20100717

o böceği çizmeyecektiniz! ya da kafka'nın dönüşüm romanı için isteği




Kafka'dan "Kurt Wolff" yayınevine,                                                                                  Prag, 25 Ekim, 15

"Son mektubunuzda, Değişim'in kapağını Ottomar Starke'nin yapacağını yazıyorsunuz... Daha çok illüstrasyonla uğraştığı için Starke'nin tutup böceği çizmek isteyebileceğini düşündüm. Sakın ha, lütfen buna engel olun! Etkinlik alanına karışmak istiyor değilim, Sadece doğal olarak hikayeyi daha iyi tanıdığım için rica ediyorum. Böceğin kendisi çizilmez. Bir kereliğine olsun, uzaktan bile gösterilemez. Böyle bir niyeti yok da benim ricam gülünç kaçıyorsa - çok daha iyi. Ricamı kendisine ulaştırır ve üzerinde durulması konusunda ısrar ederseniz size büyük bir gönül borcu duyacağım. Kapak resmi için önerilerde bulunmama izin verecek olursanız, şu sahneleri önerirdim; kapalı kapının önünde duran anne babayla bürodan gelen müdür yardımcısı ya da daha iyisi anne, baba ve kız kardeş aydınlık odada durmuş bekliyorlar, o kapkaranlık yan odaya açılan kapı da açık..."

ve Kurt Wollf'un kitabı yayınladığı Ottomar Starke'nin çizdiği hali ve bugüne kadar hiçbir ülkede Kafka'nın isteğinin olmamışlığının göstergesi:


Penguin Yayınevi



Hamburger Lesehefte yayınevi



Anaconda Yayınevi



Can Yayınları


Bordo_Siyah Klasikler


Cem Yayınevi



AltıKırkBeş Yayınevi



İlya Yayınevi



İthaki Yayınları






Alakarga Yayınları


ve çeşitli amaçlarla şekillenen "böcek" Gregor Samsa...





























 
Travis Louie


3 Temmuz 2013 tarihinde Google'ın Kafka'nın doğum günü için hazırladığı doogle






 Kafka'nın isteğinin sadece bir tiyatro sahnesinde gerçekleşmiş olması ne acı....




kendimizi kötü hissetmemiz gerekmez mi?







Bu mektup Ocak-Şubat 1984 Yazko Çeviri - Kafka Özel Sayısı'nda yayınlanmıştır.

20100713

ağız kıpırtısından anlamlar çıkartıyorum




aralık'09 kitap kurdu

Merhaba,

Yazacağım bu mektubu sevmeyeceğimden eminim. Seni bilmiyorum. Ben ki bugünlerde yazdığım hiçbir şeyi sevmiyorum zaten. Yaşadığım hayatı, ellerimi, kokumu, evimi, yatağımı.. Ayak bastığım merdivenlerden hele nefret ediyorum. Beni bir yere götürmeyecekmiş gibi geliyor. İndiğimde ya da geri döndüğümde de bir anlamı olmadığını görüp devam ediyorum sonra. Konuşurken ağzımdan çıkan her kelimeden nefret ediyorum. Sessiz kaldığımdaki asık suratımdan. Bazen ellerime bakıyorum tüm parmaklarım birbirini yemiş gibi eğiliyor ben isteyince falan. Bir tek benim isteğime bakıyor ve ben hiçbir şey istemiyorum. Eve geliyorum evin yolunu hala biliyor olduğuma küfretmek istiyorum. Sahi nasıl unutsam? Annem yüzüme bakıyor. Neredeydin der gibi… Belki de soruyor bilmiyorum. Ağız kıpırtısından anlamlar çıkartıyorum. Annem diyorum o acaba beni doğurduğu günden beri mi benden nefret ediyor. Ben ondan kaç zamandır nefret ediyorum? Kendi hislerimi yansıtmaya çalışıyorum. Bunu anlıyorum. Annem aslında beni seviyordur herhalde. Peki ya ben? Peki ya sen? Beni sevme sakın ha. Beni severken bana sormuyor çünkü insanlar. Buna gerçekten kızmaya başlıyorum. Sevmeye başladıkları anda sıyrılmak istiyorum o kimlikten. Sahi kimlik? Kime aitsin? Kime aitiz? Ne yazıyor orada? Seni sevenlerin isimleri mi? Anne baban seni sevmeli mi? Bir gün hiç sevmeyeceğim bir çocuk dünyaya getiremez miyim? Yahu sahiplikle mi geliyor sevgi. Sahip olmadan sevsek? Hiç gerek yok aslında böyle şeylere…


Sana sormak istediğim, seni en iyi anlatan kelime nedirdi aslında? İşte şimdi bu kelimeyi bana söylemeni istesem.. Senden bu mektubu alıp okumanı istemek dışında bir de bunu istesem. Ne çok şey istiyorum. Bir kelimeye sığabiliyor musun? Gerçekten sığabiliyor musun? Sığmalı mısın? Sen kimsin? O kelimenin bilmem kaçıncı harfi ya da bunu okuyan bilmem kaçıncı kişinin isminin son hecesinden türeyen hangi kelimesin?

resim: ihsan arı

Bu bir mektuptur...




aralık'09 kitap kurdu




      Bu bir mektuptur...

      Bu mektup gerçekten ve gerçekten de sanadır. Sakın sorgulama. Hatta şu an açtığın zarftaki gönderen ismine tekrar dönüp bakma lütfen. Hayır, hayır korkmamalısın! Bir kâğıt parçası sana ne yapabilir ki? Hisset. Tüm bu cümleler senin için kuruldu ve senin okuman için göz seyrine sunuldu… Ne hissediyorsun? Gerçekten hissetmeni istediğim şeyleri mi? Cümleler henüz o kadar büyümedi... Kimse henüz o kadar büyümedi ki…

      Sana biraz kendimden bahsedeyim mi? Evet, senden bahsedemeyeceğime göre… Kim birine ilk kez mektup yazarken ondan bahseder ya da ne şekilde bahseder? Özlediğimi yazmalıyım belki de? Evet, evet kesinlikle özledim… İnsan özlüyorum ben. Gerçekten insanları özlüyorum. O kadar çoklar ve her yanımdalar ki, ben gerçekten onların benden uzak olanlarını özlüyorum. Keşke hepsi beni yalnız başıma bıraksa da ben onları özlesem diyorum… Özlemek güzeldir kuzum, sen de özlemelisin…. En son ne zaman birine mektup yazdın? İşte şimdi o birini hatırla ve özle lütfen! Bak yine yapıyorum, hissetmeni istediğim şeyi söyledim, söylesene hissediyor musun? Eğer bu soruma gerçek bir “evet” cevabı alabilseydim kendimi çok güçlü hissederdim. Eğer sen benim bu kadar güçlü olabildiğimi görseydin, sen de aynı yolu kullanarak güçlü olmayı arzu ederdin. Dur kaçırma gözlerini! Güçlü değil misin yoksa? Hiçbirimiz değiliz aslında. Lütfen şimdi bu cümleyi karala. Yo,,. hayır vazgeçtim. Şimdi senin tüm korkularını aldım sanırım. Demiştim sana, bu sadece bir kâğıt parçası ve sen korkmamalısın. Ama ben korkuyorum… Ah, bugün sana çok fazla kendimden bahsettim sanırım, inan ki özlemimden… 

     Az evvel sokakta bir kıza yardım ettim. Adres soruyordu, herhangi başka birine… Dayanamadım o başka birinin umarsızca bilmiyorumuna. Atıldım ve ben yardım etmek istiyorum dedim. Beni tanımayan biri beni sevsin diye yaptım. 

     İnsanlar… Onların benden uzak olanlarını gerçekten seviyorum. Şimdi sen sadece bunu bilerek beni sevebilir misin? Ya da düşün lütfen çok az tanımaya başladığın herkesi biraz sevip biraz nefret etmez misin? İşte ben buna dayanamıyorum. Nefret bana göre değil. İkili duygu yükleri bana göre değil. Terazi gibi kullanamam zihnimi, kalbimi… Şu kadarcık sevdim, bu kadar nefret ettim. Çocuk oyuncağı mı bu! Hadi geçelim artık beni… Bak seni tanımıyorum gerçekten korkmana gerek yok. Hayatıma girmiş birazcık seni sevmiş, birazcık da sevmemiş herhangi birine sorabilirsin bu mektubu. Ben yazmadım diyecek. Hatta şimdi beni bulup bana sorsan, ben bile sana bu mektubu ben yazmadım diyecek. O yüzden çabalamamalısın, sadece oku ve hisset. Sakın korkma bir kâğıt parçası sana hiçbir şey yapamaz, sen istemediğin sürece sana hiç kimse hiçbir şey yapamaz…


    Hoşça kal sahip, bu mektup burada son bulsun ve biz bir ara yaşayıp ölelim olmaz mı?

20100605

Kediye alerjin varken...



“Kediye alerjin varken, kedi beslemek gibi bir şey bu. Sana zarar verdiğini göre göre yanında olmasına engel olmamak, tabir-i caizse hiçbir şey yapmamak.”

“Bazen senin gerçekten beni anladığını düşünüyorum.”

“Anlıyorum. Düşünmene gerek yok.”

“Yo, yo. Şuan düşünüyorum demedim ki.”

“Nasıl yani?”

“Şu an anlamıyorsun beni! Ama bazen anlıyorsun.”

Kendine dair inancını yitirmek bu demekti işte. Üzerine bastığı harf kümeleri çöküyordu. Ya da çökmesi isteniyordu. Toparlanıp bir şeyler söylemeliydi, bu sessizlik uzamadan. Biriyle konuşurken ya çok fazla sessizliğin yer almasına dikkat etmeli ya da çok az. İkisi de aynı anlama gelir. İkisi de beklenmeyen bir tepkidir. Hiç susmadan çıldırmış gibi ard arda konuşursun ve duraksadığında yenilmişsindir artık. Veya çok fazla sessizlikte kalmışsan, ard arda konuşman senin sakinliğinin rahatsız olmuş olduğu durumunu anlatır – ki bu aslında yenilmektir. Olmaması tercihtir.

“Oyun mu oynuyoruz? Kazanmaya mı çalışıyorsun?”

Afalladı. Kazanmakla ilgili düşündüklerinin şu an cümle olarak karşısına çıkmış olması aslında onu anlıyor olduğunun göstergesi değil miydi? Söyledikleriyle çelişiyordu cümleleri. E zaten davranışları da kendisiyle çelişen biri değil miydi? Kediye alerjisi olup kedi besliyorken, karşısındaki onu anlıyorken aslında anlamadığını iddia etmesi aynı şey değil miydi? Ne önemi vardı öyleyse… Tutarlı ya da gerçek olmanın ne önemi vardı. Öyle olunca ne olacaktı. Her şey daha iyi ya da daha mı kötü olacaktı. Peki ya da yalancı olmanın, ilk olarak da kendisine yalancı olmasının ne önemi vardı. Bazen kendisine sorulup da cevaplayamadığı soruları düşündü. O kadar çok yalan birikmişti ki artık, cevaplayıp o yalanları sürdürerek kirlenmektense, cevap vermeyerek pek çok kirliliği karşısındakinin aklına getirmek daha akıllıcaydı. Üstelik yol yordam bu olunca, kişi bir müddet sonra kendi kurguladığı senaryolarda boğulacak ve senaryolarından vazgeçecekti. İşte o zaman o, hiçbir şey söylemediği ile kalacaktı. Bu demekti ki, susmaya devam etmek gerekliydi!

Aradan uzunca zaman geçmişti. Karşısındakinin gözlerinin içine bakınca artık bir şeyler söylemesi gerektiğini anladı. Demek ki dedi, susmak aslında o kadar da uzun sürmemeli.

Tüm doğru bildikleri yanılıyordu şimdilerde, kendi kendine tüm bildikleri yanlışa çıkıyordu. Sevmediği tüm huyları gün yüzüne çıkıyordu. Kendine ait bir şeyler artık kötü gelmeye başlamıştı.

“Kedilerden nefret ediyor görünebilirim işte şimdi.” dedi.

Ayağa kalktı. Evdeki kedisinin o her zaman miskin miskin uzandığı tekli koltuğa doğru ilerledi. Olacakları tahmin eden gözler onu izliyordu. Kediyi korumak istese ne yapabilirdi. Hayır, ışık hızıyla yerinden kalkamazdı.

Sahibinin ona yanaştığını gören sevgili kedi, en sevimli halini takınıp kendisine uzanan elleri izlemeye koyuldu. Yüzüne doğru yanaşan parmakları seve seve boynuna inmesini seyretti. Boğazına sarılan iki elin de birazdan kaybolacağını hayal etti. Hayaller her zaman gerçek olmuyordu zaten. Hatta hiçbir zaman. Ne yazık ki! Pencereye doğru yol alırken, pencereyi açmak için gevşeyen elin birini hissederek keyiflendi. Onun da bazen can acıtıcı oyunları oluyordu. Sahibinin elini yanlışlıkla cırmıkladığında hissettiklerini sahibinin de hissettiğini düşündü. Ama boşunaydı, sahibinin gözleri aynı şeyi anlatmıyordu.

“Ben bu kediyi gerçekten öldürebilirim değil mi?” diye seslendi ona.

Kediyle konuşmadığım kesindi.

Okuyucu anlatıcının sürekli değişiyor olmasına kızıyordu. O bildiği öykü, hikâye ya da adını her ne koyduysa’nın kurallarına uymuyordu bu. Nasıl başlarsa öyle gitmeliydi. İyi de öykü zaten kediye alerjisi olmasına rağmen kedi besleyen bir adamla başlamıştı. Tamam, adam olduğunu bilmiyordun. Bak bu gerçek. Bir tek onu bilmiyordun. Şimdi sende, öyküye dair bilmediğin çok fazla şeyi açığa çıkaracağıma dair bir kuşku uyandı. Engel ol ona. Kediye ne olduğunu öğrenince vurucu bir replik duyacaksın bitecek ya da dur işimizi kolaylaştıralım:

 Kedi camdan atılıyor ve dört ayağının üstüne düşüyor. Bu ilk dokuz canının birini kullanışı. Ve vurucu replik şu:

“Bu bir oyunsa ömrü boyu kazanacak olan sadece bu kedi, başkası değil!”

.....















"yorgunum"

"kendinden bahsetmeyi bırak artık!."

"senden mi bahsedeyim?"

"neden olmasın?"

"yorgun görünüyorsun..."


20100513

Stanislavski Sistemi

Stanislavski Sistemi
Oyunculuk Eğitimi İçin Bir El Kitabı
Yazar:Sonia Moore



Bendenizin en çok sevdiği "sinema"nın Stanislavski Sistemi`ni kullanan bir sektör olması ve üzerine bir de Chuck Palahniuk`un o muhtesem kitabı  Günce`de geçen
"birileri bizi Stanislavski Methodu ile yönetiyor."
 cümlesiyle merak duygusu barındıran damarlarımın kabarması sonucu okunan kitabın incelemesidir.

Tiyatronun bilim adamı Konstantin Sergeyevic Stanislavski...

Stanislavski tiyatroyu insan gövdesinin ve ruhunun araştırıldığı bir labaratuvar olarak tasarlamıştır.
Freud`dan bu konuda yardım alan Stanislavski yaratıcılığın bilinçli teknikler yoluyla, bilinçdışını açığa çıkarmak üzere yöntemler geliştirileceğine inanmış ve bunu çalışmalar yaparak sahneye yansıtmaya çalışmıştır.

Oyunculuğun Tanrısal bir yeti olmaktan çok herkes tarafından öğrenilebilecek ve geliştirilecek bir insani bir nitelik olduğuna inanan Stanislavski, yönetmeni çıldırtacak oyunculara karşı  bile iyimser davranmaktadır:
Eğitime iyi niyetle yaklaşan ve kendi kalıplaşmış  görüşlerinden vazgeçebilen herkes, her zaman bir  şeyler öğrenebilir ve kendini geliştirebilir gözüyle bakmıştır.

Stanislavski:
Sanatta kendinizi değil, kendinizdeki sanatı, sevin.

Stanislavski bir formül ya da reçete yazmamaktadır. Geliştirdiği teknik hayatı boyunca sürekli gelişme göstermiştir.

Coşku Belleği: Buna göre oyuncu önce oynayacağı rolle içsel bir bütünleşme sağlayabilmek amacıyla onun yaşantısı, yaşadığı dönemin sosyal ortamı, modaları düşünsel atmosferi vs. ile ilgili bir araştırma dönemine girişir. Bu dönemi Stanislavski ; "oyuncunun rolle flörtü olarak yorumluyordu. Flörtü "evlilik" izliyordu. Bu içsel hazırlık sürecini de "doğum" izlemektedir.

Stanislavski`nin ALTIN KURALI: içsel değerler bir kez oturdu mu, fiziksel kişilendirme kendiliğinden ortaya çıkar.

Stanislavski, döneminde içsel olana verilen değerler neticesinde; psikolojist bir eğilimin temsilcisi olarak görülmekte idi.

Onun tekniğini kullanan pek çok tiyatro, büyük basarılar elde ettiği gibi üniversitelerde yöntemin ayrıntılarını öğreten dersler verilmeye başlandı.

Dramatik oyunculuk tekniği ortaya çıktığı süreçte Elia Kazan`ın yönetiminde birçok Hollywood oyunculuk sektörünün "resmi" eğitim yöntemi haline dönüşmüştür.

İnsanın fiziksel ve ruhsal sürecinin ayrılmaz bir bütün olarak işlendiğine inanan Stanislavski, Devrim sonrası Rusya`sında bilim alanında etkili olmaya başlayan materyal eğilimler, Pavlov ve Secenov gibi fizyolog ve psikologların geliştirdiği yeni kuramlarla da kanıtlara erişmeye başlamıştır.



Stanislavski:
Tükürmen gerekiyorsa,bunu tiyatroya gelmeden önce yapmayı
 öğrenmelisin.

Oyun yazarının verdiği fiziksel eylemlere yoğunlaşan oyuncunun içsel / ruhsal olanı dolaysız olarak ortaya çıkaracağına inanıyordu. Bir kapıyı açmanın kırk yolu olduğuna ve bunlardan her biri de farklı coşkulara yol açacağını, bu yüzden geriye sadece tercih etmenin kaldığını dile getiriyordu.

Stanislavski yaygın bir kanı olan "yetenekli oyuncunun hiçbir tekniğe ihtiyacı yoktur" söylenişini reddetmekle birlikte, büyük yetenek ve ince nüanslara sahip bir oyuncunun diğerlerinden daha çok tekniğe ihtiyacı olduğunu kanıtlamak için çalışmalar yapmıştır.

Stanislavski Sistemi`nin terminolojisinde;
Üstün Amaç, EYLEMİN MANTIĞI, Verili Durumlar, Duygu-Düsünce Alışverişi
ALT-METİ,IMGELER,Tempo ve Ritim vb. ortak bir dil yaratılmıştır.

Onun geliştirdiği  teknik yardımı ile oyuncular bir rolün ruhunu inşa edebilir ve sahne üzerinde yaratılmış insanın içsel dünyasına somutlayabilirler.

Stanislavski`nin bilinçaltının anahtarına verdiği fiziksel eylemler yönteminin içeriği; eylemin psikolojik tarafının oyuncu tarafından refleksif olarak işin içine girmesi ve bu da coşkuların açığa çıkmasına neden olmasıyla anlatılabilir.

Stanislavski`ye göre, yaşamın sanatsal bir yeniden yaratımı olan tiyatro, yaşamın ÖNEMLI SORUNLARINDAN BİRİne sahiptir:

Tıpkı gerçek yaşamda harcanan dakikaların geri getirilememesi gibi sahne üzerinde geçen zaman da tekrar edilemez.

Oyuncular önceki akşam yaptıklarını tekrar etmeyi denediklerinde tiyatro sanat olmaktan çıkar.
Yaşayan bir tiyatroda her gösteri diğerinden farklıdır. "Bugün,burada,şimdi" tekniği Stanislavski Sistemi`nin bir parçasıdır.


Stanislavski:
 Bir oyuncu kendisini role uyarlamak zorundadır, rolü kendisine değil.

Yevgeni Vakhtangov: Gerçek Mürit

Stanislavski Sistemi`nin en ateşli taraftarı  ve Stanislavski`nin asistanıdır. Vakhtangov, Stanislavski`nin hiç durmadan gelişme gösteren sistemine "doğalcılığı" ağır basacak şekilde bir çizgi çizdi.

Vakhtangov`u o sıralar Almanya`da oldukça popüler olan Ekspresyonizm`in çok fazla etkisi altında kalmakla suçladılar.

Oyuncu ve karakter arasındaki herhangi bir ayrımın ortadan kaldırılması   gerektiğini ve oyuncunun karakter hakkında düşünmemesi gerektiğini, yalnızca karaktermiş gibi düşünmesi gerektiğini söylüyordu.  
Stanislavski ise karakterle bütünleşmenin oyuncunun tümüyle karakteri onaylaması anlamına gelmediğini ileri sürüyordu.

Vakhtangov ise oyuncunun kendi kişisel deneyimlerini kullanmasına önem veriyordu.

Böylece kendi teatral biçimini yaratan Vakhtangov dışsal olarak son derece abartılı, içsel olarak daima canlı bir sanatsal teknik inşa etti. Paradoks carpıcıydı:Komedi artık trajik bir tarz haline gelmişti.
Kostümler stilizeydi; makyajlar acı çeken masklar izlenimi veriyordu.

Stanislavski bunu onayladı!

Stanislavski Sistemi gelişir haldeyken artık doğalcılığın sınırlarını aşıyordu.

Stanislavski`nin oyuncu, yönetmenin Vakhtangov olduğu bir oyun sergilendi.

Stanislavski`nin içsel hakikat ilkeleri unutulmadan onları GROTESK bir üsluba yönlendirdi. Groteskin oyunun derin içeriğini canlı bir biçimde ifade eden üslup olduğunu dile getirdi.

Onun amacı insan duygularının ve yazgısının, efsane ve batıl inançların ürünü olan insanlık dışı yasalarla, insan ruhunu etkileyen korku etkileyen korku alemiyle çatışmasını yansıtmaktı.

Vakhtangov övgüleriyle oyuncuları gururlandırdığı gibi, acımasız eleştrileriyle onları ağlatıyordu da. Parlak ve ironik mizah anlayışı, keskin zekası, sanatsal sezgileri, sınırsız enerjisi ve hepsinden öte bayağılığa olan nefreti, takdir ve saygı uyandırıyordu.

Groteskliği dibine vuran anlayışı Vakhtangov`u Stanislavski`den ayırıyor olduğunu düşünenlerin Stanislavski`yi anlamamış olanlar olduğunu iddia ediyor yazar Sonia Moore bu kitabında.

Vakhtangov’u tutkuyla Stanislavski safında çarpışmış bir gerçek mürit olarak görmektedir.


Sonuç olarak Günce kitabına bağlarsak; Birilerinin Stanislavski methodu ile yönetmesinden çok kendi kendimizi bu yöntemle yönetmeye IHTIYACIMIZ olduğuna inanıyorum....  

Maskesiz tiyatro olan hayatımızın buna ihtiyacı düşündüğümüzden daha çok!!



20100427

Emibian, Elika ve türevleri



Eminim bunların bir isim olduklarını dahi düşünmediniz. Ve eminim şimdi düşününce de gülümsemediniz. Hani aklınıza çılgın bir fikir geldiğinde gözleri faltaşı açan insan gülümsemesinin yanından dahi geçmediniz. O zaman yaklaşın yamacıma, anlatacaklarım var.

Bir karakter düşünün hiç olamadığınız kadar mutsuz. İsmi cezbediyor sizi. Onu yaşamak istiyorsunuz ama yapamıyorsunuz. Çünkü siz başka birisiniz.

ve ben size şunu söylüyorum:




"Karakter her zaman karakterdir. Nasıl mı insan olurlar? Pokemon izleyip camdan atlayan çocuk gibi hissetmiyor musunuz bazen kendinizi? Tek şansınız ölmemiş ve hala kendinize bakıyor olmanız! Bakmak için bir geçmişi olmayan kurgu mahsulü karakterlerin dünyasında ne işiniz olabilir ki? O karakterin yaratıcısı bile kendisi "öyle" olamadığı için yaratmıştır ve "tam" yapmıştır her şeyi onda. Siz de o tama meyil edip kendi "yarım" insanlığınızla "olmaya" çalışıyorsunuz. Yok öyle bir şey. Karakter karakterdir ve hiç bir zaman insan olmayacaktır. İnsanı tamamlamak bir ömür sürecekken, karakterin öttürdüğü boruyu öttürmek hırsızlık olacaktır."

Sonuç olarak, aynaların içerisinden geçen biri olmayı isterdim. O Elika'ydı. Seneler önce yazmaya çalıştığım asla tamamlanmayan öykümün baş karakteri.  Aynaların içerisinden geçen biri olmayı isterdim, sizin siluetinizin en derininde konaklayan...Kokunuzu kokusu yapan.  Denedim ve ellerim kanıyor hala. Bu kanın bir ömür boyu akmayacağını biliyorum. Sizin siluetinizin ise hep o aynada kalacağını. Ve benim de o aynaların içinden geçen biri olma isteğimin hiç geçmeyeceğini.


20100421

ve tanrı mazoşisttir




-sanırım çaba kelimesi burada devreye giriyor...ne yaptın ? ne yaptın ..emek ? değer ? hani diyorum...sanırım alışkanlık bu...alkoliklerin el titremeleri gibi bir alışkanlık...biliyorsun o son yudum hiç bitmeyecek...ve biliyorsun içmeye devam edeceksin..şişenin sonu yok ki ?

- aslında şişenin sonu var. bir son var sen sarhoş olduğun an. ama tabii ki sen ayık değilsin o an. hatırlamıyorsun. hatırlamayacksan bu sonu neden oynayasın ki? neden biçilmiş rollerin adamı olasın ki. önceden tahmin edilesin de iyi mi olsun. ne gerek var buna dimi ama. ara ara ufak rollerde hayata/hayatlara oynamak var. bazen sokak köşesindeki küçük adam. bazen büyük dünyalar hayalinde birden kaybolan insan... sarhoşsun ne de olsa hatırlamıyorsun/hatırlamayacaksın... oynamaya lüzum yok.

-çoğu şeye kayıtsız kalışım ne ile açıklanır?

-yığınlar hoşuna gidiyor. anı yığınları. ve sen her şeyi yaşayıp yaşayıp kenara koyuyorsun. bazen bu neyin anısı falan diye kişiden çok sadece anıya, bazen de bir cümleye, sözcüğe odaklanıyorsun. anı kişisi ya da durumu seni çok ilgilendirmiyor. anının kendisi ön planda. olaylara duygularınla bakıyorsun. anılar senin duygularına hitap ediyor. kişiler/olaylar/somut varlıklar ise mantığına. ve sen duygularını kullanmayı seviyorsun hayatında. Duygu dediğim sana ait olanı sende hissettirdikleri ön planda olan şeyler. başkasının ki umrun değil pek... 

mantık "başlangıç, son, süreç"; "gelişme, giriş, sonuç"  hepsini ister. sen istemiyorsun. tercihin değil, gereklilik değil. yaşadığın her şeyin belki de bir gün sen nereye koyarsan koy karşına çıkacağına/çıkması gerektiğine inanıyorsun.

"mazoşist birisinin karar vermesi, tehlikeye girmesi gerekmez; hiçbir zaman yalnız değildir o- ama bağımsız da değildir: bir bütünlüğü yoktur, tam olarak doğmamıştır henüz."*

ve tanrı mazoşisttir.o hep oluşmaya çalışan bir şey. başka başka bünyelerde sürekli ama sürekli oluşuyor. bir türlü olamıyor! olursa bitecek. olduğunda bu bir son olacak. Tanrı da sonları sevmez. Mazoşist bir Tanrı kendisi dışında kimseye çözülmez.

Ve Tanrı senin de içinde işte şimdi, benimse kelimelerimin zincirinde o bitmez hükmünü sonsuz öncesi bir kez daha yemekte....

* Sevme Sanatı-Erich Fromm







20100328

Bir Kim ki duk Filmi: Nefes

orjinal adı: SOOM/BREATH 



Oyuncular: Chen Chang, Jung-woo Ha, Ji-a Park



    Kim Ki-Duk’un her karesinde bizi yoğunluğu ile boğacak bir filmi ile daha karşı karşıyayız. Yönetmenin kendisinin yaşamadığı bir korkuyu yaşıyorum aslında, her Kim Ki-Duk yazımda. Anlatamama.. Bundan önce


için farklı bir formül keşfetmiş olsam da, bu filmde bunu yapmayacağım, çünkü her Kim Ki-Duk severin koyacağı kefenin farkı bende de aynı aslında. Boş Ev bir başka…



  

 Benim için, Kim Ki-Duk’un sessizliğe yüklediği anlamların anlatımı harf kümelerinde anlama dönüşürken, anlatamama durumu Lynch gibi yönetmenden gelen  -“anlayamazsınız”-gibi bir gerçeklikle(!) sınırlandırılmadığı için çok şanslıyı(z) aslında. Zira Lynch gibi bir yönetmen daha bu Dünya’ya fazla …




   Zaman zaman, Bin-Jip(2004)’i zaman zaman da Spring, Summer, Fall, Winter...and Spring(2003)’i anımsatan kurgusuyla bir kez daha bizleri gerçeküstü ögelerin sinema karelerinde bulduğu anlam üzerine düşündüren yönetmen Kim Ki-duk, yine yapmış yapacağını dedirtmiştir.



   Biri dışarıda, diğeri gerçek bir hapishanede hapsolmuş birbirini tanımayan iki kişinin aşkıdır(?) filmin özünde anlatılan.


Aşk: İhtiyaçtır…


 Nefes aldırmaktır…


denilebilir özetle..

     Aşkın hayata, hapishane duvarlarının ardından nüfuz eden esintisi, konuşmayan duvarların o esintilerle dile geldiği mevsimler anlatımı, mevsim gibi renkli kadının  tüm renklerini o duvarlarda bırakıp aynı duvarlara kazınmasının aracısıdır, ihtiyacıdır bu film.. 


    Jang aşıktır, kendisini hayata bağlayan bunu ne için yaptığını bilmediği ve bilmeyecek olduğu bir kadına aşıktır.

    Kadınsa kocasına aşıktır; ama kocası tarafından
aldatılmanın verdiği husursuzluğu,
 nefes alamama durumunu
ve
olası patlamalarını,
 hissiyat boşalışlarını
bir hapishane odasında kusmakta ve ihtiyacını karşılamaktadır.


   Kocasının yanında hiç konuşmayan; ama Jang’ın karşısında bülbül gibi şakıyan ve kendine aşık eden ve asıl mesleği heykeltraşlık gibi ona şekil veren bir kadındır Yeon. Kocasından alacağı intikamın özünü oluşturduğu yeni hayat kurgusunda, hapishane gözetmeninin belirlediği dakikalar ölçüsünde gün içerisinde hayattan zevk almakta ve ‘nefes’ini  bir sonraki gün için tutmaktadır.

    Nefes aldığı kadar nefes de aldırtan kadın, çocuğu ve kocası kendi ailesini temsilen yaptıkları kardan adamların gölgesinde usulca eserken, kendisi nefesini verdiği yeni sevgilisine, o intihara defalarca intihara teşebbüs etmiş ama başaramamış adama doğru esmekte ve bu esinti hayat bulduğu hapis hücresinde bu kez soğukluğu ile nefesleri tıkamaktadır!






   Nefes almaktan şikayet edip, son nefes ihtiyacı tercihi ile intiharı seçenlere, her mevsim “belki” mutluluğun yaşanması ve gitmesi neticesi yine umutsuzluk…

    Ama o mevsimlerin geri geleceğinin garantisinin olması ise

alın size bir

Kim Ki-Duk’sal umut!






20100323

Fanzin Sergisi 1: Ankara



11 Nisan 2010 tarihinde Ankara'da Araftafaray Kafe/Bar'da Fanzin Sergisi'nin ilki yapılacaktır. Yaklaşık 60 tane fanzinin ve 20 tane de "Yeraltı" temalı çalışmanın sergileneceği güne hepinizi bekleriz. Aynı zamanda o gün kes-yapıştır günü olup, hep birlikte fanzin çıkaracağız. Kes yapıştır için malzeme biriktirmeye şimdiden başlayın ve o gün "pritt"lerinizi yanınızda getirin.:)


Serginin tarihi ilgiye göre birkaç gün daha uzatılacaktır.

Araftafaray adres:

Konur sokak No: 11 Kat 3
Ankara, Turkey


iletişim için: dusunkarafanzin@gmail.com
anlasilamamak@hotmail.com
etkinliğin facebook bağlantısı:

20100313

yerden yüksek oynayalım


Hep bir adım sonrasını görüyor olmak çok ürkütücü. Görüp kaybolmak gerekiyor bazen. Görmek ve kaybetmek. Kendini kaybetmek. Kendini gördüklerinin içinde yok etmek. Yok olmak gerekli ama birdenbire. Hani yürüdüğün yolun ikiye ayrılmasını beklemeden. Yürüdüğün yolu geriye de dönmeden. Yükselmeli. Yerden yüksekte olmalı.

Oyun vardı. Yerden yüksekti adı. Ebe olanın bastığı tabanla aynı tabana basınca onun seni ebeleme hakkı doğardı. Şimdi bakıyorum da herkesle aynı zeminde ne yapıyoruz biz? Yahu oyun oynamayı unuttuk. Bak bu kez gerçekten kendimizi zeminde unuttuk. Görüyorum ebeleri. Hani kimse onlarla oynamadıkça daha çok ebe çöreklenmiş etrafımıza.

Görüyorum onları ve kaybolmak istiyorum. Kendimi gördüklerimin içinde kaybedesim var. Çok yükselmeliyim, hadi yerden yüksek oynayalım.



 foto: "Vincent Van Gogh'un peşinde, modernizmin izinde" 
sergisinde tarafımdan çekilmiştir.

20100303

gözbebekleri




Gerçekten bu kez en korkuncu olmuştu. Aslında en dememeli, yaşam sürüyor ne de olsa. İnanmakla inanmamak arasında gidip geliyorum bu kez. Bu gidip gelmelerim beni yine çok derin bir kuyuya itiyor. Kuyunun başı kalabalık. Çok fazla kadın gözü görüyorum beni izleyen. Aralarından biri tükürüyor kuyuya. Düşmüşüm bu kez, sadece ayak bileğim incinmiş. Başka bir zarar görmemişim gibi hissediyorum. Kokusunu duyduğum nemli hava genzimi yakıyor. Kafamı yukarı kaldırmaya cesaret edemiyorum. Gözler benim bakmamı bekliyor. İyice bakarsam göreceğim, hatta iyice bakmazsam bile göreceğim işte.

Sonra kuyunun içinde bulduğum bir taşa oturuyorum. Su var yüzeyinde, ayaklarım suyun altında kalıyor. Ayak bileğim suyun içinde acımıyor. Suyu izlemeye devam ediyorum. Sanki çok az olmasını normalmiş gibi hissediyorum. Bunu normal görsem de görmesem de içimdeki his değişmeyecekmiş gibi hissediyorum. Kuyunun içine bakan ve suya yansıyan gözbebeklerini görüyorum. İşte o an ayak bileğim acıyor. Diyorum sanki bu gözlerin dişleri var ve beni ısırıyor. Ellerime bakıyorum ufak tefek çizikler var. Çok eskiden kalma, yeni değiller kesinlikle. Kabuklu ama hala kırmızı. Suya değse artık acımayacak kadar “kabuklu”.

Elimi suya daldırıyorum dalga veriyorum suya. Gözleri görmemek için dalgalandırıyorum. Hatta bununla bir oyun bile yapıyorum kendime. Çok hoşuma gidiyor. Ellerimi suya sokup çıkarıyorum. Elimden süzülen damlalarda gözbebeklerinin olduğunu hayal ediyorum. İşte biri tam avucumda. Bunu bekliyordum diyorum ve ellerimin arasında eziyorum hırsla. Kanamıyor. İnsanın gözbebeğinde kan yok mudur? Bu kadınların kanı hep gözbebeklerinde mi yoktur? Benim yaralarım kanamış olduğu için mi kabukludur? Her yanım kabuk olsa ne olur? Kan nedir bilmeyen gözler üzerimdeyken kabuklu olsan kime ne faydan dokunur?

Gözyaşı hissediyorum. Ellerimi sudan çıkarıp yüzüme dokunuyorum. Ellerimin ıslaklığından kendi gözyaşımı seçiyorum. Annemin siyah mercimekten taşları ayıklamamı istediği o ilk günü anımsıyorum. Anne bunların hepsi birbirine benziyor seçemiyorum dediğimi. “Eğer taşlı bırakırsan sana gelir yemekte” dediğini. Şimdi elimin ıslaklığında gözyaşımı ayrıştırmak isterken aynı şeyi hissediyorum. Eğer suyun içindeki gözbebeklerini şimdi gözyaşından ayıramazsam bana gelirler. Yine gelirler. Hep gelirler. Nolur gelmesinler! “Anne diyerek uyanıyorum. Bunun bir rüya ya da gerçek olması hiçbir şey değiştirmeyecekmiş gibi hissediyorum. Ben daha bir şey anlamamışken annem hemen de odamın kapısında beliriyor. Gözlerini göremeyecek kadar uzağım ona ama soruyorum. “Günaydın anne” diyorum “neden gözlerin kanlanmış?”

 21.02.2010

resim: Fellini/Olağanüstü Öyküler filminden.