşmadık.
-         Biliyorum, belki de konuşmamız gereklidir artık.
-         Ben hiç kimseyle iki normal insan gibi konuşmadım.
-         Anormal olmak mı derdin!
-         Normal olamamak derdim!
-         Ergen tavırlar bunlar.
-         İşte bu iyi geldi.
-         Bence sen de bir hiçsin. Bir şey olmak derdinde olman ne kötü.
-         Sen bunları bana söyleyerek benim hayatımda daha da somutlaştığını düşünüyorsun her defasında.
-         Somutlaşmıyorum, siliniyorum.
-         Hayır! Sen her şeyi daha da netleştiriyorsun. Katı kaskatı bir sen çıkarıyorsun karşıma.
-         Evet.
-         Lanet olsun. Yine kendimden bahsettim. Baksana “çıkarıyorsun karşıma”… Benim tek derdim her şeyi kendimle açıklama ihtiyacımdan vazgeçmemem. Bana etki ediyorsa benle açıklanmalı. Sen benle varsın, ben yoksam yoksun. Bana etkin yoksa yoksun.
-         Hissettirdiklerim gibi bir etki mi?
-         Sadece o değil, ama evet o.
-         Odayı komidinden aydınlatan bir gece lambasının arkasına bir de ayna koyarsan tüm oda günışığına bürünür.
-         O ayna benim.
-         Yalancı gün ışığı.
-         Kandırılmış gerçekler.
-         Hoş geldin…
-         Nerelerdeydim?
-         Kendinde kalmıştın.
-         Sana dönelim.
-         Bence dönmeyelim karanlık burası.
-         Peki…

_______________________________________________


-         Belki de içerisinden kinder sürpriz yumurta edasında parça parça hediye çıkacaktır diye ummuşumdur ha!
-         Bütüne odaklan!
-         Ben parça parça olduktan sonra bu çok zor!
-         Benim bütünüme.
-         Senin bütünün o hediye ile tamamlanacak.
-         Hediye ya da sürpriz yok.
-         Evet, bak aslında bir şeyler değişirse bu sürpriz olacak.
-         Sürprizler beklenen şeylerdir sadece.
-         Asla gerçekleşmez  mi?
-         Söylediğinde ya da beklendiğini bildiğinde kendini imha eder.
-         İmha olmuş sürprizler.
-         Gerçekler.
-         Bütün çok kalabalık.
-         Ayıklan ondan.
-         Bunu bana sen söylediğinde yapamam.
-         Lanet olsun!
-         Ne oldu?
-         Ben de bekliyorum. Beklenti ve “psikanaliz çıktığından beri hemen herkes az çok hastadır."
-         Midem ağrıyor.
-         Kendi sürprizini kusacaksın.
-         Neymiş o?
-         Bir bok olmadığın ve bekleyemeyecek kadar saçma bir insan olduğun gerçeğini.
-         Biliyorum. Sen de tüm o somutluğunla kustuklarımın içinde olacaksın.
-         Sessiz ol.
-         Nereye?
-         Aynayı o lambanın arkasından kaldıracağım.
-         O Benim.
-         Hayır, o benim.

(Ayna karşısında iki kişi)

-         Bu benim elim.
-         Bu benim yüzüm.
-         Saçların. Yine çok güzeller.

(utangaç bir yüz ifadesi)

-         Lambayı açalım mı?
-         Hayır, karanlık güzel.
-         Peki ama ben gece körüyüm.
-         Ben de sadece kendini gör istiyorum.
-         Hep istiyor, hep bekliyorsun.
-         Sen de öyle.

 ( elleri onun yüzündedir.)

-         Bu benim gözlerim.
-         Hayır, onlar benim.
-         Hayır, benim. Işıksız bir ortamda, görmeyeceğimi bilmene rağmen, burada olmamızı istedin sen. O benim.
-         Peki, senin…

 17 Ağustos 2010
Kemer, Antalya