20080525

Fark edersen, fark ettiklerini bir bir yedirebilirsin


Ağzından köpükler boşalırken inceledi durdu etraftakileri. Sonra gözlerini bana çevirdi ve gülümsedi. Köpüklü bir ağızdan ben hiç gülücük almadım bugüne dek. Sinirlerim bertaraf oldu, kızdım kendime gülücüğe gülücükle cevap verdim diye. Gözlerim yaşardı sinirden önce. Ağzından köpükler boşaltanınki kadar kocaman oldu gözlerim, şimdi ben de onun kadar köpüklüydüm. Sonra yanımdan geçen başka birine döndüm ip cambazlığı yapıyordu belli ki, hatta bizi görünce ipini koparmış kaçıyordu. İşte dedim birisi daha burda. Ağzımdan köpükler akadururken gülümsedim ona. O da baktı bana nefret etti yaptığı şeyden. Benden, bizden. Kızdı kendine. Kızdığı anda köpürmeye başladı birdenbire. Tıpkı kuduz gibi bulaşıcı bir hastalığın insandan insana bulaştığını hayal edin. Köpükler savuran herkes bir başkasına da aynı şeyi yaşatıyor. Üstelik bunu yaşatması için ısırmak değil, sadece gülümsemek gerekiyor. Kuyu kazan bir adam gördü ip cambazı benden bakışlarını ayırınca. Kuyuyu öyle keyifle kazıyordu ki sanki içine bir taht oturtacakmışcasına. Kuyunun dibine dek geldi ip cambazı baktı içeriye usulca, ağzında yine o malum köpükler. Tam tahtını kurup oturacak olan adamın gözlerini yakaladı ve tabiki bırakmadı. Gülümsedi hınzır hınzır. Kuyu kazan adamın gülüşü yok oldu birden, kuyuyu kazarkenki aldığı keyfi unuttu. Boşalttı azğından köpüklerini. Hani bir tabir vardı ya pokerde miydi neydi 'gördüm elini'. İşte böyle bir şeydi tüm ağzı köpüklülerin serüveni. Kuyu kazarken, cambazlık yaparken, sinsi sinsi etrafı seyrededururken yakalanır hep birileri. Kendi gibi olanlar fark eder ancak bizimkileri. Sonra bir yakalanma kokulu sinililik havli yaşanır, boşalır gider ağızdan köpükleri. Onları fark etmek için onlar gibi davranmak gerekli. Fark etmek için bakarken onlar hakkında her şeyi bilmeli. Okumalı onların içini. Sonra da tam gözlerinin içine kusmalı hepsini. Sinirlenmeliler o an. Köpükler boşalır işte o zaman. Sonrası zincirleme gelir. Birbirlerini görmezden gelene dek bu süregelir. Sonra yine sen devreye girersin. Fark edersin, fark ettiğini onlara bir bir yedirirsin.



20080524



Her zamanki gibi gitmişti olay mahalline, en ufak bir sorgu sual yönlendirmemişti kendine bu kez nasıl olacak diye. Gittiğinde her şey çok güzeldi, muazzam işliyordu saat. Plan yoktu ama belli bir saatin gelmesi ve geçmesi gerekliydi pek çok şeyde olduğu gibi. Saat kendi yolunu bulmuş ilerlerken kendinde bir duraksama hissetti. Aslında her şey her zamanki gibi değildi. Değişen bir şeyler vardı hayatında ama bu kadar net farkında oldurtacak bu ânı bekliyormuş pusuda. Çıktı ortaya o rahatsızlık hissiyatı bir anda. Ne söyleyeceğini, nasıl davranması gerektiğini, nasıl seslenmesi ve üslubunu nasıl ayarlaması gerektiğini bilemedi bir anda. Ne yöne çekileceğini, nasıl bir tepki alacağını kestiremedi. Her şey eskisi gibi değildi. Herkes aynıydı ama o değildi. Değişmişti bir şeyler hayatında ve bu o anki her türlü davranışına yansımalıydı. Bu bekleniyordu. Olması gereken buydu. Bir an yapmadığını görünce kendini suçladı. Saçmaladı sonra. Cümleleri birbirine karıştı. Dinlemedi kimseyi. Kulağında nasıl olması gerektiğini anımsatan bir ses yükseldi. Yükseldikçe o üzüldü. Asla sinirlenmedi ama hayatında bundan sonra yapmayacağı her şeyi o sesle birlikte kazıdı zihnine. Bir kez daha teşekkür etti bu hali yaşatanlara. Bir kez daha görmüştü kendini onların nazarında. Nefret etti, iyiki öyle değildim dedi. İyi ki sıyırdım kendimi dedi. Farkı fark ettim dedi. Son bir kez daha küfretti. Bu kez yer gök inledi. Hani son olacaktı dedi. Gittikten sonra bir daha böyle olmayacağını biliyordu. Bunu bildiğini fark ettiği dakika da ses sustu. Üzüntüsü geçti. Yüzü güldü birazcık daha. Bu gülüşün içine yansıması için birazcık daha zaman istedi ve ayrıldı olay mahallinden.

Not:Yazıdaki resim Kim Ki duk'un Time/Zaman filminden bir karedir.


20080522

Kavramlar üzerine tartışırken ağzın gözün eğilmesi olayı

Uzun bir aradan sonra gördüğün kişilerle arandaki mesafe, o uzun aranın koyduğu km'lerle ölçülür. Ama o km'lerin aradan çıkarılması için önce eski günler yad edilmeye çalışılır. Bu da olmayınca km'ler arttıkça artar. Tabi bu km'lerin söze getirilmesi birazcık yumuşatır iki tarafı da. Üstünü kapatıp konuşmamak kadar ölçülemeyen uzaklaşma yoktur. Her şeyi açıklıkla açıklayan taraflar huzuru km hayatın km taşlarından biri yapar.

Nedir bu km taşı dersek:


O uzaklık üstüne binen yakınlaşma sekansının, uzaklığın adı olan km'leri nihayete erdirdiğinde, erişilen bir 'huzur' duygulanımının hayatın tam ortasına yerleştirilmiş halidir. Her eve lazımdır.

Huzur dediğimizin birazcık da ihtiyaç olduğunu varsayarsak, aslında ona giden yolların adresini bulmak çok da zor olmaz. Mesela karşıdakinin kırılacağını düşünmeden söze gelen pek çok sözcük bizi tabularımızı yıkmaya götürür. Kenarda kıyıda veya halının altında bulunan pek çok pislik gün yüzüne çıktıkça bir rahatlama gelir. Ama şunu kabul edelim ki her iki taraf da önce bi posta üzülür. O postayı postalamak yine bu iki kişinin görevidir. 'Tatlıya bağlamak' dediğimiz şey konuşarak, tartışarak, bağırmayarak elde edilir ya da bu cümleye 'reddetmeyerek' eklemek de doğru bir sözcük seçimidir.

Öyleyse nedir?
tatlıya bağlamak = huzur = açık olmak =
konuşmak, konuşmak, konuşmak....



Hepsini eşitlemeye çalışırken
ağzı gözü eğilen kişi
Tospağa.

20080517

O da ne?

O da ne?
-Siyah bir perde.
-K.çını göstermiş bi hatuna uygulanmış sansürün fotosu.
-Bip bip yaparak ordan oraya koşan deve kuşunun hazırladığı 1000TNT tuzaklarından biri.

Hayır o bir insan...
Kapalı kutu misali insan olduğunu bile bazen
anlayamadığın bir insan.
Ağzını açmış gök yüzüne bakıyor ve seni düşünüyor şu an.
Ama tabiki sen göremiyorsun an ve an.
-Neden?
Çünkü o bir kapalı kutu...
-Neden?
Çünkü sadece sorduğunda anlarsın.
Hep sorman lazım, hep takip etmen lazım.
Bekleme kendiliğinden gelişmesini.
Kendiliğinden o kutunun insana dönüşmesini.

Hani o bir kapalı kutu ya,
Hani bu onun en büyük meziyeti ya.
Hani belki o böyle çok çok mutlu ya...
Hani kutu olduktan sonra insana benzemesi
çok zor bir de bunu anlasa ya...

20080515

patlamış mısır olasım var



geçenlerde masada yalnız otururken etrafın seslerinin cümbüşünü umursamazken -ki zaten duymak istesem de duymazken bir kez masanın üstündeki biranın çalkalandığını hissettim.

deprem?
-hayır.
yanına birisi oturdu ve o koca g.tüyle masayı yerinden oynattı?
-hayır, hayır.


içine patlamış mısır kaçmış meğerse.
elimden düşen patlamış mısır bardağa
kendini bırakmış öylece güvenle.
biraz da ben kafayı bulayım demiş.

-vay hain!

patlamış mısır olasım var.
bardağa kendimi güvenle bırakıp ordan seyredesim var.
patlayıp patlayıp kendi içimde biriktirdiğim
o mısır tanesinden çok daha farklı bembeyaz
ve en önemlisi de 'patlamış' bir hale getirip
kendimi bira bardağına bırakasım var.



canınız patlamış mısır çekti dimi?

20080513

önce ben sonra siz


Geçen sene bu zamanlar neler yaptığını hatırlamak gibi anlık bir süre içinde 'şimdiki bu zamanlar' da geçiyor. Gelecek seneye bugünü anımsarken ondan önceki seneyi düşünüyordum demeyeceğim. Ama her yıl bir mayıs ayı bana beni anımsatan bir ay olarak kalacak.

Taktım bu ara aynalara. Kendime tuttukça insanların kendisine de tutmasını da istiyorum. Bunun için önce ben, sonra siz. Bunu çok ama çok iyi biliyorum!

Ben özeleştri yaparsam, siz de yapmaya başlarsınız. Ben kendimi parçalarsam ve deşiştirirsem, siz de yaparsınız. O yapıyor dersiniz. Ben de yapmalıyım belki dersiniz. Bugüne dek hep dediniz, inşallah şimdi de dersiniz.

Sözcüklere gücünü nefretten lokal yolla işleme süreci tamamlandı

Kanatlarımı göğe açarak geldiğim yola bir kez daha baktım. Gökyüzü oldukça geniş ve büyüktü ve ben o gökyüzünde sadece bir küçük kanatlıydım. Açtım kollarımı, gerdim gökyüzüne iyice hakimi olmak istedim bir kez daha. Sessizce içime yerleşen nefret beni benden soğuttu. Yaptığım eylemi nefret ederek yaptım bütün gündüz içinde. Sonra durup kendime soracakken bir uyku bastırdı derinden. Nelerden vazgeçtiğimi gördüm bir kez daha. İçime oturdu. Mutlu olduklarını düşündüklerim daha bir mutluydu. Bir dans havasında gezindi vucüdumda benim tüm enerjimi kemirdi bir anda. Kızdım hiç kızmadığım kadar, üzüldüm hiç üzülmediğim kadar. Ama ne ağladım ne de bir öfke nöbetiyle sarsıldım, sarstım. Durdum öylece. Günün bitmesini bekledim ve bitti işte nihayetinde.

Şimdi tekrar uyuma zamanı enerjiyi toplayıp gökyüzüne, kanatlı uygarlıklara dönme zamanı. Kanatların gökyüzünü kapladığı ve özgür olduğu her an mutlu olup, huzursuz etme zamanı.

Sözcüklere gücünü nefretten lokal yolla işleme süreci tamamlandı.


20080508

Ayak izleri,Yabancının gölgesi


Hiç bilmediğin bir yerde, tanımadığın insanlarla birarada olunca insanlardan önce mekanı incelersin. Sonra insanlara kayar gözün. Süzersin. Ama tek tek, detay detay. Ben ilk önce ayakkabısına baktım. Bakarım. Temiz veya kirli, eski veya yeni diye değil sadece baktım. Bakarım. Ve aslında gözler kadar ayna olan o ayakta takıldım kaldım. Yürümüyor, oturuyor oluşu ya da hareketli oluşubeni cezbetmedi belki ama aynı yerde 1 dk'dan fazla kalan ayaklara karşı ayrı bir ilgi duyuyorum. Duydum. Hele de baktığını görmesine rağmen, ayakları etki-tepki misali bir kıpırdanma göstermemişti ki. Rahattı. Hiç bilmediği bir ortamda, tanımadığı insanların arasında rahattı. Tedirginlik yansımamıştı vücuduna öyleyse içinde de yoktu.

Sonra ansızın birinin kalkışını gördüm kafamı çevirdim. Başka birisinin bakışı onu rahatsız etmişti. Ben değildim. Sonra tekrar döndüm o sakin, ruhsuz ayaklara... Tanıdık geldi bi an. Kafamı kaldırmadan az evvel gördüğümkü kadar yabancı değildi. Samimiydi. Hatta hareket etmeye başlamıştı. Yavaş, yavaş. Yine oturuyordu bu ayakların gövdesi belli. Bir noktaya kadar kafamı kaldırdım. Manzara şaşırtıcı idi. Göğüslerine dek görebildim. Daha yukarısı acı veriyor beni kasıyordu. Olmadı göremedim. Tekrar ayaklarına döndüm. Hareket hızlanmıştı. Sanki o da benimle birlikte kasılmıştı. Görmemi istiyordu belki de. Sonra bir yabancı yanaştı yanıma aynı yabancılıktaki ortamda. Ben ayakların sahibinin yüzüne bakmak isterken kaldırdı kafamı, yüzüne doğrultu yüzümü. Bu kez tedirgindim. Dedim hayır bu o ayakların sahibi değil. Ayakları kadar sakin değil yüzü bir hayli öfkeli, gergin. Eline aldığı aynayı tuttu yüzüme:
-Bak gör bu kadar yabancının içinde seyrettiğin ayakların sahibini. Acizsin sen. Kendin kendine yetemedin bak kendi yüzünü göremedin. O kadar yabancının arasına girmeden evvel yapman gerekeni yapmadın. Kendini tanıyamadın...

20080506

Sympathy for Lady Vengeance (2005)




Üzgünüm bu filmi normal kalıplar içerisinde anlatmayacağım. Gözlerimin önünde ben olsam aynısını yapardım diyeceğim bir kadın varken bunu yapmayacağım.

Koreli yönetmen Chan Wook Park filmidir diyoruz ve orda duruyoruz. Aslında filmi izlerken pek çok kez duraksıyoruz. Gözyaşı akıtıyoruz, nefret ediyoruz, soru işaretlerini birer birer siliyoruz.

Hatta bi durun…

Kin duyuyoruz.

Şiddeti savunur konuma geliyoruz.

Empati kurduğumuz anda eli bıçaklı insan biz olmak istiyoruz.

Chan Wook Park’ın intikam üçlemesinin son filmidir bu film. En az ilk ikisi kadar muhteşem bir duygusallıkla dolu nefretin sinema karelerine yansıtılmış şeklidir. Elinde bıçak dahi tutarken konduramadığımız bir kadının kendisini nasıl da birden bire namlunun aksi yönünde bulmuş olması önceleri şaşırtıcı da gelse muhteşem bir kurgu neticesi onun yerinde olmayı istememize sebep olmaktadır. Ya da bir çocuğu elleri bağlıyken nefes almamasını sağlayacak güçte bir yastık boğmacasına mahrum bırakmıştır anlamıyoruz. O denli içine alıyor film. İçine alıyor ve şiddet dolmuş damarlarımızı boşaltıp dışarı fırlatıyor.

Aslında Chan Wook Park’ın bir kadının gözünden anne-baba olmanın ne menem bir şey olduğunu anlatıyor olduğu gerçeği var filmde. Anne olduğu için katil(!) olan ya da anne olduğu için bir katilin yerine hapse giren ve yine anne olduğu için intikam duygusunu kızına anlatırken gözleri dolan hatta anne olduğu için tüm anne ve babaları anlayan bir kadını anlatır. Tüm bunları anne olan olmayan herkese bir zamanlar çocuktuk ve hatta hala çocuğuz ve bir annemiz var neticesiyle birleştirip yüzümüze bir bir çarpar.


Simsiyah kana bulanmış hayatın beyaz pastadan ümidi hala vardır. Çünkü beyaz pastada kana bulanmış hiçbir iz bulunamaz çünkü onların hepsi bir kovayla birlikte denize akıtılmış hatta yağmurla birlikte toprağa karışmış olabilir. Ama şu vardır ki o toprakla birlikte buharlaşıp gök yüzüne çıkan ve yağarken bizi neşelendiren bazen de hüzünlendiren kar da psta gibi o kanı barındırmaz. O tertemizdir. Hiç değilse beyazdır. Umut vaat eder… Hepsini içine almak için bekleyenin içine bir bir akar. Bu da yetmezse pastaya banan parmaklar sözü alır. Kızıyla birlikte yeniden doğar. Bir annedir o. Bizi de anne yapan bir filmdedir. Belki hatırlatan. Ama asla bir filmle bitmeyecek olan.

Michael Haneke dediğinin psikolojik savaşını/baskısını al, Takeshi Miike’ın kan gövdesini kondur sağa sola. Hatta Testere ve Otel filmlerindeki birkaç sahne arada bir canlansız gözünde. Tabi tüm bunların yanında da birkaç selpak mendil eksik etme. Al sana Sympathy of Lady Vengeance…

20080504

Yabancı-Albert Camus



Giriş:

Albert Camus (7 Kasım 1913 – 4 Ocak 1960), Fransız bir yazar ve filozoftur. Yabancı Camus’un, edebiyat alanında en önemli yapıtıdır. 1942 yılında yayınlanmıştır.

Öyküdeki her şey çok kısa bir zaman aralığında olup biter. Cezayir’de, bir rastlantı sonucu, bir Arap’ı öldüren orta sınıftan bir Fransız, Mersault, kendisini adım adım ölüme götüren süreci kayıtsız biçimde izler. Diğer kişilerin adı anılsa da, roman kahramanının adını bile öğrenemeyiz (burada Kafka etkisinden söz edilebilir). Camus’un yabancısının yabancılaşmasını kendi ağzından şöyle aktarabiliriz; ‘yani bu işin benim dışımda görülüyor gibi bir hali vardı. Her şey, ben karıştırılmaksızın olup bitiyordu, kaderim bana sorulmadan tayin olunuyordu (...) İyi düşününce söylenecek bir şeyim olmadığını anlamaktaydım. Kendi kendimi seyrediyormuş gibi bir hisse kapıldım.’

İtalyan yönetmen Luchino Visconti Yabancı`yı 1967`de sinemaya uyarladı, başrolünde Marcello Mastroianni oynuyordu.

Zeki Demirkubuz 2001`de Yabancı`yı Yazgı ismiyle sinemaya uyarladı. Kitapla çeşitli farklılıklar olsa da Musa karakteri Meursault`u çağrıştırmaktadır.

Gelişme:


Soğuk anlaşılmaz…

Sıra dışı sevilmeyen…

İstenmeyen…

İtici…

Rahatsız eden…


Tüm bu sıfatların yakıştırılmıştır Meursault’a. Kendisi için hiçbir anlam ifade etmeyen bu sıfatları red dahi etmemiş, olduğu gibi yaşamayı tercih eden biridir. Toplum bazında kabul görmeyen her davranışı için farklı bir sıfat ona layık görülmüş ve en sonunda “suçlu”da olmuştur.

Nedendir; çünkü o annesinin cenazesinde ağlamamış, üstüne bir de o gün bekçiye çay ikram edecek kadar vurdumduymaz tavırlar sergilemiştir. Herkesin bir an düşününce “kendi halinde” bir insandır ve o birini öldüremez dediği Meursault acımasız bir katil olup çıkıvermiştir.


Olağanın dışına çıktıkça toplumdan ayrılan ama hayatı yaşamayı “beklenen” değil, hissedilmeyeni aksettirmemek üzerine kurmuş olduğu hayatında, ona bir “yabancı” muamelesi yapılan, toplumun kısıtlamalarına maruz kalarak geçirdiği her dakika, kayıtlara geçip insanların dikkatini çekecek durumlar elde etmeme sebebiyet vermiştir.


Meursault, toplumsal normların görelilik denizinde dans ettiğini kabul etmiş ve kendisine göre olmayanların reddi öznellik saflarına “yabancı” görünmektedir.


Dans edenlerin sınırları kimi zaman bir cezaevi hücresinin duvarlarına yansımış, kimi zaman bir ziyaretçi odasında “insan seslerinin dört bir duvarı”nın eşliği ile aksetmiştir. O sevgilisinin gözlerinin içine bakarken gördüklerini; duydukları ile birleştirerek bize oldukça başarılı bir şekilde “içsel” olanla “dışarıya yansıyan” arasındaki farkı göstermiştir.


Bir rahibin onun yabancılığını yanlış yönlerde aramakta ve onu annesinin cenazesinde ağlamayan adam olmaktan uzaklaştıracak ve ölüm cezasının getireceği o karanlıklara(!) –hiç değilse- gözü kapalı gitmemesi için son çaresinin Tanrı’ya sığınmak olduğunu iddia ettiği konuşmalarda ; “Değil mi ki insan ölecekti, öyleyse, bunun ne zaman ve nasıl olacağı pek önemli değildi” cümlesi ile ölümün kaçınılmazlığını ve bunu “güzelleştirmenin, anlam katmanın gereksizliğini” dile getirmiştir.

Sonuç:


Meursault’a göre ölüm bir yaşanılması gereken bir süreçse, her şeyi geride bırakmak isteniyorsa bırakmaya direnmemek serbest ve yaşanılsıdır. Ama bunu böyle görmeyen diğerleri onu bu hayatın ve toplumun yabancısı kılmaktan ve yargılamaktan başka hiçbir şey yapmaz.


20080430

Yapılacaklar listesinden dört tane maddeyi birden silmek.

Yapılacaklar listem vardır hep. Unutmamakla, zamanını geçirmemekle, ayıp etmemekle, görev bilinciyle alakadar bi liste. Kimilerine göre bir dürtü, karabasan, kalabalık, boş. Ama bana göre değil.

Hep vardır o liste. Her haftasonu yenilenir. İşim Kızılaya düşünce ya da Beytepe'de aylak kalmamak için pek çok eylem vardır o listede. Bunların pek çoğu bağlılık duyduğun şeylerle alakadar olabilir. Benim de vardı böyle bir bağlılığım. Bağlılıkla ilintili yapılacak dört eylemi gerçekleştirmeden sildim an itibariyle. İlginç fikirler, projeler, geleceğe dair planlar vardı içinde. Ama bağlı olduğum şeyin bana bağlı olmadığını bu kadar somut görünce... Sildim. İçim acıdı önce. Hatta uzunca acıdı. Bir kez daha acıdı. Sanki kalem benim üstümden geçmiş de, üç-beş çizgiyi birden çizmişti üstüme kalınca. Bir daha bakınca okunmayacak şekilde, okunsa da eskisi gibi görünmeyecek şekilde.

Eskisi gibi durmuyor şimdi orda yapılacaklar. Yapmaya hevesi olmayan burda, o kalın çizgiler ise şu sıra rövanşta. Çizilecek pek çok şeyin üstüne usulca. Ruhları pek sert duyacak. Pek kalıcı olacak. Ordayken yokmuş gibi davrananlara dek uzanacak. Aynından olacak.

20080425

Gül Gülistan al Başını Git Kabristan

Ağzımızın içinde geveleyip söylemek istemediklerimizi saklarız, sözcükleri nizamsız sıralar karşıdakini yanıltırız. Böyle bir yanılsama sonrası karşıdaki ne kadar az soru sorarsa o kadar çok severiz kendisini. Fakat bir yaşayıştır ki, o an olur ve biter...

Hani sonra düşündükçe aklımıza ya şu kelimeyi söylerken gergin miydi? Sesi mi titredi ne? Ben mi yanılıyorum yoksa?! Yok, yok günahını almayayım, bak her şey güllük gülistanlık şu sıra...

İşte bu vakitlerde 'gül gülistan al başını git kabristan' kıvamında sinirlenip, gerilip bir kara kutuya ihtiyaç duyuyorum. Hani bu insanın sağ-sol omzunda çatışan günah/sevap yazarlar gibi bir şey değil. Tam anlamıyla 'olduğu gibi(-mesela objektif)' bakacak bir kaynak arayışına geçiyorum. Çünkü o an öyle bir programlanmışım ki her şeyi olumsuz anlamaya meyilli, her şey düşüncenin eksi yönüne eğilimli bir kişi.

Kara kutu dediğin, doğruyu söyler, anlatır sakince. Kara kutunun anlatışında sen de varsındır onlar da... Dolayısı ile 'yargı' her iki tarafa da makul oranda.

İstiyorum bir kara kutu hayatıma. İyiyi de kötüyü de sağım/solumdakinden iyi yazacağına inanıyorum zannımca.

20080420

Anket no 1: Kaplumbağalar uçar mı?

Blogger kullanıcılarına bir hizmet vermiş, anket açıp kapatıp, süresini uzatıp kısaltmaca istediğin an kullandığın oyunu değiştirmece oynayabileceğin bir şey. Bazen site sakinlerini bazen de site sahibini mutlu ve huzurlu eden bir uygulama.

Hani kapanıyor ayarladığın kadar müddet sonra.

Son günlerde pek bi değişkendi bu oylamanın sonucu hani oyunu değiştirenler çıktı falan, napalım?!

Anket süresi: yaklaşık 4 ay
Soru Kaplumbağalar Uçar mı?
Cevap: hehehe

20080419

Azı Karar, Çoğu ... Geçmiş


Gözlerimi sıkıca yumarak geldiğim bu çizgiden
şimdi geriye dönemiyorum
çünkü arkama bir çizgi daha çizmişler
“karar ver!” diolar
“yoksa hayatında bir daha asla çizgi göremeyeceksin”
Aslında görülen çizgiler hayatı güzelleştiriyor.. Yolumuza çizilen o kalın çizgiler..Üzerinden atladığımız, basmak istediğimizde battığımız.. Siyah asfaltın üzerine dökülmüş yine siyah renkte çizgiler.. Niye mi siyah?!Onu senden başka kimse göremesin diye ..Hoş bazen sen de göremiyosun ya.. Baktın ki batıyosun aman be buda mı çizgiydi deyiveriyosun işte..
Hayatın kanunudur; çizgide batana yardım olmaz.. Durup batanı seyretmek gerekir, kimi zaman kahkahalar eşlik eder batışınıza.. Ufakta bir vals havası, değmeyin adamların keyfine..Senin gözüne dolan yaşarın akması da yasaktır, bu da kanun .. Eğer akarsa battığın asfalt cıvıklaşır batışın çabuklaşır..
Ama ya o çizgiden kurtulduğun an..Öyle mutlusundur ki, kıçına kadar b.ka batmışsındır ama artık hayattasındır..Zaten seni yıldırmayan da budur.. O çizgide sen batarken aklın hep çıkış anını hayal eder.. İşte bu da seni yaşatır..
9.10.2003
Tospağa-

2003 yılına dair pek çok şey silinmişken, arada bir 'Sil Baştan' filmindeki 'silici' ye malzeme olacak şeyler çıkıyor defterlerden. Bu da Tospağa'nın defterinden. An be an yaşandı. Hatırımda. Silin bakayım kolaysa.
anektod 1 : iki noktaları hep sevmişim. Şimdikinden daha fazla.
anektod 2 : derin yüzmüşüm. Hale bak şimdi de uçuyorum.
anektod 3 : Nietzsche bok yesin umut güzel lafını onu tam anlamıyla tanımadan da söylüyormuşum.
anektod 4 : Çizgiyi aşmışım. Mutluyum.
anektod 5 : Hatırlamak güzelmiş. Nereden geldiğini unutmamalı insan.
anektod 6 : Bir 5 yıl sonrasını iple çekiyorum 'azı karar' yapmak için...

20080415

Léon (1994)

Sevginin Gücü
LEON

Yön:Luc Besson
Oyn: Jean Reno(Leon)
Gary Oldman (Stansfield )
Natalie Portman(Mathilda)


        Leon, Amerikada 'da yaşayan, kendi tabiriyle bir temizlikçi, aslında bir suikastçidir. Hayatını belli kuralların içerisine hapsetmiş, sert, duygusuz, ruhsuz görünümünün bir profesyonel için hayat tarzı haline gelmiş halidir.

‘Temizleyici’ ‘Leon:Aşkın Gücü’ ‘Profesyonel’ isimleriyle bilinen, Türkiye’de ise ‘Leon’ olarak gösterime gimiş, Jeanne d'Arc, The Fifth Element, Nikita, Angel-A gibi filmlerin yönetmenliğini yapmış Luc Besson tarafından çekilmiştir film. Jean Reno’nun başarıyla canlandırdığı Leon karakteriyle kendi adından daha çok Leon adının hafızalara kazınmasına sebep olmuş bir oyunculuk sergilediği filmde,Natalie Portman’ı 13 yaşında bir ‘lolita’ olarak görmek mümkün.

     Leon’un  kalbi de, zihni de hayata bir diken gibi tutturulmuş konumdadır. Hayatın kendisine bu yolla getireceği tüm zararları ön görerek hep diken üstünde durmak, hatta uykuya bile oturarak dalmak mecburiyetindedir Leon.



    Otomatik Portakal (1971-Stanley Kubrick) filmindeki Alex’e benzer özellikte sabah akşam süt içerek beslenen ve şiddetle iç içe bir hayatı benimsemiştir. Alex’in ‘Singing in the Rain’i mırıldandığı sahnelere gönderme olarak, Leon sinema salonunda bu filmi izleyerek tek gülümsediği sahne olarak kayda geçmektedir. Bu benzer özellikler insanı her zaman mutlu etmez bazen kopya çekmiş muamelesi görerek filmi çöpe attırabilir. Ama iddia ediyorum ki bu filmde çöpe atmaktan öte, daha bir bağrınıza basıyorsunuz o karelerle…



    Yuvarlak gözlükleri ve bazen çok açıklıkla gözlenebilecek otistik hareketleriyle Leon, komşu kızı Mathilda karakterini canlandıran Natalie Portman’ın gözdesi olmuştur, daha sonra kahramanı olacağını bilmeden. ‘Eğer bugün beni sokakta bırakırsan ölürüm’ mantığı ile kendisini şakağına silah dayabileceğini ve hiç düşünmeden öldürebileceğini bilmediği birinin ellerine emanet eder. Bu emanet ne kadar sübyan sevgili muhabbetine varıp, sinirleri bozsa da aslında yaşanan sevgi bir baba/abi - küçük kızdan öte değildir, hiç sevgi görmemiş bir adamın ve küçük bir kızın gözünden bakılınca. Bugüne kadar kimse onları sahiplenmemiş, kimse onlar için bir şey yapmamış, kimse onlara bir şey öğretmemiştir. İçinde oldukları hayatın dışarıya yansımaları da bunları bize oldukça vermektedir. Bu yapılmayanlar bir gün hayatın akışkanlığı içerinde nufüz edince, normalde karşı cinsten iki kişinin yaşayabileceği duygulanımlar akla gelmekte. Ya da oyuncular tarafından beklenenler de o yönde olmakta çoğunlukla. Bizi de bu düşüncelere onlar itmekte zaten. Ama her iki tarafın ve bizim de fark etmemiz gereken tek şey ‘öyle’ olmadığıdır.
                                                             
                                                                           
     Daha evvelinde sadece bir saksı çiçeğine olan bağlılık var olduğundan, bu bağlılığın dışında gelişen başka türlü bir bağlılık karşılıklı etkileşimi getirmektedir. Hele de o saksıdaki çiçeğe onun kadar değer verdiğini de göstermişse kişi, bu kat kat daha fazlasını getirir. Önce bunu anlamak gerekir..



    İşbirliği ile ‘temizleyici’ olmanın Bonnie/Clyde ya daMickey/Mallory kadar basit olmadığını ortada bir çocuk söz konusu olduğunu ‘tekrar’ fark ettiğimizde daha iyi anlıyoruz. Bu çocuğun ihtiyacı olan şey bir sevgi ve bu sevgi de cesaret gerektirmekte. Leon’un köklerini toprağa salmamakta hep tereddüt ettiği hayatı, bu küçük kızın yardımıyla yokluk içinde bir kök olarak ölümsüz olmaktadır. En sevdiği şeyin, en çok korktuğu halde bile olmasına rağmen bunun bizim zihnimizde bıraktığı imgelem mutluluktur. Huzurdur. Mathilda sayesinde de kalıcı olur. Sting’in "shape of my heart"ı da ona eşlik eder ki kalıcılık ne kelime…

   Filmde oyunculuk takdiri sadece bu iki isim arasında kalmamaktadır. Beethoven dinleyerek huzur bulan ve sinirlendiği vakit kendi adamlarını bile korkutan Stansfield rolünde bir Gary Oldman vardır ki, oynadığı her bir karede bizi diken üstü vazifesine getirmekte.

Akıllara kazınacak replikleri ile ve unutulmaz imgesel anlatımı birleştirerek, filmi izlediğiniz andan itibaren zihninizi tekrar tekrar meşgul edecek denli başarılı bir yapım. Daha fazla anlatıp sizin izlerkenki ‘obaaa’ larınızı aza kanaat etmeye itecek değilim. İzleyin hiç ama hiç pişman olmayacaksınız…

         









20080413

Halka, halka tatlısı imalatının sırları.


Ata binerken, hırçın hayvana evvela reflekslerine uygun yaklaşmak, ona sezdirmeden hakim olmak gerekir. Binicinin sinirlenmesini, çırpınmasını affetmez. Yerden yere vurur üstündekini. İşleyiş böyle de olsa, sen onun hakimisindir, o da senin aslında. Karşılıklı bir uzlaşma, sinirleri törpüleyip gün yüzüne çıkarma hali. Asıl olanın içerideki canavarlar olduğu asla teyit edilemez oysa ki.. Bu iyidir. Gelip geçici her fırtınanın aksetmeden, bir 'iz' bırakmadan çözümlenmesine fırsat verir.

Anlık sinir oklarının fırlatılması sonucu gibi apayrı yaralar bırakmaz her iki tarafta da. Bazen ertelemekle, ilk andaki vereceğin tepkinin dozunu düşürüp gündeme nihayet edince çekilesidir. Bunu yapabiliyor olmak da, kendine yapıldığını gördüğü oranda mutluluk vericidir. Neticede bu da bir zincir, bir halka olmadan diğer halkayı bağlayamazsın. Bağladıktan sonra da halka sunarsın, halkalı şeker melodisinde oynatırsın.

20080406

sindirim









Bir kanalizasyon çukurunun yakınlarındayım geçen hafta, etrafımı sarmalamış 'aynı'ların kokusunu toplamaktayım. İlk kez beni mutlu eden, 'sünger gibi bir beyin'e sahip olmamanın verdiği huzurla çıkıyorum: arşa değer belki başım!

Aslında çıkmıştım geçen akşam. Hatta o zaman arş pek bi yakıncaktı. sıcaktı. Ara ara kızdım, ara ara sızdım. Üzüldüm, süzüldüm. Mutlu da oldum. Daha çok!

Bi saniye:

'Mutluluğun o incecik zarına yaptığı geçici basıncı hissediyorum. Ve kalıcı kılmak için basıncı artırıyorum.'

Basınç muvaffakiyetle fazlaydı. Kalıcıydı. Zaten hep kalsındı. Şimdilik orda, daha sonrasında ise hep yanımda.

Aslında gördüklerim önce mutlu etmese de sonrası aldığım duyumlar beni mutlu etmekte. Hep böyle kalması dileği ile.


not1:aslında2: her okuduğundan,
yaşadığından bir şeyler öğrenmek,
kapmak, kapıştırmak için
sünger gibi beynim olsun isterdim.

-sıktığın zaman eski haline dönmeyeninden)

not2:
yalana sığamayan kabuktum geçen akşam ve
beni kabuk gibi saran bir annem vardı yanımda,
mutluydum.

20080330

Sineklerin boka yaklaşımı


Atakulenin taa tepesinden aşağıya bırakılan bok parçacıklarının akıbetini merak etmiyorum. Ama Asit Evi filmindeki Tanrı'nın sinek olmakla cezalandırdığı karakterin bir sinek olup; önce boka, sonra bir pastaya, sonra ilgili kişinin mideye indirilme halinde oluşan çıktıyı merak ediyorum. Pastayı boka benzetmeyen bok zerreciği gibi olmasa da, nihayetinde zerrecikli de olsa, zerreciksiz de olsa olacağı yine aynı şey demeden edemiyorum.


Sonsuz bir döngü gibi, sinek konar ota boka, sonra bir de pasta tatlıya, sonra onlar mideye, hoop olsun sana okkalı bir...


Bu kadar bok püsür muhabbetten sonra dönelim mevzuya , efen'im kendinizi bir bok zannetmeyiniz, çok sinek var üstünüzden geçen, mamaktan esen sonra gelip tabağınıza mama niyetine konan, konacak olan. Mühim olan konan sineğe hürmet etmek, ne görmüş geçirmiş adamsın sen demek!


bknz. yazar kendisiyle çelişiyor.
bknz. yazar boka hürmet ediyor.
bknz. sineklerin Tospağası olur mu?
bknz. olursa Tanrı muamelesi görmez dimi?

20080327

Hani olur ya bazen


'hani olur ya bazen kaçarsın her şeyden
hani olur ya
bazen şarkı biter aniden
işte böyle günlerde
hep uyumak istediğinde
tam
da
böyle günlerde
umudu büyüt içinde '*
Garip bir huzursuzluk olur ya bazen,
hani böyle
içten
içten
kemirir vucüdunu. Bir şeyler
ya da
birilerini düşünüyorsundur;
ama aslında
düşünmek
istemiyorsun
-dur.

Düşündüğün şey için o kadar çaresizsindir ki...
Yalan çığlıklarının ardı arkası kesilmez;

ama beynine hükmü yine
nafile yazar.
.

.

.

Kazan dairesi zamanlarım gelmiştir gibi. Arada olur

'bazen' ..


'h a n i

olur ya bazen kaçarsın her şeyden hani olur ya bazen şarkı biter aniden

işte böyle günlerde hep uyumak istediğinde,
tam da böyle günlerde umudu büyüt içinde '*
*Radical Noise-Bazen


20080325

Kurtçuk gibi şu kimlik

Hani kontrol ediyorlar her gün Beytepe'de nizamiyede bizi biz olduğumuza ikna eden bir küçük sert kartçıkla. Kurtçuk gibi oldu bu da.



Neyse işte öyle küçük bir şey; bir simge, bir kanıt.

Benim ben olduğuma ikna oldurtacak kadar sert bir kanıt.

Ya da

bu okulun bir de ben gibisine mi sahip olduğuna bir yanıt.



Görünen kimlik ebatları küçümsenecek kadar anlamsız;


peki ya görünmeyen kimlik mevzuları?

Hani var ya şimdilerde kimlik üzerine oturttuğumuz yapıtaşları?
Belli kalıpları tek bir insan profiline mal ettiğimiz ve onları şu günlerde dışlamaya başladığımız?

Anlamları?

Hani elma kurtçuğu misali beklenmedik bir anda çıkmakta ortaya.
Sonra kurtçukla birlikte kimlikleri de çöpe attırmakta.


Ardında arkasında insan varken mesela...
Öyle ya kurtçukları itina ile yerleştiren bir şeyler var başımızda. Kurtçuklara şaşırmaktan ziyade; o itina ellerini şamarlamak lazımdı bence,
yerse??!

20080321

Kuklanın iplerini bırak-mış artık


Hayata dair daha büyümüş bakışları, büyümüş bedeninde yeşerten bir kukla artık o.
Onun için yazmıştım yanlış anlaşılan tüm bu satırları:
İpleri olmayan kuklanın yanındaydım tam bir hafta! Bir kez daha, bir hafta daha katlandım onun acısına. Acı çektikçe parça parça olan yüreğini seyrettim. Puzzle zannettim önce, birleştirmeye çabaladım büyük bir gayretle. Tüm çabam onun içindi. Görünürde hiçbir şey yapmadan yorulan bir insandım. Yüreğimde ne kadar sevgi varsa ona akıtmaktan yoruluyordum. Daha az uyuyup, dinç kalarak koruyordum. Ama ne kadar? Tam bir hafta..
Sonra... Sonra "O" geldi.Aslında hep ordaydı; ama sevgili kukla ve ben onu görmemek için direniyorduk.. "O" geldi ve kestiğim tüm ipleri yeniledi. Her şey yine eskisi gibi..Ama sevgili kukla yine gelecek ben yine ipleri keseceğim.. Ta ki O'na o iplere ihtiyacı olmadığını hissettirene dek!...
23.08.05 ve onu takriben tüm med-cezir leri(!)

20080319

Ayna görüntüsü cazibesi






Bazen büyük sıkıntılar doğurur kişinin ya da oluşumun görünen yüzü. Görünen yüzlere bakmayı tercih edenlerin düşüncelerini değiştirmek de zorluk mertebesinde yarışır çokca. Hani bir o yandan bir bu yandan bakanı bile bir yere kadar kabul edebilirken, hepten duydukları yönünde kati kararlar alan insanların bıraktığı sancıları da bir o kadar can acıtıcıdır.


Bize bizim doğrularımızın yansımasını kendimiz verirken, bizim yüzümüze dahi bakmaya tenezzül etmeyen kimlikler ayna görüntüsünü tercih ederler. Bize tutulan aynaların da gücünü tutan ellerden aldığı düşünülünce bu içinden çıkılamayası bir hal, bir mikroskop incelemesi gerektiren durum oluşturur. Mikroskop incelemesine girişecek zekayı bulabilen insan zaten bu yola başvurmazdı da akla gelince hepten vurgun olur.


Görüntünün yanılsamayı beraberinde getirmeye meyilli olduğu da düşünülürse, atla şu pencereden o zaman nereye kim düşecekse?

20080314

Küçük Oyuncu



Küçük oyuncu maskeleri reddettiği bi rolle 'daha' karşımızda...


Bu kez iyi şeyler duymaya ihtiyacı varmış. Ertelenmiş zamanların bir an evvel onunla olmasına, bazı kimselerin kendindeki saçmalıkları daha fazla su yüzüne çıkarmamasına ihtiyacı varmış. Hiç bitmeyeceğini bildiği şeyler de olsalar, kısa bir müddet 'durmalarına' ihtiyacı varmış.


Yapılanların doğru olduğunu zanneden bünyelere, onun doğrusunun bu olmadığının on yüz milyon kez anlattığını doğrulama ihtiyacı varmış. Hani on yüz milyona bi bir daha eklemek için en azından 'durmalarını' istiyormuş.


Kendilerince gördükleri küçük oyuncunun, bizim küçük oyuncuyu zerre kadar ilgilendirmediğini bir kez daha gösterecek gücü toplamaya ihtiyacı varmış. bu gücü toplamak için 'dur çizgisi'ni geçmemeleri gerekliymiş.


Bu küçük oyuncu büyük karenin içerisine daha fazla dahil olmaya çalıştıkça görüdklerinden kaçmaması gerekliymiş. O sebepleymiş ki, büyük kare daha büyük kare olmaya meyil edeceği şu sıra önce durmalıymış.


Hayatı kurumuş çeşmeden akacak suyu bekleyerek geçirmeden, tazyikli akan suyun altında yüzünü musluğa doğru çevirmyi istiyor bizim küçük oyuncu ya, belki sadece birkaç dakika kesilmesine ihtiyacı varmış şu sıra. Ama yalnızca birkaç dakika akmayacak suya karşılık metreküplerce suyu tekrar üzerine akıtmaya razı olacağını da yineliyor nihayetinde. İsteğini geri çevirmemek gerek bence...