20220607

Kişiliğin Gelişimi - C.G. Jung

  Bazen mesleğim/alanım psikoloji ya da felsefe olsaydı bu kadar keyifle okur muydum bu kitapları çok merak ediyorum...
Jung okumayı hep çok sevmişimdir. Bu kitabında her ne kadar başlığı bize direk bu tür bir ipucu vermese de çocuklar ve çocukluk üzerinden büyüme, gelişim konularını ele alıyor. Ebeveynlerin çocuk üzerinde oluşturdukları tüm çatışmaların bu gelişime katkısı büyük. Evlilik ilişkisinin ise açmazlarının en çok etki altında kalanı yine çocuklar. Üstelik tüm bunlar sadece farkında olmak üzerinden çözülebilecek şeyler...

Sessizliğin Yanıtı - Bir Dağ Hikâyesi -Max Frisch

 Kurdun derisi adında bir film vardı netflix'te, kitapla filmin bir bağlantısı yok ama anımsattıkları ve resmettikleri profil aynı gibi geldi. Ve çok etkileyiciydi. Yalnızlığa alışmış insanları çok iyi tanıyor ve anlıyorum. Sanırım ben de bu hali çok sevdiğim için ayrı bir tad bırakıyor bende.. Keyifle okudum.

Lacan'da Aşk - Bruce Fink

  Kitap Bruce Fink'in aşk tanımlarının ve buna yüklediği anlamların açıklamaları üzerinden ilerliyor. Tamamen Lacan'da aşk demek büyük haksızlık bence. Arada cidden keyif aldığım birkaç bölüm olmuştur belki ama bütününe baktığımda aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

Değişme İsteği: Erkekler, Erkeklik ve Sevgi- bell hooks

 Bell Hooks'un daha evvel Feminizm Herkes İçindir kitabını okumuş ve çok beğenmiştim. Birçok kadın ve erkek arkadaşıma hediye etmiştim. Bu kitabını da yine hediye edilecekler listesine koyuyorum diyerek başlayayım. Ataerki, erkeklik, erk adına ne derseniz; kadın, erkek fark etmeksizin tüm cinsiyetler üzerinde "olmasını istediği" ve "kolayladığı" iktidar baskısını; empatiden, sevgiden ve duygulardan yoksun, şişirilmiş ego ile dolu konfor alanlarını bir bir açık ediyor kitap. Suyun akıp yolunu bulduğu yolun bizlere asla iyi gelmediğini, o yeni yolların her birimizin keşfetmek ve yeniden inşa etmek zorunda olduğumuzu söylüyor. Yaşça büyük bireylerin kendi anne ve babalarında yanlış gördüklerini, kendi hayatlarında da bilinçdışı ya da işine geldiği şekilde sürdürmek istemeye devam etmesi, devam etmemek için çabalayanların da, "kadın gibi" "kadınsı" yaftasıyla karşılaşması yine mücadelesi içinde olduğu erke hizmet ediyor. Kadınlar, feminizmden söz ettiğinde nasıl ayrışıyor, tüm cinsiyetlerin dilinde türlü dedikodulara maruz kalıyorsa, erkeklerin de feminizme yüz sürdüğündeki tutum aynı aslında. O sebeple şikayet etme ve vazgeçme lüksümüz yok. Canı yanan erkeğin de duygularından bahsetme, şikayet etme, bulduğu en çıkmaz sokakta intihar etmek değil, mücadele etmek zorunda olduğunu söylüyor feminizm. İşler yolunda gitmediğinde şiddetin bir çözüm olmadığını, bu şiddetin öldürüldüğü tarafında duran kadınlar kadar, birbirlerini öldüren erkekleri de aynı erk mekanizmasının öldürdüğünü bilmemiz ve bunu değiştirmeye biz kadınlar kadar gönüllü olmanız gerekiyor. Olduğumuz, olmamız istenen, ezberletilen tepkileri değil; düşünülmüş kafa yorulmuş, hissettiklerimizi şiddete değil, sevgiye, onamaya dönüştürdüğümüz bir dünyayı kurmamız gerekiyor. Sevgi, kişinin kendisinin ve bir başkasının ruhsal ve duygusal gelişimini besleme isteğidir. Fromm'a göre ise sevgi yalnızca his değil, eylemdir. Sevgi; özen, bağlılık, bilgi, sorumluluk, saygı ve güvenin karışımıdır diyor Bell Hooks da. Sadece işler yolunda gittiğinde tüm bunları bir arada düşünmek çok kolay değil mi? İşler yolunda gitmediğinde de önceleyeceğiniz şeyler bunlar olunca işte o zaman daha eşit, adil, erkten sıyrılmış, feminist bir dünya kuruyor olursunuz. Zor değil! Önceliklerinizi belirleyip özgürleşmek için fırsatınız var diyor Bell Hooks! Dinlemek elzem..

Yalnızlık-Henry David Thoreau

  Yazarın bu kitabından önce keşke Walden'i okusaydım dediğim kitaptır. Walden isimli bir gölün kıyısına yerleşip modern hayattan kaçan yazar yalnızlık üzerine düşüncelerini kaleme almış. Goodreads'ta okuduğum bir yoruma göre 3 metin zaten Walden'de varmış. Başlangıçta hoşuma gidecek düşünceler yer alsa da sonlara doğru bahsettiğim okuma/tanıma eksikliğini çok fazla hissettirdi diyebilirim.
Ve kitabın bana düşündürdükleri...
Karantinada olduğumuz şu günlerde akşamdan sabaha anlam arayışları ve günlük ritüellerimizi oturtmak için kimi zaman debeleniyor olmamız dışında; maddi manevi sahip olduğumuz her şeyi ve etrafımızdaki insanları gözden geçiriyor ve sorguluyoruz. Şehrin ortasında ya da bir bağ bahçede yalnız olmanın evden çıkmadığımız günlerde çok da değişemediğini varsayarsak yalnızlığın sadece bir algı savaşı olduğunu da anlayabiliriz. Oldukça kıymetli bulduğum bu zamanların tanıdıklarım üzerinde yaratacağı değişimleri görmeyi iple çekiyorum diyebilirim... Özünde ne kadar yalnız olduğumuzu hatırlattığı için ve bununla baş etme yöntemlerimizi sorguladığı için ise pandemiye teşekkürler...

Pandemi başlangıcından bu yana camın önünde kuş beslediğim için bu cümle beni benden aldı...
"Harivansa şöyle der: Kuşları olmayan bir ev çeşnisiz ete benzer. Benim evim
böyle değildi, birden kendimi kuşlarla komşu olmuş buldum; bir kuşu hapsederek değil, kendimi onların yakınında bir kafese kapatarak. "

"Bir gerçeğin tam karşısında dikilip yüz yüze gelirsek her iki yüzeyinde de güneşin parladığını görürüz. Tatlı kenarının, sanki keskin bir pala gibi, kalbimizi ve özümüzü kesip geçtiğini hisseder ve ölümlü hayatımızı mutlu bir şekilde sona erdiririz. İster yaşamda ister ölümde, yalnızca gerçeği arzularız. Eğer gerçekten ölüyorsak gırtlağımızdaki hırıltıyı duyalım ve el ayaklarımızdaki soğukluğu hissedelim, eğer yaşıyorsak işimize bakalım."

Günlük Ritüeller: Büyük Eserlerin Yaratıcıları Nasıl Çalışır- Mason Currey

  Kitap, çeşitli eser ve yaratıcıların günlük ritüellerinden örnekler veriyor. Bu ritüelleri gazete röportajlarından, otobiyografik yazılarından derlemiş. Belli bir dönemlerine eşlik eden alışkanlıkları, vazgeçemedikleri ritüellerinin olması kendime benzettiğim birçok anlatımıyla çok tatlı bir kitaptı. Zamana yayarak okudum, ara ara açıp incelemek de keyifli olacak eminim.

Bir tutku, bağlılık, sürdürme planı hayat içerisinde sürerken günlük olarak gerçekleştirdiğimiz eylemler de aslında hepimizin imzası gibi bir şey. Bunların alışkanlığa dönüşmesine izin verdiklerimiz bizi tanımlıyor. Özellikle üretmeye yüzünü sürmüş ve bunu hayat gayesi haline getirmiş insanlar –ki bence sadece onlar olmamalı- bunu bilhassa önemsiyor.

Pandeminin ilk aylarında, getirilen yasaklarla birlikte evlere kapandığımızda tüketmeyi üretmekten daha fazla önceleyenler cidden çok bocaladı. Günlük koşturmacadan el etek çektirilince kendimizle kalmak hiç beklenilen bir şey değildi. Benim için üretmek hep hayatımın odağında olduğundan sevdiklerimi özlemek ve pandeminin sabit kaygısı dışında sorun yaşamadım. Hemen hızlıca uyum sağladım diyebilirim. Fakat idari izinli olduğum dönem uzadıkça tam da bu kitabı okumaya başladığım dönemle doğru bir şey yaptığımı teyit ettiğim gibi ritüellerimi değiştirmeye çalıştım. Bir arkadaşımın tavsiyesi ile mesela saatlik planlar hazırladım. Hedefler koydum. Başardıkça iç motivasyonumu sağladım. Aslında anahtar kelime bu galiba ; iç motivasyon. Bedeninize bugünün yeni bir gün olduğunu anımsatacak ritüeller, tam da bunu sağlıyor.
Alışkanlıklar, ritüeller hayatın sakinlediği, soluklandığı, kendini hatırladığı bir hisle geliyor. Sadece kendinizle yaptığınız, size özel ritüelleriniz hayatı anlamlı kılıyor. Buna bir de meditasyon eklediniz mi değmeyin keyfinize. Kitabın ilkinde erkekler baskındı. 2. Kitabı sadece kadınlara ayırmışlar. Ara ara dönülebilecek başucu kitaplarımdan biri oldu diyebilirim. Bir de Kant’ın 5 şekerli içtiği kahveyi asla unutmayacağım sanırım.

Kafese Konan Adam -- Rollo May

 Rollo May'i o her yerde karşıma çıkan Yaratma Cesareti kitabıyla tanıdım. O kitabı okuduktan sonra da kendi kendime daha fazla Rollo May okumalıyım sözünü verdim. Kafese Konan Adam kitabı farklı makalelerini bir araya getirmesine rağmen bence birbirini oldukça iyi tamamlayan bir okuma sunuyor bize.
İnsanın ikilemini, insanın sonlu özgürlüğü ile birlikte açıklayan May, çoğu kez kimi düşünürlere atıflar yaparak, onların bakış açısını kendisininki ile kıyaslayarak okumayı kolaylıyor. Ben açıkçası Rollo May'i okurken Irvin Yalom okur gibi hissettim kendimi. Eğer Yalom seviyorsanız, May'i de seveceksiniz diyebilirim.
Biraz aklımda kalanlara ve notlarıma dönecek olursak ; sonlu Özgürlük kavramını Paul Tillich'ten alıntı yaparak açıklar. İnsanın sonsuza dek ölüme, hastalıklara, sınırlı zeka, algı, tecrübeye ve diğer belirleyici güce tabi olmasından dolayı sonludur. Fakat aynı zamanda bu güçlerle bağdaşma özgürlüğüne de sahiptir. Tüm bunlara anlam verebilir, farkında olabilir, kendi üzerindeki etkisini tanımlayabilir, bu güçler arasında seçim yapabilir ve ağırlığını birinden yana koyabilir. Yani hem doğa hem de tinini ortaya koyarak kendi dünyasını şekillendirebilir. Bu tür bir bakış açısını kimi zaman farkında olmadan yaşıyor olsak da, aslında bizi birçok konuda kaygılarımızdan kurtaracak noktada duruyor. Kitabın ilerleyen bölümlerinde Kierkegaardın Kaygı Kuramı kitabını listeye almamı sağlayan ve anksiyeteye bakış açıma ters taklalar attıran şeyler okudum.
Karantinada olduğumu şu günlerde bir arkadaşımla yaptığım konuşma esnasında ne kadar dış etkene maruz kalmadan(!) evin içerisinde olsam da her gün bir başka ruh haliyle uyandığımı, kimi zaman inanılmaz keyifli, kimi zaman bıkkın, kimi zaman özlem dolu, kimi zaman neşeli, kimi zaman da umutsuz şekilde haberlere bakıyor olduğumdan söz etmiştim. Bütün bu psikolojiyi yönetmek bazen zor olsa da altından kalkabilecek araçları hayatıma dahil ettiğim için kendimi şanslı hissediyordum bir noktada. Anksiyetenin sürekli kurtulunması gereken bir şey olduğunu düşündüğüm için ruh halimi iyiye yönlendirmek için bunu yapıyordum aslında. Bknz."Buraya kadar her şey yolunda" Sonra kitapta çok çarpıcı birkaç bölüm dikkatimi çekti. Anksiyete umut ile birlikte hareket eden, eğer hastalık, saplantı vs boyutunda değilse insanı harekete geçiren bir şeymiş. Aslında şunun gibi, rahatsız olmak iyidir. Bir yandan da pek çok çelişki ve çeşitlilik barındıran insan doğası matematik bir akılla kavranmasının imkansız olduğuna değiniyor. Rasyonel bir kesinliği olmayan, mütemadiyen bir huzursuzluk içinde geçen insan doğası idi aslında normal olan. Huzursuzluğu yaşamazsan değiştirebileceğin de bir şey olmazdı. Bütün bunların içsel bir bütünlüğe işaret ettiğinden söz ediliyor.
Ve buradan bireysel özgürlüğe geçiş yapan Rollo May, özgürlüğün içerisinde de potansiyel bir anksiyete olduğunun altını çizer.  Ne kadar normal ya da barbarca olursa olsun, sınırlarla bilinçli bir şekilde yüzleşmek bir özgürlük eylemidir, der. Çünkü bu kişinin elini ayağını bağlayan öfkesinden azad eden bir kabulü getiriyor. Özgürlüğün kendisi muğlak ve düşüsellikten uzak olan değil de anksiyeteleriyle yüzleşerek, aşabilecekleri araçların kendisine özgü olduğunu bilerek, endişelerinden kaçmayarak ortaya çıkacağını anlatır. İyi yönetilen bir anksiyetenin yaratıcılığın da bir yönünü oluşturduğundan bahseder.

Bu kitaba dair belki saatlerce yazabilirim, anlatabilirim. Belki yıllar sonra okuduğumda farklı şeyler yakalayabilirim. Bilmiyorum, tek bildiğim kafese(evime) konuşlandığım şu dönemde bana çok ama çok iyi geldiği...
Umarım size de iyi gelir.

Dipnot: Yayınevine de ilettiğim bir sorunu var kitabın. Biraz fazla göze takılan, imla hatası, kelimelerin ve eklerin yanlış yazımları söz konusu. 2018 baskısı idi bendeki. Tekrar baskı yapmış mıdır bilmiyorum. Neyse ki kitap güzel de çok sinirim bozulmadan okudum.

Evin Bilinçdışı - Alberto Eiguer

  Evin Bilinçdışı kitabı bir psikanalist tarafından kaleme alınmış, bu kısmı oldukça ilgimi çekmiş, almaya karar verme sebeplerimden biri olmuştu. Üstelik Alberto Eiguer, çift/aile terapisti. Kitaptaki bazı konu başlıkları; İç habibat kavramı, aile mahremiyeti çerçevesinde, miras, nesneler ve mobilyalar, ev inşa etmek, onarmak, taşınmak, aile bağlarının iskelesini kurmak...
Bedenin bütünleyici parçası mı, kapısını kilitlediğinizde kendinizi güvende hissettiğiniz alan mı, geçmişinize götüren bir köprü mü, içerisinde bir dakika dahi kalmaya tahammül edemediğiniz anılar mı? Ev nedir sizin için?
Ev dediğimizde aslında kişilere göre çokça değişkenlik gösteren bir alan çıkıyor karşımıza. Ben bu kadar çeşitlenebileceğini bu kitapla daha iyi anladım diyebilirim. Bir de bu pandemi döneminde tam bir yıldır evimde son 10 yıldır hiç vakit geçirmeğim kadar çok zaman geçirdim. 10 yıldır değiştirmediğim mobilyaların yerini son 1 yılda defalarca değiştirdim. Yani okurkenki heyecanımı ve kendimce anlamlandırmalarıma dair biraz olsun tüyo verebilirim sanırım. Miras, aile, taşınma konuları çok ilgimi çekmese de -belki gelecekte daha çok teyit edeceğim bilgiler içeriyordur- genel olarak sevdim.

Ev Yapımı Bir Paraşüt -Berrak Yurdakul

 Berrak Yurdakul budizm üzerine çalışmalar yapan, kendi hayatını da bu öğreti üzerine dizayn etmiş, korona sürecinde birçok konuşmasına rastlayıp bana iyi geldiğini hissettiğim biri. Ne vakit onu dinlesem çözümlemem gereken bir şeyler varmış hissi gelip içime oturuyordu. Kitaplarını inceledim ve Ev Yapımı Bir Paraşüt kitabı ile okumaya başladım. Başladığımda Konuşmayan Tavus Kuşu Camio'yu hatırladım. Bir başka kitabı. Ben o kitabı Dost Kitabevinde inceleyerek yeni keşifler yaptığım bir dönemde edinmiş ve okumuştum. 2003 yılından bugüne tekrar hatırlamak nefis oldu. Ev Yapımı Bir Paraşüt kitabı aslında bir meditasyona giriş kitabı. Benim gibi sadece duyduğunuz, asla yapmadığınız, ne olduğunu kulaktan dolma bilgilerle bilen biri iseniz kesinlikle doğru bir kitap diyebilirim. Fakat zaten biliyor ve deneyimlemişseniz de sizin için tekrar olacaktır, pek yanaşmayın derim. Bu kitabı okuma sürecimde karşıma sanki hayatı burada yazan her şeyi özümseyerek çıkan bazı kişiler gördüm. Umarım annem dinlemez podcastinde Elif Key'in ve Kalben'in konuşmaları bana işaret verir gibi direk karşıma çıktı. Sanki planlanmış bir şeymiş gibi inanılmaz mutlu oldum. Sonra bu durumun aslında ne kadar yaygın olduğunu kavradım okudukça, aslında ben geride kalmıştım. Meditasyon dediğimizde aslında en özet anlamıyla zihnimizin eğitilebilir olduğu gerçeği diyebiliriz. Yani kendimizi çoğunlukla olumsuz olan kaygı ve geçmişe dair düşünce bulutları içerisinde buluyoruz hepimiz. Bu düşünceşerin birbiri ardına hızla akıp geçiyor olması ve çoğunlukla da bizim birine kapılıp bambaşka başka olumsuz şeyleri düşünmeye başlamamız hepimizin gerçeği. Meditasyon ve beraberinde nefes terapisi, sizi o anın içinde kalmaya çağırarak bir süre sonra zihninizi eğittiğiniz ve sizi bu kadar yormayan biri haline gelmenizi sağlıyor. Bunun dışında çeşitli acı, ağrı, kayıp gibi hallerle nasıl baş edeceğinize dair de ipuçları veriyor. Kitabın en son sayfasında onlarca kaynakça var. Bunu bitirirken görmek beni çok sevindirdi. Kitapta bir kurgunun içerisindesiniz.  Meditasyon eğitmeni ve iki öğrenciyi görüyoruz. Biri sanki bizim kafa sesimizmiş gibi sürekli olumsuz cümleler kuruyor, diğeri de daha anlamaya çalışan tarafta. Bu kurgu hem okumayı kolaylaştırıyor hem de bizim aklımızdan geçen soruların cevaplarını bize sunuyor. Okuyucu olarak arada bize de seslenilmesi dikkati toplamamıza yarıyor. Bazen anlatım tekrarları olsa da bence bu gerekliydi diyorum şimdi bitirdiğimde. İlk kez bunları duyan biri için farklı yönlerden olaya bakmak daha verimli oldu. Şimdi sırada Berrak'ın Senin Hakkında yedi şey düşündüm kitabı var. Onu da okumak istiyorum. Meditasyon yapmaya başladın mı diye soracaksanız da şu an dağınık zihnimi tanımaya çalışıyorum. Ne gibi durumlarda daha çok dağılıyor, karışıyor ve kendine gelmesi ne kadar sürüyor. Bence insanın kendisi ile ilgili keşfedeceği şeylerin asla bitmemesi müthiş bir his.

Geçecek mi? - Gökhan Çınar

 Gökhan Çınar'ın Katarsis ve Geçecek mi youtube programlarını çok severek takip ediyorum. Kitaba başladığımda da yine bir başka tanımadığım belki hiç şahit olmadığım mücadelelerin içerisindeki insanlara seslenmeler olarak okudum. Sanki yazar bir seanstan çıkmış ve biriken tüm yükü bize deneme şeklinde anlatarak kaleme almış gibi geldi. Bu ağırlığı hissettikçe okuma sıklığımı azalttım. Çünkü okumanın kısa sürmesini istemedim. Kişilerin yaş, cinsiyet vb hiçbir bilgisini bilmiyoruz, bir genel hitap söz konusu ama okudukça kendimize dair de bazı seslenişlerle karşılaşıyoruz. Tercihen teğet geçip bazılarında da uzun uzun konakladığımız ruh hallerine dair kısa okumalar yapmak isterseniz doğru kitaptasınız.

Eş Benlik: Bir Psikanaliz Çalışması - Otto Rank

  Eş benlikten kasıt bazen olmayı istediğimiz kişi ya da haller; bazen kötücüllüğünün içinde kaybolduğumuz bencilliğimiz; bazen aynada bakınca görüp aşık olduğumuz ve onu öncelediğimiz narsist kişiliğimiz, personamız ve birçok türü... bu sayısız hale dair çeşitli edebi metinlerden ve filmlerden örnekler sunuyor Otto Rank. Bahsettiklerinin hiçbiri izlememiş, çok azını okumuş olsam da dipnotlar ile bu açık kapatılmaya çalışılmış. Bu esnada yorucu dipnotlar oluşmuş. Dostoyevski ve Poe hakkında verdiği örnekleri bir tık ilgi ile okudum diyebilirim. Kitabın narsizm ve eş benlik bölümü daha çok ilgimi çekti. Bu bölümde ise narsizmin ölüm korkusu ile ilişkisini sonsuza dek genç kalma isteği olarak açıklamış. Bu kişilerin çoğunlukla başarısız intihar girişimleri olduğunu ve ölüme meydan okuyarak korkularını attıklarından söz etmiş. Buradan benim aklıma başa baş at koşturmak fikri geldi. Kazanma hırsında boğulmak da narsistlerin bir nevi kafa tutma şekli değil midir?

Gülme - Komiğin Anlamı Üzerine Deneme - Henri Bergson

 Kitap düşünürken yazılmış gibi bir havada ilerliyor, galiba sadece sonuç bölümü tatmin edici diyebilirim. Hayvan ya da cisimlerde güldüğümüz şeylerin insansı şeyler olması konusuna değiniyor. İnsanın da doğal neden sonuçları şaşırttığında komiğe yaklaştığını. Karşındaki insanın bunu daha evvel düşünüp kurguladığını düşündüğün ama bundan çok da emin olamadığın anlar gibi.. Biraz matematiksel bir durum gibi gelmeye başladı kitabı okuduktan sonra. Espiri yeteneğimi kaybettiğimi düşündüğüm şu günlerde tam beklentilerimi karşılamasa da biraz bu konuya kafa yormamı sağladı diyebilirim.

Harman Yerinde Aşk _ D. H. Lawrence

  6 öyküden oluşan bir kitap. Edebiyatın erotizm mimarlarından olan yazar, sekse dair tek kelime etmeden inceden dokunuyor. Dönemiyle değerlendirince çok sıradışı bir şey yapıyor aslında ama bizim dönemimiz için yavan geldi bana açıkçası.

Şeffaflık Toplumu Byung-Chul Han

 Kitapta yazar bize, olumluluk toplumu, teşhircilik toplumu, apaçıklık toplumu, porno toplumu, ivme, teklifsizlik, enformasyon, ifşa, kontrol toplumu başlıkları üzerine her biri ile ayrı ayrı kitaplar yazılabilecekken 5-6sayfalık özet, hap bilgiler ile fikirlerini sunmuş. Tam da bu sebeple okumaya başladığımda karşı çıktığım çok fazla şey oldu. Sonlara doğru -ki kitap zaten 70 sayfa- yazarın dilini ve ne yapmak istediğini kavradığımda dingin bir okumaya eriştim. Sonra bazı başlıklara geri döndüm. Bazı görüşlerine katılmasam da en hoşuma giden düşünce güven alanımızın nasıl kontrol alanına evrildiği idi. Her şeyi bildiğimizde güven gereksizleşir. Şeffaf olmak güven yaratır, yerine şeffaflık güveni ortadan kaldırır diyor yazar. Şeffaflık toplumunda kontrol devreye girer, bu da aslında özünde güvensizlik ve şüphecilik getirir. Artık kontrol listeleri ile hareket etmek üzerinden ilerleyen toplum, buyruk gibi sunulan şeffaflık talebine uymak zorunda bırakılır. Bu da çok tekrara düşen birbirimizi kontrole iten işin içinden çıkılmaz bir hale sürükler.

Kitabın başlıkları üzerine konuşmak istediğiniz birileriyle zaman zaman okuyup tartışabilirsiniz. Yazarın kısa ve öz anlatımı sizin daha çok soru sormanıza ve tartışmanıza fırsat sunuyor.

Cinsel Ahlakın Boygöstermesi - William Reich

 Roheim, kadının bu cinsel eylemden haz almamasının, aile birliğini bozacak aldatma eylemlerine girişmemesi için yapılmasını öyle korkunç bir erk yapı kurgusunda aktarmış ki, cidden tiksindirici idi. Cinselliğin çeşitli tabu ve yasaklarla kısıtlandıkça bu baskı menzilleri insanları zaman geçtikçe ruhsal rahatsızlıklara, absürd ve kapalı kapılar ardında türlü sadist düşlere yönlendirdiğine değiniyor. Tüm bunların değişmesi için belki milim milim özgürleşme temelinde aldığı yolun bile kıymetli olduğuna da değiniyor. El ele tutuşmayı, öpüşmeyi yasakladığınız yerde o çok şaşırdığınız seks görüntülerini görmek bir tesadüf asla değil. Bknz. #bebek
Anne babasının birbirine sarıldığını, öptüğünü görmeyen çocuklara sevmenin, bu hislerin özgürleşmesinin normalliğini anlatırken attığınız kırk taklayı düşünün. Sonra bu kırk taklanın erkekleri birçok konuda bağlamadığını, o hiç konuşulmayanın belli bir yaşa geldiğinde birdenbire özgürleşmesinin getirdiği sapkınlıklarını. Özellikle kadınlar üzerinde çok uzun süre kalan baskının ise deneyimsiz, bilgisiz ve kör cahil eylemlere ittiğini. Konuşulamayan, bilgisizliğin dibinde yaşadığımız eylemle doğuruyor, çoğalıyor; olmamasının artçı psikolojik etkilerinin ilaçlarla baskılamaya çalışıyoruz. Hepimize topyekün tedavi gerektiği kesin. Yine de milim milim aldığımız yolu azımsamayalım diyip bitireyim.

20220503

gürültü çağında sessizlik / erling kagge

"Sessizlik,
Çimler üzerinde yaşayan,
Her çöpün altında
Ve taşların arasındaki maviliklerde.
Sessizlik, avuçlarında bir kuş yavrusu gibi uzanan.

 İnsanın, Rolf Jacobsen'ın deneyimlediklerinde kendisini bulması kolay. Denizlerde tek başına suyun sesini duyarsın, ormanlarda şırıl şırıl akan bir dere veya rüzgârda hareket
eden yaprakları, dağlarda taşlar ve yosunlar arasında küçük hareketlenmelerin sesini. Ben ise bunu kendi içimde arıyorum. Bir dakikadan diğerine. Bu, dışarıda, doğada olabilir, ama aynı şekilde ofise giderken de gerçekleşebilir,
bir buluşmadan önce az biraz durduğumda veya yalnızca bir konuşmadan koptuğum o anda.
Dünyayı dışarıda bırakmak, çevrene sırtını dönmek anlamına gelmez; tam aksine, dünyayı biraz daha açık seçik bir şekilde görmek, bir yön tutturmak ve hayata aşık olmaktır.
Sessizlik kendi içinde zenginleştiricidir. Bu, özel ve lüks bir vasıftır.
Yeni düşünme biçimlerinin kilidini açabilecek bir anahtardır. Bunu bir feragat veya manevi bir şey olarak değil de daha zengin bir hayat yaşamak için pratik bir kavrayış olarak görüyorum. Veya biraz daha alelade söyleyecek
olursak: Bir kez daha televizvonu açıp haberlere bakmaktan çok daha derin bir deneyimleme biçimi."
"Kimi dinlerde tanrılar, kendilerini gürültülü bir sağanak veya fırtına olarak ifşa eder. İncil'de genelde Tanrı sessizliğin kendisidir. Krallar Kitabı'nda Tanrı'nın kendisini İlyas'a nasıl gösterdiği anlatılır. İlk önce bir kasırga
çıkar, ardından bir deprem, sonrasında ise yangın. Tanrı bunlardan hiçbirinde değildir. Tanrı daha sonra gelir, sessiz bir uğultu içinde veya İncil'in yeni çevirisinde ifade
edildiği üzere "kırılgan bir sessizlik" içinde. Bu hoşuma gider. Tanrı sessizlik içindedir.
Hindu felsefesinde çok anlatılmış bir anekdotta, ki bu aynı şekilde Budizme ait bir anlatı da olabilirdi, bir öğrenci öğretmenine, Brahman'ın, yani dünyanın ruhunun, ne olduğunu açıklayıp açıklayamayacağını sorar. Öğretmen
soruyu duyduktan sonra sessiz kalır. Öğrenci, cevaben tek bir kelime almaksızın iki üç kez daha sorusunu yineler. En sonunda öğretmen ağzını açar ve der ki: "Ben bunu sana
şu an öğretiyorum ama sen dinlemiyorsun."
Cevap elbette sessizliktir.
Zen-Budizmde gördüğün şeye, yani görünür dünyaya meydan okumak diye bir esas vardır. Bunun en bilindik alıştırması, koan, yani sessizce oturmak ve tek elle alkışlama sesini düşünmektir. Bununla hedeflenen. tek elle alkışlamayı -ki bu imkânsızdır- hayal etmek ve mantıklı ve makul olanın ötesine geçmek anlamına gelen şeyin üzerine odaklanmaktır. Düşünmeye değebilecek diğer bir ev
vapımı koan: Kelimelerin var olmadığı bir sessizlik. Veya var olmayan bir şeyi düşünmeyi denemek.
Eski filozoflardan Aristoteles ve Platon sonsuzluğa dair bilgiyi ve hakiki olanı, kelimesizlik olarak tasvir etmiştir. Platon buna arrheton, yani "dile getirilemeyen"
ve Aristoteles ise aneu logou, yani "konuşmasızlık" veya "kelimesizlik" der. Kelime hazinesinin sona erdiği o yerde, her iki filozof, büyük hakikati anlayabilme imkânının
doğduğunu iddia eder.
Yalnızca büyük hakikatleri değil, küçük hakikatleri de. Mesela yanlış yola girdiğinde durup GPS'i kontrol etmek zorunda kalır, müziğin sesini kısar ve kafanda netlik
 oluşturmak için arabadaki diğer kişilere sessiz kalmalarını rica edersin. Bu, o kesin anda, herhangi bir anlamı olan tek şey hakkındaki düşüncelerinizi toplamanızı sağlar: Doğru
yönü bulmak."

Bir başka meditasyon öven kitap buldum kendime. Çok güzeldi.

20220427

peri gazozu / ercan kesal

Peri Gazozu, Ercan Kesal'ın hekimlik görevinin ilk yıllarında Anadolu'nun çeşitli kasabalarında yaşadıklarını öykülemesi üzerine bir kitap. Ercan Kesal'ı hem oyuncu - yönetmen olarak hem de söyleşilerini de takipte biri olarak bu kitabındaki öyküleri sohbet eder gibi konuşma diliyle yazmış diyebilirim. Edebi bir kaygı olmaksızın, mesleğini büyük bir özveri ile yapan ve özeleştirisini de iyi yapabilen birinden öyküler okumak keyifliydi. Kitabı okumaya başladığımda yine kendimle ilgili hali hazırda da devam eden olumsuz bir durum ile cebelleşiyordum. Bir arkadaşım "kitaptaki öyküler biraz canını sıkabilir, karanlık gelebilir" dedi. Ben de "ne can sıkıcı değil ki" deyiverdim. Gerçekten de tüm öyküler, hayata karşı belki de bize anlatarak ya da film senaryosu yazarak direnmeye çalışan başka birinin kaleminden çıkmıştı. Direnme, dayanma, katlanma şeklimizi kendimiz belirliyoruz nasılsa... Bir hekimin dilinden varoluş sancısı okumak isterseniz doğru kitaptasınız...

20220418

senin hakkında yedi şey düşündüm / berrak yurdakul

Berrak Yurdakul, pandemi ile birlikte ünüversite yıllarımdan sonra tekrar hayatıma girmiş bir yazar. Önce birkaç konuşması etkiledi, şimdi de kitapları tam da olması gerektiği anda okuduğum hissi ile yanıbaşımda duruyor. Anlatımı, kurgusu sizi uyanık tutmak için fantastik karakter dokunuşları, aslında tam da yapmak istediği, hayatı her anıyla hissederek, içselleştirerek, anın içinden süzülmenize yarayacak ipucu veriyor. Berrak bu kitabında rüyalarımızın ve kimi zaman kabuslarımızın da kontrolünün bizde olduğuna değiniyor. Aslında bu biraz pratik yapıldığında olmayacak şey değil. Çünkü uyanıkken de güçlü ve iyi olana tutunmamız gerektiği tüm kitap boyunca anlatılırken, bir kabusta da bunu yapabileceğimizden bahsediyor. Misal; kabusun içinde bir yangın var ise, neden ateş sen olmayasın? Kontrol sende. Bu tıpkı çok da istemediğimiz bir yerde olduğumuzda pencereden geçen kuşa odaklanıp aslında orada olmadığını hayal etmek gibi değil mi? Bunu başarmak bazen zor olabileceğinden farklı meditasyon teknikleri ve nefes egzersizi örnekleri ile bize yol gösteriyor kitap. Bu kitapta mantranın da ne olduğunu öğrendim. Bulunduğunuz olumsuz duruma dair olumlu bir cümle üretip gün içerisinde bu düşünce batağına düştüğünüz düşmediğiniz her an yüksek sesle bunu tekrar etmek. Mesela, "acı sona erecek."

Ve senelerce sıkılmak eylemine dair aklımdan geçenleri de özetlemiş Berrak. "Saçmalık! Bu sıkılma huyu insan icadıdır. Kuşlar kuş olmaktan, dağlar dağ olmaktan hiç sıkılmazlar. Yalnızca zihinleri sığ ve boş ahmaklar her şeyden sıkılırlar." 

" Kişi kendini tanıdığı zaman, zihninin esareti de sona erer. Zihin, kendine koyduğu sınırlardan kurtulur ve özgürleşir. O zaman zihin taze, keskin ve uyanık olur. Böyle bir zihin qrtık hakiki vazifelerini yapmaya ve diğer hiçbir şeye karışmamaya başlar. Zihin sadece bir işlev haline geldiğinde insan yaşamın inde her an dikkatli ve canlı kalmayı başarabilir. Kişi kafasının içinde durmaksızın konuşan sesle, zihninin içinden sel gibi akan imgelerle, düşüncelerle veya fırtına gibi esen duygularla özdeşleşmekten kurtulur. Bunların hepsi de kendi hallerine bırakıldıkları zaman yavaş yavaş azalıp, etkisiz hale gelirler. Sahte kişiliğiyle özdeşleşmeyi bırakan kişi, geçmişin yükünden tamamen kurtulur ve dikkatini bu anda odaklanmayı öğrendiği için gelecek kaygısıyla kendini hırpalamayı bırakır. Bütün bunlar çok önemli kazanımlar, çok büyük özgürlüklerdir. Bunlara kavuşmak için insanın var gücüyle çalışması gerekir."

kitaplığımı yerleştirirken / walter benjamin

Yeni evime kitaplığımı yerleştirirken yeniden okumak istedim.. Kitap koleksiyonculuğuna dair çok tatlı bir kitap. Açıkçası, toplasan 1 a4 zor eder ama 46 sayfalık bir kitap haline getirmiş Sub press. Genelde makale falan çevirip kitap olarak yayınlıyorlar zaten. Neyse.

"Şimdi ise son kutunun
yarısındayım ve saat
gece yarısını çoktan
geçti. Bahsettiğimden
başka düşünceler kafamı
dolduruyor; düşünceler
değil de, imgeler,
hatıralar. Birçok şey
bulduğum şehirlerden
hatıralar: Riga,
Napoli, Münih, Danzig,
Moskova, Floransa,
Basel, Paris. Münih'te
Rosenthal'in gösterişli
odalarının, merhum Hans
Rhaue'nin ikamet ettiği
Danzig Stockturm' un,
Kuzey Berlin'deki
Süssengut'un küf kokulu
kitap deposunun, bu
kitapların geldiği
evlerdeki odaların
hatıraları; Münih'teki
öğrenci dairemin,
Bern'deki odamın,
Brienz Gölü kıyısındaki
Iseltwald' in ısszlığının ve nihayet
etrafımda yükselen
binlerce kitabın ancak
dört veya beş tanesinin
geldiği çocukluk odamın
hatıraları. Ne mutlu
koleksiyon yapan adama
ne mutlu sefa süren
adama! Haysiyetsiz
varlığını Spitzweg' in
"Kitap Kurdu" maskesi
altında sürdürebilen
kişi kadar kendisinden
hiçbir şey beklenmeyen,
kendini daha iyi
hisseden insan yoktur.
Çünkü içinde
koleksiyoncu için -ve
gerçek bir koleksiyoncu
diyorum, yani olması
gerektiği hâliyle- bir
nesneyle kurulabilecek
en samimi ilişkinin
sahiplik olduğunu bilen
ruhlar veya en azından küçük bir cin vardır.
Onlar koleksiyoncunun
içinde hayat bulmazlar;
esas koleksiyoncu
onların içinde yaşar.
Ben de böylece
huzurlarınızda
kitaplardan onun
yuvalarından birini
inşa ettim ve şimdi de
içeriye girip sizlerden
ayrılacak; tıpkı olması
gerektiği gibi."

ömür boyu esenlik / pascal bruckner

“Yaşamı sadece mutlu olmak istemeyecek kadar çok seviyorum.”
Kitabın ana ekseni mutluluğun bir amaç olmasıyla kaçırdıklarımız diyebilirim. Mutluluk kavramının peşine düşüldüğünden bu yana mutsuzluk tanımı mutluluk tanımının ötesine geçmiş durumda. Tüketip kenara koyduğumuz ve yenisi için sürekli çırpındığımız... Mutlu olmaya çalıştıkça kapılar bir bir kapanıyor gibi.. Mutluluk üzerinde tutmamız gereken huzur, adalet, iyilik, aşk, dostluk gibi değerler olmalı diyor kitap da. Bunları aramak, arama çabamız, bu yönelimin içinde hareket etmek bulduğumuzda görebilmenin hazzını yaşamak mutlu olmaktan daha da öte bir amaca işaret etmeli. “Herhangi bir olumlu ya da olumsuz sonucu olmayan, günlük hayatın tam ortasında çok güçlü ve çok zayıf denmeyecek saf bir haz çekirdeğini ayırma olanağı sunan bir seçim sistemi oluşur ve bizi hoş duygular evrenine iter.” Bu hafif bir coşku hali olarak tanımlanıyor kitapta. Yaptığın her şeyi büyük bir iştahla, farkına vararak, haz alarak ve en önemlisi de kıymet vererek yapmak. Kendi kıymetini kendin vererek… Daha iyi sörf yapabilmenin dalgalarla bütünleşmek, sonucu değil yaşayışı öncelemek ve tatmak olması başka nasıl anlatılır ki… “Duyguyu deneyime, değerek geçmeyi köklenmeye tercih eden, bağları ve takıntıları olmayan insanın düşü”nü yaşamak. Bu şekilde hayat aslında bedelini ödeyemeyeceğimiz, onu kalıplarıyla sınırlayamayacağımız bir oyun alanına dönüşüyor.

“İnsanın başına gelebilecek en kötü olay, farkına varmadan kendi mutluluğunun yanından geçip gitmektir. Mucizenin yaşadığımız olayda olduğunu farketmeden, bir gün her şeyi telafi edecek mucizevi bir olay olmasını beklemektir. Şimdilik basit bir müsvedde olan yaşamımızın dengesinin çok geçmeden değişip iyileşeceğine inanmak, tuhaf bir biçimde dindeki dünya zevklerinden el ayak çekmeye benzeyen bir hazları erteleme olgusudur.”

Yazar günümüz için lüks olan; doğayla iletişim, sessizlik, meditasyon, yeniden kavuşulan ağır ritimli yaşam, zamanın dışında yaşama zevki, istemli aylaklık, yüksek sanat eserlerinin tadını çıkarma, ekonomik bir değerle ölçülemeyeceği için satın alınamayacak bir dolu ayrıcalık gibi nadir şeylerdir diyor. Mutluluğun ise olmadığında yaratacağımız mağduriyetinden sıyrılmamız gerektiğini, anların içerisinden keyif ve hazları tercih etmenin iyi geleceğine değiniyor.

akış / mihayl csikzentmihayli

Artık yapamadığım, yapmaktan kaçındığım her şeye bir bir burnumu sokuyorum. Meditasyona başladığımdan bu yana anın içerisinde kendimi alıkoyduğum her şeyi daha net görüyorum. Ertelemeye yüz tuttuğum, vazgeçmeye meylettiğim kendimle ilgili her şeyi bozguna uğratıyorum. Daha bir canlı oluyor. Kimileri için basit olan şeyler bana inanılmaz heyecanlı geliyor. Aldığım hazzı doruklarında yaşıyorum ve yapı itibariyle de dışavuruyorum. Aslında duygularını kolay gösterebilen biri -ben- için akışı karşılamak daha kolay. Asıl güçlük duygularını çok iyi gizleyenler için başlıyor. Bu da önce kendi kendinize itiraf etmeniz ve dillendirmeye daha meyilli olmak için çabalamakla olabilir. Gün içerisinde durup şöyle ufak ufak boşluklarında nefes almak, gökyüzüne bakmak, o durduğu yerde asılan yüzünüzün farkına varıp gülümsemek öyle iyi gelen ve öyle basit bir yöntem ki... Hayır polyannacılıktan bahsetmiyorum, koruyamadığımız ruhumuzun bizi hasta ettiğinden ve hasta olduktan sonra değil olmadan önce bunu farkına varmaktan söz ediyorum. Ya da kendinizi iyileştirmenin yöntemleri olduğundan. Hani tüm hastalıkların kökeni psikolojik ya.. Günlük telaşın içerisinde büyüklü küçüklü bin türlü derdimiz olduğunu farkındayım. Bir yandan da hiç mi kendinize iyi gelecek bir şey yapmıyorsunuz. Bu yaptıklarınız senede 1 hafta tatil yapmaktan, haftada bir günle sınırlı kalmaktan öteye geçmek zorunda diyorum. Her gün, gün içerisinde olmak zorunda olan bir ritüeliniz olmalı. Bana beslediğim kuşları sadece o ana odaklanarak birkaç dakika izlemek iyi geliyor. Buna çoğunlukla gök yüzüne bakarak nefes egzersizi yaptığım başka anlar eşlik ediyor ve daha birçok şey buluyorum, arıyorum, hissederek neye ihtiyacım olduğunu görerek kurguluyorum. Gözüm kendimde. Doğa yürüyüşleri zaten o kadar canlı ki... Orada kontrolü bırakmak, bir rehberin seni yönlendirdiği yoldan yürümek ve doğanın muhteşem planlarına dahil olmak. Hayatın içerisinde kontrolü bırakamayan ben için inanılmaz iyi bir deneyim. Bıraksanız size saatlerce trekking övebilirim ve kesinlikle meditatif bir eylem diyebilirim. Gelelim kitaba.. Bu literatürde aslında herkesin amacı ve anlatmak istediği şey aynı. Berrak Yurdakul ile başlayan okumalarımı çoğaltmaya çalışıyorum. Çünkü akış deneyiminden günlük hayatta uzaklaşmak an meselesi, etrafınızda kimse de dertlerinden öte bunları konuşmuyor. O sebeple kendinize hatırlatıcı okumalar bulmak ve ritüeller oluşturmak anda kalabilmek için tetikleyici oluyor. Akış kitabı da bu yönde, bu literatür için kesinlikle önerebileceğim bir kitap.

cahil hoca / jacques ranciere

Not: kitabı okuyalı çok oldu, yazısı bir doğa yürüyüşü ile geldi diyeyim.

"Başkasını öz­gürleştirebilmek için önce insanın kendisinin özgürleşmesi gereki­yor."*

Cahil Hoca kitabında bir şeyi bilmenin yolda olmakla ilişkisine değinir. Yani bilmek, öğrenmek o eylemi gerçekleştirirken gerçekleşir ve asla sonu olmayan bir deneyimin içerisinde öğrenme süreci devam eder. Bunun bir varış, bitiş noktası olmadığı gibi; öğrenmek için orada olanlar ile öğreticilerin de yolunun cehalet noktasında eşit olduğuna değinir. Yani cahil hoca tanımı tam da öğretirken de öğrenmeyi içeren bir eşitliği getirir. Bu kitap bana çok sevdiğim amatörlük tabirinin anlatımı gibi gelmişti başka yönlerde de. Amatör olmak, öğrenme sürecinin bitmediği, sürece yayıldığı ve senin amatörlüğün içerisinde dilediğin gibi at koşturabildiğin, kıyıya köşeye burnunu sokup sorular sorduğun, deneyimin hazzını doruklarında hissettiğin bir oluştur. Fanzin kültüründen geldiğim için seneler evvel “ruhun fanzinleşmesi”nin anlamlılığına değinilerde bulunmuş, hayatımın fiziksel olarak bir fanzin çıkarmaktan ruhumu fanzinleştirmeye evrildiğini gözlemlemiştim. Bilmek istediklerime her daim cahil, amatörlüğün özgürlüğünü tüm zamanlara yayarak hisseden, bilirkişi olmanın değil bilmeye açık olmanın bilirkişilikten daha keyifli geldiğini ve hayata yaydığım bu oluşu ömrümce de sürdürmek istediğim gerçeği... Mükemmelliyetçi biri hiçbir zaman olmadım. Hayatım “neyi ne kadar yapabiliyorsam o” dediğim yerlerde soluklandı hep. Şimdilerde biraz biraz yapamadıklarıma da göz dikiyorum işte.
 O kadar amatörüm de, bir o kadar da biliyormuşum gibi işe bodoslama bir cesaretle de dalıyorum. Çünkü bknz. amatörlüğün at koşturmacası bu işte. “Karda hayatım boyunca hiç kaymamıştım, geçen denedim, inanılmaz iyiydi” dediğimde yürüyüş arkadaşım inanmadı. Bilmediğinden emin olan bir bilen. Onları da yüzyıl yapsam da o kadar amatör bir yerden gidiyorum ki, sorarak, hayatın içine karışarak, bilmediğime bilmiyorum diyerek yol alıyorum. “Bilmiyorum ama fikrim var, öğrenme isteğim var, birlikte öğrenebiliriz” de işte cahil hoca’nın özeti gibi bir cümle. Bu eşitliğin geldiği yer, hiyerarşisi ve cinsiyeti olmayan doğadan geliyor. Bir kar yürüyüşüne gitmek, gidebileceğin bir başka kar yürüyüşü için hiçbir zaman tam da referansını barındırmıyor. Her deneyim kendine özel. Bu böyle olunca ben biliyorum demek yersiz kalıyor. Rehberim yürüyüş öncesi çok güzel bir cümle söyledi, bir soruma karşılık. “Gittiğimizde göreceğiz, görmeden bilmemiz imkansız.” Belki yüzlerce yürüyüş yapmış biri bunu söylüyordu. O kadar iyi geldi ki. Cehalet eşitliktir, öğrenmek ve deneyimlemek birlikte yol almaktan geçer. Öğretmek, sunmak, olanak sağlamak kimseyi daha fazla biliyor yapmaz. Çünkü yolda öğrenilecek daha nice kurguları vardır hayatın. Yolda olmak cidden güzel… Bu yürüyüşte kar buza tutmuştu ve her adımım ritmik bir sese dönüşüyordu. Kalp ritmine yakın sesler meditasyona çok yakın bir duruştadır. Her adımım kalbimle eş zamanlı gidiyordu. Bir süre bunu dinleyip içimdeki coşkuya sarıldım. Eve dönmek için yola koyulduğumuzda kaydettiğim adımlarımın sesini dinledim. Özledim. Daha yürüyüş henüz bitmişti ki ben yürümeyi özledim. Bu ilk kez oluyor, 11. Yürüyüşümde oluyor. İyi ki oluyor.
*Cahil Hoca, Jacques Ranciere

bir aşk söyleminden parçalar / roland barthes

Roland Barthes, kendince geliştirdiği başlıklar altında aşk konusunu irdeliyor. Mesela, yokluk, anlamak, bağımlılık, dolaşı, kucaklaşma, acıma, hiçleme , hayranlık, nesneler, kıskançlık, rahatsızlık, kusurlar bunlardan bazıları. Bu başlıklarda yazdığı denemelerin ise başlangıç noktası bir başka yazar, filozof, yönetmen vs. oluyor. Bu inanılmaz iyi ve anlamlı bir kurgu. Bazen sadece bir kelime grubuna bile paragraf paragraf yazı yazdığını görmek inanılmaz iyi ve ilham vericiydi. Aşkın bin türlü halini irdelerken tanıdık gelen duygulara yüz sürmek ve yalnız olmadığımız hissi de çok geçirgendi.
“Mantıklı duygu : her şey düzelir - ama hiçbir şey sürmez
Aşk duygusu : hiçbir şey düzelmez – gene de sürer”


" ... batışın dinlenişi" Rushrock

"Batma bir uyutum anıdır. Bir esin etkisini gösterir, kendimi öldürmeden kendimden geçmemi buyurur bana. Batışın yumuşaklığı bundandır belki : bunda benim hiçbir sorumluluğum yoktur, edim (ölmek) bana düşmez: bırakırım kendimi, dönüşürüm 
(Kime? Tanrı'ya, Doğa'ya, ötekinden başka her şeye).
.....

Batma uygun bir yokoluş mudur yalnızca? Onu bir dinleniş olarak değil de coşum diye okumak zor olmaz benim için. Yasımı bir kaçış altında gizlerim; beni sorumlu bir özne yapan bu yoğunluktan, bu tıkanıklıktan kurtulmak için, eririm, bayılırım: çıkarım : esrimeye ermişimdir."