"Kaplumbağalar da uçar!"

"Ev sanki geçmiş yüzyıllara uzanan büyük, suskun bir ailenin üyeleriyle dolu. Orada, ikinci kişiliğimle yaşıyorum ve yaşamı geniş anlamıyla, bir var olan bir yok olan bir şey olarak algılıyorum."

-Carl Gustav Jung-

20091223

"Kendine Rağmen"



 


“Sonra yüzler de duygularımı ayaklandırmaz olunca, sonra ateşten gözlerin ateşi sönünce, bütün o arzulara yabancı kalınca, işte tam o renk… Şimdi bu renk… O renk bu duyguyu, bu arzuyu şu an’ı verecek dediğim renkler kayboldu.”*

Gökyüzü üstlerini örtmüyordu artık. Kendini karanlığa bürümüş bulutlar ağlamak üzere kapanmıştı ani bir hışımla.

Gökyüzünden ilham alan, gökyüzünün ışığını avuçlarına sığdıramadığı için hayıflanan onlarca insan şimdi karanlığı her gün biraz daha kendilerine yanaştırmak zorunda kalmıştı.
Avuçlarına doldurdukları tüm kara bulut ninnilerini üstlerine sürterek kurtulmaya çabalıyor ve bunu yaptıkça kendileri de kapkaranlık oluyordu. Bugüne dek anlamını bildikleri ama bir türlü istediğini ona veremedikleri gökyüzü, onların vakti zamanında avuçlarında tutamadıkları tüm ışıltıları emmişti içine. Tüm renkler tek bir siyah veriyordu artık onlara ve tüm renklerin onun içinde olduğunu tek bilen gökyüzüydü yine. Işıltıların içinde karanlık görebilenler bir nebze daha mutluydu sanki. İşte onlardan biri tüm karanlıklaşmaya yüz tutmuş insanların içinde gün geçtikçe parlamaya başlıyordu. Kimse fark etmiyordu tabii gökyüzü dışında. Kafasını göğe kaldırmıştı ve tüm içtenliğiyle içine çekiyordu karanlığı. Işıltıya hiç ihtiyacı olmadığı için seviyordu gökyüzünü… Karanlık gözlerine rağmen her şeye ama özellikle de “kendine rağmen” seviyordu gökyüzüne bakmayı. Onun dinlediği gökyüzü ninnisi başkaydı. Diğerleri anlamazdı.

Gökyüzünün insanların üstlerini örtmekten vazgeçtiği ve artık kendi üstünü örteceği duyuruldu cümle âleme. Gazeteler tam sayfa haber yapıyor ve bunun gerçekten büyük bir son olacağını düşündürüyorlardı. Gökyüzü için… İşte insanların tüm yanılgısı burada başlıyordu.

“Gökyüzü için mi, insanlık için mi?”

Derslerde gökyüzünün tanımı bir aydınlanıp bir kararan değil artık kapkaranlık olacak olan olarak yapılmaya başlanmıştı. Paris Pişmiş’in yıldızlarının bir adı anlamı kalmayacak, hepsine karanlık denecekti! Ne garip… Herkes bir noktadan sonra karanlıklar içinde aydınlık bulma telaşına sürüklenecekti. Aydınlık bir hayatken her şey ne yapıyorlarsa, karanlığa da alışıp aynı hayatı yaşayacaklardı. Vakti zamanında aydınlık ve renkli gökyüzüne itimat göstermeyen ve sürekli yetmediğini dile getiren insan müsveddeleri bu karanlığın içinde bir bir ölümlerini ilan edeceklerdi.  İnsanlar karanlığa mahkûm olmuşluklarıyla eski renkleri ellerinde bir fenerle arar olmuşlardı. Fenerler hep bir başkasının gözünü alıyor ve onları bir anda görünmez kılıyordu.

“Yapay ışıklar hep başkalarını kaybettiriyordu işte!”

Karanlık içinde bakmayı öğrenmeliydi bu insanlar. Gökyüzü tüm karanlığıyla bunu onlara öğretmeliydi artık. Öğretmek için karanlık hale getirmek ve onların bunu karanlık olmayı istemekle birleştirmesini istiyordu. Kendini de sırf bu yüzden karartmıştı zaten. Anlamaları gerekiyordu, insanların üstünü örtmek yerine neden kendi üstünü örtmeyi tercih ettiğini. Bunu anladıkları an aydınlanacaklardı.

“Şaka mı?”

 Buna alıştıkları an mutlu olacaklardı. Öyle sanıyorlardı. Artık bir noktadan sonra anlayanlarla anlamayanlar ayrışmaya başlamıştı. Birileri ilk kez hayatın bu kadar genel analizini yaptığı için kendini gerçekten önemli hissediyordu. Ve onlar bu konuda kendilerini gerçekten ama gerçekten önemli hissetmeye başlamıştı.

“Bir insanın kendini önemli hissetmesi ne zamandan beri kendini anlamak olmuştu ki?”

Aralarında öteden beri karanlık olanlar vardı. Onlar için gökyüzünün kararının bir önemi yoktu, çünkü onlar zaten hiçbir zaman aydınlığı hak etmeyen insan müsveddesi olduklarını kabul ediyorlardı. Hiç fark etmezdi gökyüzünün ya da diğer insanların ne halde olduğu. Anlayan herkes anladıklarını anlatma konusunda kendilerini müthiş yetenekli ve bu görev onlar için biçilmiş kaftan gibi görüyorlardı. Bunu anlamak büyük bir şeydi çünkü kendilerince, karanlık şehirlerin karanlık sokaklarında topladıkları karanlık yığınlara her şeyi ama her şeyi anlatmak üzerinden toplaşmalar hazırlıyorlardı. Yolda gördükleri herkesle konuşmaya çalışıyor ve onların da anlamasının herkesin kurtuluşu olacağına inanıyorlardı. Zaten karanlık olanlar bu insanlara hiç yaklaşmıyor onların konuşmalarının tek bir cümlesini dahi duymayacak kadar kendilerini dinliyorlardı.

“Peki kendileri ne anlatıyordu?”

Anladıklarını düşünenler anlatmaya devam ettikçe insanlar ölüyordu. Gökyüzü büyük bir mutlulukla izliyordu tüm olanları. Anlayanlar ne kadar az olurlarsa olsun, dünyanın sadece o kadar az insanla var olmayacağını anlamıyorlardı çünkü. Eline birer fener alan tüm anlamışlar, anlamayan tüm insanların yüzlerine o feneri tutup ölmelerine sebep oluyorlardı. Ne kadar çok yan yana olurlarsa o kadar iyiydi sanki. Tek kavrayamadıkları şey gerçekten mutlu olmanın ve tek tip, tek bakış insan olmanın imkânsız olmasıydı.

“Bir anlamı yoktu bunun!”

İnsanların sadece kendileri yetmeliydi ve kendilerindeki en karanlığın içinden aydınlıklar doğurmalıydılar. En karanlık halleri yalnızca insanın kendi içinden görülebilmeliydi. Aydınlığın avuca düşen parçalar olması ve onların avuçlarına sığmadığı için hayıflanması hali sıfırlanmalıydı.

Bunu anlamak zaman almayacaktı. Bunu anlamak bir anda da olmayacaktı. İnsanlar sadece ve sadece anladıklarını bileceklerdi. Kendilerini bileceklerdi. Karanlık olacaklardı sonra. Karanlıklara rağmen ve en önemlisi de “kendilerine rağmen” yaşayacaklardı. Rağmenler birleşmeliydi, karanlıklar insan olmalıydı. Gökyüzü kendi hükmünü kendi ışığını ve ışıksızlığını tüm insanlara rağmen sürdürüyordu çünkü. Kendisinden beklenen ya da beklenmeyenler savurduğu ışıltıları avuçlarına sığdıramadığı için hayıflanan ve onları kaybettiğinde kendini de kaybeden tüm insanlar görmeliydi gökyüzünün kendini örtmesiyle artık bir şeyleri. Aydınlık kendisine ihtiyaç duymayanlara görülecek, karanlık içinde tüm renklerin olduğu bir cümbüş olacaktı.

Ve karanlık insanlar… Onların kendileri dışında gördükleri bir şey yoktu.

“Kendini bilen kendine rağmen çok şey görebilme yetisi sahibidir.”

yazdı gökyüzü karanlık duvarına. Hatta ara ara yazıyordu ışıklı yazılarını… Işıklarla bezedi yazdıklarını ama görünen tek şey yine çok karanlıktı insanoğluna!


14 aralık'09
AKE
* Selim İleri

0 yorum:

Yorum Gönder

Related Posts with Thumbnails
haberler haberler