20090827

Düşünkara Fanzin 10. sayı yayında...



Yıl: 2 Sayı: 10
Ağustos - Eylül 2009

Pek çoğumuzun tatillerinden yüzünü tekrar Ankara'ya çevirdiği bir dönemde yeniden bir arada olmak güzeldi. Bu sayı 10. sayıydı ve dolu dolu olmalıydı. Uzunca süre takibe alıp sonunda bize dahil olmak isteyen yazarlarımızın her biri yeni bir renk kattılar. Dolu dolu daha fazla sayfa sayısı ile sizlerin yoluna çıkmaya hazırız.

Nasıl mı?


  • Yeni yazarımız Shigella, "Martı" diyerek ilginç bir deneme hazırladı, az biraz bildiği şeyleri çokca da boşvermişliğini paylaştı....

  • "Aslı Hep Aynıda Kalan" yazısıyla Kağıttan Gemi, bize hep yakın olup geçen sayıdaki ismini sulara bıraktı... Başlangıcı olan, aslı hep aynıda kalan bir vedaydı onunkisi.

  • Yine yeni yazarımız Emrah Sarıgöl, Bay Marin maceralarının başlangıcını bizimle yaptı...

  • Sinefil78'in engin sinema birikimi Düşünkara'yı "Nouvelle Vague’ın Karmaşık Kadını Patricia" yazısıyla donattı. Adı "destek olmak"tı, işte bu güzeldi...

  • Ayna Cini, "Hayat Güzel, Biz de Güzeliz" dedi. Dem vurdu tüm olmuşluklara, olagelenlere ve olacaklara...

  • Yine yeni yazarımız Siyah Ojeli Mesnevi, "Yıldızların Efendisi" dedi! Kime gürledi, kime ilan-ı aşk etti, nerelerden geldi hepsi ters kurgu etkisiyle yerini aldı ...

  • "Ben o Kitaba Gelemedim" diyerek Yağmur Güncesi vakti zamanında yolunu çevirdiği Körlük kitabına yaklaştı, gelebildi mi, gelmek mümkün mü, gelirsek gidebilir miyiz diye sormak yazıyı okumaya kaldı...

  • Beytepe Kaplumbağası, "Bir şey" söylemedi!

  • Murat Uyanık, "Pettra'nın Tahta Heykelleri"ni gün yüzüne çıkarttı. Petra'ya mı heykellere mi daha aşinaydı bunu çözmek okumaya kaldı...

  • 10. sayıya özel Abbas Kiarostami'nin 10(Ten) filmi eleştirisini Beytepe Kaplumbağası yaptı...

  • Sert Sessiz, "Eskimek Üzerine" diyerek korkularını paylaştı...

  • Yeni yazarımız Fırtınada Gemim, paspası anahtarın üstünde bırakan bir "Şövalye ve Ay" yazısı yazdı...

  • "Son Sigara" yazısı ile Daimi yazarımız Aynadaki Yansıma umutsuzluklarını ve umudunu kaybedişlerini ve terk edişlerini paylaştı...

  • Mustafa Özkan "Toplum ve İnsan" yazısında bir karşılaştırma yaptı. İnsanın birey olarak topluma olan etkisini akıcı bir dille anlatmaya çalıştı...

  • Yeni Yazarımız Kerim Akbaş, "Asılsız" isimli şiir denemesiyle, çok ölünesi akşamlara beddua ettirip, ilk kez yarına küfür etmeden bir şiir okutacak bize....

  • "Tutunamayanların Hikayesi: Sukai Kurora" ile Fırtınada Gemim The Sky Crawlers animasyon filminin eleştirisini yaptı...

  • ÇiziTEMA sayfamızda Mert Gürkan, Emre Yılmaz ve Cemal Keleşoğlu "GÖLGE" konulu çizimleriyle yerlerini aldılar. Üçünü tekrar aynı sayfada görebilmek çok güzeldi...

Yer aldığı noktalar:(ANKARA)

  • Ardıç Kitabevi ( Turhan Kitabevinin üstü 2.kat)
  • Araf Kafe (Araftafaray) Konur Sokak 11 numara 3. kat
  • Ankara Kültür Evi ( Konur Sokak Leman Kafe bu kafenin altında kalıyor)
  • Nazım Hikmet Kültür Merkezi Piraye Kafe
  • Turhan Kitabevi

(başka mekanlara bırakıldıkça liste güncellenecektir...)

Şehir dışından erişmek isteyenlere itinayla kargo gönderilir.

tospagasal@gmail.com
Facebook tık.


20090824

Vazgeçiyorum

Dönem dönem umutsuzluklarım saplantılarım yok değil. Geriye dönüşlerim ve orada duraksayıp yol alamıyor olmam bazen sinirimi çok bozuyor. Her şey güllük gülistanlık iken kendimde biçtiğim otların sivrilmiş dikenleri çıkıyor sadece gün yüzüne ve ben ot diken çalı çırpı didinip duruyorum günlerce. Körelttiklerim daha bir can yakıcı oluyor nedense.

Vakti zamanında bana ders olmuşluklara bir masal uydurup bugüne mandallıyorum. Hayatım çamaşırhane modulünü tamamlamış durumda. Şimdi oldu sanki derken yeni bir bitki örtüsü ile cebelleşen bir ben çıkıyor ortaya. Bakım onarımı hafıza boyutunda yaşamaya devam ediyorum. Kurtulamıyorum. Dönem dönem varolan bu ben süreli yayın kataloglarında en üst sırada baş gösteriyor. En çok güncellenen, aranmadan da bulunabilen. Çamaşırhanemi seyrediyorum bazen günlerce. Bir tür kendimi kullanma kılavuzu çıkarayım diyorum ama bu yıpranmışlıkla daha fazla kullanmak istemeyip vazgeçiyorum. Kendimi kullanmak istemiyorum bu hayatta. Dönem dönem ikilemesinin bir döneminin daha adı olmak istemiyorum yalnız başıma. Asılmış çamaşırlarım güneşte renk kaybedene dek kalsın istiyorum. Kendilerini hatırlayacak yeni bir masalla renklerini onarmasın. Dikenlerim kendime değil hep başkalarına batsın istiyorum. Sonra da kıyamıyorum. Ben kendimi onarabilirim ama onlar bunun altından kalkamazlar deyip vazgeçiyorum.

Ben bunu hep yapıyorum,
vazgeçiyorum.



4Ağustos'09

Nasıl Anlattın?




Bütün gün yatakta dönüp durdu. Arada bir saati kontrol ediyor ve gözlerini kapatıyordu. Gözlerini kapattığı anların mı yoksa açık tuttuklarının mı daha fazla olduğunu bir türlü kestiremiyordu. Kafasına bir fanus geçirmiş ve oradan odasını seyrediyormuş gibi hissediyordu. Önce duvardaki ve ara ara beyaz çarşafına yılışan sineğin ayak izlerini aradı. Sonra halısındaki desenin hiç beklemediği bir noktada değişiyor olmasını yabancıladı. Bir vakit masasının üzerinde duran aynadan boşluğu seyretti. Kendisi de o boşluğun içerisindeydi ama görmek için illa aynayı karşısına mı alması gerekirdi. Üşendi. Komidinin üstünde duran kitaplarına elini atıp birini alarak tüm bu saçma sapan duraksamaya bir son verebilirdi. Yapmadı. Belki saçmaydı ama bitsin istemiyordu. Hayatın peşinden koşmak adına bu anı ne kadar az yaşadığını fark etti. Üstelik annesi bu kez kapıyı 40 dk da bir açıp kapatmıyordu, tadını çıkarmalıydı. Derken artık o kocaman boşluk hissinin kaybolup şu an ne yaptığını düşünmeye başlamasıyla her şey bitti.



Yaptıklarını düşünmeyince insan daha bir güzeldi her zamanki gibi. Ama olmadı düşündü ve tüketti. Sineği bir an evvel öldürmek isteyen, halının desenini değil üzerindeki tozlarıyla görüp temizlik gününün bugün olabileceğini düşleyen, aynaya bakarak sadece saçlarını düzelten biri olup çıktı. "O" aradı evin içinde annesini ve kocaman bir " günaydın" dedi. Kimse anlamamalıydı az önceki "ben"i. Bir daha yaşama olanağı kimsenin anlamamasında gizliydi. Susup bekleyecektim yine öyle "güzel" gelecekti.



Gör hadi: Az önceki "ben"ken şimdi "o" olmuştu.



(Haa, anladın!)



Şimdi: Anladığını kendine nasıl anlattın?




30Temmuz'09

doğru...

Doğru insan olamayacağım korkusu sarmıştı yine bedenimi. Ellerimde yanlış olanın kokusu, tırnak aralarında kendime doğru tırmanırken kalan lekeler. Etrafına beyaz bir çember çizilmiş ve bu çemberin içine adımlarımı sığdıramayan ben. Sağa ve sola attığım her adımın çemberin içinde, çemberi kirleten benle birlikte oluşturduğu sinir durumları. Nefret ediyorum dönem dönem etrafıma çizilen bu çemberden. Bembeyaz. Kirlenmemeli. Onun içinde sen de tertemiz kalmak zorundasın. Esneme yok. Silinme yok, renk değişimi yok. Beyaz. Doğru. İçerisindeki ben ise yanlış. Doğru bir, yanlış bir. Silinemiyorum. Doğru insan olacağım kendim olmayacağım. Hımm. Hadi çemberi hale yapıp kafama taktım diyelim, bu kez beynimin yükünü arttıracağım. Beslenecek halem zihnimden. Hayallerimden. Beyaz - temiz- saf. Ona asla benzemeyen. Hapsedecek kendi içine. Ve ben o hapsedilmişleri kendim hapsolmamak için yük olarak taşıyacağım. Hangisinin daha ağır olduğunu da asla anlamayacağım.

13Temmuz’09

Doğru Yürümek









Yürürken adımlarına dikkat ediyordu. Düz yolda yürümenin onu bu kadar strese sokacağı aklına hiç gelmezdi. Adımlarının temposunu karnındaki bebeğin hareketine göre ayarlamalıydı. Bebek kendi adımıyla birlikte yol alamadığı anne karnını asla hissetmezdi / korkunç bir şey olarak görmezdi böylelikle. Düşecek olsa avuç içini kaç derecelik açı ile yere yaslayacağını bilmeliydi. Karnının üstüne düşmek "onun" için bir felaket olurdu.



"Bak bu kez doğru şekilde yürüyorum, şikâyet etme."
deyiverdi. Sonra havada uçuşan kelimelerinin nereye gittiğini çözemeden vazgeçti. Bir gün, ağzından çıkacak her kelimeyi anlayabilecek kadar büyüdüğü bir gün acaba neler söyleyecekti. Cümlelerine hem sevgi hem kızgınlık hem de doğruluk katacak ardarda kelimeleri seçebilecek miydi? Bir kez söylediği cümle günler hatta seneler sonra hesap sormak için kendisine geri mi dönecekti. Evet, dönecekti. Çocuk olmak bilinçaltını beslemek demekti. Her yenilen, yutulan cümle gün gelip bilinçaltı gıdası konumuna gelecekti. Adımlarını atarken bunları düşünüyordu. Kendisinde gördüğü tüm eksiklik ve yanlış yönlerin temelinin çocukluğu olması ve sevgili annesinin hep bunu bilmiyor oluşuyla gideremediklerini anımsadı. Kendisi biliyordu. Öyleyse engel olabilirdi. Daha bebeğin olacağını ilk öğrendiği dakikadan itibaren başlamıştı bu kovalamaca. Oidepus kompleksini ve fallik dönemin olası korkunç kalıntılarını alt etmişti. Bebeğinin bir babası olmamasını bile kaldırabilirdi tüm bunlara engel olmak için...



"Görmesini istemediği rüyaları ona yaşatmayın." özlü birkaç cümle okudu Freud'dan. Rüyasıyla yaşadıkları arasında bağlantı kurulabilirdi. Belki buna engel de olabilirdi. Ama o bir çocuk olduğu için bu bağlantıyı hiç etrafındaki insanlarla kurmayacaktı. Annesi olarak o yapmalıydı. O gece tüm bunları düşünerek uyudu. Rahat ve derin bir uyku çekecek ertesi gün başka bilinçaltı hücumlarını düşünecek ve bebeğini koruyacaktı. Uykuya daldı...




Ertesi gün gittiği doktora, geceleri gördüğüm kâbusların bebeğinin bilinçaltına etki edip etmeyeceğini sordu. Bir an masasından kaldırdığı gözlerini gözlerine odaklayan doktor, eli onun karnındaki bebeğe dokunur gibi "İyi olmayan sensin, bebeğin değil." dedi. Gözlerini kaçırarak nereye bakacağını şaşırmış bir edayla kalktı yattığı yerden. Çıktığında yine aynı yolda yürüyor eve doğru gitmeye çalışıyordu. Adımlarını atarken
"Ben doğru şekilde yürüyemem ama sen lütfen şikâyet etme" deyiverdi. Havada uçuşan kelimelerinin nereye gittiğini çok iyi biliyordu.





23Temmuz2009

20090823

tekrarlayan kabuslarım ve irade meselesi


Kapkaranlık bir odada burada neden tekrar tekrar bulunduğumu bilmeden ışık kovalıyorum. Karanlık gözlerimin içine dek işlemiş, tek bir ışıltı, parlaklık olmaması benim kovalamacamın anlamsızlığına vurgu yapıyordu. Tekrarlayan kâbuslara karşı her zamanki gibi hazırlıksızdım. Tekrarlanmaları ondan korkmamı engelleyen bir unsur olmak yerine daha çok korktuğum bir şey halini almalarına sebep olmuştu. İnsan kâbuslarına alışamıyordu. Zihnimden geçenleri karanlık bir resmin üstüne oturtmaya çabalıyordum. Karanlık odada elimi nereye atsam kocaman bir boşluk hissederek ya da beklediğimden daha sert bir cisim el ve ayaklarıma çarpıyordu. Hissettiğim acıyı es geçip karanlık resmin içinde bir ışık aramaya devam ediyordum. Aradığım ya odayı aydınlatacağına inandığım bir lamba ya da ışığından faydalanabileceğim telefonum oluyordu. Üç ya da dört, hatırlamıyorum. Devamlılığı ürkütücü... Bulamıyorum hiçbir şey. Bir şeyler oluyor, nefes nefese uyanıyorum. Karanlık aynı karanlık, korkusu aynı korku... Ama uyanış bu defasında daha bir korkutucuydu. İnsanlar rüyalarına toz konduramadıkları için ürkütücü olanlarına "kâbus" adını vermişler. Kimse güzel bir rüyadan kendi kendine uyanmaz, hep bir sebep vardır uyandırılma şekline dair. Kâbuslarsa bizim kendi kendimizi rüyamızdan dışarı çıkmak için zorladığımız sonuçlarla gelir. Bir çığlık, derinden alınan nefesler ya da ter içinde kalmış bir beden. Bunların üçünü birden hissettiğim bir andı tekrarlayan kâbusumdan en son uyandığım an. Kendimi ayakta bulmuş attığım çığlığın şiddetinden ev ahalini yanı başıma toplamıştım. Sesimi duyamayan ben, parçaladığım şeyleri hissetmeyen yine ben... Yerini, yönünü sadece karanlık olduğu için bulamayan ben... Nefret ediyorum karanlıklardan. Karanlıkta yürümek ve yol almaktan. Daha çok da kâbusumdaki karanlık resmi tekrar tekrar önüme koyacak bilinçaltımdan.



İnsan gerçek hayatta pek çok şeye irade koymayı öğreniyor yaşla beraber. Büyüyoruz ve öğreniyoruz. Engel oluyor ya da daha fazlası için kendimizi zorluyoruz. Sınırları ölçüyoruz. Kendimizi tanımlıyor bir iki cümleden her zaman daha fazla cümleye sığabilmek için cisimleşiyoruz. Fakat en son "hastalık" için irade koymanın anlamsızlığını fark etmiştim. Ne kadar yaşamak istesen de ölüyorsun belki de... Hasta bir bedene sadece daha iyi hissetmek üzerinden irade koyabilen biz, ona daha iyi olacağının kesin emrini veremeyen yine biz. Çoğu hüsran ve acıyla sonuçlanan hastalıklara maruz kalmış insanların etrafımda bugüne dek onlarcasının gelip geçmiş olduğunu gördükten sonra, imkansızlığını kabul etmiş ve sesimi kesmiştim. Moral dediğin düzelirdi ama hastalık buna ömür boyu asla bağlı değildi.



Karanlık resimli tekrarlayan kâbuslarımı anlamlandırmak için de çok uğraştım. "Yardım almalıyım belki"yi bile kullandım. Sonra üzerine düşündüm. Anlamlandırmaya çabaladım. Pek çoklarına göre "oldukça" mantıklı sonuçlara ulaştım. Ama kesinliği hakkında kimsenin kanısını alamayacağımı anladığım an vazgeçtim. Belki bugün, bu gece bu kâbusu görmeyecek olmam benim bu çözümlemelerimin neticesidir. Ama bu yarın görmeyecek beni garantilememektedir.



Uğraşmıyorum karanlık resimli tekrarlayan kâbusumla artık ya da hastalığı vahim olan biri olacağımda kendimden yardım alırsam olacak bu iş umuduyla, ama biliyorum bunun dışında baş edemeyeceğim şey yok şu hayatta!



Not: Sadece tekrarlayan kâbuslarımdan söz etmek istemiştim.



Bir de seneler önce ölen amcamdan.




9temmuz'09

yazdım...

Gitmek daha kolaymış, karar verdim artık.

Senelerdir düşünüyordum 'gitmek mi, kalmak mı' diye?

Bugün karar verdim, gitmek kolaymış.

Gidenlerin keyfinden, kalanların sessizliğinden anlamlandırdım.

Belki kalanlara beş cümle daha fazla karalattım.

Gidenler yazmaya bile cesaret edemiyordu.

Yazmadığı için uçuyordu tümceler.

İnsan yazınca aklına iki kez kazınıyor düşünceler.

Bir düşünüyor, bir yazıyorsun.

Sadece düşündüklerini bir gün geliyor yine yazıyorsun.

Bazen sadece erteliyorsun.

Erteledikçe ağırlaşıyorsun.

Sadece düşünmek yeterli gelmiyor o vakit.

Eksik kalıyor. Beş cümle daha fazla olanlar hep yazarken ekleniyor.




Gidenin yazması cesaret işiydi.

Bir giden gibi düşündüm bunca zaman.

Ama şimdi yazdım..

(yazdım!?)

5 temmuz'09
tavsiye: kurban'dan - sorma

20090609

Düşünkara 9. sayı yayında!



Sayı 9
Haziran-Temmuz 2009

Seyyah - Düşmek üzereyken yazdı. Bizi kendimize düşürdü mevsim yazdı!
Sert Sessiz Öğle Uykusu Riyası'nı paylaştı...
Ö. E. dolu dolu bir Son Kez dedi!
Kibritçi Kız serisi'nin 2. si geldi Malkavian'dan.
Yeni yazarımız Nazlı Karabıyıkoğlu küfretti gözlerini kaçırarak.
Pi filminin eleştirisi Bilal Tonga'dan geldi.
Nesil diyerek neslimizi tanımladı Şeymuşka..
Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı yazısıyla ilk kez bilim üzerine bir deneme yazısı paylaştı Mustafa Özkan.
Yeni yazarlarımızdan Yaren Düşünkara ile yolunu birleştirmeden ayırdı. "Yol Ayrımında" dedi..
Bir Metro Hikayesi ile Aynadaki Yansıma geri döndü aramıza..
Yağmur Güncesi Bir Konserden Erkek Manzaralrı!nı paylaştı..
Abi, Kardeş birlikte yazdı bu kez bilinçlenmeyen kalmadı.
Kitap tanıtımı Bir Yılbaşı Öyküsü Beytepe Kaplumbağası'ndan geldi..
Pazartesi Notları her zamanki yerini korudu.

ve Çizitema konusu "Yazmak"tı...Mert ve Cemal çizimlerini paylaştılar..
Bir sonraki Çİzitema konusu "GÖLGE"
Haberiniz olsun...


Ulaşabileceğiniz yerler:


Eylül Kafe(Konur2 Sok. 35/6)
Ankara Kültür Evi(Konur Sok Leman Kafe altında kalıyor)
Araf Kafe(Leman Kafenin karşısı 4.kat)
Ardıç Kitabevi(Turhan Kİtabevi üstü)
Turhan Kitabevi


20090603

Nefretimden İnsan Manzaraları

Bugün yine her zamanki durgun günlerimden biriydi. Güne gece gördüğüm kâbusun etkisiyle yine gergin başlamıştım. Sabah saatleri o kadar gergin olunca öğleye doğru sinir okları fırlatmaya başlıyorum. Bir iki küfür ettikten sonra akşama durulmuş oluyorum. Durgunluk geceye dek sürüyor. Kötü şansa bak annemi de hep akşam ya da gece eve gidince görüyorum. Bizim kız yine depresyonda, yine çok durgun diyor bugünlerde.

Durgunlaşınca düşünüyorum tüm günümü. Bugün kimlere şaşırıp, kimlere kızıp, güldüğümü. Hele de günün sonunda yalnızsam değmeyin bu keyfe. Sabah beni dolmuşuna sırf öğrenci olduğumu fark edip parayı eksik vereceğim diye almayan amcama savuruyorum evvelinde. Sonra o amcam eve gidip çocuğuna sarılıyor. Seni seviyorum falan diyor. Çocuk mutlu, babası iş güç sahibi bir insan neticede. Otobüs kartı alırken bana öğrenci kimliğimi soran bir diğer amcama ben yine küfrediyorum sonra. “Sanki ben öğrenci bandrol parası verince beni dolmuşlarına alıyorlar” demek istiyorum. Susuyorum. Akşamında küfrettiğim biletçi amcama yolda giderken dolmuş çarptığını hayal ediyorum. Beni almak üzere dursaymış olmayacakmış o kaza. Dolmuşçu tüm gün kat ettiği yolu bir iki dakika daha geç kat edip o adamı ezilmeden karşıya geçmesine izin verecekmiş. Durgunlaşıyorum haberi alınca. Üzülüyorum. Evvelsi gün terk ettiğim adamın şu an benim fotoğrafıma bakıp ağladığını düşlüyorum. Onunla ayrılmaya kararlıyken ki umursamazlığımı hatırlıyorum. Hırs ve sinirimle yıktığım duvarlarımızı. O duvarların önünde onu yeniden kurmak üzere yalnız bıraktığımı. Ağlayan bir genç görüyorum ertesi gün yürürken. Diyorum “bunu da mı terk etmişler?”. Gözyaşlarının soğukluğunu içimde hissediyorum. Benim nefesim tükenecek sanki. Ben mi ağlıyorum? Kenar mahalle delikanlısının laf attığı kızın mini eteğine takılıyor sonra gözüm. Belinde eteğini kıvırdığına dair izleri görünce annesinin ona attığı terliğin morluk izi eteğin altında kalıyor. Gülümsüyor bizim delikanlı, sonra yere tükürüyor. Göleğinin üç düğmesi açık saçlar tıraşlı, ayağında Convers bozması beyaz bir ayakkabı, elinde telefonu işaret ediyor sanki birazcık daha ilgi görse yanaşıp numarasını isteyebilir. Kızın bacağını okşarken morluğu acıtabilir, kızın sesi sadece bacak arasına doğru yol aldığında çıkabilir. Bazen çıkmayadabilir. Üç düğmesi açık delikanlının kenar mahalleden olduğunu yalanlıyorum şimdi. Asker izni almış diğer arkadaşlarının kızın diğer mini etek çeşitlemelerini keserken düşlüyorum. Hepsinin hayali akşam göreve döndüklerinde anlatacak bir öykü tutturmakmış anlıyorum. Morluk dışında her şeyi anlatıyorlar. Sesi çıkan kız var çıkmayanı da var. Askeriyedeki kedinin de kuyruğu kopmuş. Poposuna tekme atanı da çokmuş. Kuyruksuz zavallı kendini yanlış yerde doğurtmuş. Erin biri ona tekme atarken sabahki kızı anımsamış. Kuyruksuz kediye attığı tekme anında çıkan çığlık kızın mor bacağına dokunduğunda çıkanla aynı tonda çıkmış. Yürürken hamile bir bayan görüyorum, karnında çocuğu oldukça belirginken yolda gördüğü bir simsiyah kedinin ona zarar vereceğini düşünüyor. O aslında çocuk kendi karnında olduğu müddetçe ona her ne zarar gelirse kendinden geleceğini düşünüyor. Okşuyor karnını kaçırıyor gözlerini baktığı yerden şişkinliği iniyor birden, meğer henüz öğrenmiş eşinin çocuk istediğini, prova yapıyormuş. Vazgeçti, istemiyor artık. Yani umarım.

Hali hazırda durağanlaşmış ve etrafı seyrededururken birilerinin benim yazdıklarımı okuduğunu hayal ediyorum. Bir iki hafta önce siyah bir kedi de görmüş, beyaz Coverse’i hiç sevmez çabuk kirlenirmiş, mini etekli liseli hatun bulduğunda o da bakarmış ama asker değilmiş, kızın bacağını morartan anne komşusu Pakize Hanım Teyze olabilirmiş, “geçenlerde de bu öğrencilere niye bileti ucuz veriyorlar ki, vermesinler” diye düşünmüş, sonra da dolmuş çarpacakmış bir gün ölmüş.

06.05.09
Eylül

20090427

Ankara'yı silkeliyorum












İlgi çekmeye çalışan ilginç kıyafetli insanlar vardı. Bekliyorlardı. İçlerinden çıkacak olan bir başka kişinin görüntüsünün gürültüsünü sindirmeyi... Saçlarını kazıtmış bir başka biri gözlerime bakarken saçlarıyla bağırıyormuş gibiydi. Mini eteğini giymiş hatunun çığlıklarından çok daha az ilgi çekici olduğu kesindi. Bense sadece bu görüntülere kulak tıkamakla meşguldüm. Şeffaftım hiç olmadığım kadar. Giydiklerim ruhumu yansıtıyor ve kimseye bağırmıyor sanıyordum. Hani şeffaflık öyleydi ya, kendimi gördüğüm vakit başkalarını görmemeye başladım. Görüntülerinin gürültüsünü duymuyordum. Derken yürür halde salınan koluma bir kol takıldı. Dersin sanki bir köpek ısırdı. Canım yandı. İçim acıdı. Kızardı kolum. Aldırmadım. Yürümeye devam ettim. Konur Sokak'tayım. Adımlarım sık ve birbirine ihanet etmeyen türden. Yüksel'den bu sefer de geçeceğim. Bu kez de Kızılay’ın Yüksel kokusunu içime çekmeden gitmeyeceğim. Kaldırımları yoktur bu sokağın. Bütündür yer ile insanlar. Ağaçlarla aynı tabana basar ayaklarımız. Bir başkasının çiğneyip geçmesine izin verdiğimiz ruhlarımızı bırakırız.



Acıyor lanet olası. Kolum çok acıyor. Duymuyorum hala. Görüntü yok adeta. Gürültü yok ortada. Şeffafım. Sadece içimi görüyorum. İzliyorum kendimi. Ama acıyor. Belki de kanıyor. Bakmıyorum. Ruhuma odaklanmışım. Yürümeye devam ediyorum. Selanik'teyim. An be an yüzümde bir acı. Tokat yemiş gibiyim. Sızlıyor. Kafamı toplayamıyorum. Adımlarım yavaşlıyor. Yönümü şaşırıyorum. Başım dönüyor. Durmak istiyorum.



Bir el uzanıyor belime. Sarıyor beni. Acıyor her yanım. Ağlıyorum. Bakıyorum tekrar tekrar. Tekrar bakıyorum. Görüyorum. Sarılıyorum. Unutuyorum. Susuyorum.



Aniden gürültüler doluyor her yanıma. Gürültülerini tanıyorum. "Böyle iyi", diyorum. "Çok çok daha iyi." Bir ton küfür savuruyorum gökyüzüne. Bir gürültü de ben oluyorum. Yankılanıyorum. Ezilecek ruhlara sızıyorum. Acı veriyorum. Köpek oluyorum. Tokat savuruyorum. Size bağırıyorum. Bir gürültü oluyorum. Kulak tıkayanların ensesinde bitiyorum. Ankara'yı silkeliyorum sonra. Üstündeki tüm mikropları arnavut kaldırımın altına itekleyip tertemiz ediyorum. Yüksel'deyim. Ağaçların bir kökünde de ben yatıyorum. Pek tekin değilim. Dikkat edin!

20090424

Düşünkara film 2: "A Short Film About Killing"




Düşünkara Fanzin'i seven,sevmeyen, tanımayan, bilen, ulaşmayan, duyan, ulaşmak isteyen herkese...






Tarih:
03 Mayıs 2009 Pazar
Zaman:
16:00 - 19:00
Yer:
Eylül Kültür ve Sanat Ortamı
Cadde/Sokak:
Konur 2 sokak 35/6 (Megapol sinemasının yanında 2. katta)/Kızılay
Şehir/Kasaba:
Ankara, Turkey

20090423

bir şey



Akan kelimelerimi size uydurmuyorum.
Uyan kelimeleri sizin için seçiyorum.
(Nefes al.)

Seçtiklerimi yontmuyorum.
Çünkü zaten size çok uygun olduğunu biliyorum.
(Tükür.)

Eylemlerimin eni konu esiri olduğu bir varoluş neticesi
Netice o ki, varoluşun kapsamına girmemekte.

(değiştir.)

Beyne yöneltilmiş bir mürekkep hücumu var şu vakit.

Hücum tahtası hedefini gözetmemekte.
Tamamını hedefine uydurmakta.
Neresinden çarparsan artık bana.
Çarptığın noktayı tanıma.
Bir bütün olarak algıla ve uydur kalıbına.

(dön.)

Esiri olduğum netice yüzü suyu hürmetine bin pişman.
Uygunsunuz. Uydurulmuşum.
Bir şey söylemiyorum.






20090419

on üç





-BİR-


Dağılan kabukların paramparça yollara serpildiği bir an vardı. Etrafa saçılmış olan her bir kabuk parçası bir başkasının ayağına batıyordu.

-UZAK-

Yürüyorum. Uzun bir yolun en sol tarafındayım. Yakınlaşmak adına atılan her bir adımım daha bir uzağa götürüyor bedenimi.

-ÜÇ-

Hepimiz bir başka birimizin aracısıyız. Sen benim yolda yürümeyi öğrenmemin aracısısın. Ben senin beni bana benzetmenin.

-RİTÜEL-

Onun için hayatın saçma sapan bir ritüeli vardı. Yaşardık ve biterdi. Neydi telaşı? Sonunu bilmek başlangıcı yaşamamaktan yeğ miydi? Telaş yapmaya gerek yoktu. Ne de olsa yaşanacaktı.

-ÖPÜCÜK-

Ayağınına cısı yüreğini öpüyordu sanki. Yüreğine konan her bir dudak hamlesi tükürük bırakıyordu bedenine. Yayılıyordu. Yapışkan, saf, kokulu. Sarı belki. Kabuklara doğru aktı. Birleştireceğim sandı.

-ALTI-

Bedenimden uzaklaşıyordum. Bir vakit kabuğum bedenim olmuştu. Bedenimi mi değiştiriyordum. Bunu yaparken çok mu acıtıyordum? Çok mu acıtıyordum?

-NEFES-

Aracı çektim tekrar sola. Baktım ardıma. Geride kalan yol ileriyi işaret ediyordu aslında. Sarmaladım yola nefesimi. Bıraktım arabayı. Yürüdüm sonra.

-KARMAŞA-

Güneşimin kabuğumu eritip asfaltla bir bütün olduğunu hayal ettim. Artık kimsenin benden olan bir şeyle canının yanmayacağını.

-Ama ilk defasında yakmalıydı!

Hayır!

Güneşin kabukları ısıtıp sizin ayaklarınızı eritmesini hayal ettim. Hayal ettim ve oldu!

Evet, oldu!


-KİN-

Eriyecekti. pek çok şey eriyecekti. Düşünceler eriyecek, soğuyacak, tanıyacak, tanıtacaktı.

Tükürdüm yere. Saf, kokulu ve sarı.

-ON-

Sonra baktım güneşe. Dedim sana ne çok benziyor bu şey. Senin de kokun var mı?

Tükürdüğümü bile kuruttu densiz. Bir tokat savurdum güneşe. Düşmüşüm. Kanıyorum. Kırmızı.

Düşmüşüm.
Dönmüşüm.
Sonmuş.
Sonra solmuşum.

-GAYE-

Tokatımı geriye atmışım. Yüzümü kabuklu bataklığa düşürmüşüm. Kabuk deidğin güneşe selam durmuş sonra. Kurutmuş. Yapışmış. Dedim sen de mi? Bu muydu amacın?

-YOK-

Sana da söylemeliyim.
Ben yokum.
Ve artık kim var bilmiyorum.

-ON ÜÇ-

Bilmiyorum.

20090412

Eylülce Dergisi 2. sayı yayında...





EYLÜLCE…


2. Sayı çıktı…

Bu sayıda:



Dosya: Orhan Pamuk ve Postmodernizm

Modernizm ve Postları – Ahmet Antmen

Beyaz Kale - Burcu Temur

Pencereden Bakmak - Şenay Eroğlu Aksoy

Romancının Muhalif Bir Entellektüel olarak Portresi - Fatih Yaşlı

Dostoyevski Üzerine Notlar ve Orhan Pamuk Önsözleri - İsmail Bukka Kaplan

Post-Modern Gizlilik: Gizli Yüz - Kutay Yeşilöz



Öykü

Tekir… Ceren Alptürkan Erdil

Serçeler… Seymur Baycan

Saydıklarım… Fatih Parlak

Kahve Çekirdekleri Olamadık (Acı Ayçiçeği Tarlasında Hamlet)... Didem Tomaslar

Gecenin El Yazısı… Pelin Buzluk



Şiir

Aforozlar… Xaqani Hass

Taş. . . Ertan Mısırlı

Demir Ökçe'ye Zeyl… Serdar Koç

Pencere. . . Arzu Karadağ

Teselli… Fatma Üçpınar



Söyleşi

Alper Akçam



Müzik

Gündelik Popüler Müziğin Düşündürdükleri - Kutad Alptürkan



Sinema

Türkiye Sinemasında Tarihsel Mevsimler ile Doğal Mevsimlerin Buluşması… Hamdi Karaşin



Portre

Üreti-yorum



ve Kitap Tanıtımları

Öldürmeyen "Ölüm" Öldürmüyor . . . Canan Koçak

Yeniler…

Eskimeyenler…



Büyük kitabevleri ve Eylül Kültür'de…

Eylül Kültür: Konur 2 Sokak 35/6 Kızılay Ankara

İletişim: eylulce.dergisi@gmail.com

Dergimiz ayrıca Dost,Turhan,İmge,Dipnot,İlhan İlhan,Nazım Hikmet Kültür Merkezi ve Tan Kitabevinde.



20090411

Düşünkara Fanzin sayı 8 yayında...

Düşünkara baharla birlikte attı kendini sokaklara. Önce Beytepe'de karşıladı baharı, şimdide Ankara hazırlasın karşılamasını. Dinleyin bizi..

Dünyaya Küsen Adam bir gazete ve eklerini sundu bize ya da başka bir şey bu benim dahi anlatamayacağım.

Benim Adım Neydi yeni katıldı aramıza, Kanlı Hürriyet dedi. Bitiklere, yitiklere doğru bir kırbaç savuruyor gökyüzüne.

Mustafa Özkan yeni bir hayat başladığını yazdı.. "......bana ait olmayan"

Yeni bir fanzin var Ankara'da. Nekropol haberiniz olsun dedik. Bir röportaj yaptık. Taze taze.

Sert Sessiz kalemini şehrin içine doğru parçaladı bu sayıda. Kent Parçalanır dedi.

Seyyah ise derinliklere doğru mantık duygular karalar şeytan üçgenini irdeledi. Çok derin geldi hepimizin içine düştüğü anlardaki gibi...

Düşünkara Bilinçlendirme Platformu bu kez Kardeş ile Acı Kavun'u tartıştı. Yine çok tepki alacak biliyoruz:)

Yağmur Güncesi satırlarını yazarken sevdiklerini paylaştı. Tavsiyem Tavsiyen Olsun diyerek bize sundu. Çok güzel oldu.

Murat Uyanık bu kez Gölge Oyunu oynadı iki satırda Düşünkara'da. Bizim belki de her gün yaşdığımız türden bir anlatımla..

Yeni yazarımızı Şeymuşka Düş dedi. Düşlerinde gördüğü yüzleri Düşünkara'ya çizdi. Öyle bir anlattı ki...

Kültür Sepeti Pazartesi Notları'ndaki hatırlatmalarıyla yine bizi dürtmeye devam etti. Pazartesi günü okumamanız sendromu arttırmamanız için bizden tavsiye olsun :)

MaLkaVian, Kibritçi Kız ile hayalleirmizdeki o küçük kızı bugüne taşıdı. Sanki çocukluk arkadaşımız bu kez oydu.

Özgür Deniz Ütopya Aşkın Tarifi'ni yaptı. Sizinkine ne kadar uyuyor bir bakın derim.

Bir kitap tanıtımı bendeniz Beytepe Kaplumbağası'nın yazısıyla yerini aldı.

Çizitema bu kez "Palyaçolar"
konusuyla ilgili çizimleriyle Mert Gürkan'ı, Emre Yılmaz'ı, Cemal Keleşoğlu'nu konuk etti. Bir sonraki konumuz ise "Yazmak" bilginiz olsun..

İyi-kötü her tür eleştirinizi paylaşmanız mutlu edecektir. İyi baharlanmalar..

Yer aldığı noktalar ya da üçleme sokağı detayları:(şimdilik)

*Ankara Kültür Evi (Konur Sok Leman Cafe bu kafenin altında kalıyor)
*Turhan Kitabevi (Yüksel ve Konur'u birbirine bağlayan köşede)
*Ardıç Kitabevi(Turhan Kitabevi üstü)
*Eylül Kültür Sanat Ortamı(Konur 2 Sokak 35/6)
*Orta Bahçe(Konur Sokak Don Kişot'un 2 üstü)
*Araf Kafe( Konur Sokak Don Kişot'un üstü)
*Kitap Kurdu(Selanik Caddesi Mustafa Kitabevi üstü)
*Beytepe Zen Kafe
*Beytepe Beycafe büfesi


* veya Ankara'da bir sokakta her an her yerde....

*Şehirdışından erişmek isteyenlere itinayla kargo gönderilir...




20090329

SARHOŞ ATLAR ZAMANI (2000)







SARHOŞ ATLAR ZAMANI (2000)



Filmin Orijinal Adı :

A Time For Drunken Horses



Yönetmen : Bahman Ghobadi

Oyuncular : Ayoub Ahmadi, Amaneh Ekthiar-dini, Roujin Younessi

Yapım Yılı : 2000

Ülke : Fransa / İran



İlk İranlı Kürt film yapımcısı Bahman Ghobadi’nin uzun metrajlı filmlerinden ilkidir Sarhoş Atlar zamanı. Yönetmenin Kaplumbağalar da Uçar! (2004) isimli filminde de olduğu gibi kendi ülkesinin çocuklarının gözüyle sorunlarını mercek altına almaktadır.



Yönetmenin her filminde oyuncuların tamamen amatör olması dikkati çektiği gibi, savaş sonrası ya da savaş esnasında çocukların hayata tutunma ya da hayatı algılama şekilleri hakkında birtakım ipuçları da vermesi açısından değerlidir..



Film, adını soğuktan üşümemeleri ve güçlerini kaybetmemeleri için sularına alkol konulan, yük taşımak için kullanılan katırlardan alır. Tohum yerine mayın ekili topraklarda kaçakçılık bir nevi geçim kapısı olmuştur. Çocuklardan yaşlısına dek herkes bu yolu ekmek kapısı olarak kabul etmektedir. İran'dan toplanan mallar Irak'ta satılıp, Irak'tan alınanlar katırlara yüklenip ülkeye getirilmektedir. Havaların soğuması ve karla kaplı yollar dolayısıyla tek taşımacılığın katırlarla yapılıyor olması pek çok köylüyü ve çocukları sevindirmektedir. Çünkü onlara iş olanağı sunar bu karlı yollar.



Filmde anlatılan İranlı Kürt ailesinin fertleri, babalarının ölümünden sonra bu zor şartlar altında hayatlarını sürdürmektedirler, kardeşlerden en büyüğü ama özürlü olanı Madi’nin acilen ameliyat olması gerekmektedir. Babasının ölümüyle evdeki sorumluluğu kat kat artan henüz 12 yaşındaki Ayoup, ailenin yeni lideri olarak bu güç durumla karşı karşıyadır.



Ayoup daha fazla para kazanabilmek adına kendilerine bakan amcasının ablasını küçük yaşta bir Irak’a gelin gitmesine tanık olur. Kardeşlerinin her türlü sorumluluğu onun üzerindeyken bu kararda onun fikrinin alınmaması onu çok üzmüştür. Ablasının evliliği neticesi eline bir katır tutuşturularak İran’a geri döner. Hasta kardeşi Madi ise gün geçtikçe daha da kötüye gitmektedir.



Can alıcı sahnelerin olduğu bu filmi çekerken gerçek bir olaydan esinlendiğini bir röportajında dile getiren Bahman Ghobi, bu belgesel filmden sonra çocukların, karın yağmasıyla birlikte kapanan yollarda tekrar katır taşımacılığına başlayacakları gerçeğini de paylaşmıştır.

Hüseyin Alizadeh'in müzikleriyle renklenen, Bahman Ghobadi'nin senaryosunu yazdığı yönettiği bu film İran sinemasını aldığı ödüllerle dünyaya taşımaktadır. Fakat mayın ekili topraklarda süren bu amansız hayatın bir parçasına bu filmle de olsa tanık olmak ve o etkileyiciliğiyle bu filmi ödüle doyurmak gerçek hayatta hala ameliyatı için para bulamamış hatta ölmüş olması muhtemel Madi’nin bir çaresi değildir ne yazık ki…















20090320

S - A N K İ





Sakallarını kaşıyordu. Yüzüne tutturulmuş bir toplu iğneler dizisi gibiydi. O kaşınırken çıkan sesler onun yüzünü yüzüme sürme isteği uyandırıyordu. Yüzünü kaplayan o simsiyah ve kirli şeylerin hepsini bir bir hissetmek istiyordum. Dokundum usulca. Ellerimin altında bir kirpi varmış ve o benden daha tedirginmiş gibiydi. Değil miydi, korktuğu anda sivrilirdi dikenleri?...

Savunmasız duran bu yüzü bütünleyen gözlere çevirdim gözlerimi. Masum ve ağlamaklı ifadesi ona dokunan beni birden içine çekti. Gözleri gözlerimi mıknatıs gibi kendine yöneltirken kimsenin gözlerini hala kaçırmamış olması şaşırtıcıydı. Biri önce davranacaktı ama o biri bizden biri değildi sanki.

Ellerim sakallarını serbest bırakmıştı. Onun o içimi gıcıklayan sesi sona ermişti. Şimdi bir tümce beklenmiyordu kimseden ya da bana öyle geliyordu. Sessizlik iyiydi. Ellerim onun yüzünde, gözlerim gözündeydi. O da bana bakıyordu. Dudakları çekimsizdi. Islak değildi. Kurumuş; hatta çatlamaya yüz tutmuştu. Onun dudaklarını izlerken dudaklarımı ıslatıverdim bir anda. Bilerek ve isteyerek olmamıştı ki, sadece o kuruluktu bana bunu yaptıran, belliydi. Susuz çöle gidince daha çok susamak gibi sanki...

Birden dudaklarımın arasından çıkan sesle irkildim. Avazım çıktığı kadar bağırıyor ve zihnimi uyandırıyordum. Başkalarına bir şeyler anlatmak istiyor gibiydim. Kulaklarım kendi sesimi duymak istemezcesine kapansa hiç şikayet etmezdim o vakit. Bir an sağır olmayı diledim. Çok bağırıyordum. Tüylerim ürperiyordu onun sessizliğinden, benim çok sesliliğimden. Bir şeyler dese, şu ağlamaklı yüz ifadesini en azından başka bir ifade süslese...

Bağırırken yüzündeki sakalları en son ne zaman kesmiş olabileceğini düşünüyor, yanıldığımı bile bile kendimden emin olup tahminimle mutlu oluyordum. Kendi kendime... Dokunmak istiyordum yine. Kollarımı kaldıramadım. Vücudumda bir ağırlık var gibiydi. Kollarımı, omuzlarımdan sonrasını hissetmiyordum. Öylece kaldım. Çığlığım hala dudaklarımdaydı. Gözlerimden akan yaşlar ağzıma doğru sızıyor. Burnum ve gözlerim aynı anda ıslanan birer merkez olmuştu, su birikintisi içinde bırakıyorlardı dudaklarımı. Kuru değildi onunki gibi. Islaktılar artık daha fazla. Sana derin derin bakarken gözlerim bir an yaşların içerisinde boğuluyor, buğulanıyor; sonra yere düşen damlayla birlikte tekrar aydınlanıyor, sana bakmaya devam ediyordu.

Bakmaya devam etti - ettim. Dudaklarının kurusunu gözyaşlarım ıslatsın istedim, olmadı. Bakıyorduk birbirimize, yüzünün her bir kıvrımını ezberlemiş gibiydim. Islanan gözlerimin içine bakıp hala benim için ifadeni değiştirmemiş olman çok garipti. Bağırıyordum. Susuyordum. Yine bağırıyor. Yine susuyordum. Gözlerim yerinden fırlayacak gibiydi, sana bakıyordum sadece. Seni istiyordum. Öpmek, koklamak...

Bir an sustum. Gözlerim yere doğru kayıverdi. Dudaklarım kapandı. Ses çıkmıyordu artık benden. İzliyordum kendimi sana bakarak. Kollarım beni aşağı çekti usulca. Hiç korku duymadım, hiç hissetmedim. Sanırım(!) şu an kafamı vurdum yer ile bir bütünüm. Bacaklarım kopmuş gibi. Yaşlar süzülen yanaklarım toprak topluyor şu an. Dudaklarım hafif aralanmış, bağırmıyor artık. Ve işte duymuyor kulaklarım. Görmüyorum. Düşünmüyorum. Seni hissetmiyorum ve sevemiyorum.

Başka bir dünyaya giderken sevdiğini daha çok sevmek gibiydi her şey sanki.

Sanki.

20090315

Refakatçi / Yazar: Perihan Mağden


Oldukça sıradan bir hayat yaşayan kadın bir gemi seyahati için aranan çocuk refakatçisi ilanıyla hayatına farklı bir yön verir. Refakatçisi olduğu çocuk için hayatının vazgeçilmez bir parçası olmaya başlayan bu kadın, hayat onun gibi bakmaya, onun neret ettiği insanlardan nefter etmeye başlar. Bir müddet sonra kendisi ve çocuk arasında sıklıkla "gel-git"ler yaşamaya başlar. Asıl olması gerekenin kim olduğuna ve şu an şu vakit ne yapmaya karar verse çoğunlukla aksini yapıyor olduğuna şaşırmaktadır.Tek bildiği ve gördüğü çocuğa çok değer veriyor olduğudur. Tüm bunlara rağmen refakat ettiği bu çocuktan kopmanın yollarının ararken hiç olmadığı kadar kaybolmuş bir haldedir o koskoca geminin içinde. Gemiden ayrılamayan ama en çok da ayrılmayı arzulayan sadece odur.

Bir çocukla konuşulmayacak şeyleri konuşur, paylaşılmaması gerekenler ağzından bir bir dökülür ve kurulmaması gereken cümleler kimi zaman çocuğun kimi zaman da bu kadının cümlelerine ortaklık eder.

Bu iki insan, birbirlerinin bu kadar olmaması gerekenini barındıran bu iki insan birbirlerinden nasıl uzaklaşacaktır? Ya da uzaklaşması gerekmekte midir? Bunu gerçekten isteyip istemediklerini nasıl anlayacaklardır?

İroni yüklü duygusal bir bağdır anlatılan. Perihan Mağden'den ilk kez bir roman okudum ve hayattaki pek çok şey gibi süreç sonuçtan güzeldi, sevdim diyebilirim..

20090313

El Pasado(2007)




16 yaşındayken tanıştığı sevgilisi Sofia’yla(Analía Couceyro) 12 yıl birlikteliğik yaşayan Rimini(Gael García Bernal) artık bu ilişkiyi bitirmek istemiş ama bunu istemenin yetmediğini fark etmeye başlamıştır. Günümüzün ilişkilerinde sık rastlanan bir tutum olan “medeni bir şekilde ayrılmak” bu filmde de pek geçerli bir yol olmamaktadır. Hatta Sofia yüzünden kıskançlık krizine giren yeni sevgililerini de kaybetmek durumunda kalmıştır Rimini. Her şekilde hayatına devam etmenin yollarını ararken kendisine ve saplantı derecesinde aşık olan eski sevgilisi Sofia’ya da bir türlü kesin cümleler kuramamaktadır. Yeni doğmuş çocuğu ile birlikte Sofia’nın ziyarete gittiği gibi şimdiki eşinin de bu duruma karşı anlayışlı olması şaşırtıcıdır.

Fakat tüm bu ilginin kesilmemiş olması Rimini’yi çok özleyen ve onu hala çok seven Sofia için yeterli değildir. Ona çok daha fazlası hatta Rimini’nin kendisi gereklidir.



Kendisinde hala bulunan fotoğraf karelerinden oluşan daha anlamlı bir son ya da başlangıç beklemektedir. Bunun için de elinden gelen türlü saplantılı planlarını gerçekleştirir. Tüm bunlar Rimini’nin Sofia’da bıraktığı sevgisini, onun hayatından gidişiyle birlikte hiçbir zaman düzene girmeyen hayatının yeni resmini daha da güzelleştirmesi gerektiğine bir işarettir. Bu yeni resmi yeni yaşantısının içinde eski fotoğraflarıyla anlamlandırarak ve tabir-i caizse her birini yeniden hatırlayarak “içini boşaltma” çalışmalarıyla sonlandırır. Her şey o fotoğraflarla birlikte hayatta somut bir şekilde yok olmalıdır.


Düşüncede varmak istenilen nokta bir terk edişse, bunu somut varlığa da yansıtmak en temel amaç olmalıdır. Düşüncede kalmamalıdır. Bu doğrultuda gereken yapılır ve film noktalanır.
Farklı türde bir ayrılık hikayesidir, El Pasado. The Science of Sleep, Bad Education, The Motorcycle Diaries, Babel filmlerinden de aşina olduğumuz oyuncu Gael García Bernal başrolü oynamakta ve çok iyi iş çıkarmaktadır. İzleyin derim..




20090308

şaşırıyorum











Çocukluğumda filmlerdeki çocukların ya ağaçtan evleri olurdu ya da tavan arasında gizli bir sandık bulma hallerine tanık olurdum. O çocuklar özeldi. Kıskanırdım.



Hani karanlık odasında içerden gelen çıtırtıları bizim gibi evin tüm ışıklarını aydınlatarak yoklamazlardı. Ya da benim bebeklerim en fazla ağlama sesi çıkarıyorken, onlarınki sahiplerini öldürmeye kalkardı. Chucky gibi korkunç isimleri vardı ya da gerçekten bebeğin filmdeki hali, adını korkunç ambiyanslarla donatmıştı. Bizimkiler gibi “Alice” olmuyordu. Ya da Elifcik. Ya da ana okulunda onun kadar güzel olamadığımız arkadaşımızın ismi.



“Hani okulda en sevdiğin arkadaşın kim?” diye sorarlardı da, annemin annesiyle en iyi anlaştığı kızın ismini bir çırpıda söyleyiverirdim. O zamanlar arkadaşlarımızı annelerimiz seçerdi. Şimdilerde “niye artık görüşmüyorsun?” diye bile soruyorlar. Annesini ben bile tanımıyorum, o anlatıyorsa ne ala…



Hani cinsiyete göre hemcinsi bir ad söylersin sonra karşındaki senden yaşça büyük kişi hin oğlu hin gözlerle sana erkek yok mu diyip hoşlandığın çocuğun adını alırdı ağzından. Geçen gün dört yaşındaki kuzenime sordum da “ben onu seviyorum” dedi, ben bir şeyler keşfetmiş olmanın tadına varamadan. Sonra anlatmaya başladı ve “kimseye söyleme, sırrımız olsun” dedi. Bizim ağzımızdan laf almak için “kimseye söylemeyeceğim, söz” ler aklıma geldi, güldüm. Kıskandım.

Beni şaşırtanın çocukluğum günleri olduğunu düşünürken aklıma geldi de, çok net bir çocukluk var gözlerimin önünde. Pek çok toplum bazında yapılan kategoriye göre gencim. Hani 30’a yakın bir rakam olmaya başlayınca artık bu denmeyecek belki ama o zaman da gençlik netleşecek gözümde.



Peki o zaman nelere şaşıracağım?



İnsan olmanın sonucu bu sanırım sürekli bir değişim hali, hani sadece kendi içerisinde değil bu değişim. Diyorlar ya “şimdiki çocuklar” “şimdiki gençler”. Ha işte, ondan. Bir yol var üstünde ilerliyoruz. Hani düz ve önceden görülesi bir yol. Yol değişmiyor da üstünden yürüyenler sürekli evrimleşiyor. 0-18 yaş arasının bir yolu var mesela. Ve 18’den sonra başka yola giriyorlar. Bu yaş sınırını daha da daraltabiliriz tabiî ki, diğer yola geçmeye hak kazananlar oldukça nüfusu değişir. Kişiler değişir. Yol aynı kalır. Ya da saçmaladım bilmiyorum.



Sadece şaşırıyorum.



Ne kadar çoğuz!



Kalabalık!



Birbirini tanımayan!



Yavaş yavaş oldu her şey. Bak dedim ya arkadaşlarımızın annelerini bile tanırdırdı annelerimiz. Şimdi tanımasın da birbirimizin yalanlarını enselemesin diye kıvranıyoruz. Şimdi biz dostum demediğimizin kaç kardeşi olduğunu bile bilmiyoruz. Ya da en sevdiği arkadaşının ismini. Çünkü kalabalıklar. Hani bahsedecek çok şey var hayatımızda. Bunlara gelmeden anlatacak çok fazla şey. Bazen şaşırıyoruz, söylediği şeylere. Neden ben bilmiyorum değil sen neden söylemedin diye kızıyoruz ona. Onlar kalabalıklar diye vazgeçiyoruz sorgulamaktan.



Ne diyorum ki ben?



Yalnızlık…



Kalabalıklara rağmen yalnızlıklarını izleyin insanların. Neler yapıyorlar bir bakın bakalım.

Ortaya koyduklarına dikkat kesilin. Sen yoktun bunları yapıyorken! Kalabalıkları yoktu!

Peki, o mutlu mu?



Birincisi; insan yalnızlığına yalnızca bir kaçış üslubuyla sığınıyorsa, onla iyi geçinme olasılığı azdır!



İkincisi; bunu bir ihtiyaç olarak görüyor ve kendi elleriyle kendini kendine kapatıyorsa işte o kalabalıklarda da izlenesi bir mahlûktur.



““Kendini bil” sözü, “kendini gözlemle” anlamına gelmez. “Kendini gözlemle” yılanın söylediği sözdür. Anlamı, “ Kendini eylemlerinin efendisi yap!” Ama sen zaten öylesindir, eylemlerinin efendisisindir. Öyleyse bu söz şu anlama gelir:



“Kendini yanlış anla! Kendini yok et!” ki bu söz kötülük içerir – ama ancak iyice eğilip de ta derinlere kulak verirse bu sözde gizli olan iyiliği de işitir: “Kendini olduğun şey yapmak için””*



“Ruhsal savaşımdan kendinin olanla dışarıdan geleni birbirinden ayırma saçmalığı” *



Tüm bu tümceler içerisinde çocuk vardı, anne vardı, arkadaş, dost ve “kendi” vardı. Tüm hepsinin ortak noktası insandı. Benim annemin arkadaşı dosttu, çocukluğu benim dostumun anneliği arkadaşı çocukluğu… Benim çocukluğumun arkadaşı dostu annesi… Karışık mı geldi. Bir daha oku!



Hepsinin birbirini izlemesi, izledikçe tanımlanabilir olması. Bir gün olacak olduğunun ya da farkında olmadan olmuşluğunun tanımını çıkarması gerekliliği.



“…Bugün ilerlemenin daha da ileri gitmek için yola koyulduğu şimdiki bugündür.” *



Bugün ilerledikçe adı bugün olmayacaktır! İnsan yaşadıkça farklı kimlikleri onu yeniden doğuracaktır. Yeni biri kılacak ve bu hal hiç ama hiç durmayacaktır.



O yüzden gözlemlemek bir gereklilik, gözlemlemek ayrıntı ve ayrıntı da ihtiyaçtır.



“İnsanlarla iç içe olmak insanı kendini gözlemlemeye götürür.” *



İnsan kendi kişiliğine kalabalıklarla tanım koyar. Diğer insanlara baktıkça ne olması gerektiğine dair akıl notu tutar.



Yanlış anlamayın ben sadece şaşırıyorum.



Ne kadar çoğuz!



Kalabalık!



Birbirini tanımayan!



Tanımaya çalışmayan!



*Kafka-Defterler