20220622

kumkurdu - asa lind

Kumkurdu bir çocuk kitabı olsa da Küçük Prens tadında büyüklere masallar lezzeti de yok değil. Yeğenine kitap alıp önce kendisi okuyan teyze modunda okudum:) bknz. #teyzeyimben :) 
Kısa kısa hikayelerin hepsi koca koca resimlerle bir başka kitap olacak kadar kıymetli ve eğitici/öğretici. 
Kumkurdu isminde (tilki olarak resmedilmiş ama bence tilki değil) bir hayali kahramanı var  Zackarinanın. onunla düşünüyor, sorunlardan sonuçlar çıkarıyor ve anne ve babası ile geçirdiği hayatın anlamını buluyor. 
Okurken ay aman bu konuya da girmeseydi dediğiniz her şey zihinde inanılmaz olumlu bir sonuç bırakıp ayrılıyor. 5 yaşına dek her güne bir öykü şeklinde okunabilir.

cinsiyet ve psikanaliz - sigmund freud

Freud’un belki de seneler önce okunması gereken bir kitabı. Freud’u, psikanalizi ve ondan sonra gelişen psikanaliz kuramlarını ve onun yanlışlanabilir terminolojisini bu kadar bildikten sonra okumak oldukça geç oldu benim için. Cinsel rolleri, bu rollerin içerisinde etken olan durumları açıklıyor. Ayrıca cinsel yönelimleri de “kendince” sebepleriyle ortaya koymuş. Çocuklukta başlayan cinsellik merakının kökeninin ve nasıl yönlendirilmesi gerektiğini yine kendince anlatmış. Pek sevemedim..

hayatın anlamı - terry eagleton

Hayatın anlamını bilmemenin hayatın anlamının bir parçasıdır. Ve bu tür soruları yanıtlamak yerine onları çözümlemeyi yerinde bulan Eagleton'dan bu bilmeme halini dinliyoruz. Dinliyoruz diyorum çünkü gerçekten konuşur gibi yazıyor yazar. Okuması o sebeple çok keyifli bir sohbete dönüşüyor. Wittgenstein, Shopenhauer, Aristoteles, Samuel Beckett ve daha nicelerinden farklı ama kısa kısa bakış açıları yakalayan yazar bu kafa yormasına bizleri de dahil ediyor ve hayatın anlamını bulmuş olsaydık yaşamıyor olurduk sorunsalına dek götürebiliyor. Kişisel tatminle çevrili, toplumsal çerçevesinden müzdarip, insanın dert edindiği haliyle ve olageldiği haliyle hayat, bir düşünme evreni aynı zamanda...

Eagleton'dan okuduğum ilk kitap. Hani, arada sırada Bauman okumak istememe, Eagleton da eklendi diyebilirim rahatlıkla. Kitap Fuarı'nda Ayrıntı Yayınları'nı talan ederken yeni çevrilmiş Bauman'larla bu kitabı keşfetmem tesadüf değildi demek ki :)

bir fındık kırma projesi - robin rinaldi

Evliliğini açık ilişkiye çevirmeyle başından geçenleri anlatan bir kadının günlük tarzında yazıları denilebilir. Ahlaken değil kesinlikle ama dili pek sarmadı açıkcası.

yeni duyarlılık kadına ve erkeğe dair - anais nin

1950'li yılların yeni duyarlılığı, yeni kadın-erkek profili çiziliyor. Kadını ikinci cins yapan olguları bir bir bırakan kadın, erkeği de buna teşvik etmeli ve çıkışsız bırakmalıdır diyor. Toplumsal cinsiyetin kurgusunda kişiler kendi farkındalıklarını oluşturmakla yükümlüdürler. Anais Nin, kadın hareketine katkım,psikolojik boyuttadır; politik değil diyor. Tüm kitabın ana ekseni de kadın psikolojisi üzerinden çiziliyor. Oldukça yararlı bir metin olduğuna inanıyorum. Anais Nin'i tanımak güzel, -sayfalar dolu günlüklerini basımını bulabilirlersem- okumak için sabırsızlanıyorum Yazmaya olan tutkusuna değindiği bölüm inanılmazdı. Kadın erkek ekseninden çıkıyor sonlara doğru, insanın duyarlılık merkezlerine değinilerde bulunuyor.

kanlı düğün - federico garcia lorca

Bir tiyatro metni olan Kanlı Düğün, Carlos Saura'nın elinden daha bir paha biçilemez gelmişti gözüme. Filmi ile kitabın bağdaşmadığı noktalar var sanıyorum ama çok nadir bu cümley kurmuşumdur : "filmi daha güzeldi"

kurtlarla koşan kadınlar - clarissa p. estes

Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabı uzun süredir rafta beni bekleyen bir kitaptı. Bu tür bekleyen kitaplarım için doğru zamanı bekliyorlar diyorum. Tabii bu teorim bazen boşa çıksa da bu kitap için öyle olmadı. 

Kitap, size, yüzünüzü hafifçe okşayarak geçen rüzgarın en son ne zaman bu kadar güzelleştiren bir şey olduğunu düşündüyseniz o zamandan az biraz zaman sonra gelecektir. Ya da durun o rüzgarı belki de bu kitapla hissedeniniz olacak. Ve rüzgar size şunu anlatacak, fırtına da iyidir bir de onu tüm benliğinle görmelisin.

 Kadınlara yazılmış bir kitap mı? Bence hayır. Ama biz kadınların içindeki yabanıl duyguları bastırmamayı ne zaman öğrenirsek o zaman güzel olduğumuzu anlatan bir kitaptır. Evcilleşmek istememizin, ruhun tüm açmazlarının ve bizim için kurgulanmış hayatların bizi sürüklediği zgarla savrulup gitmek mi, yoksa rüzgara yüzünü dönüp iyi hissedecek bir şeyler bulmak mı?

Tinselliğin baskınlığı ile bana Yaşama Sanatı(Crispin Sartwell) kitabını anımsatsa da daha yoğun bir şekilde -ki bu en sevdiğim- psikolojik çözümlemeleri içeriyordu. Çeşitli mitolojik özgün masallar üzerinden psikanalitik yorumlamalar ve açıklamalar geliyor. Bu yönü de kitabın okunabilirliğine katkı sağlıyordu. İşte tam da bu yönü başucu kitabı olması için bir etken. Açıp bir bölüm okuyup kapatmak iyi hissetmenize sebep olabilir.

Kitabı okurken alında ne kadar çok kişiyle aynı anda bu kitabı okuduğunu gördüm. Buna Juliette Binoche da dahil(bknz. instagram hesabı). Bu diğer kitaplarda beni çok rahatsız edecek bir şey iken, bu kitapta hiç de öyle olmadı. Çünkü bu kitabı okumak ve kesinlikle devam edebilmek bir tercih... Popülariteden, tüketim nesnesi olmaktan uzak bir tercih. Tercihimi, tercihimizi çok sevdim ve iyi hissettim. Kaç yazara gerçekten teşekkür etmek istedim bilmiyorum ama Clarissa P. Estes'e bin şükran...

Bu şükranı en son Silvia Pérez Cruz'a iletmiştim. O da kesin bir kurtlarla koşan kadınlar okuyucusudur diyebilirim.

dehşetler ve uzmanlar - adam philipps

Adam Phillips'ten daha evvel farklı kitaplar okumama rağmen bu kitabındaki dili çok yabancıladım. Çeviriden kaynaklı bir problem miydi bilmiyorum ama çok fazla günlük dil kullanılmıştı. Korku başlığı Nasreddin Hoca fıkrası ile açılınca, acaba baskı hatasıyla farklı kitabın sayfaları mı karıştı diye düşünmedim değil. Sonraları dile alışınca okuma seyri keyiflendi. 

Freud ve sonrası psikanalizi cinsiyet, semptomlar, korkular, rüyalar, zihinler vb konularda sınıflayarak yazdığı bir metindi. Çeşitli kuramcıların psikanalitik görüşlerine de yer veren kitap bir tür karşılaştırma imkanı veriyordu. Psikanalizin kimsenin yapamayacağını savunan o tam anlamıyla anlamak değil; anlamaya çalışmak şiarıyla hareket ederek; tanımların sınırlayıcı olduğuna, dinamik bir kafa yormanın herkese iyi geleceğine değinen ve bunu türlü kuramcının farklı görüşleri rehberliğinde aktarmaya çalışan bir kitaptı. 

Bir küçük de alıntı yapıp bu bahsi kapatalım 
"Kendi başlarına ne denli acı veya zevkli olurlarsa olsunlar, semptomlar aynı zamanda daima kişinin dehşete ya da esrikliğe karşı geliştirdiği bir kendini tedavi, bir nevi lokal anestezi olduğunu fark etmek, psikanalizin kendisinin ne tür bir semptom olduğunu merak etmemize yol açabilir. Psikanalizin amacı da insanları çatışkılarından kurtarmak değil bu çatışkıları şevkle yaşamalarının yolunu bulmaktır."

bir delinin hatıra defteri - nikolai gogol

Kitap üç öyküsünden oluşuyor. Üslubunu çok sevdim Gogol'un. Okuyucuya "yazarın bunları neden yazdığını bilmiyorum" vs. gibi  konuşmalar var. Bu öyküyü neden yazdım bilmiyorum ya da bu bilgi belki gereksiz ama ben yine de söyleyeyim gibi söylemler var.

romeo ve juliet - william shakespeare

Bildiğim bu hikayeyi tekrar tekrar okumak bana büyük bir şevk veriyor. Shakespeare'in anlatımının hem bu kadar yoğun kadın-erkek kişiselliği hem de o döneme ait portrenin çizilmesi açısından başarısı, oldukça hayranlık uyandırıcı. En kısa sürede Macbeth'i okumak ve sonra da soneleri almak istiyorum..


İlk okuma Nisan 2006,

parfümün dansı - tom robbins

Alobar, yaşlandığı için öldürülmek istenen bir kraldır. O ölümden kaçarak ölümsüz olmayı amaç edinmiştir. Bu uğraşı sırasında Kudra'yla tanışır. Kudra, dul kadınları eşleriyle birlikte yakma geleneğine sahip ilden kaçar ve Alobar'la karşılaşır. İkisi birlikte bandlooplar ve Pan'ın yardımlarıyla ölümsüz olmayı başarırlar. 
Bu arada Pan'ın çok kötü kokmasından dolayı yanlarında yaşayamaması sorununu, yasemin, pancar ve kavunkabuğu karışımlı bir K23 parfümünü üretirler. Bu parfümü özel yapım Pan'ın şeklinde bir şişeye koyarlar.  
Olaylar gelişir ve hayal gücünün sınırlarını zorlayan ilginç bir hal alır. Ben okurken çok keyif aldım. Tom Robbins'i daha çok okumak, tanımak istiyorum.

divan - irvin d. yalom

Kitabı resmen aylardır bitirmeye çalışıyorum. Irvin Yalom'un pek çok kitabını okumama ve psikoterapi hikayelerinin kurgusunu çok iyi yaptığını iddia ettiğim adam, senelerdir rafta okumak içün beklettiğim bu kitabıyla beni hayal kırıklığına uğrattı. Hergün biraz daha yakın kitabının yamacından giden ama asla ona erişemeyen bir konusu vardı. Tam bir hayal kırıklığı. Yalom'un yine beni bekleyen Varoluşçuşuk kitabı evde, bu kitabı yüzünden onu okumak için yine çok bekleyeceğim gibi görünüyor.

rüyalar - c.g.jung

“Ruhta sessizce olanları seyretmek çok değerlidir; en fazla ve en iyi şeyler de dışarıdan ve yukarıdan müdahale edilmediğinde olur. İnsan ruhunda olanlara o kadar saygı duyuyorum ki beceriksizce müdahalelerle onun sessiz işleyişini rahatsız etmekten ya da bozmaktan korktuğumu kabul ediyorum.”

Rüya gören ve bunu kıyısından sizinle paylaşan birine, rüyası hakkında yorumlamalar yapıldığında ya da sorular sorulduğunda çoğu kez reddeder. Rüya gören kişi, şimdi de bilinçli durumdayken o yorumu çoğunlukla kabul etmek istemeyecektir. Bu sebeple sadece etrafındakilerin derdine düşmeyen; kendi kendini de analiz edebilen zihinlerin işidir rüya yorumlamak bence. Kendi otomatizmine dair birçok referans noktası bulabileceğimiz gibi, çoğu kez anlamlandıramadığımız olaylar silsilesiyle de karşı karşıya kalabiliriz. Uyanır uyanmaz rüyayı unutmanın bile bize anlatmak istediği şeyler vardır… Bu sebeple uyanır uyanmaz yazmaya çalışmak sizi bir sonraki rüyanızı hatırlamaya yönlendirecek bir durumdur. Eskiden rüyalarımı kayıt altına alan biriydim. Bunun oldukça faydasını da gördüm. Şimdilerde yapamasam da Adorno’nun Rüya Kayıtları kitabındaki şu cümlenin beni hala çok etkilemiş olduğundan bahsedebilirim.
“Rüya, şakalarının kalitesi hakkında tasalanmaz. İyi espriler yapmak derdinde değildir; çünkü zaten herhangi bir şey yapmak istememektedir. Rüya yönelimsizdir; çünkü kendisi yönelimdir; bu nedenle rüyaların isabetli ya da isabetsiz olması söz konusu değildir.”
Tam da bu sebeple… Eğer herkesin uçtuğunu gördüğü rüya aynı anlama gelseydi, birimiz at ile bir diğerimiz uçakla diğeri ise kollarıyla uçtuğunu görüyorolmazdı. Kalıplaşmış rüya yorumlarını geçin. Kendinizi yorun… 
Bu kitabın ikinci yarısında da Jung şahsen tanımadığı birilerinin rüyalarını kendisi görmüş gibi yorumluyor. Çünkü tanımadığı birinin rüyasını yorumlamanın imkânsızlığına değiniyor. Her şeye rağmen yorumlarımızı salt bir gerçeklikle örtüştürmeniz imkânsızdır da diyor. Bilincin bir papağan gibi eğitilebileceğini, bilinçdışının ise kontrol edilemez bir yapısı olduğunu baştan kabul ederek sadece birazcık kapı aralamak için bile bu yorumlamalara girmeyi, bir ben çok gizemli bulmuyorumdur sanırım… Sırayla yorumladığı rüyalar bir süre sonra kitabın cazibesini birazcık yitirmesine sebep oluyor aslında. Rüyaları cidden hissetmekte zorlandım. Fakat bir noktada rüyaların analizini “nasıl” yapıyor olduğuna dair ipuçları alıyor olmak fikriyle okuduğumda heyecanımı tekrar kazandım. 
 

düş dokumacısı - douwe draaisma

Rüyalar üzerine birçok psikanalistten okumalar yaptım. İşin bilimsel açıklamalar ve yeri geldiğinde rakamlarla açıklanmasına ilk kez şahit oluyorum. Daha evvel ise Metis / Bilim dizisinden kitap okuduğumu hatırlamıyorum. Tüm bu ilklerimi bir yana bırakıp kitaba gelecek olursam düşte uçmayı ya da süzülmeyi görmenin serotonin etkisi ile eşdeğerliğinin kanıtlanmış olması yüzümü güldürdü. Kimse uçmaktan korkmuyordu... Anlatım içerisinde verilen birçok rüya örneği benim de zaman zaman gördüğüm rüyalara göndermeler içeriyordu. Bu sebeple örneklerin çok iyi seçilmiş olduğunu kendi adıma söyleyebilirim. Rüyalarımızda renklerin olup olmadığı sorusunu birçok kişinin cevaplayamamış olması da çok ilginçti. Ben turuncu ve kırmızı iplerin olduğunu gördüğüm rüyada ipleri renk olarak görmemiş birine turuncu ip şu, kırmızı ip ise şu diye anlatıp bağlıyor olduğumu görmüştüm. O renkleri direk gördüğümü hatırlamıyorum. Bknz. Bu bir pipo değildir gibi bir durum değil mi?... Bugüne dek gördüğüm hiçbir rüyada renk bulamadım... Bir başka bölümde görme engeli olan bireylerin rüyaları ile bizim rüyalarımız arasındaki farksızlığına değiniyordu.. Bireylere uyandıktan sonra yapmaları istenen resimlerle bu durumun ortaya koyulduğunu açıklıyor yazar. Görme engelliler kulakları mutlaka çiziyormuş, bizler ise kulak çizmeyi önemsiyormuşuz. Ama sonuç olarak gördükleri rüyayı resimlemek iki grubunda yapabildiği bir şey... Kabusları tekrarlayan kabuslar kısmının travmatik durumlardan sonra ortaya çıkması açıklamasını dikkatle okudum... Uyurgezerlik, yılan kabusları ve erotik düşler başlıkları ise cidden ilgi çekiciydi. Kadın ve erkekler üzerinden yapılan araştırmalardaki rakamları veriyordu. Rüyalara insanların yükledikleri anlamlardan, Freud'un ilk kez bu konuda fikirler üretmesi ve onun üstünden yanlışlanan, doğrulanan, eleştirilen her tür düşüncenin bugüne dek yapışmış bilimsel verilerle seyrini okumak isterseniz bu kitap tam size göre diyebilirim. Son olarak değinmek istediğim ise gece gördüğümüz rüyayı sabah kalktığımızda hatırlamıyor olabiliyoruz. Gün içerisinde bir bardak su içerken bile anında aklımıza geceki düşümüzden bir parça belirebiliyor. Bende bir defasında öyle olmuştu... Gündüz de gece de devam eden ve kendi kendini dokuyan bir bilinçdışı var karşımızda.. "Bunu beyninizin derinliklerinde rasgele sinyaller üreten hücrelerin işi, deli saçması deyip kenara atsanız bile, yine de sonuçta kendi ürettiğiniz bir şeydir, sırf bu yüzden bile tamamıyla anlamsız olamaz asla."

özgürleşen seyirci - jacques ranciere

"Öğrenci, bilgin konumuna geçmek için değil, tercüme sanatını daha iyi uygulayabilmek, tecrübelerini kelimelere dökebilmek ve kelimelerini sınayabilmek; entelektüel maceralarını başkalarının faydalanması için tercüme edebilmek ve onların kendi maceralarını sundukları tercümeleri kendi diline tercüme edebilmek
için öğrenir. Onun bu yolu katetmesine yardım edecek cahil hocanın böyle bir ad almasının sebebi, hiçbir şey bilmemesi değil, "cahilin bilmediğini bilme iddiasını" reddetmesi ve bilgisiyle hocalığını birbirinden ayırmasıdır. Öğrencilerine kendi bildiğini öğretmez; onlardan şeyler ve
gördüklerini ve gördüklerinden ne anladıklarını söylemelerini, bunu teyit etmelerini ve teyit ettirmelerini ister. Cahil hocanın bilmediği, kabul etmediği şey, zekâların eşitsizliğidir. Her mesafe olgusal bir mesafedir ve her entelektüel edim cehalet ile bilgi arasında katedilen bir yoldur -bütün o sınırlarıyla birlikte her türden sabitliği ve konumlar hiyerarşisini hiç durmaksızın ortadan kaldıran bir yol."
Ranciere'nin Cahil Hoca kitabını ne çok sevmiştim. Bu kitabı da Cahil Hoca'yı yazarken aldığı notlardan oluşuyor.

Seyircinin edilgen olma durumunun artık sona ermesini ve yaşayışla iç içe geçen sanat eserlerinin üretiminin desteklenmesini öngörüyor. Müze ve sanat merkezlerine hapsolan üretimlerin artık hareket etmesini, nefes almasını istiyor. 
Oldukça düşündürücü ve bazı yerlerde tekrar tekrar okuma isteği uyandıran çok güçlü bir kitap bence..
"Sanatın dışında kalacak bir gerçek dünya yoktur; algılarımızın, düşüncelerimizin ve müdahalelerimizin nesnesi olarak, gerçeğimiz olarak bize sunulmuş olanın yapılandırmaları vardır. Gerçek her zaman için bir kurmaca inşasıdır - yani görülür, söylenilir ve yapılır olanın birbirine bağlandığı bir mekanın inşası. ... Politik eylem olarak sanatsak kurmaca da bu gerçeği didikler, bu gerçeği polemik bir biçimde parçalayıp çoğaltır. Yeni özneler icat edip yeni nesnelerle gündelik verilere dair başka türlü bir algı ortaya çıkaran politikanın işleyişi de kurmacaya dayalı bir işleyiştir."

yasak olmayan hazlar - adam philipps

Adam Phillips okuması yapmak, Türkiye'de Engin Geçtan'dan okuma yapmak gibi bir yerde benim için. Anlaşılır, yormayan, kuramlara boğulmadan, alıntılarla ilerleyerek size anlatmak istediği konu çerçevesinde bir düşünme hali sunuyor. Yasak olmayan hazlar kitabı da daha çok eleştirmek için yaptığı alıntılarıyla ilerledi. 
İnsanların psikanalize kendi arzularının korkunçluğu ya da korkunç olarak adlandırmaları yüzünden yöneldiğine değiniyor yazar. Yasak arzu fikri olmasaydı psikanalizin de varolmayacağına... Hiçbir kural olmasaydı kendimizi güvende hissetmezdik ama tüm bunların yanında kurallar da güvenli değildir diyor. Yasakların bilişsel hale geldiği noktada, hiçbir yasağı tanımayan bebekler bile ailesinin ona tanımladığı ve çerçevelediği kurallar ve yasaklar çerçevesinde hayata atılıyor. Lawrence'in "bu yozlaşmış tabu çılgınlığına kapılan modern zihin" olarak tanımladığı zihinden cesaret ve risk ile çıkılabileceği ve yasak olmayan hazlara yönelinebileceği üzerine de duruyor. Hedonizmin varlığının birçok insanı ürküttüğü toplumda, gerçekten nasıl bir yasak ekseninde hayatı çekip çevirdiğimizi görmek için biraz güven anlayışımıza sığınmak zorundayız. Güven olarak gördüğümüz kuralların bizi daha da güvensiz hale sürüklediğine... Bunun sonu olayan bir döngü ile yüzleştirdiğine. Bir süredir üzerine düşündüğüm ve bir eylemi başından gerçekleştirmemek için kendimi ikna ettiğim tüm cümlelerimin her birinin yasaklananlar çerçevesinde olduğu ile yüzleştim diyebilirim. Bu dönem yaptığım okumalarım da beni aslında hareket halinde olarak aşabileceğim, kendimi durdurmak için kurduğum ve -biraz fazla kafa yorunca aşırı haklı gerekçelerimi- bütünüyle çiğnemem gerektiğini de bana gösterdi. Kendi kendimizi sınırlandırdığımız, yapamam, benim için kırmızı çizgi dediğimiz her şeyin bize öğretilen, güdülendiğimiz, bilişsel manada itildiğimiz, korkularımızın sonucu olduğunu görmek için o her neyse onu yaparak karar vermemiz gerekiyor. Bunu görmek, irdelemek tam da yazarın dediği gibi kuralların da  kuralsızlığın da mutsuzluğunu elimine etmek için ilk önce savaşmamız ve tanımamız  gereken şey tüm bu davranışların kökeninin ne olduğu, nereden geldiği ve harekete geçip aşılıp aşılamayacağını deneyimlemenin yasak olmayan bir haz vereceği. Yazar bir noktada tüm bunlardan yüzde yüz sıyrılabilmenin tek mümkününün hiç doğmamış olmak olduğuna dair onlarca cümle kurmuş. Ama hepimiz doğduk ve tam da bu yasak hazlarla örülü evrende cirit atıyoruz. O zaman haydi hepimize hayatta başarılar. :)

20220607

Son Bakışta Aşk - Walter Benjamin

  Son Bakışta Aşk : Walter Benjamin’den seçme yazılar kitabı Metiş Seçki dizisinden yayınlandığı için dizi ve kitap isminden de anlaşılacağı üzere Benjamin’in birçok farklı başlıkta toplanan görüşlerini bir araya getirmiş bir kitap. Nurdan Gürbilek editörlüğünde bir araya gelen metinlere Walter Benjamin’den daha evvel okumuş olduğum Tek Yön, Fotoğrafın Kısa Tarihi kitapları ve Cogito (52) : Walter Benjamin sayısı sebebiyle aşina olduğum ve çok sevdiğim metinleri ve yenilerini tekrar okumuş oldum.

Nurdan Gürbilek’in sunuş metni oldukça kıymetliydi benim için. “ Birçok bakımdan : Nesneleri soyutlamanın sağladığı imkanlarla değil, onları tek tek tanıyarak, biriktirerek anlamaya çalışır. Bilgidense, bilgeliğe düşkündür. Yazıyı ya da okumayı bir amaca ulaşmanın bir aracı olarak değil, kendi başına bir deneyim olarak görür. Her yazısında kendisini konusuna, önceki yargılarını neredeyse tümüyle unutacak kadar teslim eder. Tutarlı bir sisteme ve kuramsal açıklığa ulaşmayı hedeflemektense, düşüncesinin gergin, belirsiz uçlar arasında salınmasından bir şey umar. Hakikati zihinsel bir bütünden çok, yıkıntılarda, eski sistemlerde arta kalanda, kırık dökük parçalarda arar. Doğayı kültür tarihinin parçası olarak değil, kültürü doğal tarihin bir parçası olarak görür. Adorno, bu sonuncusunu tam da denemeciye özgü bir özellik olarak ele alacaktır. “

Ah işte tam da böyle olmak benim yıllardır üzerine gittiğim ve çok sevdiğim “amatör”lüğün doğası için nice anlamlar içeriyor. Mükemmel ya da “olmuş” olandan ziyade olmakta olanın ve o süreçteki türlü hata ve salınım özgürlüğünün insanı oluş içerisinde anlamlandırmasını ve bunu kabul eden zihinleri çok etkileyici buluyorum. Bu durum hangi hal içerisinde olursak olalım “eşitliği” de çok rahat sağlıyor…

“Bugünlerde kimse becerisine fazla bel bağlamamalı. Gücün kaynağı doğaçlama…”

Doğal tepkiler, heyecanla yapılan anlatımlar, içi dolu dolu bir merhaba demek bile çoğu kez amatör görünen ama içerisinde türlü duygu geçişini açmaya çalışan diyalektik bir durumdur. ..

Bu halleri gerçeküstücülük bölümündeki söylemleriyle teyit eder Benjamin. “Sarhoşluğun gücünü devrime kazanmak – işte tüm kitapları ve çabalarıyla gerçeküstücülük bunun peşindedir. En özgün görevinin bu olduğunu söyleyebilir. Her devrimci eylemin içinde bir kendinden geçme öğesi olduğunu bilmek onlara yetmez. Bu öğe, anarşik olanla özdeştir. Ama yalnızca bunu vurgulamak, yöntemli ve disiplinli bir devrim hazırlığını, tümüyle alıştırma ve peşin devrim kutlamaları arasında salınan bir pratik karşısında arka plana iter. Sarhoşluğun doğasının yetersiz, diyalektik olmayan bir biçimde kavranması da buna eklenir. En şaşkın haldeki şairin, ressamın, şaşıranın tepkisi olarak sanatın estetiği, bazı tehlikeli romantik önyargılara saplanır. Gizli gerçeküstücü, düşsel yetenek ve olgularla ilgili ciddi bir araştırma, romantik bir kafanın hiçbir zaman kabullenemeyeceği diyalektik bir örgüyle mümkündür ancak. Abartılı bir duygusallık ve bağnazlıkla esrarengiz olanın esrarını vurgulamak bizi bir yere götürmez. Esrarı ancak gündelik hayat içinde bulduğumuzda, yani gündelik olanı anlaşılmaz, anlaşılmazı da gündelik olarak gören diyalektik bir bakış sayesinde anlayabiliriz."

Alis, Harikalar Diyarı'ndan Tüymüş Bulunuyor: Kadınlardan Gülümseyen Öyküler

Birçok kadın öykücünün sıradan kadınları anlattığı leziz öyküler. "Kadınlardan gülümseyen" öyküler ismi bile nasıl derin anlamlar içeriyor... Tüm kargaşasına rağmen hayata gülümsemeyi başarmış öyküler paylaşılmış bir yerde... Sabahları erkenden kalkıp servisi beklemek için durağa her zamankinden daha erken gitmeme sebep olan bir kitaptı... İşe gidene dek bir öykü okuduğumda bir başka kadınla, hayata dair "içim kıpır kıpır, deniz kıpırtısız" bir sohbet tadını bu kitaba iliştirmişler.

Benim için en anlamlısı ise A. Şebnem Soysal ile karşılaşmamdı. 13-14 yaşlarındayken psikoterapi gruplarına katıldığım çocuk psikiyatristim "Şebnem Abla", Psikeart dergisi yazılarını okurken -bilmem neden- olmamıştı ama gülümseyen öyküsüne denk geldiğimde artık benim için "Şebnem" olmuştu.. Bin sevgi olsun kendisine..

Ağaçlar - Hermann Hesse

  Ağaçlar kitabı kendimi bibliyoterapiyle teskin etmeye çalıştığım bir dönemimde karşıma çıkan ve "Hermann Hesse iyi ki var" dediğim ve minnetle okuduğum bir kitap oldu.

Bu kitaptaki metinler Hesse’in tüm eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan derlenmiş. Okurken bir yerlere kestane ağacı dikmek, ıhlamur gölgesinde soluklanmak veya bir meşe ağacı bulup bir kez daha dönüp bakmak istiyorsunuz... Çoğunlukla bulamıyorsunuz tabii ki o ayrı; ama o duyguyu tekrar tekrar da olsa bir an evvel deneyimlemeyi istiyorsunuz. Bu çerçevede şiir ve denemelere yer verilen kitabın kıymetli ve yeşil ağaç illüstrasyonlarıyla da renklenmesi oldukça keyifli olmuş. Kolektif Kitap iç kapakta sayfa düzenini yapan kişinin adını yazmış (Semih Büyükkurt) ama illüstrasyonların sahibi hakkında bir bilgi paylaşmamış, bu cidden büyük eksiklikti bence…

Birinci Dünya Savaşı'nda Alman militarizmini protesto etmek için İsviçre'ye yerleşen, İkinci Dünya Savaşı'nda hem Nazilerin hem de antifaşistlerin ağır eleştirilerine maruz kalan Hesse, bu derleme kitabındaki metinlerde de hissedildiği türde ağaçları otobiyografik öğelerle anlatmakta. Hayatının büyük bir bölümünü geçirdiğin bir yerden ayrıldığında insan yeni yere alışmak için önce eşyalara, sonra mümkünse doğaya anlamlar yüklüyor. Beni de bu bibliyoterapiye iten şeylerden birinin bu bağlılıklar olması, kitabın tesirini oldukça arttırdı diyebilirim. Bağlılık ile bağımlılığın arasında kalın kalın çizgiler var bir yerde. .. Bağlı olmayı istemek sizin hayatla kurduğunuz o görünmez ipleri temsil ediyor. Birini sevmek de, hayatımdaki birlikte yaşamayı tercih ettiğim kitaplarım ve eşyalarım da aslında bu bağlara işaret ediyor.

Hermann Hesse bir yerde hep aynı yere tatile gidenlerin aslında iyi insan olduğunu ama bir gezgin olmadığından söz etmiş. Amaç bir gezgin gibi sürekli yeni yerler keşfetmek de olabilirdi bunu da anlıyorum; ama aslında sonuç vedalaşamamak… Vedalaşamadığın için yüklediğin anlamlar ve aldığın haz “gidiyorum ama yine geleceğim” tadı bu hazzı katlamakla, yeniden yaşanabilir kılmakla ilgili değil midir? Hep aynı yere tatile giden biri olarak da bu tür bir seremoninin parçası olduğumu kabul etmiş oldum kitapla… “Duyusal bir şey değil derinden hissediyorum doğa ile aklın etrafımda ve içimdeki sınırını.”

“…Dönerim yine usulca alıştığım şeylere
Duyarım uyuyana kadar gençlik şarkımın çınladığını”
(Rüzgarlı gece şiirinden)

Yaratma Cesareti - Rollo May

 Yaratma Cesareti kitabını haftalar evvel elime aldım ve okumaya başladığımda ilerleyemediğimi fark ettim. Rollo May’in bu durumla hiçbir ilgisi olmadığını anlamam ise oldukça zaman aldı. Çevirmen Alper Oysal, “Yaratma Cesareti üzerine” adında bir kitap yazsa bu kadar uzun yazabilirdi. Tam tamına 33 sayfa onun bana aptalmışım ve okuduğumdan hiçbir şey anlamayacakmışım gibi muamele etmesiyle geçti. Rollo May’in metnine geldiğimizde ise sürekli verdiği dipnotlarla bu süreç devam etti. Farkındalık, esrar, otantik, gebe kalmak ve daha nice kelimenin anlamlarını dipnotta vererek ve bu dipnotları yarım sayfaya kadar uzattığı görülerek bir şekilde bu kitabı eline almış okura cahil muamelesi yaptığı için çok rahatsız oldum. Bütün bunlardan sıyrılıp; önsöz ve dipnot(ç.n.) okumayacağım, çevirmenin ukalalığını unutacağım dediğimde, kitaba 10 hafta sonra tekrar döndüm…

Ve cidden, hafta sonu hobilerinizden bahsetmeyen, pazar günü ressamlığını es geçen, boş zaman aktivitesi olmayan yaratıcı sürecin bilim insanlarının, düşünürlerin oluş emeğinde yatan, bir annenin çocuğuyla normal ilişkilerinde ortaya çıksa bile çizilip sınırlandırılmaması gereken, varlığın ortaya çıkma sürecini ifade eden bir kavram olarak karşımıza çıkıyor yaratmak…
Yaratıcı sürecin “karşılaşma”nın yoğunluğu ile ortaya çıktığının anlatıldığı kısmı oldukça duyumsadım diyebilirim. Yaratmanın kapılıp gitmek, gömülmek, emilmek, dalıp gitmek gibi yoğun bir farkındalık ve bilinç artışı ile nitelendiğinden bahsediyor. Bir çocuğun oyuna dalıp gitmesiyle eşleştiriyor… Dans etmeye de benim benzettiğim bu tanımları, kendi üretimlerimde yaşayan biri olarak rahatlık, huzur ve çevremizde olan bitene kayıtsızlaşma olarak da görebiliriz. Kaygı ya da korkudan arınmış tamamen akmakta olan bir coşkuya kapılarak gerçekleşiyor. Bitiminde hissedilen mutluluk ve tatminin yaratım sürecinde hissedileni ise aslında coşkuya iten bir rahatsız olma durumudur diyor. Yaratma coşkusuna tutulmak isteyen biri öncelikle kaygısıyla yüz yüze gelmelidir açıklamaları ile devam ediyor metin. Burada Rollo May, Picasso’nun bir cümlesini alıntılıyor “Her yaratma edimi, ilk önce bir yıkma edimidir.” Ne zaman önemli bir fikrin ya da sanatta önemli bir biçimin öne çıkması söz konusu olsa bu yıkma edimi olmadan gerçekleşmesi neredeyse imkânsızdır diyor.

“Yaratıcılık, bilinci yoğunlaşmış insanın kendi dünyasıyla karşılaşmasıdır.”

Bilinç eşiği ve bilinçdışından gelen yaratıcılığın sadece sanat, şiir ve müzik için değil, uzun vadede bilim için de aslolduğunu ileri sürüyor.

En çok hoşuma giden kısım ise, çelişkinin yaratıcılık için bir dip dalgası olduğunu anlattığı kısımdı. Çelişki sınırları görür ve sınırlarla mücadele gerçekte yaratıcı üretimlerin kaynağıdır diyor. Akılsız kişiler kendisiyle çatışmanın kendi içinde bir uyuma vardığını anlamazlar diyerek sürdürüyor. Sınırlar olmadan yaratıcılığın ortaya çıkamayacağının anlatımını, Bauman’ın kısıtlanmadan özgürlüğün ortaya çıkmayacağını anlatmasını benzettim diyebilirim.

Rollo May’in yazdıklarını baştan sona keyifle okudum ve sonrasında dahi önsözü okumak içimden gelmedi. Psikoloji alanında çalışmaları olan May’in diğer kitaplarını zaman içerisinde okumak için listeme ekliyorum.

Amatör Kamera Gerçekliği İmge, Algı, Araç -Selda K. Hızal

 Amatör Kamera Gerçekliği kitabı Selda Hızal’ın 2011 yılında yazdığı Yüksek Lisans tezi olup 2012 yılında Agora Kitaplığı tarafından kitap olarak yayınlanmıştır. Yazarın yayınlandıktan sonra, onca sene boyunca sosyal medya aracılığı ile internet ortamındaki görüntü paylaşımlarına dair bilgilerle güncellememiş olması ise beni oldukça üzdü. Kitabın tv haberlerinden öte bir anlatımı maalesef yok.

Gözümüzle görmeden inanmadığımız süreçlerden bugün "gördüğümüz her şeye inanmalı mıyız" sürecine hızla yol aldık. Teyit etmek için bilinçdışı olarak pek çok argüman üretiyor ve kendi kendimizle o görüntünün gerçek olup olmadığı sorunsalı üzerine mücadele veriyoruz. Selda Hızal ise bu mücadelenin profesyonel kurgulanmamış, amatör üretilmiş görüntüler üzerinden en aza indirgendiğinin altını çiziyor. Nasıl ki bizim bir mobese ya da herhangi bir alanın güvenlik kamerasına güvenimiz profesyonel bir çekimden daha fazlaysa durumun ona doğru hızla ilerlediğini belirtiyor. Sonrasında ise bu amatör çekimlerin gerçekliğinin önkabulunün kanıksanmasıyla Baudrillard’ın etkisi ile simulasyon olabileceği üzerine duruyor. Saddam’ın idamı örneğinden hareketle bize açıklamalarda bulunuyor.

Seneler evvel Almanya’da geçirdiğim bir süre içerisinde bir Alman kanalında haberleri izlerken “sıradan” bir kaza görüntüsünün bile ne çok profesyonellik barındırdığını görmüş ve ister istemez Türkiye ile kıyaslamıştım. Ellerinde nispeten iyi cihazlar olmasına rağmen o haberi yine de “amatör” olarak çekiyor ve izleyenlere o an oradaymış hissi verecek bir gerçeklik elde ediyordu Türkiye. Almanya’daki haberde ise bir film izliyormuş gibi hayranlıkla izlemeye koyulduğumu ve anlamadığım o dilden keyif aldığımı hatırlıyorum. Kitabı okurken sık sık bu kıyaslama geldi aklıma. Hangisi ne kadar doğrudur “hala” bilmiyorum…
Son dönemde en çok düşündüğüm şey, elimizdeki tüm görüntü ve video alabilen cihazların elektronik ortamda üretilen resmi belgeler gibi bir e-imza doğrulama koduyla web ortamına yayılması gerekliliğidir. Bu e-imza tarih, yer, zaman damgaları ile donatılacak ve kişi üzerinden de doğrulanabilir tekil bir kodu ile sunulacak.
Bu fotoğraf, herhangi bir şehrin manzarasının fotoğrafı dahi olsa seneler sonra o şehre ait bir görüntünün arşivlenmesini sağladığı gibi, bir siyasetçinin de aslında var olmayan konuşmalarının web üzerinde yayılmasını engelleyecek bir uygulamaya sahip olurdu... ve daha aklımıza dahi gelmeyecek zilyon şeyin de kapısını açardı diye düşünüyorum.

Hep Aşka Dair: Yeni Vizyonlar- bell hooks

 Kitabı okuduğum her an daha evvel okumuş olduğum Erich Fromm'un Sevginin ve şiddetin kaynağı kitabına gittim. Çok uzun yıllar önce okumuş olduğum için tekrar okumak üzere bir plan da oluşturdum. Bu kitap ise Feminizm Herkes içindir isimli pek sevdiğim kitabın yazarı Bell Hooks'un. Kendisi de Erich Fromm'a atıflarda bulunuyor. Bunu okumuş ya da okumaya niyetliyseniz size önerebileceğim bir başka kitap da Arno Gruen'den İhanete Uğrayan sevgi ve sahte tanrılar kitabı olacak.

Bell Hooks kendi ilişkileri çerçevesinde bize neyin olmaması gerektiğine dair sağlam tiyolar veriyor. Bu kısımlar oldukça keyifli teoriden çok pratiğe dökülen bir ders gibiydi. Salt sevgiden bahsederken yalnı olmak kolay ve hayatı kolaylaştıran bağışlayışı ve geliştirici bir şey. İkinci bir kişi devreye girdiğinde ise bu tamamıyla bir iktidar öznesi olan sevgi olma yolunda ilerliyor.

Bazen Bahar - Melisa Kesmez

 Çok sevdiğim bir dostumun hediyesi olması sebebiyle tanıştım Melisa Kesmez ile. Benim için gerçekten çok keyifli bir iki gün haline geldi kitap. Sanki ben yazmışım da aradan zaman geçince okuyormuşum gibi yakın buldum kendime. yalnızlığın o kadar da yalnız bir şey olmadığını anladığım bahçelerin, yolların, tatillerin, şehirlerin kitabı gibi geldi bir an. Diğer kitaplarını da okuyacağım. Nohut Oda'yı çok merak ediyorum.