"Kaplumbağalar da uçar!"

"Ev sanki geçmiş yüzyıllara uzanan büyük, suskun bir ailenin üyeleriyle dolu. Orada, ikinci kişiliğimle yaşıyorum ve yaşamı geniş anlamıyla, bir var olan bir yok olan bir şey olarak algılıyorum."

-Carl Gustav Jung-

20091230

Kahveyi Anımsatan Islak Battaniye





“Üşüyorsun, şu battaniyeyi al üzerine” dedi aniden.

Dakikalardır hiçbir ses duymadığı birinden ilk aldığı tepki buydu. Yalnızdılar odada. Odanın ahşap tabanından nemli bir koku geliyordu. Islak ağaç kokusu. Şimdi dışarıdaki toprağın nasıl koktuğunu ikisi de hayal edebilirdi, ıslaklık o kadar yakındı. “Yürüyelim mi biraz sakıncası yoksa.” demek geldi içinden. Fakat sonra onun ıslak gözlerine bakarak vazgeçti. Kendi yüzünü merak ediyordu. Şimdi şu an bakışı bir başkasına nasıl görünüyordu ki? O da bu kadar kokusu olan bir göze mi sahipti acaba? Dudaklarını aralayacak gibi oldu. Belki de “Lavabo ne tarafta?” diye sormalıydı. Bildiği şeyleri sormak istiyordu şimdi, şu vakit. “Dışarıdaki toprak kokusunu bana anlatır mısın?” ya da “Şu an yüzün nasıl görünüyor bana anlat” demek istedi. Yine vazgeçti. Yüzünü battaniyeye çevirdi. “Üşüyor muyum?” diye geçirdi içinden. Yoksa bunu sadece o mu biliyordu…

“Gerçekten üşüyor muyum söylesene?”.

Bir an gözlerini kaçırdı cevap vermesine dayanamayacağını hissetti. Odadaki nemli tahta kokusu genzini yakıyordu. Bir anda ayağa kalktı adam. Kollarını birbirine kenetlenmiş kendi kendini saran ve kendisine bakmayan kadına doğru gitti. Onun yüzüne bile bakmak için kafasını kaldırmıyor oluşu ona tüm gücünü kaybettirdi. Devam etmek istemedi. Kanepedeki battaniyeye doğru yöneldi. Kahverengi ve kirli beyaz renkleri vardır. Canı bir kahve istedi. Şimdi battaniyeyi bırakıp bir kahve yapmaya gidebilirdi. Kadının sessiz olmak ister gibi çırpınan öksürüğünü duydu. Dizlerinin üzerinde kanepede oturan bu hüzünlü sese ıslak battaniyeyi uzattı. Isıtır mıydı? Isıtmalı mıydı?

“Dün gece onunla uyudum” dedi kadın.

“Ama bu ıslak” dedi adam battaniyeye bakarak şaşkınlıkla.

Dokunurken tiksiniyordu sanki. Bunu gören kadın

“Sana dün gece onunla uyudum diyorum” dedi.

Onun o tiksinerek dokunduğu ellerine bakarak. İşte şimdi battaniyeye bakarak saatlerce ağlayabilirdi. Adamın ellerine baktıktan sonra vazgeçti. Yüzünü başka yöne çevirerek elini alnına götürdü, sonra saçlarına. Saçlarının bozulmuş olacağından şüpheleniyordu. Düzeltmeye çalıştı. “Söylesene nasıl görünüyorum” demek istiyordu. Bunu söylemek istediği kişi orada yokmuş gibi davranmaya devam etmeye karar verdi sonra. Ellerine baktı bir anda. Onların da ıslaklık kokuyor olduğundan emindi. Koklamadı. Adam bu sırada battaniyeyi özensiz bir şekilde yere bıraktı.

“Sana ne vereyim ısınman için” dedi.

“Isınmak istemiyorum, ruhum üşüyor.” demek istedi kadın. Buna gülümseyeceği hatta sonra ona sarılacağından emindi. O yüzden söylemekten vazgeçti. Sarılmak istemiyordu. Gitmeliydi. Hemen şimdi yerinden kalkıp gitmeliydi. İnsan gücünü, evin anahtarlarını kapının girişine astığı gibi bir yere asabilse ve yine evden çıkarken de yanına alabilse diye düşündü. Kendi evimizin içinde hissettiğimiz en yalnız ve en savunmasız anlarımızın anlatımı da o kapının girişine astığımız güç parçalarımız olsa diye geçirdi içinden. Bunu hemen şimdi cümlelere döküp onunla paylaşmak istedi. Severdi onun bu tür kelime oyunlarını. Sonra vazgeçti, ona ait herhangi bir şeyi sevdiğini hatırlatmak istemiyordu şu an, çünkü dün gece ağlamaktan sırılsıklam ettiği battaniyeye tiksinerek dokunmuştu. Bunu hatırladıkça sinirleniyordu. Tırnaklarını ağzına götürdü. En sevdiği tırnağını kemirmeye başladı. Sorusuna cevap alamayan adam sessizliğe kızmaya başlamıştı. Neyse ki cama değen yağmur damlalarının sesi vardı. İkisi de o sesi duyuyordu sadece. Ortak nokta: ikisi de bu sesi çok seviyordu.

“Gökyüzü ağlıyor” dedi adam.

Buna bir cevap vermeyeceğini biliyordu. Gözü tekrar battaniyeye takıldı, canının kahve istediğini anımsadı.


“Kendime bir kahve yapacağım. “dedi.

Her gün aynı saatte kahve içerdi, şu an kendisiyle aynı evde ama kilometrelerce uzak kadınla birlikte. Bilirdi ondan gerçekten uzakta dahi olsa o saatte kahve içtiğini. Şimdi tepki vermiyordu. “Beni unutma.” demiyordu. Bir şeyler gerçekten ters gidiyordu. Kadın o sırada ayağa kalktı, terliğinin bir diğerini bulmak üzere etrafı kolaçan etti. Bulamıyordu. Adamsa hızla mutfağa gitmiş ve raftan iki tane fincan almak üzere elini uzattığında geri dönüşünün burukluğunu yaşıyordu. İki fincanı da rafa geri bıraktı, içeriye döndü. Terliğini bulamıyordu kadın. Israrla arıyordu. Adam büyük bir hışımla:

“Hissetmiş miydin?” dedi.

Kadın onca dakikadır koruduğu koşullu sessizliğini farkında olmadan bozdu ve bir anda “Neyi? “ dedi.

“Bu duruma geleceğimizi.” diye cevap verdi.

Kadın gözlerini kaçırmıştı yine. Daha da yaklaştı adam cevap bekliyor gibiydi. Ellerini kadının dağılmış olan saçlarını yüzünden sıyırarak özensizce geriye attı.

“Neden uyarmadın?” dedi.

Kadın hayıflanıyordu. “Rahat bırak, terliğimi bulamıyorum” dedi.

“Peki” dedi. Kadın şaşırmıştı, bu cevabı beklemiyordu. Israr etmesini istemişti… Cevap vermeyecekti kesinlikle ama keşke ısrar etseydi.

Daha önce kadının oturuyor olduğu kanepeye kıvrıldı adam. Battaniye hemen yanı başındaydı. Kadın onu terliğini ararken yerden alarak koymuştu oraya.  Islak değildi artık sanki. Sıkıca kavrayarak örttü üzerini. Kadın bir an duraksadı. Onun o battaniyeye bu kadar sıkı sarılıyor olmasına anlam veremedi. Tiksinirken dokunan eller kaybolmuştu. Tüm vücudunu örtüyordu. Dakikalarca izleyebilirdi bu sahneyi. Kirli ve kahverengi lekelere takıldı gözü ve sevdiğinin bir an önce uyumak isteyen halini izliyordu. Uyursa geçecek diyordu sevdiği  içinden, bundan emindi. Toprak kokusunu duydu, terliğinin birinin kanepenin altında olduğunu hayal etti, her yere bakmıştı, sadece orada olabilirdi artık. İçeriye gidip bir kahve hazırladı. Tekrar geldiğinde uyumuş olduğunu gördü. Battaniyeye dokundu kupkuruydu sanki. Ama kirliydi işte. Elindeki kahve dökülecek gibi oldu sonra tekrar tuttu, dökülmedi.

“Yahu yeniden ıslanmasıyla artık kimseyi ısıtamazdı eminim” dedi içinden ve kahvesinden koca bir yudum aldı, uyuyan gözleri seyrederken….

20091225

yedi




Yedi rakamını seviyorum. Kendini bile yiyebilecek denli açgözlü bir rakam çünkü.

Üç farklı kabusla bezenmiş gecemden uyandığımda ben de bir yedi rakamına ne kadar ihtiyaç duyduğumu anımsadım. Gece uyumadan evvel kendimi yiyebilmiş olsaydım bu kabusların hiçbirini görmeyecek, bende huzurla eş anlamlı bir izlenim bırakan uykumu bölmeyecektim. Soru işaretleriyle uyumayı sevmiyorum. Bu gerçekten seneler önce fark ettiğim bir şeydi...

-yahu hala mı fark ediyorum?

Hani bazen ne kadar iyi gelirse gelsin fark ettiklerimiz bizi hiç ama hiçbir yere götürmüyor. Yine yapmamalıydım özlü birkaç cümle kurmaya başlayınca tüm hayatımıza ahkamlarımız hiçe çıkıyor. Bazen de, bir cümle kuruyorum ve hayatım o cümleyi çoktan teyit etmiş oluyor. Hani bu gerçekten çok yaşamış olmakla mı alakalı bilmek istiyorum? Yoksa başka bir şey mi? Peki hala yenmemiş kabuslarım da aynı şeye dönüşecek mi?

Hayata en büyük ahkam onu cümlelere dökmek, ona en büyük tokat da bir cümleye asla sığmamak olsa gerek. Sonrasında gelen onu yeme eylemi de kurulan cümleleri zaten teyit ettirmiş olmaktır.

Çok YEDİm ben seni hayat, ama bir kabusumunda daha da sen YEDİn beni! Bana gerçek hayatta gel ki cümle kurabileyim sana diyorum! Hadi!

20091223

"Kendine Rağmen"



 


“Sonra yüzler de duygularımı ayaklandırmaz olunca, sonra ateşten gözlerin ateşi sönünce, bütün o arzulara yabancı kalınca, işte tam o renk… Şimdi bu renk… O renk bu duyguyu, bu arzuyu şu an’ı verecek dediğim renkler kayboldu.”*

Gökyüzü üstlerini örtmüyordu artık. Kendini karanlığa bürümüş bulutlar ağlamak üzere kapanmıştı ani bir hışımla.

Gökyüzünden ilham alan, gökyüzünün ışığını avuçlarına sığdıramadığı için hayıflanan onlarca insan şimdi karanlığı her gün biraz daha kendilerine yanaştırmak zorunda kalmıştı.
Avuçlarına doldurdukları tüm kara bulut ninnilerini üstlerine sürterek kurtulmaya çabalıyor ve bunu yaptıkça kendileri de kapkaranlık oluyordu. Bugüne dek anlamını bildikleri ama bir türlü istediğini ona veremedikleri gökyüzü, onların vakti zamanında avuçlarında tutamadıkları tüm ışıltıları emmişti içine. Tüm renkler tek bir siyah veriyordu artık onlara ve tüm renklerin onun içinde olduğunu tek bilen gökyüzüydü yine. Işıltıların içinde karanlık görebilenler bir nebze daha mutluydu sanki. İşte onlardan biri tüm karanlıklaşmaya yüz tutmuş insanların içinde gün geçtikçe parlamaya başlıyordu. Kimse fark etmiyordu tabii gökyüzü dışında. Kafasını göğe kaldırmıştı ve tüm içtenliğiyle içine çekiyordu karanlığı. Işıltıya hiç ihtiyacı olmadığı için seviyordu gökyüzünü… Karanlık gözlerine rağmen her şeye ama özellikle de “kendine rağmen” seviyordu gökyüzüne bakmayı. Onun dinlediği gökyüzü ninnisi başkaydı. Diğerleri anlamazdı.

Gökyüzünün insanların üstlerini örtmekten vazgeçtiği ve artık kendi üstünü örteceği duyuruldu cümle âleme. Gazeteler tam sayfa haber yapıyor ve bunun gerçekten büyük bir son olacağını düşündürüyorlardı. Gökyüzü için… İşte insanların tüm yanılgısı burada başlıyordu.

“Gökyüzü için mi, insanlık için mi?”

Derslerde gökyüzünün tanımı bir aydınlanıp bir kararan değil artık kapkaranlık olacak olan olarak yapılmaya başlanmıştı. Paris Pişmiş’in yıldızlarının bir adı anlamı kalmayacak, hepsine karanlık denecekti! Ne garip… Herkes bir noktadan sonra karanlıklar içinde aydınlık bulma telaşına sürüklenecekti. Aydınlık bir hayatken her şey ne yapıyorlarsa, karanlığa da alışıp aynı hayatı yaşayacaklardı. Vakti zamanında aydınlık ve renkli gökyüzüne itimat göstermeyen ve sürekli yetmediğini dile getiren insan müsveddeleri bu karanlığın içinde bir bir ölümlerini ilan edeceklerdi.  İnsanlar karanlığa mahkûm olmuşluklarıyla eski renkleri ellerinde bir fenerle arar olmuşlardı. Fenerler hep bir başkasının gözünü alıyor ve onları bir anda görünmez kılıyordu.

“Yapay ışıklar hep başkalarını kaybettiriyordu işte!”

Karanlık içinde bakmayı öğrenmeliydi bu insanlar. Gökyüzü tüm karanlığıyla bunu onlara öğretmeliydi artık. Öğretmek için karanlık hale getirmek ve onların bunu karanlık olmayı istemekle birleştirmesini istiyordu. Kendini de sırf bu yüzden karartmıştı zaten. Anlamaları gerekiyordu, insanların üstünü örtmek yerine neden kendi üstünü örtmeyi tercih ettiğini. Bunu anladıkları an aydınlanacaklardı.

“Şaka mı?”

 Buna alıştıkları an mutlu olacaklardı. Öyle sanıyorlardı. Artık bir noktadan sonra anlayanlarla anlamayanlar ayrışmaya başlamıştı. Birileri ilk kez hayatın bu kadar genel analizini yaptığı için kendini gerçekten önemli hissediyordu. Ve onlar bu konuda kendilerini gerçekten ama gerçekten önemli hissetmeye başlamıştı.

“Bir insanın kendini önemli hissetmesi ne zamandan beri kendini anlamak olmuştu ki?”

Aralarında öteden beri karanlık olanlar vardı. Onlar için gökyüzünün kararının bir önemi yoktu, çünkü onlar zaten hiçbir zaman aydınlığı hak etmeyen insan müsveddesi olduklarını kabul ediyorlardı. Hiç fark etmezdi gökyüzünün ya da diğer insanların ne halde olduğu. Anlayan herkes anladıklarını anlatma konusunda kendilerini müthiş yetenekli ve bu görev onlar için biçilmiş kaftan gibi görüyorlardı. Bunu anlamak büyük bir şeydi çünkü kendilerince, karanlık şehirlerin karanlık sokaklarında topladıkları karanlık yığınlara her şeyi ama her şeyi anlatmak üzerinden toplaşmalar hazırlıyorlardı. Yolda gördükleri herkesle konuşmaya çalışıyor ve onların da anlamasının herkesin kurtuluşu olacağına inanıyorlardı. Zaten karanlık olanlar bu insanlara hiç yaklaşmıyor onların konuşmalarının tek bir cümlesini dahi duymayacak kadar kendilerini dinliyorlardı.

“Peki kendileri ne anlatıyordu?”

Anladıklarını düşünenler anlatmaya devam ettikçe insanlar ölüyordu. Gökyüzü büyük bir mutlulukla izliyordu tüm olanları. Anlayanlar ne kadar az olurlarsa olsun, dünyanın sadece o kadar az insanla var olmayacağını anlamıyorlardı çünkü. Eline birer fener alan tüm anlamışlar, anlamayan tüm insanların yüzlerine o feneri tutup ölmelerine sebep oluyorlardı. Ne kadar çok yan yana olurlarsa o kadar iyiydi sanki. Tek kavrayamadıkları şey gerçekten mutlu olmanın ve tek tip, tek bakış insan olmanın imkânsız olmasıydı.

“Bir anlamı yoktu bunun!”

İnsanların sadece kendileri yetmeliydi ve kendilerindeki en karanlığın içinden aydınlıklar doğurmalıydılar. En karanlık halleri yalnızca insanın kendi içinden görülebilmeliydi. Aydınlığın avuca düşen parçalar olması ve onların avuçlarına sığmadığı için hayıflanması hali sıfırlanmalıydı.

Bunu anlamak zaman almayacaktı. Bunu anlamak bir anda da olmayacaktı. İnsanlar sadece ve sadece anladıklarını bileceklerdi. Kendilerini bileceklerdi. Karanlık olacaklardı sonra. Karanlıklara rağmen ve en önemlisi de “kendilerine rağmen” yaşayacaklardı. Rağmenler birleşmeliydi, karanlıklar insan olmalıydı. Gökyüzü kendi hükmünü kendi ışığını ve ışıksızlığını tüm insanlara rağmen sürdürüyordu çünkü. Kendisinden beklenen ya da beklenmeyenler savurduğu ışıltıları avuçlarına sığdıramadığı için hayıflanan ve onları kaybettiğinde kendini de kaybeden tüm insanlar görmeliydi gökyüzünün kendini örtmesiyle artık bir şeyleri. Aydınlık kendisine ihtiyaç duymayanlara görülecek, karanlık içinde tüm renklerin olduğu bir cümbüş olacaktı.

Ve karanlık insanlar… Onların kendileri dışında gördükleri bir şey yoktu.

“Kendini bilen kendine rağmen çok şey görebilme yetisi sahibidir.”

yazdı gökyüzü karanlık duvarına. Hatta ara ara yazıyordu ışıklı yazılarını… Işıklarla bezedi yazdıklarını ama görünen tek şey yine çok karanlıktı insanoğluna!


14 aralık'09
AKE
* Selim İleri

üç - on üç?



bu üç ya da on üçüncü gidişim
ilk kez geri dönüyorum - ben eskiden hep giderdim - 
yahu dönüyorum...
.

cebimden gitmediğim filmin biletleri çıksın işte şimdi
ben o bileti aldığım güne döneyim
iki kişi diyeyim
ve o filme gideyim
.

en sevdiğim şairin hiç okumadığım dizesini kazıyayım şimdi ağacın gövdesine
dizinin dibine düşsün sonra ağaç,
köklerine dokun
bağla kollarına sonra her birini
her birini bir de birbirine bağla...
(ah dur, zaten yapmıştın bu sonuncusunu!)
sen gittikçe kolların benle kalsın,  
şimdi!
şiirleri zaten sevmem bilirsin
kökler kalsın
sende kalsın


.
ben birlikte kahve içmediğim kimseyi anladığımı sanmadım
"en doğru masal anlamadan korktuğumuzdur."
doğrudur...
belki de her olacak olan önce korktuğumuzdur...
korkma ben varım!
hadi bir kahve içelim.

20091217

Acıyı çağırıyorum


Gel ve tüm damarlarımla seni hissetmemi sağla
Gel ve bana hükmet diyorum
Ben düşüncelerimin bu kadar(!) sahibiyken,
Sen gel ve sen beni tüket istiyorum

“Bu yeni başlayan ağrının ilk dakikaları mı daha acı son dakikaları mı?”
Diye sormuştum sana
Seni çağırmış
ve artık bu bedene hükmümü geçiremediğimi söylemiştim..

Düşüncelerim beni bir kepenk gibi sarıyor
Hedef on iki tahtası bir girdap bu benin içinde
En acılı yerime vuruyorlar
En hassas…

Olmak istemediğim insan oluyorum
Olmama doyamadıkları insan
Bana doyamıyorlar
Doyamayacaklar!

Ben ki tüm bu kepenklerin içinde seni çağırmadan ayrılmayacak olanım
Senle doğmak
Senle sürünmek
Senle ölmek isteyebilirim
O kadar acısın çünkü!

O kadar canımı yakıyorsun
ve beni kendine o kadar çekiyorsun
İnsan mutlu olduklarıyla hiçbir zaman hep mutlu olamadı
Hep de olmayacak!
Bu böyle…
Bunu aramıyorum, hayır
-Yine(!)
Hayır söyletmem!
Seninleyim ve sen o kadar büyüksün ki içimde
Seni istiyorum

İyi bir şey düşünmek
İyi bir şey yaşamayı hissetmek
Acının bu kadar büyüğünü bana “sürekli” gösteren sen,
Sen ki var olduğun müddetçe yaşamak ne mümkün
Sen olduğun müddetçe kendime inanmak ne mümkün

Sen yönetiyorsun beni
Düşüncelerimi
En ama en kötüsü de bedenimi

Sığdıramıyorum içime seni
Kusuyorum çoğu kez
Hatta “hep” kez!
İçim parçalanıyor sanki
Sana doğru yükseliyorum sonra
Acı müthiş!
Ağrılarım canımı yakıyor
Beni ağrıya sürükleyen her şey canımı yakıyor
İnanamıyorum sonra “her şeye”
İnanmak istemiyorum bundan böyle
Uzaklaşmak istiyorum ve sana yakın durmak
Sadece seni istemek

Ölümle de başa çıkabilmemin tek yolu onun hükmü altına girdiğim de sorgulamamaktı
Ona tapmak!
Tüm insanlığı nasıl ele geçirdiğine hayran kalmak!
Herkesin ondan korktuğunu bilmekle oluyordu her şey
Herkes ölüme karşı bir başka ürkekti
Hala da öyle..
Ölümü çağıramam şimdi
Ölüm hep bir karanlık gözümde
Daha o kadar büyümedim ki!

Acıysa aydınlanma olsa gerek?
Acı, bırak, ben ölüm istemiyorum
Ben seni istiyorum
Sen gel ve sen tüket istiyorum
Başka kimselere bırakma beni
Sen tüket, sen öldür dilediğin gibi
Başkası avuçlarıma sığar
Onları ezmekse bana sığmıyor!
Lanet ben…
Senin avuçlarında taht kurmak istiyorum
Sen ez, sen var et, sen öldür beni diyorum…
Başkalarını istemeyecek kadar beni arzula sonra!

Noktala insanlığı bir benin içinde!
Büyüksün, çok büyük...
Kabul ediyorum...
Seni istiyorum...




20091214

Rear Window (1954)

Yönetmen: Alfred Hitchcock
Oyuncular: James Stewart, Grace Kelly, Wendell Corey




Geçenlerde bir arkadaşa aynı ortamda aynı işi yapmak üzerinden uzunca müddet birlikte yer aldığımız kişilerin gerçek kimliğini yoğun çaba harcamadığımız müddetçe çok zor öğreneceğimizi söyledim. Çaba burada anahtar kelime olup, insan tanımanın en büyük çıkmazıdır aslında. Aynı iş ortamında veya üniversitede aynı bölümde olmak hatta aynı ailede (sülale olarak genişletilebilen tanımıyla) veya aynı apartmanda yer alan bireyler birbirlerini çoğu zaman tanımayıp sadece belli ve genel yargılarla hareket etmektedirler. Bu biraz da bizim onlara hangi yönümüzü göstermek istediğimizle ilgilidir.



Alfred Hitchcock’un Rear Window filmi de bir apartmanın arka cephesine bakan bir evde yaşayan Jeffries’nin, komşularını harcadığı çaba oranında tanımasını konu alır. Jeffries (James Stewart) bir fotoğrafçı olup bir iş kazası neticesi bacağı alçıya alınmıştır. Evinde hapis kalması, penceresinden tek görebildiği manzaranın ise karşı apartman insanları olması, onunsa tüm zamanını bu insanları izlemeye ayırmasıdır anlatılan. “Bayan yalnız kalp”, “balerin kadın”, “yeni evli çift”, “köpekli kadın” ve “eşi yatalak olan adam” gibi tüm komşularının da istinasız bu tanımlarla bildiği insanların tanımlarına yenilerini eklemektedir, tüm gün onları onlardan habersiz izleyerek.


Kişilerin kendi gösterdikleri dışında onlara ait birtakım bilgilerini sadece kaba tabiriyle “dikizleyerek” elde edebiliriz - ki bu bizim çoğu kez farkında olmadan yaptığımız ilgimizi çeken bir şeydir. Filmde de yeri geldiğinde dürbünüyle, yeri geldiğinde de fotoğraf makinesi objektifiyle izlediği komşuları Jeffries’i ve sevgilisi Lisa’yı oldukça düşündürmeye başlamıştır. Onların yaşayışlarına gördükleriyle birlikte farklı farklı yorumlar getirerek, o çok bilinen tanımlarını değiştirmeye başlamışlardır. Hitchcock filmi bu ya, her zaman gördükleri eşi yatalak olan adam artık eşini öldürmüş adam olup çıkmıştır bir anda. Farklı teoriler üretip yine izlemeye devam ederek bu teorilerini doğrulayan ya da yalanlayan ikili bizleri de olayı çözmek üzere filme dâhil etmeyi çok iyi başarmaktadırlar. Bu merak uyandıran sorgulama devam ederken, Jeffries’in diğer komşuları da hala izlemeye devam ediyor oluşu dikizlemenin bağımlılık vurgusuna gönderme yaparak, bir müddet sonra kameranın değmediği her bir evin penceresi biz izleyicilerin zihninde en çok merak ettiğimiz ev olmaya başlamasıyla devam eder. Jeffries komşularını çözümledikçe ve bilhassa da karısını öldürdüğünü düşündüğü adama dair yeni çözümlere ulaştıkça başka bir düğümle karşımıza çıkar ki bu da yine Hitchcock’un filmlerinin vazgeçilmezidir.
Bir müddet sonra Jeffries’in yüzünü çevirmediği her ev bizim merak ettiğimiz ev olmuş ve o pencereden görünen her insanı bizim hayatımıza da taşımayı başarmıştır Hitchcock. Zaman geçtikçe Jeffries tüm komşularının tanımlarını onları daha çok dikizleyerek olumlamaya ya da olumsuzlamaya başlar. Bu etki Jeffries’de görüldükçe, o tüm komşuların bildiği tanımlarda herhangi bir etkinin olmaması insanı pek çok sonuç çıkarmaya sürüklemektedir.



Film röntgencilik merakımızı gün yüzüne çıkarırken, insanları tanımak için onlarla daha fazla şey paylaşmak ya da onları daha çok izlemek gerekliliği vurgusunu da yapmaktadır. Bunun çoğu kez yanlış anlaşılan ya da yanlış sonuçlar için kullananlara da bilhassa göndermesi de mevcuttur.
Jeffries’in tüm komşuları için harcadığı çaba bu kez yanı başındaki sevgilisini tanıması için de bir vesile olur. Keza, Jeffries’nin filmin başında bize lanse edilen boş bir ün merakı olan, onu kendisine benzetmeye çalışan sevgilisinin aslında ilgisi ve işi değişmeden bir anda çok gurur duyduğu ve çok yakın bulduğu birine dönüşmesine de sebep olmuştur. Sevgilisiyle birlikte komşularını izlemeye başlaması ve olayları birlikte düğümleyip, kişileri birlikte çözmeye çalışmaları onları yakınlaştırmış ve birbirlerini daha iyi tanımaları sonucunu getirmiştir. Sevgilisinin aslında hiç değişmemiş olduğu onu değiştiren şeyin sadece birlikte daha fazla zaman harcamanın getirisi olduğu da yine filmin sonunda okuduğu Bazaar dergisinden anlamak mümkündür…

Birazcık çaba, birazcık emek ve yoğun bir izleme, önyargıların tüm insanlar üzerinden silinip atılmasına ya da teyit ettirilmesine imkân tanıyacağı aşikardır. Tek bir pencere önünden ve odanın içinden çekilen bu film polisiye-macera olması dışında pek çok mesajı olan, iyi bir Hitchcock filmidir, izlenmelidir..

20091211

Reddetmişlerin İlişkisi





“Sana dün söylediğim şeyle benim için gerçekten önemliydi. Bunları sana söyleyebileceğim bir yakınlığı hissettirmiş olman gerçekten çok güzel. Aradan seneler geçse de hala beni ben yapan bazı şeyler var içimde sır olarak ve biz birbirimize yakın oldukça bunlar da dökülecek elbet. Sıfırlanması imkânsız ama olsun, parça parça almak tama en sıkıntısız yaklaşmanın yoludur.” dedi kadın.

Adam ne yöne bakacağını şaşırmış halde, şimdi şu an başka bir şey olsa da bu konuşma kapansa diyordu içinden. Gülümsedi tüm sıcaklığıyla kadına. Ona dün kurmuş olduğu cümleleri hatırlamıyor olduğunu anlatmayan bir gülüştü. Bazen bu oluyordu. Gerçekten hatırlayamıyordu. Düne dair olumsuz hiçbir şey aklında yoktu aynı zamanda aklında kalmasına işaret edecek cümleler de birebir yoktu. Az evvel ona kurduğu cümleler içindeki parça ve tamlık ilişkisini onaylıyordu bir taraftan da. Bu gerçekten böyleydi ve kendi cümleleriymiş gibi bir anda benimsedi. İşte o benimseme de gülümsemeyi getirdi.

Hayatının sadece kendisini ilgilendirmediğini fark etti sonra. Dün kendisine kurulan cümlelerin bir kez daha “sadece” kendisini ilgilendirmemiş olduğu vurgusu yapılıyordu tam karşısında. Bazen sadece kendisine ait bir dünyayı ne kadar arzuladığını ve sanki her geçen günle yaklaşmışçasına kalbinin ne kadar heyecanla çarptığını hatırladı. Olmuyordu ki kendisine kurulan cümleler sadece onu ilgilendirmiyordu belli ki… Kadın ona o cümleleri kurarken kendisi için de önemli bir eylem gerçekleştirdiğine vurgu yapıyordu masumca…

Tekrar bulunduğu yere döndü. Eğer karşısındakinin ondan istediği cümleyi kuramayacaksa gülümseyip onu rahatlatmalıydı. Bilmediği cümlelere gülümseyemezdi. Aklını başka şeylerle meşgul edip sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdi. Başka şeyler gülümsedikten sonra da aklından geçiyordu.

İletişim denen çelişkiler yumağını reddetmedikçe her şeye yeniden başlayacaktı belli ki. Kendisi dinlemiyordu ki sadece, birilerine de cümleleri kendisine kurması yönünden etki ediyordu işte. Yahu kısacası yaşıyordu işte! On yüz bin insan içinde!

Şimdi şu an konuyu değiştirse ve aklındakileri onunla paylaşsa… Biliyordu onu destekleyeceğini daha önce de konuşmuşlardı pek çok kez.

“Yalnız olmak güzeldir.” demişti kadın bir keresinde. Adam da “Kesinlikle.” demişti, “keşke bir ömür boyu yalnız olsak.” Onlar bunun üzerine onlarca cümle kurmuş ve bugüne gelmişlerdi. Yeni bir şey fark etmiş gibi ellerine baktı kadının. “Bu yüzük sana çok yakışıyor.” dedi. Gülümsediler. Kadın hemen atılarak, “Hayır, bize çok yakışıyor.” Dedi. Yine gülümseyip sustular.

Bu kez kadın parmağındaki yüzükle oynuyor olmasına rağmen gözü çok uzaklara dalmışçasına kayboldu oradan.

“Evlilik gerçekten korkunç bir şey olmalı.”
“Bence de evlenmiş olan kadınların sürekli kontrolü ele geçirmiş olma muamelelerini anlamıyorum”
“Kadınlar güçlüler evet. Onlar ezilmiş ve maalesef ki ezilmeye kendilerini mahkum eden “ataerkil” toplum getirisi olarak sürekli güçlü olmak üzerinden yaşıyorlar hayatı. Güçlü durabilmeyi çok iyi başarıyorlar. Biz bu kadar dayanamayız sanırım ezilmeye.”
“Evet, siz erkekler de hep gücü elinizin altında bulduğunuz için sonradan elde etmeyi yediremez ya da kaybetmeye dayanamazsınız.”
“Evet, işte tam da bu yüzden evlilik bir kadının bir erkekte ön plana çıktığı noktaya işaret eder. Onu hayatına kabul etmek gücü sonradan elde ettiği için kullanmayı bilmeyen ve bunun farkında olmayan bir kadın için çok zor olur ki genelin böyle olduğu düşünülürse tüm evlilikler zordur.”

“Her kadın bunun farkında olamaz. İki kişilik bir yalnızlıktır evlilik. Öyle olmalıdır yani. Biri diğerinden daha önde olmaya çalıştığı anda ya da geride kaldığında tüm düzen alt üst olur.”

“Mesela şimdi sana senden daha sıkı sarılacağım ve sen bunu eşitleyeceksin öyle mi?”

“Hayır hiç de dokunmayacağım bunu izin veriyorum. Sıkıca sarılı olmak istiyorum.” demişti ağız dolusu gülümseyerek.

Kadının aklından geçen seneler önce kurulmuş tüm bu cümlelerin akışıyla parmağındaki yüzüğün yarıya kadar çıkarıp geri takması aynı hızda oluyordu. Gülümsüyordu ama aklı bu noktadan sonra gerçekten doğru bir gülümseme olup olmadığını sorguluyordu. O zaman kurulan o cümleler çok güzeldi, peki ya şimdi?

Adamın aklı da dün kadının ona ne söylediğiyle meşguldü. Oradaydı ama sanki o da gitmişti. Kadın adamın da farklı şeyler düşünüyor olduğunu kendisi gibi davranmaya başlamasıyla anladı ve “bak aslında ne kadar eşitiz ve yan yana bile yalnız olabiliyoruz” dedi gülümseyerek ve ekledi telaşla “Bize çok yakışıyor dememe kızmadın değil mi?” dedi, kokuyla…

Adam da büyük bir cesaret almışçasına heyecanla “Dün ne söylediğini hatırlamıyorum ama çok eksik hissettim, lütfen tekrar eder misin benim için?” dedi.

İkisi de üstlerinden büyük bir yük kalkmışçasına hafiflemişlerdi bir anda. Sanki aynı kararı almış gibi masadan kalkıp yan yana gelerek sıkıca sarıldılar. Zaman en hızlı ve en güzel o sarılı anda geçiyordu maalesef…



foto: tık

20091204

"Ben bu adamı sevmiyorum!"; ya da "Zeki Demirkubuz sevmiyorum!"





Zeki Demirkubuz filmlerini çok yavan bulduğumu daha evvel de söylemiştim. Bu yavanlık yapabileceği / kullanabileceği pek çok olanak varken bunu kullanmayan Demirkubuz’dan kaynaklıdır. Olaylara “sade” bakacağım diyerekten yaptığı filmlerle, 1997’de çekilmişiyle 2005’te çekilmişini ayıramadığımız bir seyirlik çıkması çok gariptir.

Zeki Demirkubuz’un hangi filmini izlesem biri asla diğerinin önüne geçemiyor aynı safta yer alıyor. Ne bir gelişme ne de aktarımda farklılık gözlemliyorum. Bu kadar aynı filmler artık bir müddet sonra bende olayın sonunu tahmin etme, bir sonraki sahneyi nasıl çekeceğini dahi bilme durumlarını getiriyor. Bu pek çok kişiye göre iyi birdir belki ama bana göre değildir. Yönetmenlerin tüm filmlerinde kullandıkları bazı klişeler vardır. Bu bazen renk (David Lynch, Almodovar), Bazen aynı oyuncuyla film çekme durumu (Bergman, Tim Burton), Bazen de olayları aynı şekilde birbirine bağlama durumu ( İnnaritu), bazense oyuncu kadınlarının ön plana çıkması (Fellini) olabilir. Bu çok doğaldır. Bu yönetmenlerin her filminde tüm bunları arar aramasak da fark ederiz aynı olduğunu. Ama Zeki Demirkubuz’un filmlerinde oynayan erkeklerin hepsi aynı donuklukta bakıyor, aynı sinirleniyor; kadınları aynı şekilde ağlıyor ve küfrediyorsa bir arıza vardır. Şimdi sorarım size İtiraf, masumiyet, Yazgı, Kader dendiğinde olay ve oyuncuları bir anda canlanıyor mu zihninizde? Ben her defasında o hangisiydi diye açıp tekrar bakıyorum ve hatırlıyorum. Bunu demeye çalışmışımdır. Saygılar. 



20091203

Choke / Tıkanma filminin romanıyla kıyaslaması





Ben ısrarla söylüyorum romandan film yapmak çok iddialı bir iştir diye. Üstelik Chuck Palahniuk'un romanı Dövüş Kulübü gibi büyük bir işin hakkını vermiş adamlar varken ortada (bknz. David Fincher), bu hüsranı neden yaşatıyorsunuz izleyiciye..

Çok çok daha iyi bir oyuncu seçilerek ve daha karanlık bir atmosferle bu işin üstesinden gelinebilirdi. Ben kitabı okurken daha çok tiksinmiş ve merak etmiştim. Oyunculardan anne dışında hçbir karakter kitaptaki gibi karikatürize ve psikopat tipini yakalayamamış anneyi de ortada iğreti bırakmıştır. Geçişler oldukça başarısız olup, kitabı okurken merak ettiğim her şey filmle saçma sapan bir durağanlığa bürünmüştür.

Kitabın bir dönem Türkiye'de bile yasaklanmış bir yayın olmasını akılda tutarak izleyince, filmde yasaklanacak bir şey bulamadığımı da itiraf etmeliyim. Romana göre oldukça yetersiz cinsellik anlatımı mevcuttu.

İzleyecekseniz vazgeçip, kitabını okumanızı öneririm. Filme hiç el sürmeyin bence.

20091201

TONY GATLIF ve Latcho Drom





Bazen sadece yönetmeni bilip, film hakkında hiçbir şey okumadan oturuyorum filmin başına. Latcho Drom da öyle bir macera. Tony Gatlif filmlerinin ayrı bir yeri vardır benim hayatımda. En sevdiğim yönetmen demem elbet ama belli dönemlerde gerçekten canım Tony Gatlif çeker. Bunu müzikleriyle kapattığım çok olur, bazen de başka bir filmini ya da daha evvel izlediğim filminin başında bulurum kendimi.

Latcho Drom'ı izlememiştim. Daha evvel indirdiğim müziklerine aşinaydım. O gün kendimi bu filmin başında çingene kadın ve adam görmek istiyorum ve onların birbirlerini müzik eşliğinde sevmelerini / sevişmelerini izlemek istiyorum diyerek ve evet Tony gatlif filmlerini bu kadar indirgeyerek oturmuştum. Absürd bir istek değil sanırım. Söz konusu Tony Gatlif olunca çok doğal bir istek. İlişkiler müziğe, müzikler doğaya, doğa insana ve dans insanın gerçeğine hükmetmektedir onun filmlerinde. Kimi zaman trans halinde(EXILS), kimi zamansa oyuncular ile birlikte hareket halinde(GADJO DILO), kimi zamanda ağlarken(TRANSLYVANIA) bulursunuz kendinizi...

Latcho Drom'dan da öyle bir performans bekliyordum ki bana daha evvel Tony Gatlif ile bu yaşadıklarımdan farklı bir şeyi yaşatacaktı. Her filmde ayrı bir duygu ve yanında müzik ne de olsa.. Olmadı... Belgeselmiş kendisi. Çingene belgeseli. Bakmadım ben, bilemedim ben.. Müzikler yine muhteşem, bir İstanbul'da, bir Mısır'da, Fransa'da, İspanya'da ve daha birçok ülkede; sokakta, meydanda, çadırda, yolculukta, işportada çingenelerden görüntüler yer almakta... Tony Gatlif doyumuna erişemedim bunda, bulacağım elbet başka bir tane daha..

Cinsiyetsiz İlişki

yazıyı okumadan önceki kitap önerimdir.







Ahşap bir masada iki kişi, birbirinin aynı rahatsız edici ahşap sandalyelerde biri çok rahat biri de çok rahatsız şekilde oturmaktadır. Eş zamanda masalarına gelen çaylarını yudumlarken birinin çayı diğerininkinden önce tükenmektedir. Konuşmanın tam ortasından başlarlar. Bulundukları yere gelene kadar içlerinden kurdukları onlarca cümle vardır, geldikleri andaki birbirlerine çok az bakarak bütünledikleri. O cümlelerin devamını getirmektedirler sanki.

- Ne biliyorsun?
- Senin birine ne kadar az bağlanabileceğini?
- Hakkımdaki doğrun bu mu?
- Doğru olması gerekmiyor. Bildiğim şeyi sordun.
- Yanlışlayabilirim öyleyse.
- Kısa vadede bunu yapmadığın için bu böyle.
- Uzun vadede bir şeyler değişebilir yani. Madem değişebilir neden kısa vadede kararlar alıyorsun.
- Ne istiyorsun?
- Sana değer verdiğimi göstermek.
- Bunu neden şimdi yapmak istiyorsun.
- Çünkü senin beni önemsediğini şimdi anladım.
- Ben onu hiç anlamadım.
- Bunu hissetmediğini anlayamamışım.
- Daha önce de konuşmuştuk. Değişmiyor.
- Haklısın.
- Haklıyım? Bu kadar mı?
- Onayım seni mutlu etmeli ve yumuşamalısın hemen şimdi.
- Bana bu şekilde yaklaştığın müddetçe bu olmayacak.
- Ne şekilde?
- Cümlelerini benim ruh halime göre kurduğun, ruh halime göre rengini değiştirdiğin müddetçe.
- Ne olmasını istiyorsun peki?
- Benden bağımsız bir sen istiyorum karşımda. Ayakları yere basan bir duruş ve içinde bir “ben” görmek.
- Var.
- Hayır, yok. Ben sessizleşince sen uzaktasın. Ben konuştukça yaklaşıyorsun.
- Bu iyi bir şey değil mi?
- Senin için iyi ve yorucu olmayan bir şey.
- Değişecektir.
- Neden şimdi değil?
- Bildiğin şeylerle şimdi tekrar al beni yanına, sonra bekle. Değiştireceğim.
- Ben bekleyince / susunca sen hep değiştin zaten... Konuşmuştuk bunları. Bildiğim şeyler almama izin vermiyor.
- Ben izin istemiyorum.
- Yine yönetiyorsun!
- Ne yaptım yine!
- İkimizin arasındaki tüm duyguların dozunu sen yönetiyorsun. Bir şeyler kötüye gitmeden evvel değil kötüye gidince düzeltmeye çalışıyorsun. Şimdi ben gidiyorum sen bana doğru geliyorsun. İkimizin aynı anda bu kadar dengeli olmayacağı halini arıyorum ben.
- Denge iyidir.
- Denge monotonluktur.
- Uzun süreli bir şey düşünüyorsan monotonluk iyidir.
- Uzun süreli ama monoton olmayan bir şey istiyorum
- Her gün yeni baştan biter ilişki öyle.
- Her gün yeni baştan başlar ilişki öyle.

Sessizlik çökmüştür ikisine de. Biri önündeki çay bardağına, diğeri ise pencereden dışarıya bakmaktadır. Bitmek üzere olan çayını yudumlamak üzereyken pencereden bakan kişi bakışlarını ona çevirir.

- Çayına şeker atmadın yine.
- Ben şekersiz seviyorum… der.
Related Posts with Thumbnails
haberler haberler