20100930

“Zahmetli şey ölü olmak.”

















Birileri azgın sularda boğuluyorken siz hep yüzmeyi bilen oldunuz?


Gerçekten bana biri şu kadar ömrün kaldı falan desin de hayatı hissedeyim istiyorum. Sanki kendimi bıraksam şimdi ayaklarıma yığılırım. Aldığı nefesin ciğerlerime dolmadan geri çıkıyormuş gibi. Hızlı hızlı nefes alıyorum nefes aldığımı hissetmek adına. Nefessiz kaldığım anlarda bunu yapıyorum ve işte o an diyorum ki hala ciğerlerime dolmuyor sizin havanız. Sizin gökyüzünüz. Sizin insanlığınız bana erişemiyor. Ben ki onu kısa kısa sadece yaşadığımı hissetmek için kullanıyorum. Kalan zamanlarda ise bir ölüyüm. “Zahmetli şey ölü olmak.” [1] Yaşamaktan çok çok daha zahmetli. Kendini bıraktığınız o leziz ve insancıl duygularınızdan ben tiksiniyorum. Ben kendimden ve insanlığımdan nefret ediyorum. İhtiyaçlarımdan ve yaşama zorunluluğumdan nefret ediyorum. Siz kendiniz dışında bir şeyler olmadan gerçekten yaşayabilseydiniz kimse kabuslarından korktuğundan söz etmezdi. O uykunuzdan sizleri sıçratan ve her gece gelebilirliği ile sizi tüm yolunmamış tüylerinizden bir bir çekip bayıltan uykunun içine gömen kızgın kabuslarınız... Size çok kızgın olan siz, tüm o kabuslarda gördüğünüz baştan ayağa sizsiniz. Siz hayatı ve başkalarını sevmeye bakın, müthiş kabuslar o kızgınlıkla sizlere karanlık bir geceye düşürecek. Ve siz, lütfen devam edin yaşamaya, her karanlıkta ışıklara ihtiyacınız var çünkü. Karanlığın en saf olduğu sokaklara bile birer sokak lambası yamamak meziyetiniz ne de olsa. Rahat bırakın karanlıkları rahat bırakın karanlığınızı, işte o zaman nasıl nefret dolu biri dolu olduğunuzu göreceksiniz...

Şimdi size yarım insanlığımla nasihat vermekten vazgeçip kendimden söz etmem gerekiyor ya da gerekmiyor! Gerekmeden yapayım öyleyse.

 Kendimi gün boyu süren bir içi boşluk sarhoşluğunda hissediyorum. Hani bir tane bile bira içecek olsam sarhoş oluyorum. İçerken dudaklarımdan ayak tabanlarıma kadar hızla aktığını hissediyorum her şeyin. Buz gibi bir sarsıntı. Ellerimde morarma yapıyor bu sarhoşluğum. Mosmor izler var vücudumda. Dokunsam ağlayacak kemiklerim. Dokunsam kırılıp elimde kalacak bedenim. Ben dokunmayım istiyorum, olmuyor. Kendimi yoğuruyorum ve sonra o çok bildiğiniz şekilsiz poaçalardan yapmaya çalışırken buluyorum... Gözyaşlarım yüzümde çukurlar açtı. Göz altlarımdan dudaklarıma doğru gidilecek yolu biliyor ve bana bile sormuyor ne zaman taşacağını artık... Kendimi aynada daha net görmek istediğim için gözlük kullanmaya başladım. Gözlerim bile gördüklerimi puslu hale getiriyor artık. Bıraksam hiç görmeyecek ve silecek. Düşünsenize silinecek tüm gördüklerim. Nasıl silinebilir ki? Tüm o boktanlığıyla hayat içerisinde kırıntı bırakıyor. Dönüş yolları can kırıntılarıyla dolu ve ben onları görmeyecek kadar kör olursam size benzemez miyim? Sonra sadece kabuslarımda mı başlar o kötü olan her şey, aslında hayatın bir yansımasıyken...

Saat takmaya başladım yeniden. Bileklerim terliyor morluklarım saatin kadranına işaret ediyor. Saçlarım eskisi kadar mutlu ve kıvırcık değiller. Kestireyim diyorum annem izin vermiyor. Evimiz üçüncü katta biliyorsunuz ya da bilmiyorsunuz, siz bilmeden anlatayım ben öyleyse.

Balkondan aşağıya inmeyi denedim geçen kanatlarım yerinde yoktu... Araba kullanmayı öğreniyorum yeniden. Bir aracın üstüne üstüne gidersen o araç seni ezmemek için sağa kırarmış direksiyonunu. Geçen denemek istedim direksiyonu sağa yaslayan ben oldum. Yahu diyorum herkes aslında her şeyi bilmiyor! Aslında hiçkimse  hiçbir şey bilmiyor!

Sorduğum sorulara artık kendim cevap veriyorum o yüzden saat takmaya başladım. Bir başkasına sormaktan vazgeçtim. Bir ağıt tutturdum gidiyorum. Goran Bregović’in “Death” [2] ezgisi eşliğinde okuyorum saatlerce. Dediler ki, Rilke, Duino Ağıtları’nı on yılda yazmış. Bir on yıl daha yaşamak ne zor geliyor, bir bilseniz.

Kendimi iyice kendime vermişim şu sıra. Dedim bu nasıl bir yüktür bırak artık onu! Bırakmadı. Bırakırsam kabuslar başlayacaktı. Sizin gibi bırakamadım kabuslarım olduğu anda yine kendime sardım. İnsan kendisine bile alışabiliyor inanabiliyor musun? Bu alışkanlık ne meret bir şey. Yaşamak gibi. Olmayınca yadırgamak gibi. Hani tıpkı evden çıkarken o kapının kulpunu tutup çıkacağını bilmek gibi ve kapının kulpu artık olmayınca nasıl çıkacağını bilmemek gibi... Anneme o yüzden balkonu kullanayım dedim, doğarken bıraktığım kanatlarımı vermedi. Nasıl olacak diyorum o zaman! Kimse bundan söz etmiyor! İnsan bilmeyince ne yapar, ben bu hali bilmiyorum, bu halle ne yapılır bilmiyorum. Kimse bana bundan söz etmiyor! Herkes iyiden güzelden söz edebiliyor da kimse bu halin anlatımına bile girişmiyor.

Diyorum kendimsizlik kedisizlik gibi bir şey. Alıp sarıp sarmaladığın, ellerinle beslediğin, kucağında uyutup okşadığında kimse bunların sana nasıl yapılacağını öğretmiyor, göstermiyordu. Şimdi kedi yok. Kedisiz ne yapılacak anlatan yok! Bende mi başkalarına sarayım kendimi şimdi. Bu çok anlamsız dostlar, insan hani kendi kendine yetebilmeliydi! Nasıl yaptığınızı anlatsanız şimdi. Hadi anlatın bana nasıl oluyor yaşamak. Kimse bunu anlatamıyor çünkü hiç kimse gerçekten yalnız kalmadı ki. Bu korkunç insanlığımız bize dayanamadı hiç bir zaman. Şimdi ben ölüyüm dediğimde “yaşaman lazım”ı ne kolay söylüyorsunuz? Ben boğuluyorum dediğimde yüzmeyi bilen hep siz oldunuz değil mi?

Kendimi kendimle bıraktım, şimdi bir ke-n-diye verdim aldı gitti. Kedimsiz ne yapacağım anlatan yok! Hayatımın sessiz harfleri çoğaldı yine. Zaten yirmi bir tanelerdi diyor biri, duyuyorum. Yirmi dokuz diye bağıranları hatırlatıyorum ona, sıkıysa yirmi bir taneyle yaşasana!




Sana söz veriyorum kendim, tren raylarının bittiği bir noktanın varlığını bilen ama sana söylemeyen bir ke-n-din olmayacak artık. “Senin ona sorduğun, kim görmüş ki tren raylarının bittiği noktayı” sorunu yanıtsız bırakmayacak. Sen artık gördüğünde “zaten biliyordum” demeyecek. Sevgili kendim, şimdi kolundaki saate bak ve o saatin bulunduğu kadranı üç bin, beş bin kez dönen bir akrep ve yelkovan hayal et! Ve şimdi o herkesin durgun dediği sularda boğulmayı sürdür. Bu dalgalar tren raylarına bile sarmış haberiniz yok. Tren raylarının lafı mı olur kıyısız okyanusumda. Kıyı yok, dağ yok, tepe yok, bir küçücük ada bile yok; ama dip çok! Esiyor rüzgar tüm hışımıyla tam da benim gözyaşı çukurlarıma. Siz o rüzgarı da biliyor ve tanıyorsunuz değil mi? Siz size ait olmayan her şeyden haberdarsınız zaten! Bir başkası boğulurken yüzmeyi bilen hep siz oldunuz! Yahu bakın diyorum gerçekten boğuluyorum siz bana diyorsunuz ki saatini kolundan çıkartma. Su geçirmeyen bir hayatım olsaydı “her şey naylondan” [3] olurdu ve sizin dediğiniz gibi saatle yüzebilirdim. Ama üzgünüm ki sevgili kendim ben su geçiriyorum. Şimdi tüm karalamalarım içimden akıyor ve dudaklarımdan ayak tabanlarıma kadar hızla aktığını hissediyorum her şeyin. Buz gibi bir sarsıntı. Titriyorum ve vucüdümdaki morartıları seyrediyorum. Acıyor diyorum. Canım o kadar acıyor ki! Siz duymuyorsunuz. Yüzmeyi biliyorsunuz yine. O kadar kendinizdesiniz. Ben ki o kadar kendim-sizim.

Birileri geçen her şeyi yıkıyorum ve geriye ne kaldığına bakacağım dedi. Geride ben kaldım demek için çırpındım. Buradayım yahu dedim, siz okyanuslar üzerine çörek otu serperken... Annem yüz seksen dereceye getirirsen poaçaların çörek otlarına bir şey olmaz derdi. Ben bu okyanusta patlayan volkanları gördüm yine bana bir şey olmadı. Geriye kalan tek şeydim bunu kendime bile kabul ettiremedim. Sonra dedim kendim bile kendimi kabul etmiyorsam o zaman işte tam da bu okyanusta kendimsiz bir kıyı bulmalıyım. Sizin o kendinizi kabul edip de yanınızda götürdüğünüz kıyılarda ben ke-n-dimsiz kalmalıyım. İyice bakın etrafınıza siz neredesiniz? Gerçekten sizin yanınızda kalan sadece  siz misiniz? Kalabalık insan müsvetteleri olmadan bir hiçsiniz. Sonra bunu bile kabul etmeyip kabuslarınızı yadırgayın durun zavallılar. Kime ne söylüyorum ki!

İşte zavallı ben!

Ah şu depdebeli okyanusta bir kıyı bulsam zaten direk tırmanacağım düz duvarları olsa da... Tek farkla ki, kendimi bırakacağım... Kendini bırakırsan kapılara gereksinim duymazsın; yüzme bilmek zorunda değilsindir; kanatlar mı, geçelim dostlar, kaplumbağalar da ölebilir; tren raylarının bittiği noktada dümen sağa kırılacak bu belli!

Herkes kendi rayından çıkacak!

Hayat bu raylarda daha fazla süremez artık! Üzerinize çörek otu serpmişlerle annelerinize gidin ve size yüz seksen derecelik fırını anlatsın. Sonra onlar volkanlardan aşağıya akan lavların üzerinde  bir iki beni anımsasınlar. Ama rica ediyorum şu saatlerinizi çöpe atın. Bir ben takayım koluma onu da bana sorun, madem bu kadar takmamı istiyorsunuz, bi işe yarayayım diyorum ha!


İnsan kendini sarıp sarmalayıp tortop edip hep bir başkasına vurarak parçalıyor. Duvar olsa parçalanırdı diyorum bazen ama bu bir başkası. “Başkaları cehennemdir” [4]  ve “Ben bir başkasıdır.” [5]  Kendinize vurun, kendinize çarpın lütfen kendinizi. Kendinizden korkun sadece. İnsanlığımız tüm insanlığa zararlı birer virüs gibi. Korksun herkes kendinden... İhtiyaçlarından, saplantılarından, sevgisizliğin içinde boğulmuşluğuyla tüm sevgileri alaşağı etmişliğinden, ürkün aynaya bakınca!  Yüzünüzdeki gözyaşı çukurlarını görün. Morarmış bedeniniz size sizi anlatacak hele bir dinleyin. Bağırarak uyandığınız kabuslarınız gün boyu sizi izliyor, tüm bu görmek istemediğiniz yaşama telaşınıza tükürüyor. Sonra bir başka kabusta görüşmek üzere diyerek sizi bir fil gibi yere seriyor! “Aşk beni bir fil gibi yere serdi” [6]  diyor Alex. Belki de sadece hala hayalleri olan birine sarılmayı istemişti tüm hayalsizliğiyle. İşte anahtar cümle bu! Hayalsizliğimiz. Yaşamımızın boktanlığı. Mutsuzluğumuz. Kırıklarımız. Hepsi hepsi bu kadar göz önündeyken bunları elimizin tersiyle itip başkalarınınkine çöreklenme isteğimiz. Biz ki bunların hepsini ama hepsini hak eden bireyleriz. O hayal ediyorum diyen bile aslında sadece kendini kandırıyor bu hayatta. Herkes karstik şekillerdeki kayaklıkların birer kıyı olduğuna inanmış. Diyorum size yüzmeyi o kayalara tırmanırken bildiğinizi mi sandınız. Şimdi kayalar tuzlarını bırakacak ve yahu kaya bile eriyecek! Siz nasıl dayanabilirsiniz ki daha fazla yaşamaya!

Herkes bir ezber tutturmuş gidiyor. Herkes yaşamayı ezberlemiş ve hayatını sürdürüyor. İnsanların ezberleriyle mi muhatap olduğumuzu anlama zamanımız çoktan geçmedi mi! Yaşamayı ezberlemişler. Kapı kulplarının hep orada olacağını düşünmüşler. Hep başkalarının orada bir yerlerde olacağını... Kendinizi ve yaşadığınızı şimdi şu anda aldığınız nefesin bile ne kadar derine inip sizi doyuracağına sadece siz karar verebilirsiniz. İzin vermeyin ezber listelerine. Şimdi herkes evindeki kullanma klavuzlarını çöpe atsın. Baksanıza annem diyorum yahu, yüzsen derece diyor kadın bana hala! Volkan diyorum. Volkanik patlamalar gördüm ben anne diyorum. Hangi klavuzda yazıyor anlatsanıza bu volkanlar! Ölü bir beden nasıl yaşıyor şimdi sizin okyanusunuzda bir anlatsanıza klavuzunuzda yazmayanları!

Ama bakın yine vazgeçiyorum, böyle yaşanmaz biliyorsunuz. Diyorum ya, ah şu depdebeli okyanuslarda bir kıyı bulsam zaten direk tırmanacağım düz duvarları olsa da... Hayat tüm yanlışlığına rağmen gerçeğim olacak yine. Tek farkı artık ben olmayacağım. Kendimi geri planda bırakmalıyım eskisi gibi... Şimdi hayatımın merkezinde ben varım ve hiç ama hiç güzel değilim. Birlikte yapamıyorum kendimle.

Bazen düşünüyorum biz ne kozaların canını aldık. Ellerimin arasında hem de hiç düşünmeden. Hayatında sadece bir kez  birini öldürmüşler -ki siz onu belki de çok kez yaptınız - işte bu yüzden sadece yaşamalılar. Belki “ölü ya da diri [7]  , sadece yaşamalılar. Sadece kendi istediğim bir şey olduğu söz konusu değil bak yine. Kendimi bir şey isteyemecek kadar anlamsız ve güçsüz, söz hakkı sahibi bile görmüyorum hayatımda, bunları düşündükçe deli oluyorum sonra. Hayatımın merkezinde hiç ben olmadım. Baksana şimdi kaldım kendimle, elime ayağıma dolaşıyorum. Boğuyorum, kendimi... Herkesi! Ne hakkım var buna! Ama ben diyorum, o herkese soruyorum. Anlatın bana yahu diyorum nasıl olacak şimdi. Hani sizin hep durduğunuzu söylediğiniz yerdeyim ben, anlatın diyorum. Ses yok... Klavuzlara sarılıyorlar yahu klavuzlara, offf!

Evet, hep böyleydi hep yadsıdık... Hep... hep.... Kimse kendindeki yetisizliği ve güçsüzlüğü ve o nefret ettiği her şeyin kendinde oluşunu kabul etmedi! İhtiyaçlarımız var, zaaflarımız var. Bir sürü anlam, açıklama getirmeye çalıştığımız dürtülerimiz var. Kabusuyla bile geçinemiyor ki insanlar, onlar kendileriyle geçinemiyorlar ki...
 Her şeye rağmen, insanlar nasıl çabalar harcıyorlar ya nasıl!
Hadi kabul ettin yaşamayı, ulan bas bas bağırıyorlar öleceksin bir gün diye, sen hala dur şunu da yapayım bunu da yapayım... Eriyip gidecek kayaları kıyı belleyip bir iki konaklayayım! Ölürken bile aklında şunu yapmamıştımlar olacak!

 Bir kabulleniş:

Ah, doyumsuz aptal insanlığımız... Doyumsuz ben!







 [1]  Rilke, Duino Ağıtları
[2] Arizona Dream sountrack
[3] Turgut Uyar, Geyikli gece
[4]  Sartre
[5] Rimbaud  
[6] Arizona Dream, Emir Kusturica
[7] Bon Jovi - Wanted Dead Or Alive


20100908

viridiana ve mumlar


bir kabusu tekrar gördüğünü hissettiğin uyanış. dışardan bakınca içeriyi göremediğiniz camlar. tekrarlayan kabus yine başladı. gözlerim bulanık görüyor. neden farklı rüyalar görmem de hep aynı rüyaları görürüm.  altyazıları okuyamıyorum baba. siyah ayakkabı üzerine beyaz elbise giymemeliydin. "o zaman film izleme kızım." bu yazılar siyah üzerine beyaz yazılmış ondan mı? gözlerim ölüyor. sesim neden böyle uyuyor muydum? çok pis çığlık. gözlerimden bahsediyorduk sesimden değil. uyku kabus demek. sessiz ol. tekrarlanmayacak bu kez söz. "o zaman uyuma kızım."  rahatımı kaçırıyorsun. kaçan rahat olsun. kaçtım rahatım. kendin bende kaldı. üstü kalsın. nereden aldın? uykumu pazarladım. bana yaramıyor. rahattasın. maç bitti. gözlerim dışarıdan bakınca görünmeyen camın üzerinde bana bakan bir göz yakalamaya çalışıyor. siyahsın göremiyorum. sesime gel. uyumuşsun sen. kabus yoktu. maç özetleri başladı dur. uyanmadın daha ondan yok kabus. cimdik atsana. kes sesini. soru sor bana. ay getirmiş mi yine sana dostun. bu gecenin adı "viridiana" olsun. gece cevapsız. ağlamadı hiç viridiana, sen ağladın oyun bozuldu. ama ben doğduğum gün hep ağlarım. iptal dedi birisi. "o zaman bir daha sınava girme kızım" ben kim iptal dese ağlarım viridiana. oylarınız hayır mı sorusunu hayır diye cevapladılar baba. kim tutar seni. sesime gel."o zaman hayır'dır kızım"  "ay" bu kadar yakın olamaz kızım.göz doktoruna gidelim dostum. her şey altyazılar için değil mi? konuşsana. altyazıyı takip et. viridiana çivili yatakta yatıyordu. benim için mors alfabesi öğren bebeğim. bacaklarıma da kramp giriyor geceleri. saklanma zamanı. uyuyamamaktan. çok kalabalık bir kitle buraya doğru geliyor. hepsi iptal diyor. hayat iptal. bilinç durdu. gözler görmüyor. ay düşmüş. içerinin görünmediği camın kırıntılarında yatıyorum. hepsi mors alfabesini o cam üzerinde denememden oldu. viridiana çivileriyle yardıma geldi. yattık can kırıklarının üzerine. rahattayız. maç bitti. kalabalık kitle hala buraya gelmeye devam ediyor. her şey bitti. bir tek kabus devam. doğum günüm kutlu olsun. üfle hadi mum bitecek.








20100903

Bir gitmek





Tüm otogarlar hep gidenlerin gülümsemesiyle mi anlamlıdır?

İnsanlar gitmişliklerine seviniyorlar hep. Dönüşler donuk, sanki mutsuzlar. Nedendir bilinmez sanki, içlerinde dönmek istememek var. Ben gitmeyi de dönmeyi de çok istedim. İkisini birden gerçekleştirecek denli güçlü ve kararlıydım. Gittim tüm kalbim, ruhum ve zihnimle.

İç huzur bu olsa gerek.

Gitmek ve dönmek ikisi de aynı kararlılık ve hissiyatla yapabilmek bu olsa gerek...

Gitmeden önce sana şiirler yazdım ama gelmeden evvel hepsini kendi odamda bıraktım.

Hepsi bana aitlerdi öncesinde de şimdi de. Ben bana ait tüm duygularımı sana yakıştırdım, seninle anlamlandırdım. Bu o kadar çok bana ait şeyler ki, istersem şimdi sana hiçbir şey göstermeyebilir ve içimde tüketebilirim enerjimi.

Ama dur!

Beni zehirlemesi an meselesi.
Tüm bunlar bir başkasında dönüşmeyecekse benim içimi kemiren bir kezzap olabilir işte şimdi.

Hatırlıyor musun, onunla elimizi yüzümüzü yıkamak istemiştik bir keresinde, sonra da Cronenberg* bize sevdirir yaraları demiştik.
 Sevemedik elbet.
Kabuk bağlıyorlar.
Özsuları akıyor, izin vermeyelim de sadece benim içime akmasınlar...
 Sadece bende kalmasınlar...

13 Ağustos 2010

*Yön: Cronenberg - Film: Crash

20100901

Kendim ile başlayan bir cümle daha



-         Kendim ile başlayan bir cümle daha kurmak istemiyorum artık.
-         Bencillik bir hastalıktır.
-         Hayır, insanın başına gelmiş gelebilmiş en büyük hastalık mazoşistliktir.
-         Sorunların mı var?
-         Kimin yok ki!
-         Pekala, öyleyse iki normal insan gibi konuşalım.
-         Biz hiçbir zaman iki normal insan gibi konuşmadık.
-         Biliyorum, belki de konuşmamız gereklidir artık.
-         Ben hiç kimseyle iki normal insan gibi konuşmadım.
-         Anormal olmak mı derdin!
-         Normal olamamak derdim!
-         Ergen tavırlar bunlar.
-         İşte bu iyi geldi.
-         Bence sen de bir hiçsin. Bir şey olmak derdinde olman ne kötü.
-         Sen bunları bana söyleyerek benim hayatımda daha da somutlaştığını düşünüyorsun her defasında.
-         Somutlaşmıyorum, siliniyorum.
-         Hayır! Sen her şeyi daha da netleştiriyorsun. Katı kaskatı bir sen çıkarıyorsun karşıma.
-         Evet.
-         Lanet olsun. Yine kendimden bahsettim. Baksana “çıkarıyorsun karşıma”… Benim tek derdim her şeyi kendimle açıklama ihtiyacımdan vazgeçmemem. Bana etki ediyorsa benle açıklanmalı. Sen benle varsın, ben yoksam yoksun. Bana etkin yoksa yoksun.
-         Hissettirdiklerim gibi bir etki mi?
-         Sadece o değil, ama evet o.
-         Odayı komidinden aydınlatan bir gece lambasının arkasına bir de ayna koyarsan tüm oda günışığına bürünür.
-         O ayna benim.
-         Yalancı gün ışığı.
-         Kandırılmış gerçekler.
-         Hoş geldin…
-         Nerelerdeydim?
-         Kendinde kalmıştın.
-         Sana dönelim.
-         Bence dönmeyelim karanlık burası.
-         Peki…

_______________________________________________


-         Belki de içerisinden kinder sürpriz yumurta edasında parça parça hediye çıkacaktır diye ummuşumdur ha!
-         Bütüne odaklan!
-         Ben parça parça olduktan sonra bu çok zor!
-         Benim bütünüme.
-         Senin bütünün o hediye ile tamamlanacak.
-         Hediye ya da sürpriz yok.
-         Evet, bak aslında bir şeyler değişirse bu sürpriz olacak.
-         Sürprizler beklenen şeylerdir sadece.
-         Asla gerçekleşmez  mi?
-         Söylediğinde ya da beklendiğini bildiğinde kendini imha eder.
-         İmha olmuş sürprizler.
-         Gerçekler.
-         Bütün çok kalabalık.
-         Ayıklan ondan.
-         Bunu bana sen söylediğinde yapamam.
-         Lanet olsun!
-         Ne oldu?
-         Ben de bekliyorum. Beklenti ve “psikanaliz çıktığından beri hemen herkes az çok hastadır."
-         Midem ağrıyor.
-         Kendi sürprizini kusacaksın.
-         Neymiş o?
-         Bir bok olmadığın ve bekleyemeyecek kadar saçma bir insan olduğun gerçeğini.
-         Biliyorum. Sen de tüm o somutluğunla kustuklarımın içinde olacaksın.
-         Sessiz ol.
-         Nereye?
-         Aynayı o lambanın arkasından kaldıracağım.
-         O Benim.
-         Hayır, o benim.

(Ayna karşısında iki kişi)

-         Bu benim elim.
-         Bu benim yüzüm.
-         Saçların. Yine çok güzeller.

(utangaç bir yüz ifadesi)

-         Lambayı açalım mı?
-         Hayır, karanlık güzel.
-         Peki ama ben gece körüyüm.
-         Ben de sadece kendini gör istiyorum.
-         Hep istiyor, hep bekliyorsun.
-         Sen de öyle.

 ( elleri onun yüzündedir.)

-         Bu benim gözlerim.
-         Hayır, onlar benim.
-         Hayır, benim. Işıksız bir ortamda, görmeyeceğimi bilmene rağmen, burada olmamızı istedin sen. O benim.
-         Peki, senin…

 17 Ağustos 2010
Kemer, Antalya

20100730

Babalar unutulmak içindir

Yalnız başına kaldırımda oturuyor ve gerçekten hiç araba geçmeyeceğine inandığı anlarda yola taş fırlatıyordu. Ona bir ara araba geçiyorken de taş atmasını öğretmeliydim.

Benim onun yanında durduğumu fark edince "Babamı hatırlamıyorum." dedi çocuk. Bir an onu kucaklayıp sıkıca sarılmak istedim. Bu onun gerçekten dönüştüğü bir andı.
"Boşver," dedim. "Babalar unutulmak içindir." Kafasını kaldırdı hızla ve şaşırmamışlığıma şaştı.

Yoldan geçen bir aile gördü. Ama tam aile. Baba - anne - çocuk. Attığı taşlar vardı yol üstünde. Çoklardı. Çocuğun yüzü gülüyor, annesinin elinden tutuyordu. Baba ise ifadesizdi ve yanlarında, sadece yürüyordu.  "Sana neden unutmanın normal olduğunu söylediğimi anlamış olmalısın." dedim. "Evet." dedi.
Çok da anlamış gibi değildi ama evet demesi yeterliydi şimdilik.
"Peki, yoldaki taşlara neden en çok baba basıyor sence?" diye sanki ömrüm boyunca hiç cevaplayamayacağım bir soru yöneltti. Bir taşın üstüne basıp neden olabileceğini hissetmek geçti aklımdan, yapmadım. Ona hemen bir cevap vermeliydim, yoksa o geçen sürede babasını hatırlayacaktı ve her şey berbat olacaktı. Bir sigara yaktım, zaman kazanmaya çalışıyordum. Aldığım nefesi uzunca içimde beklettim. Yüzüme bakıyordu merakla. Boğulsa mıydım?

"Taşlar," dedim, "aslında onun ayağının sürüklediği şeyler."
 "Nasıl?" dedi. Anlamadım ifadesiydi daha çok. Sesinin tonunu yumuşatmıştı ve çok heyecanlıydı.
 "Yoksa sen.." dedi, sözünü kestim bir anda.
"Hayır," dedim, "taşlar babaya aitler."
 "O babaya mı?" dedi.
Soru sormak için sormuştu. Farkına vardı cevap vermeyince. Büyüyordu sanki. Büyümemesi için cevap verdim. "Hayır" dedim, "tüm babalara."
"Çocuklar kime ait?" dedi hızla. Büyümekte ısrarcıydı. "Gel," dedim "hadi eve gidelim, annen merak edecek." Onu sadece annesi büyümekten vazgeçirebilirdi. Elini tutardı belki... Ben içimden bunları geçirirken o benim elimi tuttu. Birlikte aynı yolu geriye doğru gittik. Ben kocaman ayaklarımla yoldaki taşlara basıyordum, o ise hiç bir taşa basmadan yolu adımlıyordu. Ona bir ara attığı taşlara basabilmeyi öğretmeliydim.

20100728

Hep o insanı solu-ya-can...


Karanlık düşleri olan karanlık insancıklar. Ne çok şey olabilmiş(!), ne de kendini hiçin içinde anlamlandırabilmiş; doğumuyla ölümü arasında, her gün güneşin doğuşunu ve batışını izlemeye mahkum insancıklar.

Sabah yataktan kalktığı andaki ağız kokusuyla çay demleyen ve tüm gününü gece kahvesine dek sürdüren mazlumlar. Gördüğü, konuştuğu, tekrar tekrar baktığı, yarattığı ve seviştiği herkesi avuç içlerini yalatarak geceye çeken zavallılar.

Biz!

Güneşin aydınlattığı ve her defasında gözlerimizi kamaştıran gündüzün yenilmez vasfını bir sokak lambasına değişebilecek denli korkunç biz. Ve sonra gün boyu ufka yakın bir yerde konaklayıp geceyi arzulayan yine biz. Tüm bunlara rağmen, bulduğu ilk fırsatta da güneşe peşkeş çeken biz... 
Ne yaşarsak yaşayalım, ne istersek isteyelim her şeye kılıfız. Her an her şekilde üzerimize geçireceğimiz giysileri bulacağımız bir portmanto taşıyoruz yanımızda. 

Hal bu ya insancık olduğumuz değişmiyor!

Neye ihtiyacımız olduğunu görebilsek ah bi! İşte o zaman güneş de bizim yüzümüze tükürecek!

Tumturaklı bir bataklığın içinde geceyi bekliyoruz.

Hani her şeyin üstünü örtmek ve sadece kendimizi görmek için.

İnsan kendini görmekten vazgeçmeye hazır olduğunda aşık oluyor. Bu hazır olma durumu tabii ki her zaman başarıyla sonuçlanmıyor. Git - geller, yadırgamalar ve kendini görmeyi az birazla yetirenler oluveriyoruz bir anda. Ta ki geceye kendini teslim edene dek...

Güneşten daha büyük bir yıldız bulmuşlar yine son günlerde ve ben buna yoruyorum sanırım güneşin etkisini kaybetmesini. Kendimi ufukta karanlığı beklerken görüyorum ve avuç içlerim kanıyor. 

Sanırım yaşarken değil bittiğinde yaşadığın başka başka hayatlara benzetmek bir meziyet. Bu avucumdaki kanı tanıyorum! Bu tadı tanıyorum! Ben geceyi de tanıyorum!
 Tek suçum yaşarken geçmişe hakkını vermemekti. Onu hayal etmemekti. Sanırım ve çoğunlukla da reddetmekti.

Bunu yapmayanların yanıma çektiği güneş, şimdi boşluklarını boyayan ellere kan akıtıyor. Güneş kıpkırmızı diyorum en sevdiğim renk! Gecenin de ondan bir farkı yok.

Yahu durun, hayıflanmak değil de sanki kendime küfretmek gibi her şey!

Bir saniye!....

Herkes "git!" diyebildiği için gitmiştir. Ve ömrü boyunca herkes "git!" diyebilme potansiyelini içinde barındırdığı için gitmelidir. Gece- gündüz fark yok! Yetilerimizin farkına varalım lütfen! Ve hep bir ağızdan küfredelim kendimize!

İnsan -kendine bile- bir parazit solucan ve ne yaparsa yapsın, isterse yaşamasın sen hayatın boyunca hep o insanı solu-ya-can!...  Hep o insanı solu-ya-can...


yazıdaki resim tarafımdan yapılalı çok az olmuştur.

20100724

The Fountain / Kaynak (2006)








Aşkı Kalıcı Kılmanın Yolları:Kaynağa Ulaş!


The Fountain

Yön:Darren Aronofsky


Hugh Jackman-Tomas/Tommy/Dr. Tom Creo


Rachel Weisz-Queen Isabel/Izzi Creo


Ellen Burstyn-Dr. Lillian Guzetti

“Bu yüzden yüce Tanrı Adem ve Havva’yı cennet bahçesinden kovdu ve “hayat ağacı” nı korumak için alevli bir kılıç yerleştirdi”


GENESIS 3:24






TAMAMLA!

Hayatın tam içinden geçiyorken bize bir şeylerin tamamlanması mesajı veriliyor.

Çünkü eksik olan o kadar çok şey varken bu eksikliklerin bir ölümle bütünlenmesi hatta ve hatta sona ermesi ihtimali bizi “kalıcı” olmasını istediğimize doğru, daha çok sürüklemekte ve bir SON görünürde var ise bu SON aslında hiç istenmemekte.


Öyleyse ne yapmalı.


Hayatın içinden geçene içimizden geçtiği gibi mi davranmalı.



Reddetmek ?


belki bi nebze gerekli. ama daha çok onu benimsemek, bir kabul edenle birlikte hayat ağacının kaynağını bulmaya çalışmak gerekli.


Kabul eden:


-KORKMUYORUM.


-Ama ben korkuyorum.


Kayıplar korkutur.



Kaybetmemek için yaralar alınır.


”Ölüm saygıyı öğrenmek için dehşetli bir yoldur”.


Ölüme saygı duymanın anlamı değildir boyun eğmek.


Ölüm değerli olan için çırpınmanın anlamını öğreten bir yoldur.


Ve ölüm; karşı karşıya olunanın saygıyla beklemesi gereken bir yolken; kayıp niteliğine bürünmüş olan ölüm, kaybı hisseden tarafından savaşılması gereken bir sonuçtur.

Her insana farklı bir haz farklı bir korku silsilesi yayan ölüm, kaynağa en yakın duran ve kaynağın bulunduğu vakit içinden geçilen ve bir geri dönüşü olmadığına inandırmakla kaybı hissedene TAMAMLA! ve buraya gel mesajını veren....

ama;


Bu mesajı alana dek süründüren, belki bi nebze yaşayanı “huzur”a kavuşturan


/çünkü o saygı duyan/


yoldur.

Bu yol hayatın içinden geçerken yanımızda.


Belki hayatın başılangıcında, sonunda…


Ama kaynağa daha yakın…

Hayatın her aşamasında düşünülmesi gereken soru:


Kaynak hayatın başında mı sonunda mı?

Kaynağı arayış aşamasında söylenecek söz:


ENDİŞELENME

HER ŞEY YOLUNA GİRECEK!!


................................


..................

Pekala seviyor.


Kaynağı bulmak aşamasında seviyor.


kaynağa yakın olanı seviyor.


Tamamlamasını isteyeni seviyor.


Öyleyse tartışmak gerekli sevenin yanında mı olmalı kaynağa yakın olmak için O’na uzak/yakın mı olmalı.


Onun için kaynağı aramalı. ama onsuz mu aramalı.


aklının her bir köşesinde onlayken maddi anlamda yanında olmamanın


cezası mıdır onu kaybetmek.


bunu mu düşünmeli yoksa o yokken de kaynağı bulmak yönünde arayışlara devam mı etmeli.

Peki ya o TAMAMLA demişse.


O istemişse oturup üzülmeli mi. Aklının her bir köşesi onu hayallere mi götürmeli yoksa bir acı gerçeklikle beraber “burada” mı kalmalı.


sindirmeli sindirirken mi tamamlamalı.


Hayır! kaçış değil bu hayal kurgusu.. asla değil.


sadece sevdiğine daha yakın olmayı arzulayan bir adamın hayatı unutuşu.


Tamamlamakta hem o.


hayat ağacına ulaşmayı arzulamakta.


Sevdiğine daha yakın durmayı arzulamakta belki bi


SON la.



O’na yakın olmak mı ne demek:


belki bir yüzüğü kaybetmek, ama onu sonsuza dek kazımayı istemek.


Her hayalin içerisinde sadece o kazınan “iz” in aynı olduğu, yoksa ölümün de sevginin de, hırs ve tutkunun da farklı bakış açılarıyla anlam bulduğu bi dünyaya dalmayı istemek.


o iz anlatmaktadır kimi düşlediğini o “iz” bize bunu öğretmelidir kimle hayale dalmak gerektiğini..

Ve sonra hissedilmelidir aşkın kaynağı aslında hepimize bir gün


“ihtiyaç” olacağı.



Hepimizi aramak için belki bu kadar çaba harcamayacağımız ama olmasını isteyeceğimiz bir kaynağın aslında var olduğunu bilmemiz gerekmektedir.


Çaba dediğin belki beyinde yeşillenmeli, belki de kalbin tam ortasında.


ama yeşillenmeli, toprağa karışmalı sonra,

bunun olacağını hep bilmeli.


gerekli olan saygıdır ve bunu O’na vermeli, bir gün yeşile bulanacağını herkes kabul etmeli!




Bu yazı 25/06/2007 tarihinde tarafımdan yazıldı.

20100723

Tanrı seni çıplak istiyor, sen kendini giyinik, insanlar ise suçlu.




Yanıtını bulmak zorunda olduğum bir sürü soru. Tanırının karşısında yine çırılçıplağım. Kendi karşımda ise kat kat elbiselerimi kuşanmış bakıyorum. Her soru bir kat elbise demek ve ben soruları sordukça sanki bedenim kalınlaşıyor. Derimi hissetmiyorum. İğne yerine çuvaldız gerekli sanırım.

Babama gidiyorum. Onu yine dinlemediğim bambaşka bir konuşma yapıyorum. Onunla ilgili her şey kuşkulu içimde. Babam konuşsa kuşku hissini duysam diyorum bazen. Bir nevi terapi. Bu kadar kesinlik iyi değil çünkü.

Tanrı seni çıplak istiyor, sen kendini giyinik, insanlar ise suçlu.

İnsanlar beni suçladıklarında, suçları üzerime geçiriyorum. Yadsımaya gönlüm elvermiyor. Vicdanım hiç rahat değil, çünkü yaptığım ya da yapabileceğim yanlışların bilincindeyim. Bu sebeple bu konu benim için çok hassas. Çoğu zaman söyledikleri yanlış değil. Suçlandığım şeyleri yapmış olmuyorum ama pekala yapabileceğimi biliyorum. Suçluluk duyguları ekleniyor giyinik bedenimde. Tenime ulaşmak şimdi daha güç. Çuvaldız mı? Geçelim dostlar! Tanrı çok uzakta! Çıplak olmak mümkün değil!

Anneme gidiyorum. Bedeni çok yakında, kuşku yok içimde. Dokunuyorum. O konuşsun ben dinleyim. Beni dinledikçe benim kuşku duymamı sağlıyor. Annem bu dünyada en çok babamla konuştuğun için mi babamın tüm cümleleri bana kuşkulu geliyor? Ben de potansiyel bir anneyim. Kuşku yok içimde, bakın tüm suçlar benim.

Suçlar üzerimde, tüm hatalar bedenimde. Başka bir baba da benimle birlikte, Tanrı o çıplak vücut, en çok dokunmak isteyen. Çocuk gibi. Ben gibi.

Annemi biliyorum, babamı biliyorum, Tanrıyı biliyorum. Bir kendimi bilmiyorum. Çünkü ben hepsiyim. Anne, baba, Tanrı ve çocuk. Yaşasın çıplak vücut dansı ve yaşasın çuvaldızlar, elbiselerim renk renk ve ben bugün hangisini giysem?

20100717

o böceği çizmeyecektiniz! ya da kafka'nın dönüşüm romanı için isteği




Kafka'dan "Kurt Wolff" yayınevine,                                                                                  Prag, 25 Ekim, 15

"Son mektubunuzda, Değişim'in kapağını Ottomar Starke'nin yapacağını yazıyorsunuz... Daha çok illüstrasyonla uğraştığı için Starke'nin tutup böceği çizmek isteyebileceğini düşündüm. Sakın ha, lütfen buna engel olun! Etkinlik alanına karışmak istiyor değilim, Sadece doğal olarak hikayeyi daha iyi tanıdığım için rica ediyorum. Böceğin kendisi çizilmez. Bir kereliğine olsun, uzaktan bile gösterilemez. Böyle bir niyeti yok da benim ricam gülünç kaçıyorsa - çok daha iyi. Ricamı kendisine ulaştırır ve üzerinde durulması konusunda ısrar ederseniz size büyük bir gönül borcu duyacağım. Kapak resmi için önerilerde bulunmama izin verecek olursanız, şu sahneleri önerirdim; kapalı kapının önünde duran anne babayla bürodan gelen müdür yardımcısı ya da daha iyisi anne, baba ve kız kardeş aydınlık odada durmuş bekliyorlar, o kapkaranlık yan odaya açılan kapı da açık..."

ve Kurt Wollf'un kitabı yayınladığı Ottomar Starke'nin çizdiği hali ve bugüne kadar hiçbir ülkede Kafka'nın isteğinin olmamışlığının göstergesi:


Penguin Yayınevi



Hamburger Lesehefte yayınevi



Anaconda Yayınevi



Can Yayınları


Bordo_Siyah Klasikler


Cem Yayınevi



AltıKırkBeş Yayınevi



İlya Yayınevi



İthaki Yayınları






Alakarga Yayınları


ve çeşitli amaçlarla şekillenen "böcek" Gregor Samsa...





























 
Travis Louie


3 Temmuz 2013 tarihinde Google'ın Kafka'nın doğum günü için hazırladığı doogle






 Kafka'nın isteğinin sadece bir tiyatro sahnesinde gerçekleşmiş olması ne acı....




kendimizi kötü hissetmemiz gerekmez mi?







Bu mektup Ocak-Şubat 1984 Yazko Çeviri - Kafka Özel Sayısı'nda yayınlanmıştır.

20100713

ağız kıpırtısından anlamlar çıkartıyorum




aralık'09 kitap kurdu

Merhaba,

Yazacağım bu mektubu sevmeyeceğimden eminim. Seni bilmiyorum. Ben ki bugünlerde yazdığım hiçbir şeyi sevmiyorum zaten. Yaşadığım hayatı, ellerimi, kokumu, evimi, yatağımı.. Ayak bastığım merdivenlerden hele nefret ediyorum. Beni bir yere götürmeyecekmiş gibi geliyor. İndiğimde ya da geri döndüğümde de bir anlamı olmadığını görüp devam ediyorum sonra. Konuşurken ağzımdan çıkan her kelimeden nefret ediyorum. Sessiz kaldığımdaki asık suratımdan. Bazen ellerime bakıyorum tüm parmaklarım birbirini yemiş gibi eğiliyor ben isteyince falan. Bir tek benim isteğime bakıyor ve ben hiçbir şey istemiyorum. Eve geliyorum evin yolunu hala biliyor olduğuma küfretmek istiyorum. Sahi nasıl unutsam? Annem yüzüme bakıyor. Neredeydin der gibi… Belki de soruyor bilmiyorum. Ağız kıpırtısından anlamlar çıkartıyorum. Annem diyorum o acaba beni doğurduğu günden beri mi benden nefret ediyor. Ben ondan kaç zamandır nefret ediyorum? Kendi hislerimi yansıtmaya çalışıyorum. Bunu anlıyorum. Annem aslında beni seviyordur herhalde. Peki ya ben? Peki ya sen? Beni sevme sakın ha. Beni severken bana sormuyor çünkü insanlar. Buna gerçekten kızmaya başlıyorum. Sevmeye başladıkları anda sıyrılmak istiyorum o kimlikten. Sahi kimlik? Kime aitsin? Kime aitiz? Ne yazıyor orada? Seni sevenlerin isimleri mi? Anne baban seni sevmeli mi? Bir gün hiç sevmeyeceğim bir çocuk dünyaya getiremez miyim? Yahu sahiplikle mi geliyor sevgi. Sahip olmadan sevsek? Hiç gerek yok aslında böyle şeylere…


Sana sormak istediğim, seni en iyi anlatan kelime nedirdi aslında? İşte şimdi bu kelimeyi bana söylemeni istesem.. Senden bu mektubu alıp okumanı istemek dışında bir de bunu istesem. Ne çok şey istiyorum. Bir kelimeye sığabiliyor musun? Gerçekten sığabiliyor musun? Sığmalı mısın? Sen kimsin? O kelimenin bilmem kaçıncı harfi ya da bunu okuyan bilmem kaçıncı kişinin isminin son hecesinden türeyen hangi kelimesin?

resim: ihsan arı

Bu bir mektuptur...




aralık'09 kitap kurdu




      Bu bir mektuptur...

      Bu mektup gerçekten ve gerçekten de sanadır. Sakın sorgulama. Hatta şu an açtığın zarftaki gönderen ismine tekrar dönüp bakma lütfen. Hayır, hayır korkmamalısın! Bir kâğıt parçası sana ne yapabilir ki? Hisset. Tüm bu cümleler senin için kuruldu ve senin okuman için göz seyrine sunuldu… Ne hissediyorsun? Gerçekten hissetmeni istediğim şeyleri mi? Cümleler henüz o kadar büyümedi... Kimse henüz o kadar büyümedi ki…

      Sana biraz kendimden bahsedeyim mi? Evet, senden bahsedemeyeceğime göre… Kim birine ilk kez mektup yazarken ondan bahseder ya da ne şekilde bahseder? Özlediğimi yazmalıyım belki de? Evet, evet kesinlikle özledim… İnsan özlüyorum ben. Gerçekten insanları özlüyorum. O kadar çoklar ve her yanımdalar ki, ben gerçekten onların benden uzak olanlarını özlüyorum. Keşke hepsi beni yalnız başıma bıraksa da ben onları özlesem diyorum… Özlemek güzeldir kuzum, sen de özlemelisin…. En son ne zaman birine mektup yazdın? İşte şimdi o birini hatırla ve özle lütfen! Bak yine yapıyorum, hissetmeni istediğim şeyi söyledim, söylesene hissediyor musun? Eğer bu soruma gerçek bir “evet” cevabı alabilseydim kendimi çok güçlü hissederdim. Eğer sen benim bu kadar güçlü olabildiğimi görseydin, sen de aynı yolu kullanarak güçlü olmayı arzu ederdin. Dur kaçırma gözlerini! Güçlü değil misin yoksa? Hiçbirimiz değiliz aslında. Lütfen şimdi bu cümleyi karala. Yo,,. hayır vazgeçtim. Şimdi senin tüm korkularını aldım sanırım. Demiştim sana, bu sadece bir kâğıt parçası ve sen korkmamalısın. Ama ben korkuyorum… Ah, bugün sana çok fazla kendimden bahsettim sanırım, inan ki özlemimden… 

     Az evvel sokakta bir kıza yardım ettim. Adres soruyordu, herhangi başka birine… Dayanamadım o başka birinin umarsızca bilmiyorumuna. Atıldım ve ben yardım etmek istiyorum dedim. Beni tanımayan biri beni sevsin diye yaptım. 

     İnsanlar… Onların benden uzak olanlarını gerçekten seviyorum. Şimdi sen sadece bunu bilerek beni sevebilir misin? Ya da düşün lütfen çok az tanımaya başladığın herkesi biraz sevip biraz nefret etmez misin? İşte ben buna dayanamıyorum. Nefret bana göre değil. İkili duygu yükleri bana göre değil. Terazi gibi kullanamam zihnimi, kalbimi… Şu kadarcık sevdim, bu kadar nefret ettim. Çocuk oyuncağı mı bu! Hadi geçelim artık beni… Bak seni tanımıyorum gerçekten korkmana gerek yok. Hayatıma girmiş birazcık seni sevmiş, birazcık da sevmemiş herhangi birine sorabilirsin bu mektubu. Ben yazmadım diyecek. Hatta şimdi beni bulup bana sorsan, ben bile sana bu mektubu ben yazmadım diyecek. O yüzden çabalamamalısın, sadece oku ve hisset. Sakın korkma bir kâğıt parçası sana hiçbir şey yapamaz, sen istemediğin sürece sana hiç kimse hiçbir şey yapamaz…


    Hoşça kal sahip, bu mektup burada son bulsun ve biz bir ara yaşayıp ölelim olmaz mı?

20100605

Kediye alerjin varken...



“Kediye alerjin varken, kedi beslemek gibi bir şey bu. Sana zarar verdiğini göre göre yanında olmasına engel olmamak, tabir-i caizse hiçbir şey yapmamak.”

“Bazen senin gerçekten beni anladığını düşünüyorum.”

“Anlıyorum. Düşünmene gerek yok.”

“Yo, yo. Şuan düşünüyorum demedim ki.”

“Nasıl yani?”

“Şu an anlamıyorsun beni! Ama bazen anlıyorsun.”

Kendine dair inancını yitirmek bu demekti işte. Üzerine bastığı harf kümeleri çöküyordu. Ya da çökmesi isteniyordu. Toparlanıp bir şeyler söylemeliydi, bu sessizlik uzamadan. Biriyle konuşurken ya çok fazla sessizliğin yer almasına dikkat etmeli ya da çok az. İkisi de aynı anlama gelir. İkisi de beklenmeyen bir tepkidir. Hiç susmadan çıldırmış gibi ard arda konuşursun ve duraksadığında yenilmişsindir artık. Veya çok fazla sessizlikte kalmışsan, ard arda konuşman senin sakinliğinin rahatsız olmuş olduğu durumunu anlatır – ki bu aslında yenilmektir. Olmaması tercihtir.

“Oyun mu oynuyoruz? Kazanmaya mı çalışıyorsun?”

Afalladı. Kazanmakla ilgili düşündüklerinin şu an cümle olarak karşısına çıkmış olması aslında onu anlıyor olduğunun göstergesi değil miydi? Söyledikleriyle çelişiyordu cümleleri. E zaten davranışları da kendisiyle çelişen biri değil miydi? Kediye alerjisi olup kedi besliyorken, karşısındaki onu anlıyorken aslında anlamadığını iddia etmesi aynı şey değil miydi? Ne önemi vardı öyleyse… Tutarlı ya da gerçek olmanın ne önemi vardı. Öyle olunca ne olacaktı. Her şey daha iyi ya da daha mı kötü olacaktı. Peki ya da yalancı olmanın, ilk olarak da kendisine yalancı olmasının ne önemi vardı. Bazen kendisine sorulup da cevaplayamadığı soruları düşündü. O kadar çok yalan birikmişti ki artık, cevaplayıp o yalanları sürdürerek kirlenmektense, cevap vermeyerek pek çok kirliliği karşısındakinin aklına getirmek daha akıllıcaydı. Üstelik yol yordam bu olunca, kişi bir müddet sonra kendi kurguladığı senaryolarda boğulacak ve senaryolarından vazgeçecekti. İşte o zaman o, hiçbir şey söylemediği ile kalacaktı. Bu demekti ki, susmaya devam etmek gerekliydi!

Aradan uzunca zaman geçmişti. Karşısındakinin gözlerinin içine bakınca artık bir şeyler söylemesi gerektiğini anladı. Demek ki dedi, susmak aslında o kadar da uzun sürmemeli.

Tüm doğru bildikleri yanılıyordu şimdilerde, kendi kendine tüm bildikleri yanlışa çıkıyordu. Sevmediği tüm huyları gün yüzüne çıkıyordu. Kendine ait bir şeyler artık kötü gelmeye başlamıştı.

“Kedilerden nefret ediyor görünebilirim işte şimdi.” dedi.

Ayağa kalktı. Evdeki kedisinin o her zaman miskin miskin uzandığı tekli koltuğa doğru ilerledi. Olacakları tahmin eden gözler onu izliyordu. Kediyi korumak istese ne yapabilirdi. Hayır, ışık hızıyla yerinden kalkamazdı.

Sahibinin ona yanaştığını gören sevgili kedi, en sevimli halini takınıp kendisine uzanan elleri izlemeye koyuldu. Yüzüne doğru yanaşan parmakları seve seve boynuna inmesini seyretti. Boğazına sarılan iki elin de birazdan kaybolacağını hayal etti. Hayaller her zaman gerçek olmuyordu zaten. Hatta hiçbir zaman. Ne yazık ki! Pencereye doğru yol alırken, pencereyi açmak için gevşeyen elin birini hissederek keyiflendi. Onun da bazen can acıtıcı oyunları oluyordu. Sahibinin elini yanlışlıkla cırmıkladığında hissettiklerini sahibinin de hissettiğini düşündü. Ama boşunaydı, sahibinin gözleri aynı şeyi anlatmıyordu.

“Ben bu kediyi gerçekten öldürebilirim değil mi?” diye seslendi ona.

Kediyle konuşmadığım kesindi.

Okuyucu anlatıcının sürekli değişiyor olmasına kızıyordu. O bildiği öykü, hikâye ya da adını her ne koyduysa’nın kurallarına uymuyordu bu. Nasıl başlarsa öyle gitmeliydi. İyi de öykü zaten kediye alerjisi olmasına rağmen kedi besleyen bir adamla başlamıştı. Tamam, adam olduğunu bilmiyordun. Bak bu gerçek. Bir tek onu bilmiyordun. Şimdi sende, öyküye dair bilmediğin çok fazla şeyi açığa çıkaracağıma dair bir kuşku uyandı. Engel ol ona. Kediye ne olduğunu öğrenince vurucu bir replik duyacaksın bitecek ya da dur işimizi kolaylaştıralım:

 Kedi camdan atılıyor ve dört ayağının üstüne düşüyor. Bu ilk dokuz canının birini kullanışı. Ve vurucu replik şu:

“Bu bir oyunsa ömrü boyu kazanacak olan sadece bu kedi, başkası değil!”

.....















"yorgunum"

"kendinden bahsetmeyi bırak artık!."

"senden mi bahsedeyim?"

"neden olmasın?"

"yorgun görünüyorsun..."