20100605

Kediye alerjin varken...



“Kediye alerjin varken, kedi beslemek gibi bir şey bu. Sana zarar verdiğini göre göre yanında olmasına engel olmamak, tabir-i caizse hiçbir şey yapmamak.”

“Bazen senin gerçekten beni anladığını düşünüyorum.”

“Anlıyorum. Düşünmene gerek yok.”

“Yo, yo. Şuan düşünüyorum demedim ki.”

“Nasıl yani?”

“Şu an anlamıyorsun beni! Ama bazen anlıyorsun.”

Kendine dair inancını yitirmek bu demekti işte. Üzerine bastığı harf kümeleri çöküyordu. Ya da çökmesi isteniyordu. Toparlanıp bir şeyler söylemeliydi, bu sessizlik uzamadan. Biriyle konuşurken ya çok fazla sessizliğin yer almasına dikkat etmeli ya da çok az. İkisi de aynı anlama gelir. İkisi de beklenmeyen bir tepkidir. Hiç susmadan çıldırmış gibi ard arda konuşursun ve duraksadığında yenilmişsindir artık. Veya çok fazla sessizlikte kalmışsan, ard arda konuşman senin sakinliğinin rahatsız olmuş olduğu durumunu anlatır – ki bu aslında yenilmektir. Olmaması tercihtir.

“Oyun mu oynuyoruz? Kazanmaya mı çalışıyorsun?”

Afalladı. Kazanmakla ilgili düşündüklerinin şu an cümle olarak karşısına çıkmış olması aslında onu anlıyor olduğunun göstergesi değil miydi? Söyledikleriyle çelişiyordu cümleleri. E zaten davranışları da kendisiyle çelişen biri değil miydi? Kediye alerjisi olup kedi besliyorken, karşısındaki onu anlıyorken aslında anlamadığını iddia etmesi aynı şey değil miydi? Ne önemi vardı öyleyse… Tutarlı ya da gerçek olmanın ne önemi vardı. Öyle olunca ne olacaktı. Her şey daha iyi ya da daha mı kötü olacaktı. Peki ya da yalancı olmanın, ilk olarak da kendisine yalancı olmasının ne önemi vardı. Bazen kendisine sorulup da cevaplayamadığı soruları düşündü. O kadar çok yalan birikmişti ki artık, cevaplayıp o yalanları sürdürerek kirlenmektense, cevap vermeyerek pek çok kirliliği karşısındakinin aklına getirmek daha akıllıcaydı. Üstelik yol yordam bu olunca, kişi bir müddet sonra kendi kurguladığı senaryolarda boğulacak ve senaryolarından vazgeçecekti. İşte o zaman o, hiçbir şey söylemediği ile kalacaktı. Bu demekti ki, susmaya devam etmek gerekliydi!

Aradan uzunca zaman geçmişti. Karşısındakinin gözlerinin içine bakınca artık bir şeyler söylemesi gerektiğini anladı. Demek ki dedi, susmak aslında o kadar da uzun sürmemeli.

Tüm doğru bildikleri yanılıyordu şimdilerde, kendi kendine tüm bildikleri yanlışa çıkıyordu. Sevmediği tüm huyları gün yüzüne çıkıyordu. Kendine ait bir şeyler artık kötü gelmeye başlamıştı.

“Kedilerden nefret ediyor görünebilirim işte şimdi.” dedi.

Ayağa kalktı. Evdeki kedisinin o her zaman miskin miskin uzandığı tekli koltuğa doğru ilerledi. Olacakları tahmin eden gözler onu izliyordu. Kediyi korumak istese ne yapabilirdi. Hayır, ışık hızıyla yerinden kalkamazdı.

Sahibinin ona yanaştığını gören sevgili kedi, en sevimli halini takınıp kendisine uzanan elleri izlemeye koyuldu. Yüzüne doğru yanaşan parmakları seve seve boynuna inmesini seyretti. Boğazına sarılan iki elin de birazdan kaybolacağını hayal etti. Hayaller her zaman gerçek olmuyordu zaten. Hatta hiçbir zaman. Ne yazık ki! Pencereye doğru yol alırken, pencereyi açmak için gevşeyen elin birini hissederek keyiflendi. Onun da bazen can acıtıcı oyunları oluyordu. Sahibinin elini yanlışlıkla cırmıkladığında hissettiklerini sahibinin de hissettiğini düşündü. Ama boşunaydı, sahibinin gözleri aynı şeyi anlatmıyordu.

“Ben bu kediyi gerçekten öldürebilirim değil mi?” diye seslendi ona.

Kediyle konuşmadığım kesindi.

Okuyucu anlatıcının sürekli değişiyor olmasına kızıyordu. O bildiği öykü, hikâye ya da adını her ne koyduysa’nın kurallarına uymuyordu bu. Nasıl başlarsa öyle gitmeliydi. İyi de öykü zaten kediye alerjisi olmasına rağmen kedi besleyen bir adamla başlamıştı. Tamam, adam olduğunu bilmiyordun. Bak bu gerçek. Bir tek onu bilmiyordun. Şimdi sende, öyküye dair bilmediğin çok fazla şeyi açığa çıkaracağıma dair bir kuşku uyandı. Engel ol ona. Kediye ne olduğunu öğrenince vurucu bir replik duyacaksın bitecek ya da dur işimizi kolaylaştıralım:

 Kedi camdan atılıyor ve dört ayağının üstüne düşüyor. Bu ilk dokuz canının birini kullanışı. Ve vurucu replik şu:

“Bu bir oyunsa ömrü boyu kazanacak olan sadece bu kedi, başkası değil!”

.....















"yorgunum"

"kendinden bahsetmeyi bırak artık!."

"senden mi bahsedeyim?"

"neden olmasın?"

"yorgun görünüyorsun..."


20100513

Stanislavski Sistemi

Stanislavski Sistemi
Oyunculuk Eğitimi İçin Bir El Kitabı
Yazar:Sonia Moore



Bendenizin en çok sevdiği "sinema"nın Stanislavski Sistemi`ni kullanan bir sektör olması ve üzerine bir de Chuck Palahniuk`un o muhtesem kitabı  Günce`de geçen
"birileri bizi Stanislavski Methodu ile yönetiyor."
 cümlesiyle merak duygusu barındıran damarlarımın kabarması sonucu okunan kitabın incelemesidir.

Tiyatronun bilim adamı Konstantin Sergeyevic Stanislavski...

Stanislavski tiyatroyu insan gövdesinin ve ruhunun araştırıldığı bir labaratuvar olarak tasarlamıştır.
Freud`dan bu konuda yardım alan Stanislavski yaratıcılığın bilinçli teknikler yoluyla, bilinçdışını açığa çıkarmak üzere yöntemler geliştirileceğine inanmış ve bunu çalışmalar yaparak sahneye yansıtmaya çalışmıştır.

Oyunculuğun Tanrısal bir yeti olmaktan çok herkes tarafından öğrenilebilecek ve geliştirilecek bir insani bir nitelik olduğuna inanan Stanislavski, yönetmeni çıldırtacak oyunculara karşı  bile iyimser davranmaktadır:
Eğitime iyi niyetle yaklaşan ve kendi kalıplaşmış  görüşlerinden vazgeçebilen herkes, her zaman bir  şeyler öğrenebilir ve kendini geliştirebilir gözüyle bakmıştır.

Stanislavski:
Sanatta kendinizi değil, kendinizdeki sanatı, sevin.

Stanislavski bir formül ya da reçete yazmamaktadır. Geliştirdiği teknik hayatı boyunca sürekli gelişme göstermiştir.

Coşku Belleği: Buna göre oyuncu önce oynayacağı rolle içsel bir bütünleşme sağlayabilmek amacıyla onun yaşantısı, yaşadığı dönemin sosyal ortamı, modaları düşünsel atmosferi vs. ile ilgili bir araştırma dönemine girişir. Bu dönemi Stanislavski ; "oyuncunun rolle flörtü olarak yorumluyordu. Flörtü "evlilik" izliyordu. Bu içsel hazırlık sürecini de "doğum" izlemektedir.

Stanislavski`nin ALTIN KURALI: içsel değerler bir kez oturdu mu, fiziksel kişilendirme kendiliğinden ortaya çıkar.

Stanislavski, döneminde içsel olana verilen değerler neticesinde; psikolojist bir eğilimin temsilcisi olarak görülmekte idi.

Onun tekniğini kullanan pek çok tiyatro, büyük basarılar elde ettiği gibi üniversitelerde yöntemin ayrıntılarını öğreten dersler verilmeye başlandı.

Dramatik oyunculuk tekniği ortaya çıktığı süreçte Elia Kazan`ın yönetiminde birçok Hollywood oyunculuk sektörünün "resmi" eğitim yöntemi haline dönüşmüştür.

İnsanın fiziksel ve ruhsal sürecinin ayrılmaz bir bütün olarak işlendiğine inanan Stanislavski, Devrim sonrası Rusya`sında bilim alanında etkili olmaya başlayan materyal eğilimler, Pavlov ve Secenov gibi fizyolog ve psikologların geliştirdiği yeni kuramlarla da kanıtlara erişmeye başlamıştır.



Stanislavski:
Tükürmen gerekiyorsa,bunu tiyatroya gelmeden önce yapmayı
 öğrenmelisin.

Oyun yazarının verdiği fiziksel eylemlere yoğunlaşan oyuncunun içsel / ruhsal olanı dolaysız olarak ortaya çıkaracağına inanıyordu. Bir kapıyı açmanın kırk yolu olduğuna ve bunlardan her biri de farklı coşkulara yol açacağını, bu yüzden geriye sadece tercih etmenin kaldığını dile getiriyordu.

Stanislavski yaygın bir kanı olan "yetenekli oyuncunun hiçbir tekniğe ihtiyacı yoktur" söylenişini reddetmekle birlikte, büyük yetenek ve ince nüanslara sahip bir oyuncunun diğerlerinden daha çok tekniğe ihtiyacı olduğunu kanıtlamak için çalışmalar yapmıştır.

Stanislavski Sistemi`nin terminolojisinde;
Üstün Amaç, EYLEMİN MANTIĞI, Verili Durumlar, Duygu-Düsünce Alışverişi
ALT-METİ,IMGELER,Tempo ve Ritim vb. ortak bir dil yaratılmıştır.

Onun geliştirdiği  teknik yardımı ile oyuncular bir rolün ruhunu inşa edebilir ve sahne üzerinde yaratılmış insanın içsel dünyasına somutlayabilirler.

Stanislavski`nin bilinçaltının anahtarına verdiği fiziksel eylemler yönteminin içeriği; eylemin psikolojik tarafının oyuncu tarafından refleksif olarak işin içine girmesi ve bu da coşkuların açığa çıkmasına neden olmasıyla anlatılabilir.

Stanislavski`ye göre, yaşamın sanatsal bir yeniden yaratımı olan tiyatro, yaşamın ÖNEMLI SORUNLARINDAN BİRİne sahiptir:

Tıpkı gerçek yaşamda harcanan dakikaların geri getirilememesi gibi sahne üzerinde geçen zaman da tekrar edilemez.

Oyuncular önceki akşam yaptıklarını tekrar etmeyi denediklerinde tiyatro sanat olmaktan çıkar.
Yaşayan bir tiyatroda her gösteri diğerinden farklıdır. "Bugün,burada,şimdi" tekniği Stanislavski Sistemi`nin bir parçasıdır.


Stanislavski:
 Bir oyuncu kendisini role uyarlamak zorundadır, rolü kendisine değil.

Yevgeni Vakhtangov: Gerçek Mürit

Stanislavski Sistemi`nin en ateşli taraftarı  ve Stanislavski`nin asistanıdır. Vakhtangov, Stanislavski`nin hiç durmadan gelişme gösteren sistemine "doğalcılığı" ağır basacak şekilde bir çizgi çizdi.

Vakhtangov`u o sıralar Almanya`da oldukça popüler olan Ekspresyonizm`in çok fazla etkisi altında kalmakla suçladılar.

Oyuncu ve karakter arasındaki herhangi bir ayrımın ortadan kaldırılması   gerektiğini ve oyuncunun karakter hakkında düşünmemesi gerektiğini, yalnızca karaktermiş gibi düşünmesi gerektiğini söylüyordu.  
Stanislavski ise karakterle bütünleşmenin oyuncunun tümüyle karakteri onaylaması anlamına gelmediğini ileri sürüyordu.

Vakhtangov ise oyuncunun kendi kişisel deneyimlerini kullanmasına önem veriyordu.

Böylece kendi teatral biçimini yaratan Vakhtangov dışsal olarak son derece abartılı, içsel olarak daima canlı bir sanatsal teknik inşa etti. Paradoks carpıcıydı:Komedi artık trajik bir tarz haline gelmişti.
Kostümler stilizeydi; makyajlar acı çeken masklar izlenimi veriyordu.

Stanislavski bunu onayladı!

Stanislavski Sistemi gelişir haldeyken artık doğalcılığın sınırlarını aşıyordu.

Stanislavski`nin oyuncu, yönetmenin Vakhtangov olduğu bir oyun sergilendi.

Stanislavski`nin içsel hakikat ilkeleri unutulmadan onları GROTESK bir üsluba yönlendirdi. Groteskin oyunun derin içeriğini canlı bir biçimde ifade eden üslup olduğunu dile getirdi.

Onun amacı insan duygularının ve yazgısının, efsane ve batıl inançların ürünü olan insanlık dışı yasalarla, insan ruhunu etkileyen korku etkileyen korku alemiyle çatışmasını yansıtmaktı.

Vakhtangov övgüleriyle oyuncuları gururlandırdığı gibi, acımasız eleştrileriyle onları ağlatıyordu da. Parlak ve ironik mizah anlayışı, keskin zekası, sanatsal sezgileri, sınırsız enerjisi ve hepsinden öte bayağılığa olan nefreti, takdir ve saygı uyandırıyordu.

Groteskliği dibine vuran anlayışı Vakhtangov`u Stanislavski`den ayırıyor olduğunu düşünenlerin Stanislavski`yi anlamamış olanlar olduğunu iddia ediyor yazar Sonia Moore bu kitabında.

Vakhtangov’u tutkuyla Stanislavski safında çarpışmış bir gerçek mürit olarak görmektedir.


Sonuç olarak Günce kitabına bağlarsak; Birilerinin Stanislavski methodu ile yönetmesinden çok kendi kendimizi bu yöntemle yönetmeye IHTIYACIMIZ olduğuna inanıyorum....  

Maskesiz tiyatro olan hayatımızın buna ihtiyacı düşündüğümüzden daha çok!!



20100427

Emibian, Elika ve türevleri



Eminim bunların bir isim olduklarını dahi düşünmediniz. Ve eminim şimdi düşününce de gülümsemediniz. Hani aklınıza çılgın bir fikir geldiğinde gözleri faltaşı açan insan gülümsemesinin yanından dahi geçmediniz. O zaman yaklaşın yamacıma, anlatacaklarım var.

Bir karakter düşünün hiç olamadığınız kadar mutsuz. İsmi cezbediyor sizi. Onu yaşamak istiyorsunuz ama yapamıyorsunuz. Çünkü siz başka birisiniz.

ve ben size şunu söylüyorum:




"Karakter her zaman karakterdir. Nasıl mı insan olurlar? Pokemon izleyip camdan atlayan çocuk gibi hissetmiyor musunuz bazen kendinizi? Tek şansınız ölmemiş ve hala kendinize bakıyor olmanız! Bakmak için bir geçmişi olmayan kurgu mahsulü karakterlerin dünyasında ne işiniz olabilir ki? O karakterin yaratıcısı bile kendisi "öyle" olamadığı için yaratmıştır ve "tam" yapmıştır her şeyi onda. Siz de o tama meyil edip kendi "yarım" insanlığınızla "olmaya" çalışıyorsunuz. Yok öyle bir şey. Karakter karakterdir ve hiç bir zaman insan olmayacaktır. İnsanı tamamlamak bir ömür sürecekken, karakterin öttürdüğü boruyu öttürmek hırsızlık olacaktır."

Sonuç olarak, aynaların içerisinden geçen biri olmayı isterdim. O Elika'ydı. Seneler önce yazmaya çalıştığım asla tamamlanmayan öykümün baş karakteri.  Aynaların içerisinden geçen biri olmayı isterdim, sizin siluetinizin en derininde konaklayan...Kokunuzu kokusu yapan.  Denedim ve ellerim kanıyor hala. Bu kanın bir ömür boyu akmayacağını biliyorum. Sizin siluetinizin ise hep o aynada kalacağını. Ve benim de o aynaların içinden geçen biri olma isteğimin hiç geçmeyeceğini.


20100421

ve tanrı mazoşisttir




-sanırım çaba kelimesi burada devreye giriyor...ne yaptın ? ne yaptın ..emek ? değer ? hani diyorum...sanırım alışkanlık bu...alkoliklerin el titremeleri gibi bir alışkanlık...biliyorsun o son yudum hiç bitmeyecek...ve biliyorsun içmeye devam edeceksin..şişenin sonu yok ki ?

- aslında şişenin sonu var. bir son var sen sarhoş olduğun an. ama tabii ki sen ayık değilsin o an. hatırlamıyorsun. hatırlamayacksan bu sonu neden oynayasın ki? neden biçilmiş rollerin adamı olasın ki. önceden tahmin edilesin de iyi mi olsun. ne gerek var buna dimi ama. ara ara ufak rollerde hayata/hayatlara oynamak var. bazen sokak köşesindeki küçük adam. bazen büyük dünyalar hayalinde birden kaybolan insan... sarhoşsun ne de olsa hatırlamıyorsun/hatırlamayacaksın... oynamaya lüzum yok.

-çoğu şeye kayıtsız kalışım ne ile açıklanır?

-yığınlar hoşuna gidiyor. anı yığınları. ve sen her şeyi yaşayıp yaşayıp kenara koyuyorsun. bazen bu neyin anısı falan diye kişiden çok sadece anıya, bazen de bir cümleye, sözcüğe odaklanıyorsun. anı kişisi ya da durumu seni çok ilgilendirmiyor. anının kendisi ön planda. olaylara duygularınla bakıyorsun. anılar senin duygularına hitap ediyor. kişiler/olaylar/somut varlıklar ise mantığına. ve sen duygularını kullanmayı seviyorsun hayatında. Duygu dediğim sana ait olanı sende hissettirdikleri ön planda olan şeyler. başkasının ki umrun değil pek... 

mantık "başlangıç, son, süreç"; "gelişme, giriş, sonuç"  hepsini ister. sen istemiyorsun. tercihin değil, gereklilik değil. yaşadığın her şeyin belki de bir gün sen nereye koyarsan koy karşına çıkacağına/çıkması gerektiğine inanıyorsun.

"mazoşist birisinin karar vermesi, tehlikeye girmesi gerekmez; hiçbir zaman yalnız değildir o- ama bağımsız da değildir: bir bütünlüğü yoktur, tam olarak doğmamıştır henüz."*

ve tanrı mazoşisttir.o hep oluşmaya çalışan bir şey. başka başka bünyelerde sürekli ama sürekli oluşuyor. bir türlü olamıyor! olursa bitecek. olduğunda bu bir son olacak. Tanrı da sonları sevmez. Mazoşist bir Tanrı kendisi dışında kimseye çözülmez.

Ve Tanrı senin de içinde işte şimdi, benimse kelimelerimin zincirinde o bitmez hükmünü sonsuz öncesi bir kez daha yemekte....

* Sevme Sanatı-Erich Fromm







20100328

Bir Kim ki duk Filmi: Nefes

orjinal adı: SOOM/BREATH 



Oyuncular: Chen Chang, Jung-woo Ha, Ji-a Park



    Kim Ki-Duk’un her karesinde bizi yoğunluğu ile boğacak bir filmi ile daha karşı karşıyayız. Yönetmenin kendisinin yaşamadığı bir korkuyu yaşıyorum aslında, her Kim Ki-Duk yazımda. Anlatamama.. Bundan önce


için farklı bir formül keşfetmiş olsam da, bu filmde bunu yapmayacağım, çünkü her Kim Ki-Duk severin koyacağı kefenin farkı bende de aynı aslında. Boş Ev bir başka…



  

 Benim için, Kim Ki-Duk’un sessizliğe yüklediği anlamların anlatımı harf kümelerinde anlama dönüşürken, anlatamama durumu Lynch gibi yönetmenden gelen  -“anlayamazsınız”-gibi bir gerçeklikle(!) sınırlandırılmadığı için çok şanslıyı(z) aslında. Zira Lynch gibi bir yönetmen daha bu Dünya’ya fazla …




   Zaman zaman, Bin-Jip(2004)’i zaman zaman da Spring, Summer, Fall, Winter...and Spring(2003)’i anımsatan kurgusuyla bir kez daha bizleri gerçeküstü ögelerin sinema karelerinde bulduğu anlam üzerine düşündüren yönetmen Kim Ki-duk, yine yapmış yapacağını dedirtmiştir.



   Biri dışarıda, diğeri gerçek bir hapishanede hapsolmuş birbirini tanımayan iki kişinin aşkıdır(?) filmin özünde anlatılan.


Aşk: İhtiyaçtır…


 Nefes aldırmaktır…


denilebilir özetle..

     Aşkın hayata, hapishane duvarlarının ardından nüfuz eden esintisi, konuşmayan duvarların o esintilerle dile geldiği mevsimler anlatımı, mevsim gibi renkli kadının  tüm renklerini o duvarlarda bırakıp aynı duvarlara kazınmasının aracısıdır, ihtiyacıdır bu film.. 


    Jang aşıktır, kendisini hayata bağlayan bunu ne için yaptığını bilmediği ve bilmeyecek olduğu bir kadına aşıktır.

    Kadınsa kocasına aşıktır; ama kocası tarafından
aldatılmanın verdiği husursuzluğu,
 nefes alamama durumunu
ve
olası patlamalarını,
 hissiyat boşalışlarını
bir hapishane odasında kusmakta ve ihtiyacını karşılamaktadır.


   Kocasının yanında hiç konuşmayan; ama Jang’ın karşısında bülbül gibi şakıyan ve kendine aşık eden ve asıl mesleği heykeltraşlık gibi ona şekil veren bir kadındır Yeon. Kocasından alacağı intikamın özünü oluşturduğu yeni hayat kurgusunda, hapishane gözetmeninin belirlediği dakikalar ölçüsünde gün içerisinde hayattan zevk almakta ve ‘nefes’ini  bir sonraki gün için tutmaktadır.

    Nefes aldığı kadar nefes de aldırtan kadın, çocuğu ve kocası kendi ailesini temsilen yaptıkları kardan adamların gölgesinde usulca eserken, kendisi nefesini verdiği yeni sevgilisine, o intihara defalarca intihara teşebbüs etmiş ama başaramamış adama doğru esmekte ve bu esinti hayat bulduğu hapis hücresinde bu kez soğukluğu ile nefesleri tıkamaktadır!






   Nefes almaktan şikayet edip, son nefes ihtiyacı tercihi ile intiharı seçenlere, her mevsim “belki” mutluluğun yaşanması ve gitmesi neticesi yine umutsuzluk…

    Ama o mevsimlerin geri geleceğinin garantisinin olması ise

alın size bir

Kim Ki-Duk’sal umut!






20100323

Fanzin Sergisi 1: Ankara



11 Nisan 2010 tarihinde Ankara'da Araftafaray Kafe/Bar'da Fanzin Sergisi'nin ilki yapılacaktır. Yaklaşık 60 tane fanzinin ve 20 tane de "Yeraltı" temalı çalışmanın sergileneceği güne hepinizi bekleriz. Aynı zamanda o gün kes-yapıştır günü olup, hep birlikte fanzin çıkaracağız. Kes yapıştır için malzeme biriktirmeye şimdiden başlayın ve o gün "pritt"lerinizi yanınızda getirin.:)


Serginin tarihi ilgiye göre birkaç gün daha uzatılacaktır.

Araftafaray adres:

Konur sokak No: 11 Kat 3
Ankara, Turkey


iletişim için: dusunkarafanzin@gmail.com
anlasilamamak@hotmail.com
etkinliğin facebook bağlantısı:

20100313

yerden yüksek oynayalım


Hep bir adım sonrasını görüyor olmak çok ürkütücü. Görüp kaybolmak gerekiyor bazen. Görmek ve kaybetmek. Kendini kaybetmek. Kendini gördüklerinin içinde yok etmek. Yok olmak gerekli ama birdenbire. Hani yürüdüğün yolun ikiye ayrılmasını beklemeden. Yürüdüğün yolu geriye de dönmeden. Yükselmeli. Yerden yüksekte olmalı.

Oyun vardı. Yerden yüksekti adı. Ebe olanın bastığı tabanla aynı tabana basınca onun seni ebeleme hakkı doğardı. Şimdi bakıyorum da herkesle aynı zeminde ne yapıyoruz biz? Yahu oyun oynamayı unuttuk. Bak bu kez gerçekten kendimizi zeminde unuttuk. Görüyorum ebeleri. Hani kimse onlarla oynamadıkça daha çok ebe çöreklenmiş etrafımıza.

Görüyorum onları ve kaybolmak istiyorum. Kendimi gördüklerimin içinde kaybedesim var. Çok yükselmeliyim, hadi yerden yüksek oynayalım.



 foto: "Vincent Van Gogh'un peşinde, modernizmin izinde" 
sergisinde tarafımdan çekilmiştir.

20100303

gözbebekleri




Gerçekten bu kez en korkuncu olmuştu. Aslında en dememeli, yaşam sürüyor ne de olsa. İnanmakla inanmamak arasında gidip geliyorum bu kez. Bu gidip gelmelerim beni yine çok derin bir kuyuya itiyor. Kuyunun başı kalabalık. Çok fazla kadın gözü görüyorum beni izleyen. Aralarından biri tükürüyor kuyuya. Düşmüşüm bu kez, sadece ayak bileğim incinmiş. Başka bir zarar görmemişim gibi hissediyorum. Kokusunu duyduğum nemli hava genzimi yakıyor. Kafamı yukarı kaldırmaya cesaret edemiyorum. Gözler benim bakmamı bekliyor. İyice bakarsam göreceğim, hatta iyice bakmazsam bile göreceğim işte.

Sonra kuyunun içinde bulduğum bir taşa oturuyorum. Su var yüzeyinde, ayaklarım suyun altında kalıyor. Ayak bileğim suyun içinde acımıyor. Suyu izlemeye devam ediyorum. Sanki çok az olmasını normalmiş gibi hissediyorum. Bunu normal görsem de görmesem de içimdeki his değişmeyecekmiş gibi hissediyorum. Kuyunun içine bakan ve suya yansıyan gözbebeklerini görüyorum. İşte o an ayak bileğim acıyor. Diyorum sanki bu gözlerin dişleri var ve beni ısırıyor. Ellerime bakıyorum ufak tefek çizikler var. Çok eskiden kalma, yeni değiller kesinlikle. Kabuklu ama hala kırmızı. Suya değse artık acımayacak kadar “kabuklu”.

Elimi suya daldırıyorum dalga veriyorum suya. Gözleri görmemek için dalgalandırıyorum. Hatta bununla bir oyun bile yapıyorum kendime. Çok hoşuma gidiyor. Ellerimi suya sokup çıkarıyorum. Elimden süzülen damlalarda gözbebeklerinin olduğunu hayal ediyorum. İşte biri tam avucumda. Bunu bekliyordum diyorum ve ellerimin arasında eziyorum hırsla. Kanamıyor. İnsanın gözbebeğinde kan yok mudur? Bu kadınların kanı hep gözbebeklerinde mi yoktur? Benim yaralarım kanamış olduğu için mi kabukludur? Her yanım kabuk olsa ne olur? Kan nedir bilmeyen gözler üzerimdeyken kabuklu olsan kime ne faydan dokunur?

Gözyaşı hissediyorum. Ellerimi sudan çıkarıp yüzüme dokunuyorum. Ellerimin ıslaklığından kendi gözyaşımı seçiyorum. Annemin siyah mercimekten taşları ayıklamamı istediği o ilk günü anımsıyorum. Anne bunların hepsi birbirine benziyor seçemiyorum dediğimi. “Eğer taşlı bırakırsan sana gelir yemekte” dediğini. Şimdi elimin ıslaklığında gözyaşımı ayrıştırmak isterken aynı şeyi hissediyorum. Eğer suyun içindeki gözbebeklerini şimdi gözyaşından ayıramazsam bana gelirler. Yine gelirler. Hep gelirler. Nolur gelmesinler! “Anne diyerek uyanıyorum. Bunun bir rüya ya da gerçek olması hiçbir şey değiştirmeyecekmiş gibi hissediyorum. Ben daha bir şey anlamamışken annem hemen de odamın kapısında beliriyor. Gözlerini göremeyecek kadar uzağım ona ama soruyorum. “Günaydın anne” diyorum “neden gözlerin kanlanmış?”

 21.02.2010

resim: Fellini/Olağanüstü Öyküler filminden.

20100223

saçların ıslakken yediği rüzgâr



Sorabileceği soruların hepsini sormuştu. Onun açısından gerçekten çok fazla önem arz eden bir konuşma değildi bu. O yüzden belki de sorularını çabuk tüketmişti. Anlaması gereken biri yokmuş gibi davranıyordu karşısında. Bu tavırları sergilemeye daha fazla katlanamayacağını düşünüp hızla kalktı ahşap sandalyeden. Tek bir şey dahi söylemeden ve ilk kez birini onun yüzüne dahi bakmadan terk ediyordu. Hızlı adımlarla yol aldı. Kafenin kapısından çıkıp daha ilk adımını atar atmaz ayağı tökezlemişti. Bunun ona içeride bıraktığı adam tarafından takılan bir çelme olduğunu düşündü. Umursamadı, yoluna devam edecekti. Hızlı ve seri adımlarını çok yavaş yağan ama soğuğunu bir o kadar hızlıca hissettiren kara karşı attı. Paltosunu elinde taşıdığını ve henüz onu giymeye dahi yeltenmediğini o an anladı. Buz kesmiş elleriyle çok da fazla bir şey hissetmeden paltosunu giydi. Az önce kafeden çıkarken de hiçbir şey hissetmediğini düşünüyordu ve o masadan kalkarken de… Birdenbire ağlamaya başladı. Sanırım bu ağlamaktı. Boğazına doğru düğümlenen gözyaşları yutkundukça gözlerinden süzülüyordu. Soğuk havanın etkisi diye düşündü. Onu ağlatacak bir şey hissetmiyordu çünkü içinde. Kafasını yerden kaldırmadan yürüyor, sıcak nefesini sadece kendisinden daha aşağıya doğru serbest bırakabiliyordu. Hiç ama hiç kimsenin yüzüne bakacak kadar gücü yoktu çünkü. Otobüs durağına geldiğinde yaşlı kadınların onu her zamanki gibi süzdüklerini hissetti. Yine mi örgü atkısının modelini sormak için onlara bakmamı bekliyorlar lanet olsun diyordu içinden. O an atkısını ne zaman boynuna doladığını hatırlamadığını hissetti. Bu kafede bıraktığı adam ne zaman dolanmıştı hayatına peki? Ne zamandır oradaydı. Hala orada mıydı? Boşverdi. Annesine döndü. Belki de onu ilk defa bugün sevmediğini hissetmişti. Ona bu şeyleri örmekten vazgeçmeliydi. Kadının biri hele de o bakmazken sormaya yeltendi atkısının modelini. Sordu da. Yüzünde acı bir ifadeyle kadına baktı ve hızla bir sonraki durağa doğru yürümeye başladı. Tüm soğuk sanki yüzüne yapışmış, onu başka bir hayat katmanında eritiyordu. İçi ise yine buz kesmişti. Hareket ederken kemiklerinin sesini duyduğunu hayal ediyordu. Bu onun başka hiçbir şey hissetmemesine / düşünmemesine neden oluyordu. Öyleyse iyiydi. Buna gerçekten ihtiyacı vardı…

Aradan geçen o bir yıldan sonra o gün yaşadığı hiçbir şeyi anımsamıyordu tabii ki. Ne masada birlikte otururken terk ettiği adamı ne de içerisinde estirdiği o soğuk günü. Sakinlik ve umursarlıkla dolmuştu yine herkese karşı. Elinden geldiğince gülümsüyor ve annesini çok seviyordu. Tüm bunların hepsini hissiyat olarak var olduğu ama sözlü bir şekilde dile getirebileceği bir anının hiçbir şekilde olmadığını düşünüyordu şimdi. Evet bak hatırladı şimdi. İnsanı mutsuz edecek bir şey yokken bunu dillendirmek çokça vakit “iyiyim” lerden ibaretti. Bunu kendine olduğu gibi her şeyini iyi de, olsa kötü de olsa söylemesi gerektiğini biliyordu. Bu kendine kızmışlığıyla kalktı bir anda ahşap sandalyeden. Çok iyi tanıdığı kafe çalışanlarına tek bir şey dahi söylemeden yüzlerine dahi bakmadan çıkıyordu. Hızlı adımlarla yol aldı. Kafenin kapısından çıkıp daha ilk adımını atar atmaz ayağı tökezlemişti. Bunun ona içeride bıraktığı kendisi tarafından takılan bir çelme olduğunu düşündü. Ama umursamadan yoluna devam edemedi bir türlü. Belki de dakikalarca o noktaya ve içerideki kendine bakmayı sürdürebilirdi.. Hiçbir şey bilmiyor gibiydi kendine dair.. Tam bir boşluk, kocaman büyük bir boşluk.. İçerisine hapsolduğu sınırları olmayan büyük, kocaman bir boşluk… Bir soğuk hissetti. Saçları ıslakken yediği rüzgârın soğuğu gibiydi bu soğukluk, bir tek elleri üşümüyordu. Atkısını da beresini de almamıştı bugün yanına. Üşütüyordu hava çokça. Bilmiyordu. Tek bildiği gidemediğiydi. Durdu belki dakikalarca. O soğuk onu dondursa ve sonra bir su olup şehrin kanalizasyon mazgallarından içeri süzülse istedi. İstedi ve oldu. Sanki oldu. Bu kez oldu…

21 ocak 2010

20100221

unuttular ve gitti



ben sana bakıyorum, sen benim acıyan yanıma dokunuyorsun. 
ben acımı senin dokunuşunda görüyorum, sen bakışımı acılarımın çokluğunda ...

"Bana sakın başkalarına anlattığın şeyleri anlatma." dedi kadın.

Ne söyleyeceğini şaşırmıştı bu kez yine. Diline dolanan tüm kelimeler aslında bir başka bütüne işaret ediyordu. Saçmalamaya başladı. Bu anlarda duraksayarak konuşur ve karşısındakinin yüzüne bakamazdı. Bir tek cümle söyleyebilmek için onlarca cümle kurması gerekliydi.

 “Bazen cidden çok sinirlerim bozuluyor. Bu kadar hissetmek de neyin nesidir? Neden bırakamaz ki insan kendisini. Neden tutmak zorunda merdivenleri çıkarken trabzanları? Bıraksak, yalpalasak belki ama emin olsak ya düşmeyeceğimizden? Trabzanlara yapışıp da tırnaklarımızı geçirmesek, tenimize sürtünen başka bir şey arzulamasak mesela.. Merdiven çıksak sadece. Basamaklar ayağımızın altındayken kendimizi zeminde hissetsek. Uçmayız herhalde, kanat yok hani nasılsa. Offf. Sinirim bozuluyor cidden bazen yahu. Nedir bu bunalımlar...”

Cümlelerinin boşlukta çok fazla yankılandığını tam da o an anladı. Bir şey duymalıydı, bir şey söylemeliydi karşısındaki adam. Soruya mı çevirmeliydi, off , ama neden ki? İlla ki soru mu olmalıydı konuşması için. Buna bari ihtiyaç duymayan biri olsaydı yahu.. İyi bakalım dedi ve yöneltti sorularını. Birkaç saniye yine boşluğa bakıp,

“Sahi yahu nedir ve peki ama neden?" dedi tam da yüzüne bakarak. Ne sorduğunu çok da fazla önemsemeden. Vurgu soruda değildi çünkü. Sonunda soru olması vurgunun soruda olduğu anlamına gelmezdi. Hani o kadar cümle kurmuştu gerçekten sadece soruya mı cevap verecekti o, yoksa cümlelerine mi merak ediyordu biraz da.

"Bana konuşmuyorsun." dedi adam. Gerçekten acılıydı sesi. Sanki biraz da kızgınlık vardı, neden bana konuşmuyorsun der gibiydi. Başka başka bir sürü şey de hissediyordu, görüyordu kadın hepsini. O “saçmalarken” olmuştu tüm bunlar. Bütün bunlara o sebep olmuştu işte. Şimdi izleyerek keyfini sürebilirdi. İçinde yeşerttiği ve onunla ilgili olmadığına inandırdığı bu saçmalığı gözleyebilirdi dakikalarca. Peki, şimdi ne yapacaktı? Gerçekten ne yapacaktı? Bu kızgınlıkla ne yapabilirdi? Kızgın olunca ne yapardı? Asıl önemlisi onun yüzünden kızgın olunca ona ne yapardı? Sana konuşuyorum diyerek doğru olanı diretebilirdi. Hiçbir şey söylemedi. Yüzündeki ifadeye bir korku ya da merak eklememeliydi? Yüzü hiçbir şey anlatmamalıydı adama -ki kızmak için daha fazla şey bulamasındı onda.

“Peki,” dedi “unutalım gitsin.”

“Tamam.” dedi adam. Çok şey görmüştü, çok şey anlamıştı belki de, çok şey de söylemek istiyordu ama unutalım gitsin işte tam da o anda öyle iyi geldi ki.

Unuttular ve gitti gerçekten de… Unuttukları şeyi ikisi de biliyordu da işte, giden neydi kimse bilmedi, bilemedi belki de.


20100214

bir garip "Boş Ev" anlatımı

Rakamların temsili insan
Var oluşun temsili insan
110=65+45


Sevilen elbisenin barındırdığı kini boşaltmak. Dökülen kanı içine akıtmak.

"Neden beni görmezden geliyorsun" diyene rağmen evlerin içinde kaybolmak, birlikte görünmez olmak, hiç orada bulunmamış gibi davranmak.
-Bilmiyorum belki çevrimdışı hayat.

Her şey o kadar evinken ve saatler ilerlerken, Onun ağladığı an duraksamak. Zamanı Ona sarılıyken durdurmak.

Ve sarılıyken biz olmak. Bizken (iki kişiyken) zor birilerinin orada olduğunu duymak.

Sarılıyken zor.

Yaralı yüzlerin iyileşme evresini yine birlikte geçirmek..

Zarar verenler varsa ve "biz"sek söz konusu.. O zaman zarar vermekten kaçınmamak.

Ve sana ait olmayan bir alanda sen yokmuşsun gibi hiç iz bırakmadan kaybolmaya alışmışken,var olması gerektiği yerde kaybolmanın yollarını aramak.

Sen yoksan kaybolmak gerekli.

Sen yoksan tüm dünyadan kaybolmam gerekli..

Sen yoksan seninleyken kaybolduğum yere gitmeli..

Seni hissetmeli..

Uyumalı belki..

"Bırak uyusun..."

İnsanların arkasındayım. Görmeyecekleri kadar arkalarında.

O da ne? Gölgene dikkat et. O seni ele verir.

Tamamen saklansan ne yapacaksın?

-Tamamen saklansam, başkalarının gözünün arkasında senin gözünün önünde olacağım.

Ve ben, var olmamam gereken yerdeyim.

Sanki gidecekmiş gibi yaşıyorum.

Sahiplenmiyorum evimi.. Sadece çamaşırlarını yıkıyorum. Onlara ait izleri temziliyorum... Ya da düzeltiyorum sahiplenmişlerin aldırmazlıklarını..

Ben yokmuşum sanılan evlerden var olduğumun kanıtını bırakıyorum.

Var oluşumun kanıtını eskiden boş olan evlerde boş çerçeveler bırakarak

anlatıyorum.

Ben anlatıyorum ya. Kimse anlamıyor.

Kimse anlamadığı için bizi, bir "seni seviyorum" a şaşırmak zorunda kalıyor..

Şaşırana gülüyorum.

Evet, o kadar mutluyum..

Kendimi bırakıyorum seni hapsediyorum..


Ve rakamların temsiliyiz biz.
 
Biz insanız..

Sıfır (0) çekiyoruz.



21/04/2007 tarihinde yazılmış bir yazıdır.

20100203

7 ilginç şey ya da "mim"

"sessiz okuyucu" olarak takip ettiğim bloglar var. bunlardan biri de kevaşe'nin not defteri...
ve mimlenmişim, pek alışkın değilim açıkcası ama deneyeceğim.

7 ilginç şey

-aşık olunca yazamıyor oluşumu ilginç buluyorum
-aşık olunca istemsiz olarak hep aşktan söz eden biri olmam kendimde gördüğüm en son ilginç yanım
-ele ayağa dolaşan insanları çok ilginç buluyorum şu sıra
-david lynch'i mütemadiyen ilginç bulacağım
-bilge karasu en son ilginç yazar nazarımda
-beğenilmeyi bu kadar zaaf haline getiren kadınları çok ilginç buluyorum
-son ilginç şeyi yazacakken ilginç kelimesi üzerine düşünüp "ilgimi çeken ama aynı zamanda az biraz absürd bulduğum bir şey" tanımını getirmemi de ilginç buldum şimdi şu anda...

7 kişiyi mimlemem lazımmış. Ben onlara bloglarında yazmak yerine,  buraya yorum olarak 7 ilginç şeyiyazabilecekleri gibi bir seçenek sunsam... İsterlerse blogda yazsınlar, isterlerse yorum bıraksınlar.
Sevgiler..


-Anlaşılamamak Fanzin
-Ömür Defteri
-Kırmızı Günlük
-Anlamayan Adam
-Alright Now, Won't You Listen?
- Bozgun Odası
-Alternatif Fanzin

20100127

nasıl anlatılır?




Bugünün gecesinden beri her gece uyanıp uyanıp tekrar dalıyorum.
Gerçeklikle düşlerim birbirine girdi.
Yaşadığım hayatta güzel rüyaya ihtiyaç duymamak nasıl bir şeydir?
"İşte böyle bir şey" diye haykırabilirim sanırım.
Uykularımın adı, "yaşadığım anları saklama telaşı"...
Onsuz başka bir şey yaşama gereği duymama ihtiyacı...
Ama yine de sıklıkla uyanmama sebep...

Gerçeklikle düşler işte o vakit birbirinin içinde, hissediyorum.
Uyanıyorum aniden ve güzel bir koku duyuyorum.
Benim olmayan, benden olmayan.
Saklıyorum, "başka" bir telaş benimkisi. Uyumak istiyorum o telaşla.

Nasıl anlatılır, yahu hakkaten nasıl anlatılır!? ...


25 Ocak 2010

resim 

20100118

Yalnız Ülkesinin Yalnız Yönetmeni: Nuri Bilge Ceylan

Yalnız Ülkesinin Yalnız Yönetmeni: Nuri Bilge Ceylan



Nuri Bilge Ceylan


Üç Maymun -2008 
 
İklimler -2006 
 
 Uzak -2002
 
 
Kasaba -1997 
 
 


        Saniyede yirmi dört fotoğraf karesinin aynı hızla beyazperdeye yansımasıyla gözümüz arka arkaya gelen karelerdeki küçük farkları algılayamaz, devamlı ve hareketli bir görüntü olarak görür. Bunun neticesinde meydana gelen filmleri büyük bir keyifle ve hayranlıkla seyre dalarız. Tüm bu bilgileri bir kenara not edin ve sinemaya doğru yönelin.


      Bir yönetmen düşünün, sinemanın fotoğraf karelerinin beyazperdede gerçekleştiricisi olduğunu unutmayan. Fotoğraf sanatçısı olması sebebiyle yaptığı filmlerin her karesini iki kat daha fazla hayranlıkla seyrettiren. Evet, Türk Sineması’nda bu yöntemi istikrarlı şekilde kullanıp eşine az rastlanılır bir üslup oluşturan yönetmen Nuri Bilge Ceylan’dan bahsediyorum.

     Bazen bu yöntemi tercih ettiği için ülkesi insanlarının alıştıkları o bol aksiyonlu ya da son dönemde oldukça prim yapan komedi unsurları güçlü filmleri izleyenlerce de yavan ve ağır bulunan bir yönetmendir aynı zamanda. Tabii bunların üzerine 1980 dönemi sonrasında o dönemi ilk kez cesaret edip konuşmaya başlayan bir sinema ile de karşı karşıyayız. Nuri Bilge Ceylan tüm bunların önünde bazen sert, kendine has, bireyi ve ilişkilerini irdeleyen ve bu üslubundan da ödün vermeyip tutarlı yol izleyen bir yönetmen olarak durmaktadır.

     Doğal ve doyurucu bir anlatımı olan Nuri Bilge Ceylan’ın ilk ve son kısa filmi Koza (1995) ile başlayan yönetmenlik tecrübesini Kasaba (1999), Mayıs Sıkıntısı (1999), Uzak (2002), İklimler (2006) ve Üç Maymun (2008) ile  -şimdilik- noktalamıştır. İlk filminden son filmine dek onu ve sinemasını anlamlandırıp belli bir kalıba koymak mümkün olmasa da Nuri Bilge Ceylan filmlerinden ne bekleyip ne beklemeyeceğimizi açıklığa kavuşturmamıza yardımcı olmuştur diyebiliriz.
 
    1959 doğumlu Ceylan, yönetmenliğini, senaristliğini ve yapımcılığını üstlendiği filmlerinden daha ilki olan Koza’yla Cannes Film Festivali'nin ilgili bölümüne katılma başarısını gösterdi. Daha o vakitlerde dünya çapında dikkat çekmeye başlayan yönetmen, yaptığı her filmle mutlaka ödüllendirilip son olarak, 2008 Cannes Film Festivali'nde küçük zaafların büyük yalanları doğurmasıyla parçalanan bir ailenin, gerçeklerin üzerini örterek bir arada kalma çabasını anlatan Üç Maymun filmiyle "En İyi Yönetmen Ödülü"nü aldı.

    Sinema tarihinde de örneklerini sıklıkla gördüğümüz gibi kendi ülkesinden daha fazla dünyadan takdir toplayan ve pek çok ödüle layık bulunan bir yönetmendir Ceylan. Bu yönetmeni tanımak ve anlamak için filmografisini takip etmemiz ve onu “bilerek” izlememiz gerektiğini hatırlamamız gereken ender yönetmenlerdendir.



İpekböceği inceliğinde filmlerinin ilki: Koza

    Koza, 1995 Cannes Film Festivali Uluslararası Kısa Film Yarışması’na davet edilen ilk Türk kısa filmidir. Nuri Bilge Ceylan’ınsa ilk ve son kısa filmi. Kendi anne ve babasının oynadığı film sessiz değil sözsüz bir film olarak nitelenebilir. İlişkilerinin bittiğini düşündürecek kadar birbirinden uzaklaşmış iki kişidir anlatılan... Bunun yanında onlar bir araya geldiklerinde hala birbirlerinin gözlerinin içine bakıp pek çok kez de bakamayıp yoğun duygusallığa maruz bıraktıkları bizler varız anlamaya çalışan…

    Ceylan’ın güzel fotoğraflarla ince ince işlenmiş öyküler yaratan bir yönetmen olmasının öncesinde fotoğraf ve sesleri anlam yönünde yoğurarak ortaya koyduğu bir filmdir Koza. Bu filminde Nuri Bilge Ceylan’ın sinemaya bakış açısını net olarak görebildiğimiz gibi kendini deniyor olduğu da gözlerden kaçmıyor. Nuri Bilge Ceylan Koza filmi için yaptığı açıklamada:

    "Koza, teknik ve estetik birikimime rağmen film yapmaya bir türlü başlayamadığım ve sürekli ertelediğim için korkak ve mıymıntı olmakla suçladığım kendime ettiğim işkenceleri sona erdirmek için giriştiğim umutsuz bir denemeden başka bir şey değildi. Kendimi fırlatır gibi başladım o filmi çekmeye. Bitirdiğimde de neye benzediği konusunda gerçekten bir fikrim yoktu. Ama yine de Koza’yı çekmek, kendi yapıma uygun üretim koşullarını yaratmamı sağlayacak bütün ipuçlarını verdi bana." diye belirtmektedir. Ceylan’ın tüm filmlerini izleyip en sonunda Koza’yı izlediğinizde filme gerçekten başka bir gözle bakıyor ve ilk olmasının naifliğini hissetmenize rağmen ciddi bir yetenek olduğunu da dile getirmeden edemiyorsunuz. Başlangıç böyleyse sonunu düşleyebilmek elde değildir ve bu kesinlikle Nuri Bilge Ceylan filmleri için merak uyandırıcı bir ögedir.

     Nuri Bilge Ceylan, filmlerinin yapımcı / senarist / yönetmen olarak ince işleyicisi konumundadır. Tüm bu yapıyı bütün olarak filmleriyle ele aldığımızda birkaç tespitte bulunmak kaçınılmaz olacaktır. Bunlardan ilki filmlerine verdiği isimlerdir. Sade ve öz bir anlatımla tüm filmin anlam yükünü kapsayan ve içeriği ile isminin bu kadar örtüştüğünü gördükçe insanı şaşırtan isimler koyar. Bilhassa Koza filmi ile Nuri Bilge Ceylan’ın çektiği ve çekeceği tüm filmlere Sevgi Soysal’ın da "Kozası içinde bekleyen tırtıl bir ipek böceğine dönüşüyorsa bu durmak değildir." sözünde bahsedildiği gibi hiç durmayacağı ve hep bize gösterdiği çizgiyi takip etmemiz gerektiğinin sinyallerini vermiştir. Bu nedenle de isminin Koza olması ayrı bir anlamlıdır…

     Bir diğer tespitim ise, Ceylan’ın filmlerinde filmin sonlarına doğru nabzın düşmesi nedeniyle izleyicinin pek çok filmde alışmış olduğu heyecanlı bir son beklentisi gerçekleşmemektedir. Onun filmlerinde bittikten sonra değil, biterken nabız düşer; seyirci olacaklara değil olmuş olanlara adapte olur. Film sonuna doğru filmin bundan önceki sahnelerinin analizi yapılır. Çünkü daha evvel bize verilmiş olanların sebep ve sonuçlarını düşünmemize neden olan filmdeki kişilerin yalnızlığı ön plana çıkar. Olaylar ve durumlar tüketilmiştir. Oturup düşünmenin tam yeridir. Bu noktada bizim filmi bitirirkenki kendimizle baş başa kalışımız, karakterin yalnızlığı ile birebir örtüşür. Bu da izleyiciye filmi filmle birlikte düşünme ve analiz etme imkânı verir. Bu iki unsur, ilk filminden son filmine kadar zihnine “akıl notu” kazımış izleyiciye kendini hatırlatır.

     Ayrıca belirtmek gerekir ki, Nuri Bilge Ceylan filmlerinde yer alan hiçbir karakter bir diğerinin önüne geçmez. Her birinin anlatılacak bir hikâyesi vardır. Karakterlerin gözlemlenmesi gereken davranışları, az da olsa kurduğu cümleleri eşit miktarda ön plandadır. Dolayısıyla filmlere dair bir “ana karakter” tanımlaması yapmak doğru değildir.



     “Kasaba”da “Mayıs Sıkıntısı” var!

      Nuri Bilge Ceylan’ın 1997 yılında çektiği “Kasaba” filmi, tipik bir Anadolu kasabasında yaşayan ve üç kuşağı bünyesinde barındıran bir ailenin hayatını, çocukların hali hazırda yaşadıkları hayat düzeni üzerinden anlatan bir filmdir.

      Kabaca çocukların kendi ve aileleriyle geçirdikleri hayatlarını dörde ayırmıştır yönetmen. Bunlardan ilkinde, bir kış günü, ailenin on yaşlarındaki kızının okuduğu ve onun toplumsallaşma sıkıntılarını barındıran ve çevresindeki hayatın birtakım sosyolojik özellikleriyle tanışmasını sağlayan bir ilkokul sınıfında geçer.

      İkinci bölüm, okuldan çıkmış olan kızın, kendisinden dört yaş küçük erkek kardeşiyle kasabalarının ormanlık alanında yaptıkları küçük yolculuğu anlatır. Bu yolculuk tabiatı ve hayvanlar dünyasını öğrenmek ve tanımak için çabaladıkları anlardan oluşur. Filmde bu ormanlık alanda geçen sahneler, onların “oyun alanı”nın doğa olduğunun açıklamasıdır bir nevi. Yolculukları esnasında bir çocuğun gelişimine eşlik eden bu oyun alanının saf ve yalın tasviri yapılır. Pek çoğumuzun teknolojiyle iç içe büyüdüğü bir ortamda bizim koşullarımız olmasa da doğa koşullarının insanı ne gibi meraklara, şüphelere, vurdumduymazlıklara götürdüğüne ilişkin ipuçları da vermektedir. Kendilerini bekleyen ailelerinin yanına geç de olsa varan çocuklar üçüncü bölümde, o ana kadar birbirlerinin ve doğanın gizemleriyle yüz yüze kalmış olup, büyükler dünyasının karanlığına ve karmaşasına tanık olurlar. İlerleyen gece içerisinde mısır tarlasında derin sohbetler eden aile bireylerini dinleyerek uyku ile uyanıklık arası gidip gelirler. Ateşin etrafına oturmuş ve her biri başka bir dönemi temsil eden büyükler dünyasının çelişen, zaman zaman sertleşen, bazen şefkate dönüşen gizemli dünyasına tanıklık ederler.

      Film bize küçük bir taşra kasabasında sıkışıp kalmış aile bireyleri arasında oluşan düşünsel ve düşsel uçurumları, iletişim ve algı farklarını, değişen toplumsal hayata ayak uydurmakta bocalayan bir ailenin bireyleri arasındaki üstü kapatılmış utangaç öfkeyi resmetmektedir. Tam açığa çıkamayan kişilik çatışmalarını hoş bir ironi ile bize yansıtan yönetmen, sıradan yaşamın vazgeçilmez dekoru olan sıkıcılık ve tekdüzelik atmosferinde anlatır öyküsünü.

      Dördüncü bölüm ise evde geçer. Bilinçaltına en derin hükmün çocukluk anılarıyla meydana geldiğini doğrularcasına rüyalarla iç içe örülmüş sakin bir sekanstan oluşur. Kişiler ne kadar küçük ve sakin kasabada sıkışıp kalmış olursa olsun hayatları devam etmektedir. “Doğanın kendisine ayak uydurarak yaşama” dürtüsü çocukların ruhunda bağışlama, şefkat, merhamet, acıma  gibi temel insani dürtülerin uyanmaya başlamasıyla film sonlanır. Bunların pek çoğunu hissettirmeye çalışan rüyalar bir film sonu için oldukça anlamlı ve bir o kadar da durağan geçer. Bu filminde bilinçaltının ince ince işleniş öyküsünü Nuri Bilge Ceylan da kendi sinemasıyla anlatmayı tercih etmiştir.

      Kasaba’dan sonra 1999 yılında çektiği Mayıs Sıkıntısı filminde, yine bir aileyi konu alır. Muzaffer çocukluğunu ailesi ile birlikte geçirdiği kasabayı uzun süre sonra film çekmek için ziyaret eder. Nuri Bilge Ceylan, mayıs ayının verdiği bahar neşesini altüst eden bir tavırla filmin ismini koymuş olup bunu bilhassa bu aya dair tabuları yıkmak için tercih ettiğini de dile getirmiştir.

    Muzaffer’in babası Emin, tarlasının yanındaki ormanlık bölgeyi, tarlasının hudutları içine katma mücadelesindedir. Dokuz yaşındaki yeğeni Ali ise babasına bir müzikli saat aldırabilmek için uğraşır. Bu uğurda halası tarafından bir sınava tabi tutulmayı kabul eder. Eğer bir yumurtayı kırk gün kırmadan cebinde taşımayı başarırsa saat konusunda bir şansı olabilecektir. Kuzeni Saffet ise işleri pek yolunda gitmeyen biridir ve renkli bir yaşam vaat eden İstanbul'a göç etmeyi hayal eder. Filmde herkesin bambaşka hayallerinin olduğu bir aile yer almaktadır. Nuri Bilge Ceylan’ın kendi anne ve babasını oynattığı Mayıs Sıkıntısı’nda onun hayalinin de tıpkı filmdeki Muzaffer gibi film çekmek - ama bir farkla herkesin hayallerinin filmini çekmek- olduğunu görürüz. Fakat bu buluşturma her hayalin mutluluk getiremediği vurgusuyla bu mayısın bambaşka sıkıntılar veren bir mayıs olduğunu izleyiciye hatırlatarak son bulur.

      Henüz iki film çekmişken dünyaca ünlü film festivallerinden, ülkemizde ve uluslarası alanda pek çok ödül kazanmıştır. Bunlardan birkaçı; Kasaba filmine verilen Berlin Film Festivali (1998) "Caligari Ödülü" iken, Mayıs Sıkıntısı filmiyle de Buenos Aires Uluslararası Film Festivali (2001) ve 36. Antalya Altın Portakal Film Festivali (1999)’nde en iyi yönetmen ödüldür.




      Herkes Kendine “Uzak”

      Nuri Bilge Ceylan’ın 2002 yapımı bu filmi üçüncü uzun metrajlı filmi olup, bizi zaman ilerledikçe kendimizden ne kadar “uzak”laştığımıza ikna eder. Böylelikle Ceylan sinemasına yakınlaşmak için bize bir adım atma şansı verir.

      Ailesinden uzakta tek başına yaşayan Mahmut, İstanbul’da hayatını sürdürmeye çabalamaktadır. Daha evvel kurmaya çalıştığı başka bir çekirdek aile düzeninin de başarısızlıkla sonuçlandırmış olup karşımıza hep geç kalmışlıklarıyla çıkmaktadır. Bunlar onun olmak istediği insandan ne kadar uzaklaşmış olduğunu gözler önüne sermektedir. Üstelik bu hali değiştirmek için de hiçbir çaba harcamamaktadır.

      Hepimizin hayalleri, umutları, planları, beklentileri olduğu yaşamımızda tüm bunları hiçe sayan “kendi ölümünü çok erken ilan eden” bir adamdır karşımızdaki. Hayatını, insan ilişkilerini, hüzünlerini ve içerisindeki türlü bastırılmış duyguları hiçbir çaba harcamadan ezip geçmektedir Mahmut. Bu hal bizi zaman zaman donuk gözlerle ve onun için umutsuz bir bekleyiş içinde öylece bırakmaktadır.

      “Sen gitmiyorsun diye hayat devam etmiyor anlamına gelmiyor. İdeallerini gömmeye hakkın olduğunu düşünmüyorum.”

     Nuri Bilge Ceylan sinemasında bizi Mayıs Sıkıntısı ve Kasaba’dan oldukça uzağa savuran bir filmdir Uzak. Bu filmle bizi kendine yakınlaştırır ve sonraki eserleriyle hep bu yakınlığın beklentisini oluşturmamıza mahal verir. Yoğun duygusuzluğa geçiş aşamasının, her şeyi onlarca kez hayal edip gerçekleştirememiş bir insanın artık hayal etmekten vazgeçiş öyküsüdür anlatılan. Bu öyküye Mahmut’un “uzak”tan akrabası Yusuf memleketinden İstanbul’a dair umutlarıyla gelmiş biri olarak eşlik eder. İkisinin beklentilerinin ironisi filmde oldukça büyük bir lezzet bırakırken; hayata tutunmayı istemek ama elle tutulur hiçbir şey yapmamakla, artık tutunmayı istememek arasında ne fark vardır, sorusu kafaları oldukça meşgul etmektedir.

     Uzak, Nuri Bilge Ceylan filmlerinin genel yoğunluğunu taşıyan ama bir o kadar da bunu düşük tempoda aktaran, filme odaklanıldığında bilfiil beyin fırtınalarına imkân tanıyan bir filmidir. Bu sayede pek çok filminde yaptığı -yazımın başında da bahsettiğim- gibi nabzın oldukça düştüğü, alışılmışın dışında durağan film sonuyla, tüm oluşturduğu sorular üzerine iki kez düşünmemize sebep olacak ve bir sonraki Nuri Bilge Ceylan filmine geçiş için yeniden güç toplamak gerekliliğini tekrar tekrar hatırlatacak bir film olmuştur.

      Film, 56. Cannes Film Festivali (2003) Büyük Jüri Ödülü, 39. Antalya Altın Portakal Film Festivali (2002) En İyi Yönetmen Ödülü ve 24. Siyad Türk Sineması Ödüllerinden (2002) En İyi Film Ödülü gibi daha pek çok ödül almıştır. Nuri Bilge Ceylan’ın bu filmine kendi sineması için bir dönüm noktasıdır da diyebiliriz.



       İlişki “İklimler”i

       2006 yılında çektiği bu filminde Nuri Bilge Ceylan bir ilki gerçekleştirmiş olup eşi Ebru Ceylan ve kendisi oyuncu olarak yer almıştır. 59. Cannes Film Festivali’nde (2006) FIBRESCI Ödülü’ne layık görülen bu film, aynı yıl yapılan Altın Portakal Film Festivali’nden de pek çok dalda ödülle dönmüştür.
İklimler’de isminin çağrışım yaptığı gibi iki sevgilinin her mevsim değişen aşklarından öte, bir mevsimde kaç iklim değişikliği geçirdiklerinin anlatımı verilmiştir. Mevsimler değiştikçe ilişki yön değiştirdiği gibi, dakikalar da bu değişikliğin büyük oranda şahidi konumundadır. Yolunda gitmeyen bir şeylerin somut varlığı ile bazen moral bozacak bir ilişki sürecine girilirken, soyut varlığı ile kendini hissettiren “aşk” tüm bunalımları bir anda silip götürebilmektedir. Ama somut varlığın hepten yok olmayacağı, olamayacağı kendini sık sık hatırlatıp bir gerçeklik oluşturmaktadır.

      Yine sevgi, umut, beklenti üçgeninde dönen anlara şahit edildiğimiz bu Ceylan filmi, bazen çok sinirlenmiş, bazen sevgiyi yoğun hissetmiş, ara ara da hüzünlenmiş şekilde bizi karşılar. Bu karşılama anında bir gülücük atacaktır yönetmen hissetmeye yeltendiğiniz tüm saf duygularınıza.



      İnsanlığın En İyi Oynadığı Oyun: “Üç Maymun”

      Nuri Bilge Ceylan’ın 2008 yılında çektiği bu son filmi, yine Cannes Film Festivali’nden ödülsüz dönmeyerek bizi gururlandıran ve Altın Palmiye En İyi Yönetmen Ödülüne layık görülen filmidir. Bu filminde Nuri Bilge Ceylan’ın sinemasının o genel anlatımının hissedildiği sahneler yer almaktadır. Bunun yanında oyuncu seçiminde büyük oranda bir değişikliğe gittiği de gözlemlenmektedir. Yavuz Bingöl, Hatice Aslan gibi oyunculara yer vermiş olup, İklimler’in aksine çocuklu bir ailenin her ferdinin aile bağlarına değer verdikleri ve vermeleri gerekliliğinin vurgusu yapılmaktadır. Verilen değerin sarsıldığı ya da hiçe sayıldığı anların varlığı da aileyi üç maymun oynamaya iter.

       Öncelikle, yirmili yaşlarında genç bir çocuk sahibi Hacer’in, eşi hapiste olduğu müddetçe ailesine olan sadakatinin süreğensizliğine mi değinmek daha gereklidir? Yoksa cümleyi başa alıp sırf ailesine daha rahat bir hayat yaşatabilmek uğruna para için kendisine suç işlemiş süsü verilmesini kabul eden ve hapiste olduğu süre boyunca ailesinden uzakta hiç de huzurlu olmayan bir babanın varlığına mı değinmek daha gereklidir? Olmadıysa, arkadaş çevresinden çabuk etkilenen ve türlü pisliğe bulaşma evresinden çıkmaya çalışan ve babası hapiste olduğu süre boyunca onun yerine annesine bakmak durumunda olan İsmail’e mi değinmeli? Aslında tüm bu sorgulamadaki amacım, size, filmde ailenin her bir bireyinin diğerlerinin önüne asla geçmediğini ve ortaya başkarakter olarak “aile”nin konduğu bir Nuri Bilge Ceylan filmiyle karşı karşıya olduğumuzu anlatmaktır.

      Tüm aile fertlerinin ortak noktasının filmdeki ev olduğu gibi diğer ortak noktaları da kayıplarıdır. Kaybettiklerinin onlara bir aile bütünlüğünü ve bir anlamda görmemek, duymamak ve dile getirmemek üzerine biçilmiş “Üç Maymun”u oynamanın gereklerini yerine - zorla da olsa - getirdiğini gözlemleme fırsatını doğurur.

      Üç Maymun filmi, Nuri Bilge Ceylan sineması tanıyan ve sevenlerini oldukça fazla cümle ve yaşayışa yer vererek diğerlerinden farklı olduğu için şaşırtmıştır. Ama yine de anlam ve sinema dili açısından müthiş bir doygunlukla da baş başa bırakmıştır.



       Kimseye Benzemeyen Yalnız Yönetmen

       Yaptığı bir röportajda“İster film yaparken ister normal yaşantımı sürdürürken, Çehov'un dünyasının her zaman güven verici, ılık bir yorgan gibi üzerimi örttüğünü ve beni ısıttığını hissetmişimdir.” diyerek sırrını dile getirmiştir Ceylan. Bunun dışında her ne kadar Antonioni, Tarkovski gibi dünyaca ünlü rüştünü ispatlamış yönetmenlere benzetilmeye çalışsa da Türk Sineması adına gerçekten değerli ve sağlam adımlarla dünyaya açılan bir yönetmendir. Bu sene 62. Cannes Film Festivali’nde jüri üyeliğine seçilerek de bir ilki başarmış olup yolda devam edeceğine inanıyorum.

       Kendi ülkesinin ilklerine imza atan ve oldukça başarılı yönetmenini tanımayan, anlamayan, filmlerini izle(ye)meyen herkesin onu bu yolla yalnız bırakması bizim yalnızlığımızla örtüşmektedir. Cannes’ta ödül alırken, "Ödülü, tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme adıyorum" demişti. Onu bu ülkede destekleyenlerin yalnızlığını(azlığını) da yaşatmamak gerektiğine inanıyorum.


Ayrıca Nuri Bilge Caylan'ın sitesinden yani buradan da okuyabilirsiniz...


.
Yasemin Şahin, Eylülce Dergisi, Sayı: 3, Mayıs-Haziran 2009