20081026

Bir Abbas Kiarostami filmi: 10(Ten)









Abbas Kiarostami ve sineması



1940 doğumlu Dünya çağında tanınan ve takdir gören bir yönetmen olan Kiarostami bu filminde de olduğu gibi yönetmen, senarist ve yapımcılık yapmaktadır. Abbas Kiarostami İran Sineması’nda 1960’ların sonunda başlayan İran Yeni Dalga’sının yönetmenlerindendir. Bu akımın en belirgin özelliği şiirsel diyalogları, politik ve felsefi konularla ilgili alegorik hikaye anlatma tarzıdır. Kiarostami filmlerinde bu özelliklere sıkca rastlamak mümkündür. Ayrıca yönetmen filmlerinde genelde çocuk kahramanlara, kırsal yörelerde geçen filmlere, belgesel tarzı hikaye anlatımlarına ve sabit kamera kullanımına sıklıkla rastlamak mümkündür.



10(Ten)



“Her insan değerlidir.” Etik olarak desteklenen bir söylemdir. Ama ne kadar uygulanmakta o tartışılır. Olayı etik boyutundan ahlaki boyuta indirgediğimizde her toplum kendi insanına ayrı bir değer göstermektedir…

İşin içine kadın-erkek sınıflamasının belirgin olarak girdiği bir ülke olan İran’dan çıkmış dahi yönetmen 10(Ten) filminde de bu ayrıma bir gönderme yapmıştır. Zaten o havayı soluyan ve farkında olan herkesin bu konuda söyleyecek bir şeyleri vardır diye düşünüyorum.



Bir insanın hayatının sıradan bir gününe dahil olduğumuzda onunla ilgili oldukça somut deliller elde edebilirsiniz. Kiarostami’nin de bir kadın üzerinden yola çıkarak vermeye çalıştığı Tahran yönetimi altında ezilmiş bir kadını anlatan 10(Ten) bize bunu kanıtlayan bir sinema örneğidir. Yönetmenin bulunmadığı hareket halinde bir arabada çekilen filmdir 10(Ten). Yönetmen oyunculara ne yapmaları gerektiğini söyleyip otomobile yerleştirdiği sabit bir dijital kamera ile yakın planlı bir çekim tekniği denemiştir. Arabanın dışındaki dünyayı sadece sesten ibaret kılan ve arabaya birilerinin binmesi dahilinde insan yüzü görebildiğimiz filmde dikkat çekici diyaloglara yer verilmiştir. Şoför koltuğunda gördüğümüz kadının kendi ve etrafındakilerin diyaloglarıyla bize, Tahran’da geçen mollacı rejimde sıkışıp kalmış bir kadının hayatını yansıtmaktadır.



Zaman zaman kamera sadece yan koltukta oturmuş kişiye sabitlenir, arabanın içerisine giren herkesi sadece o kadının kabule ttiği, hayatının içerisine aldığı kişiler olarak kabul ettiği, hayatının içerisine aldığı kişiler olarak görebiliriz. Dışarıda kalanlar ise onun dış dünyasından izler taşıyan yan koltuk konuklarıyla anlam bulmaktadır.



Arabayı kullanan ve adı olmayan kadını sürekli ileriye gitmekte olduğunu gördüğümüz arabasında tanırken, somut anlamıyla bir yol kat ettiğine tanık olsak da aslında bize Kiarostami’nin de anlatmaya çalıştığı gibi bir döngü içerisindedir. Çünkü bir kadındır. Ona verilen değer de insan olmasından çok kadın olmasının getirisiyle birlikte gelir yaşadığı ülkede. Hele bu kadın kocasından ayrılmayı tercih etmiş bir çocuk annesiyse işi daha da zordur. Çünkü kendini anlatmak zorunda olduğu bir oğlu vardır. Ama bu da bir şeyleri daha da zora koşmaya yetmektedir. Çünkü oğlu da bir karşı cins insanıdır…Tıpkı karşı cinsin olduğu her yerde her zaman “zor” olana maruz kalmış başka kadınlar gibidir…



İşte bu şekilde başlayan ve bitene dek de “İran’da kadın olmak.” olgusu ince ince işlenen bir yapımdır 10(Ten).



Sadece filmin içerisinde midir İran?



İran’da gösterime girmesine izin verilmeyen yaklaşık doksan dakika süren bu filmde yönetmenden otuz dakikasını kesmesi istenmiştir. Bu yasağıyla filmde anlatılan İran rejimini tasdik etme fırsatını da bulmuş bulunmaktayız. 2004 yapımı olan bu filmin yönetmeni Kiarostami yakın bir zamanda (nisan’08) yaptığı açıklamayla ülkesindeki bu portreyi şöyle anlatmıştır: “Hükümet geçtiğimiz on yılda hiçbir filmimi göstermemeye karar verdi. Bence filmlerimi anlamadılar ve yalnızca istemedikleri bir mesajın ortaya çıkması olasılığına karşı gösterilmesini önlediler.”



Bence bu yönetmen filmler yapmaya devam etmelidir. Bugününden gelecekte tarihi irdeleyenleri şaşı bırakacak ülkesini anlatmaya devam etmelidir.



İyi seyirler…

İYİ hissettirmeyeni İYİ hissettirmemek


Üslubun konuşmanın şeklini, şemalini değiştiren bir unsur olduğunun hepimiz farkındayız. Bu üslup her zaman ön yargıyı tetikleyici bir unsur olmuştur hayatımızda. Ses tonunu nasıl kullanacağını geçtim, sözcükleri nasıl seçeceğini ve bunu davranışa da nasıl dökeceğin önemlidir. Yanlış anlaşılma kaygısı taşımayan insanların karşılarında "düşünmeyen" "anlamayan" "yormayan" "zayıf" karakterdeki insnlar varmışcasına sarf ettikleri cümleler onlara üslup çirkinliğine ulaşmış rütbesiyle geri dönmektedir.

Tüm bunların yanında üslup çirkinliğinin sinir bozucu olan kısmını sıkça kullanırım. Özenle seçtiğim cümle dönüşlerim karşımdakini öc alma hırsına bürür çoğu kez. Öc almaya çalışır aşamasında da bunun onun için hazırladığım bir oyun olduğunu dile getiririm. Bana çirkin üslubunun yansımasının beni de çirkin olmaya ittiğini ve aynı döngüsellikle onun daha da çirkin olmak yönünde tetiklediğini açıklarım.

Çok sık yaşattığım bu oyunun madurları kendilerini neticesinde pek iyi hissetmezler bilirim. Ama zaten amaç da iyi hissettirmeyeni iyi hissettirmemektir...

20081024

Blogspot'un da kapatılması bardağı taşıran son damla oldu!!!!!!!!!!

Sanal polisler orda burda kol geziyorken, sesimizi duyurmaya çalıştığımız her platform kara listeye alındı ve alınmaya da devam ediyor. Kaplumbağalar da uçar! adlı blogumun da bu yasaktan zarar görmüş olması yanında, hiç sebep yokken binlerce siteyi aynı anda erişime kapayan Telekom yetkililerine sinir okları fırlatma zamanının geldiğinin habercisidir.

Bir dns ayarıyla şu an bloguma ulaşabiliyorum. Bu ayarı internette yayınlayıp sonrasında telekomun gözünü açmak gibi bir niyetim yok. İsteyene gönderirim.

(dusunkarafanzin@gmail.com)

Türkiye'de hak ettiğimiz özgürlük payesi bu değildi...Neresi doğru ki bir yerleri yamultmaya çalışıyor bu yetkililer onu da anlamış değilim. Ve çok siniliyim. Onca emeği hiçe sayıp kendince yanlış gördüğün birkaç site için binlerce siteyi yasaklamak da neyin nesi!

Bunun Türk yapımı blog veritabanlarının bir oyunu olduğunu da düşünmüyor değilim aslında. Bakıp göreceğiz yakında, ne kadar sesleri çıkıyorsa bu olaya...


20081016

toplum adına toplu bir karar vakti


Kendine biraz geriden baktığımda çözemediği sorunların varlığını hissediyordu. Bazen kendini tutup silkelemek bazen de tokat atmayı çok arzuluyordu. Ama hep yanlış yere konduruyordu tokatı.

Hayatının en aşağılık insanı olmayı öyle güzel başarmış ve nefret ettiği her bir şeyi kendinde öyle yoğunlaştırmıştı ki, kendi aldığı kararların dışında hareket etmeyi arzuluyordu artık.

Sebepsiz yere söylediği yalanların, nereye gideceğini bilmeden savurduğu cümlelerin haddi hesabı da yoktu maalesef.

Kırdığı kalplerin sahiplerinin, seviyormuş gibi yaptığı insanların yüzüne gülümseyip arkasından nefretini kustuğu kişilerin hepsi zihninde birer birer sıralanıyordu, bu kalabalık onu boğuyordu.

Tanımadığı her insana onun ilgisini çekecek yönde bir cümle ile sunuyordu kendini. Tıpkı içse de içmese de çay tabağına 4 tane şeker koyan çaycının tepsisi gibiydi sunduğu şey. Göz doyurucu. Ama geçici bir tadlandırıcı.

Bu halinden nefret ediyordu. Söylediği yalanları kendini gece uykusuz bırakıyor; aynaya her baktığında yüzüne tükürülecek birini görmenin nefretiyle kahroluyordu. Ama işin ilginç yanı hayatını zehir ettiği tüm insanlar onun yüzüne tükürdüğü vakit o buna kahkahalarla gülüyordu. O anlıyordu neler hissettirdiğini neler çektirdiğini ama bunu onlarla paylaşmanın alemi yoktu.

Gereksiz yere zihnini meşgul eden düşünceleri onu insanlara yakın durmaktan alıkoyuyordu. Pekala o da istiyordu aylak aylak dakikalarca aynı masada onların yüzüne bakıp arada bir konuya dahil olup gülmeyi. Eskaza insan içine çıkınca, onların konuşurken kurduğu cümleleri didik didik edip onlara karşı sahici bir önyargıyla arasına duvarlar örmüş halinden nefret ediyordu. Hatta o bunları söylerken ördüğü duvarları başkasına dedikodu dedikleri şeyi gerçekleştirerek anlatırken tek tek bir kez daha bu şeyden zevk alıyormuş gibi görünmekten de nefret ediyordu.

Sıradan bir yürüyüşe çıktığında bile yüzüne bakan insanların hepsinin yüzüne tükürmek istediği surat ifadesinden de tiksiniyordu. Yüzüne yerleşenin tam da zihninden geçenlerin bir yansıması olmasına rağmen hiçbir insanın bunu fark etmemesine de çok kızıyordu. Nasıl anlamazlardı ki. Nefret yüklüyüm. İliklerime kadar tiksiniyorum. Bir de beni "doğal" adlediyorlardı tüm bu buhranların içinde. İyi birisin diyorlardı. Nasıl ama?!

Etrafında ona tüm bunları bir bir yüzüne çarpacak tek bir insan dahi yoktu. Kendini umursadığı kadar kimse onu umursamıyordu. Tabiri caizse sallamıyordu. Tiksindiği kadar tiksinilen biriydi de o. Nefret ediyorlardı ondan ama yine de canım, dostum, arkadaşım, iyi insan vb insanlık sıfatlarını layık görmeye devam ediyorlardı. Nefret ettiği insanların yanına koyacağı tek bir "sevdiğim" sıfatı olanı yoktu. Yoktu ve bu hayat gerçekten zordu. Kimse aklından geçenleri paylaşmıyordu. Kimse düşüncesini süzgeçten geçirmeden sunmuyordu. Herkes binbir güzellik duvarıyla örülmüş sözcüklerini serbest bırakmaya, geri kalanını ise içinde biriktirip nefret duvarını yükseltmeye devam ediyordu. Bu duvarlar yaşla doğru orantılı olarak büyüyordu. Yaşı ilerledikçe etraftaki güzellikler kayboluyor, insanların içerisinde çok az da olsa güzellik olması umudu oranı gittikçe küçülüyordu. Umutsuzdu. Kimse dobra olmayacaktı. Kimse kendini olduğu gibi göstermeyecekti.

Her insanda doğuştan var olan, kanını emen bir kene gibi yapışmış "nefret edilen" olma vasfı onu harekete geçiriyor ve bir nefret edilen de kendisi oluyordu bu bağlamda.

Fark mı?

Lanet olsun ki yoktu. Tek istediği bir an evvel herkesin kozlarını paylaşıyor olmasıydı. Bu böyle daha ne kadar sürecekti. Eldeki aynalar karşı tarafa da gösterilmeliydi. Ayna değiş tokuşu yapıldığında birbirine ne kadar çok benzediğini görmeliydi insanlar. Herkes önce kendinden nefret etmeliydi ki sonra başkalarının nefretini azaltabilsindi. Buna gerek duymak gerekti çünkü içinde bulunulan şey bir "toplum"du. Toplu nefretin de kimseye faydası yoktu.

İnsanların tanıdığı şey sadece başkalarının pisliği olmasından öteye geçmeliydi artık. Kendi pisliklerini görmeleri gerekiyordu. Kendisinin yapmış / yapabilecek olduğu o pisliklerin daha bir mükemmeli yapılamazdı. Kendindeki bu yetiyi farkına vardığı ölçüde kazanırdı. Başkasının yapmasına mahal vermeden kendinde nefret ederdi her insan. Her insan önce kendinden nefret etmeliydi. Yapabileceklerinden korkmalıydı. Sahip olduklarından korkmalıydı. Düşüncelerinden. Yeteneğinden. Kusmalıydı herkes önce kendi üstüne. Başkasına dair yargılardan evvel kendine dönmeliydi herkes. Bakmalılardı aynaya. Sonra da insanlara.

Nefret aslında yanıbaşımızda kol geziyordu ama sadece kendinden memnun olan bu insanları içerden ele geçiremiyordu. Hepsi dışardan baktığı insanlara karşı tiksiniyor, içerdeki kendini ise çok ama çok seviyordu. O yüzden kendini yaşatıyor başkalarını da hayatlarının en değersiz insanı yapıyorlardı.

Karar verilmesi gerekliydi. Toplum adına toplu bir karar.

20081015

Tospağa kaşınıyor no 1: Evrim Teorisi


Saatinin tik takı çok rahatsız etse de güzel bir blog Kişisel Yazın. Sahibi en son sitemde uyguladığım anketten sonra düşüncelerini paylaştığı bir yazı yazmış. Evrim hakkında düşünceler adında. Linke tıklamaya üşeniyorum diyenler için kısaca bahsetmek gerekirse, evrim teorisinin dayatılmaması gerektiğine, herkesin kendine has bir düşüncesi olduğuna değinmiş. Açıkcası bu bana din benzeri konularında tartışılmaya kapatılması ve dayatılmamasını anımsattı, ona başka bir kaşınma konusu olarak değineceğim.

Benim bu mevzuda genişletilmiş olan yorumum şudur:

Açıkcası dayatmaya ben de karşıyım. Bir diğer karşı olduğum şey de her türlü düşüncede aksini savunanı "hiçe" saymaktır. Dolayısıyla bu "orta yollu" yazını sevdim.

Ama her insanın kendine ait bir düşüncesi vardır. Ve çoğu kez bu düşünce birilerine bir şeyler açıklamak için üretilmiştir. Bilimde bu hipotezlere de dayanır. Ama bir diğer nokta bilimdeki açıklamaları bir takım mistik ögelerle dinsel mevzulara dayandırıp tartışılamaz yaparak karşılaştırmaya / reddetmeye kalkanların çokluğudur. Evrim bu doğrultuda başı çeken bir konudur. Ve maymun soyundan gelmiş ama adı maymun olmayan insanlarla maymunların benzer özelliklerini barındıran bir hayvansının uzunca yıllar neticesinde geçirmiş olduğu evrimin sonucudur insan. Benim inandığım da budur. Şu an biz o hayvan değiliz. Biz hiçbir hayvan değiliz. (ben hariç) Ama bir dönem geçirdiğimiz evrimi de reddetmek "maymun değiliz" diyip çöpe atmak garip bence.

Şimdiki yeni neslin gelişimini bile ben bu yaşımda anlayamıyorsam, 4 yaşındaki bir çocuğun okuma yazma işlem yapma gibi kabiliyetlerini ağzım açık karşılayabiliyorsam benden nesiller önceki canlının benden daha az düşünen ve daha az yenetenekleri olan bir canlı olduğunu da kabul edebilirim öyleyse. Bundan nesiller sonra da belki bizi tanıyamayacaklar insan diye bir varlık varmış diyecekler.

Serol Teber'in Doğanın İnsanlaşması kitabını okumuştum bu mevzuyu çok merak ettiğim dönemde. Ve kesinlikle söylenmesi gereken şeyin o evrimin birden bire olmadığı ve evrimin sonundaki canlının insan olduğu gibi ilkinin de tam anlamıyla bir maymun olmadığıdır. Hava koşulları, olası yaşayış şartları bu evrimi "doğal" kılmıştır.

İnsanlar hala bir evrim geçirmeye devam etmektedir bence.

Naçizane fikrim budur. Kimseye de dayatma yoktur.

20081011

Hücreyi delmeye çalışan toplu iğne


Herhangi bir yerde herhangi bir zamanda karşına çıkan her türlü olaya karşı önce bir duraksarsın. Bu bazen saniyelik bir duraksama olabileceği gibi bazen de dakikalarca sürebilir. Alışmış olduğun hali temyiz edecek bir mahkeme duvarı ifadesi vuku bulur yüzünde. Reddetmeyi olanca gücünle ister ama yapamazsın. Kendini bir alışılmışlığın içerisinde bulduğun anlar aslında hep bu anlardır. Çünkü alışkanlık damarlarında dolaşadururken o kadar da belli etmez kendini. Hani sinsi sinsi hayatının tam ortasına yerleşirken ve senin bağışıklık sistemini harekete geçirirken bunun farkında olmak çok zordur. Tek farkı hissedebileceğin an alışkanlıkla örülü senin kurduğun sistemin dışardan içeriye girmeye çalışır hali gibidir.

Hani orta okulda hücre çeperi, hücre zarı benzeri şeyleri kapsayan şekiller çizerdik. Bir başka hücre hep diğerinin yanında biterdi. Asla o hücre kendi içine alıp gel beraber bre berber bir hücre de biz olalım dememişti. Bazen de o hücre yaralanırdı el birliği ile iyileşme çabaları başlardı.


İşte insan alışkanlıklarını da yoklamak bu hücrelerin birbirini reddedişini gibidir ilk etapta. Sonra elinize bir toplu iğne alarak o hücreyi yaralayan siz olursunuz ki yenisini oluşturabilesiniz. Bazen eski halini özler bazen de yeni haliyle gerçekten yenilenmiş, değişmiş olduğunuzun hissiyle mutlu bile olursunuz. Ama her nasıl olacaksa da sonuç ilk etapta o toplu iğnenin acısını hissetmeye hazır ve nazır olabilmek, o cesareti oluşturmuş olmakta biter.

Alışkanlıkların değiştirilmesi zordur, o cesareti edinenin de sonu ya hoştur ya da bir daha geri gelmeyecek olanla hissedilen pis bir boşluktur.

Şunu unutmamak gerekirki iğnedanlık kıvamında insan olmaya çalışmak da cesaret değil oturmamışlık anlamını taşır. İğneleri kendine batırıp batırıp sonra da çıkaramayan insanların durumu çok daha vahimdir. Ya hücreyi yaralayacaksın ya da o iğneyi daha fazla derine batırmaya cesaret edemeden orada bırakacaksın değildir olay. Bıraktığın iğne sıklıkla acısını hissettirirken yaraladığın hücre kendini yenilemeye başlamıştır bile...

not: yazıdaki resim Tim Burton tarafından çizilmiştir.

20081006

Düşünkara Fanzin 5.sayı yayında...

Fanzinimiz 5 sayısıyla yine Ankara sokaklarında yerini buldu. Bu sayıda eski yüzlere yenilerini de ekledik yazar kadromuzu genişlettik.

Bu sayıda;

Abi&Kardeş fanzin için bir Düşünkara Bilinçlendirme Platformu(DBP) kurdu ve bu yoldaki çalışmalarını bizlerle paylaştı. Eşi benzeri bulunmaz biryazıyla sizleri karşıladı.


Dedenin Bahçesi'nden esinler sunduk, bahçeye dalan çıkamaz demedik.


Kültür Sepeti'nin meşhur pazartesi notlarını paylaştık. Sendrom falan kalmadı.

Yağmur Güncesi'ni bir denemesiyle ağırladık. Kaleminin gücüne inandık.

Ve Jesterdvine, Sert Sessiz, Aynadaki Yansıma, Zafer Işık'tan oluşan daimi kadromuz bu sayıda da bizlerleydi.

Ve bir film bir kitap köşemiz her zamanki yerini aldı Beytepe Kaplumbağası tarafından oluşturulan yazıyla..

Gittikçe artan yazar sayımızla her sayıda daha bir heyecanlanıyoruz. Yeni yazarların heyecanı fanzine de yansıyor. Ve biz her defasında onlarla yenileniyoruz, renkleniyoruz... Tüm bunları bir arada size yansıtmaya çalışmak şurada sarf edeceğim cümlelerin yetersizliğini de getiriyor beraberinde...

Orada bir yerde de olsan bize çok yakınsın biz bunun bilincindeyiz, bir "biz" olmak için de her zaman beklemedeyiz...

Yer aldığı noktalar ya da üçleme sokağı detayları:(şimdilik)
  • Ankara Kültür Evi (Konur Sok Leman Cafe üstü)
  • Turhan Kitabevi (Yüksel ve Konur'u birbirine bağlayan köşede)
  • Baykuş Cafe ( Ankara Kültür Evi'nin üstü)
  • Kitap Kurdu (Selanik Caddesi Mustafa Kitabevi üstü, Özsüt Karşısı)
  • Beytepe Kampüsü Zen cafe kasası
  • Beytepe Kampüsü Beycafe
  • Eylül Cafe(konur 2 sokak 35/6)
  • Ardıç Kitabevi(Turhan Kitabevi üstü)

  • veya Ankara'da bir sokakta her an her yerde....


  • Not: Şehir dışından erişmek isteyenlere itinayla kargo gönderilir...

ön iç kapak
diğer bağlantılar:

20081005

Anket no:3 Darwin?


Benim dedem maymundu diyen Darwin haklı mıdır?

sorusunu yönelttiğim sizlere aldığım cevaplar tarihe geçecek nitelikte. Aslında fazla yorum yapmaya gelmez zira Ergenekon mevzusu hala başımızda. O kısma değinmeden Richard Dawkins'in sitesinin de kapandığı döneme denk gelen bu anketin cevabı "iyi ki de kapanmış baksana herkes rahatsızmış" özlü bir sonuç çıkarmama da sebep olabilir ama ben bunu da Telekom sevgimin(!) ağır basmasından ötürü es geçiyorum.

Gelelim mevzunun "maymun"dan daha sevimli bir hayvan olan kaplumbağayı tercih edenler kısmına. Efenim mutlu ettiniz beni. "Kaplumbağayı anlamak" konulu bir kitap yazmaktan vazgeçtim. Siz beni anlıyorsunuz.

Haklıdır diyenlerle bilahare görüşelim diyorum. Zira konuşacak çok şey var seziyorum. Gönlüm el verse bir kapatılacak site olmaya aday olacak kadar bunu savunuyorum. Sorunun soruluş tarzı "maymun dede" gibi kaba gelse de mevzu çok daha derin. Bu derinliği bilenlerin "haklıdır" dediğine inanıyorum. Saygılar.

20081004

Düşünkara Fanzin'in FACEBOOK hesabı hakkında!

neydik-1.sayıda yayınlanmış sayfa

ne olduk-5.sayıda yayınlanacak sayfa

not: bilmeyenler için birinci sayıda adımız Karakafa idi. Neden değiştirdiğimiz Facebook'ta açıklanmıştır. Puhahaha. Sen beni el mahkum edersen ben de seni ederim geliyor akla;)

not iki: resmi tıklayarak okuyabilirsin.

20081002

Hapishanenin Doğuşu Kitabının Düşündürdükleri


Fransız Dönemi engizisyon ceza sistemi sonrası, hapishane uygulamalarının değişimine ki çoklukla son hale dönüşümüne varana kadar geçirdiği evreler. Ceza veren ve hükümlü olan insanların psikolojilerine değinen, uzun süre anlamaya çalıştığımız hayatın her alanındaki "disiplin" uygulamalarının, aslında hayatın ne kadar içerisinde olduğunu aksettiren bir kitap. Okumak zor, ama anladıktan sonra hayata bakış kesinlikle daha az yorucu olmaya başlıyor.

"XVIII. yy. sonunda asker kendi kendini imal eden bir şey haline gelmiştir; şekli olmayan hamurdan, becerisi olmayan bir bedenden ihtiyaç duyulan bir makine yapılmıştır; duruşlar yavaş yavaş dikleştirilmiş; hesaplı kitaplı bir zorlama bedenin her bir parçasında dolaşarak ona egemen olmuş bütüne boyun eğdirmiş, onu sürekli olarak kullanıma hazır hale getirmiştir ve kendini alışkanlıkların otomatikleşmesi içinde sessizce sürdürmektedir; kısacası "köylüyü avlayarak" ona "asker havası" verilmiştir. Askere alınanlar "başı dil ve yukarıda tutmaya; sırtı bükmeden dik durmaya, karnı içeri çekmeye, göğsü dışarı çıkartmaya ve sırtı içeri çekmeye" alıştırılmaktadırlar; "ve bunları alışkanlık haline getirmeleri için, bir duvarda topuklar, baldırlar, omuzlar ve bel buraya değecek şekilde dayanarak onları bu konuma getirmektedirler, böylece ellerin tersi kolları dışarı döndürmekte, ama bedenden uzaklaştırmamaktadırlar... emir beklerken kafa, el ve ayaklarını kıpırdatmadan hareketsiz kalmaları...., nihayet diz ve baldırları gergin, ayak burnu aşağıda ve dışarı doğru, kararlı adımlarla yürümeleri öğretilmektedir."

Faucault, Michel; Hapishanenin Doğuşu; sayfa 208; İmge Kitabevi

Hukuk mezunu avukatlık sınavına hazırlanan arkadaşıma da bu kitabı önermişler. Açıkcası ben Cogito'nun "Şiddet" konulu (sayı:6-7; kış bahar 1996) sayısının bir makalesinde bu kitaptan bahsettiği için aldım... Kitabın her okuduğum sayfası beni kendi hayatımı gözleme itti. Meğer benim bugüne gelmek için bulunduğum pek çok ortam "hapishane" fikrinin sonrasında ya da öncesinde ortaya çıkan kaynaklarmış. Aile, okul, toplum, askerlik... İnsanların "eğitilebilirliği" fikri onları işkence ile ya da direk "katliam" yaparak öldürme fikrinden daha bir öne geçmiş. Nasıl olsa öleceğim hesabıyla suç işlemekten önce, ben bu işkencelere maruz kalacaksam suç işlemeyime varan; sonra suç işleyeni benzer suç işleyebilme potansiyeline sahip insanların gözüne sokarak cezalandırmaya; ardından cezalandırma iktidarının "orda bir güçüz biz ve siz bunun ne olduğunu zaten biliyorsunuz"a vararak mahkumları halk önünde yargılamaya son verdikleri döneme... En sonunda benzer suç işlemiş suçluların cezalandırılmasının uzun vadeli ve kişinin kendini "iktidar" yordamıyla eğittiği oranda da "af" çıkacağını bilerek cezalandırılması... Yani bildiğimiz hapishane sistemi. Tabi bu hapishane oluşumu da bugüne gelene dek oldukça farklı evreler geçirmiştir henüz kitabın o anlatımları olan kısmına gelmedim...

Benim dikkatimi çeken kitapta "disiplin" başlığı altında aile, okul, toplum, askerlik vb. oluşumlara değinmesiydi. Bunlar, insanların kendilerini hükmeder halde buldukları ya da hüküm altında kaldıkları bize çok yakın toplumsal evreler. Bir ara hapishane sisteminde bu kitabı okumadan evvel "af" olmasına kızdığımı anımsadım. Ve sonrasında beni düşündüren eğer af olmazsa bu insanlar "hapishane"de hiç de "iyi" insan olmazlardı fikriydi. Ömür boyu hapse mahkum bir insanın hapishanede çıkarmayacağı hır yoktur, affedilmeyeceğini bilse tabii... Bir an aklıma Carandiru hapishanesini konu alan ve gerçek olay anlatımı olan "Carandiru" filmi geldi. Orda da "sistem"in yaptırımına boyun eğmek istemeyen pek çok insan kendi kendilerini öldürtmek adına da olsa "harp" çıkartmışlardı hapishane içinde. Her şeye rağmen yine de koyun gibi dizildikleri hapishane bahçesi ve başlarında yine bir "sistem yöneticisi" fikri ürkütücüydü.

Af olayını bir de şu yollu aklımdan geçirdim. Biz ilkokula başladığımızda bir gün ilkokulun biteceğini biliyorduk. Sevmediğimiz ilkokul öğretmenimizden bir gün ayrılacağımızı da.. Ya da sevmediğimiz o iğrenç öss sınavının stresinin bir gün son bulacağını da. Düşünsene hayatın boyunca sürekli aynı şeyleri yaşadığını. Şu an başımızda olan AKP hükümetinin bir gün aşağı ineceğini de biliyoruz mesela. Hani "hep" orda olacağını bilsek bir hır da biz çıkarırdık sanırım. Bunlar da hayatın "af"ları diyorum öyleyse... Aile mevzusunda da bir gün evlenip evimizi ayıracağımızı falan düşünürüz herhalde. Ama onlar bunların arasında en uzun sürelisi olanı diyebilirim. Askerlik... Bu mevzuda bir bayan olarak akıl yürütmem ne kadar doğru bilmiyorum ama beni yıllarca dikte "etmemiş" babamın, annem bir süre şehir dışına çıkınca "bugün kaçta geleceksin?" diye sorduğunda benim sinir oklarımı ona doğru fırlatmam sanırım; birden bire ortaya çıkan daha kapısından içeri girerken saçlarını 3 numara (2 miydi?!) kazıtmak durumunda olduğun bir "askerlik" evresini anlamama yeter herhalde. Hani nazaran rahat bir hayatın içinden birden bire dikte edilmek için gidiyorsun. Mecbursun. Hayatının bir evresinde yapacaksın. Kitabın askerlik ile ilgili kısmını okuduktan sonra "bir an önce yap, kurtul" dediğim insanlardan özür dileyesim geldi...

Daha neler düşündürür bu kitap bilmiyorum. Sadece bazen okurken çeviri de olsa o "uzun" cümleleri gerçekten anlayabilmek için kendi sesimi duyduğumu biliyorum. Yüksek sesle okumak zihni hem canlı tutuyor hem de daha iyi anlaşılmasını sağlıyor fikrimce. İlk kez denedim ve yararını gördüm, tavsiyem olsun...

20080929

Bir garip "The Phantom of the Opera" anlatımı





Yönetmen: Joel Schumacher

Senaryo: Gaston Leroux (novel)

Andrew Lloyd Webber (stage musical)

Oyuncular: Gerard Butler- The Phantom

Emmy Rossum - Christine

Patrick Wilson - Raoul

Yapım: 2004, USA



Evet o ismi tanıdık gelen Operadaki Hayalet işte. Hani wikipedia yardımıyla açıklayacak olursak,

“Operadaki Hayalet (Le Fantôme de L'Opéra), Gaston Leroux'un yazdığı bir eserdir. Gotik bir roman kabul edilir. Andrew Lloyd Webber tarafından müzikali yapıldı. (1986) “



Defalarca beyazperdeye aktarılmış. Ben bilmem bundan öncekileri. 2004 yapımı bu film benim yüreğime işlendi sanki. Şu an soundtrackleriyle bir bir dokunuyor her hücreme. Bu kadar içli bir anlatım olabilir mi? Müzik insanı bu kadar etkileyebilir mi? Şimdi hiç mi görmedin Tospağa opera, müzikal diyeceksiniz. Ama görmedim. Bu filmden sonra görmeyi çok ama çok isterim.

Broadway'de gösterilirmiş Operadaki Hayalet müzikali. Ekşi sözlükte yüzsüz yüzsüz yazmışlar gerçek müzikal daha güzeldi diye. Hayır! Ben elimdekiyle yetinirim.

Bu müzikalin bir de kitabı varmış inanmazsınız. Ben bunu müziksiz düşünemiyorum. Kafamdan ezgi yaratacak kadar da müzik bilgim yoktur. Verebilmiş midir kitap o etkiyi? İlk kez bu hali yaşıyorum bir kitabın film versiyonunu daha çok seviyorum ve kitap halini düşünemiyorum. İlk işte. İlkler her zaman değerlidir.

Zaman zaman çirkin yüzüyle Notre Dame’ın Kamburu’nu, yeraltına çekmeye çalıştığı sevgilisiyle Ölü Gelin’i veya unutulmaz repliklerinin müziğe yedirilmemiş haliyle Shakesperare in Love’ı anımsadım film süresince. Dehanın deliliğe doğru sürüklenişini, Hakan Günday’ın Azil kitabının kapağındaki sözle tamamladım. “Deha ile delilik arasında seyreden bir hayat…” Demek ki pek çok insanı etkilemişti bu müzikal. Her bir ayrıntısı bir filme bir kitaba konu olabilecek kadar yoğundu çünkü. Öyleyse anlatılmalı… Bilmeli herkes….

Peki ama nasıl?



Bir baba ikonunun bilinçaltı yaklaşımından tutun da bir çocuğun kendi iç dünyasını karanlık koridorlarında “Müzik Meleği” olmak için “baba” ikonunu kendine yaklaştırma çabasını mı anlatayım… Çok sevdiği babasının kaybıyla kendini bir tiyatro salonunda bulan Cristine’nin adını zihnine kazımış iki kişinin kan kokan aşkını mı anlatayım…

Filme replikler yerine eşlik eden müziğin her bir karesi ayrı bir keyifti. Sanırım bu yazıda da Boş Ev’e benzer bir duygulanımla karşı karşıyayım. Yazamıyorum….Yazsam bile benden başkasına anlatamıyorum… Boş Ev’de sessizliği anlatabilmenin yükümlülüğünü taşıdığım için kaçmıştım ama fazla uzağa gidememiştim. Bunda da müziğin gücünün altında eziliyorum. Öyleyse ben de susuyorum Operadaki hayalet konuşsun diyorum…



Not ki tam bağlantı: Bir garip Boş Ev Anlatımı

Not ki müzikli: Filmi bitirdikten sonra orda burda soundtrack arayışı içine girip benim gibi bir saat kıvrandıktan sonra bulduğunuzda aşırı mutlu olmuşsanız ne mutlu size. Yok hayır hala kıvranıyorum diyorsanız yardımcı olurum. Ulaşın bana.



20080925

Bir anne-babayı psikopatik yapacak çocuk çözümlemesi


Bir çocuğu anne babasının istediği "şekil"den başka bir şekile sokmak imkansızdır. İsterseniz k.çınızı yırtın yine yapamazsınız. İyi bir şey yapmak istiyorsanız o çocuğun anne babasıyla örtüşmeniz gerekir ki sizi kabul etsin. Onun için doğru kararları çook öncelerden vermiş ve tohumları ekmiş iki kişiden ortaya çıkan o "şey" e kendini parçalasan bir şey belletemezsin.

Ha ne mi olur? Alırsın çocuğu vurursun yerin dibine arkadaşlarının önünde ya da alırsın şekerini elinden dikilirsin tepesine ya da poposuna iki şaplak vurmak suretiyle döversin güzelce... ezersin konuşma esnasında kelimelerinle çırılçıplak bırakırsın alemin önünde...o zaman onun hayatının en mühim insanı olursun. Seni asla unutmaz! Bunun dışında her bir "iyi insan olsun" uygulaman nafile yazar. Değilsen anne baba bir çocuğa asla kendini adama. Öğretmeni bile olsan bir gün gideceksin başka çocuğa sana lanet okuyacak, kuzeni olsan ayıracaksın şehrini yanı bomboş kalacak, halası olsan annesi bir gün seni kötüleyecek güvenini ters yöne tazeleyecek... yanında kalacak tek kişi anne babası olduğunu bilecek. Ama şaka maka eninde sonunda bunu bilecek. Bir gün bu iyi diyecek, bir gün nefret edecek. Ama vazgeçemeyecek. İyiyi de kötüyü de en çok onlar bilecek. Çocuğu Lynch filmlerine malzeme edecek. Karşısına geçip bunu ben yarattım diye mütemadiyen sevinecek.

Velhasılkelam, hamurunun ununu yağını iyi ayarlamak lazım, şekeri de tuzu da dengede tutup öyle fırına atmak lazım. Bunun dışında çörek otu, susam misali ek gıdaların hamurun içine değil dışına temas eden varlığını da unutmamak, unutturmamak lazım...

Not ki tam Tospağa:
Yazıdaki çocuk kişisi 0-14 yaşı temsil eder.
Ergen çocuğa isteyen istediği şekilde etki eder.
Yetişkin çocuk zaten olmuştur kendi fikrince kimse etki edemez.


Not ki bağlan:
Bir çocuğu psikopatik yapacak anne saçı çözümlemesi

20080921

Bir Semih Kaplanoğlu filmi Yumurta(2007)













Yönetmen: Semih Kaplanoğlu

Oyuncular: Nejat İşler

Saadet Aksoy

Yapım: Türkiye, 2007(Ödülleri)

Yakın dönem Türk sinemasında farklı projelerle pek çok film konuk oldu. Tutuldu ya da tutulmadı, tutulduysa ne için tutuldu bu çok tartışılır. Tutulan filmlerin ne kadar sinema sanatına katkıda bulunduğu da çok konuşulacak bir mevzu. Ama Yumurta filmiyle birlikte bu tartışmayı tekrar açmak ve hiç unutmamak üzere düşünmek gerekli.

Filmin Tutunamayan adamını Nejat İşler canlandırmakta. Açıkcası Nejat İşler her bulunduğu filme ayrı bir yakıştırıyorum. Kendisini sadece sinemada görmek isteyenlerdenim. Keza dizisini izleyip aşık olan ve Barda filmiyle ondan soğuyan, üstüne Yumurta filmini yarıda bırakan bir kitle de mevcut. Onları şaşırtmaya devam etmeli bence.



Nejat İşler’in Yusuf’u canlandırdığı filmde, az önce es geçtim ama o hakikaten bir tutunamayan. Sanırım Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanını okuduktan sonra ne kadar çok içimizden olduğunu tekrar tekrar yansıtmaya çalışıyor olabilirim. Ama öyle. Filmde annesini henüz kaybetmiş ve araya yıllar girmesine hiç de engel olmamış bir oğuldur Yusuf.



Onun sahaflık yaptığı dükkanından tutun da, ilk kitabıyla başarılı olmuş ama sonradan tutulmamış bir şair olmasına ve hayata bir kez de kaybıyla bakıp başka kayıplar vermemek adına dönmesi geriye bakmasına varana kadar pek çok evresi gözler önüne serilmektedir. Yusuf’un cenaze için geldiği memleketi ona ait olduğu kadar aslında değildir de. Bize yer yer onun sessiz diyalogları (!) ve insanları süzen bakışlarıyla onun geçmişini ve bugününü oldukça derin sulardan gün yüzüne çıkarmaya imkân vermiştir. Filmin bütününe baktığımızda aşırı doğallıkla verilmiş bir hayatla karşı karşıyayız. Filmde ön planda olmak için kendini paralamayan hatta role “karizma” katmak için kompleksleri olmayan pek çok insanın filmde toplanması ne kadar ilginç. Detaylarda yatan anlamın bizi sanat doyumuna ulaştırdığı ve bu doyumun da pek çok “ortalama” sinema izleyicisini doyurmayacağı ortada.

Belki annesinin bakımını üstlenen Ayla(Saadet Aksoy)’nın hep duyduğu ama bir türlü karşılaşamadığı Yusuf’u oraya getiren, bir ölümün sessizliğini yaşadıkları her ana “kaygı” olmadan yayacak olsalar da onların dillendirdiği ilişkinin asıl tanımı “saf”lıkta. Ayla’nın hayranlığının ve hayatındaki pek çok kararı alması gereken döneminde, karşısına aldığı kararların ve üstüne set çektiklerinin mutluluğunu bir türlü yaşayamamış Yusuf çıkmıştır.



Yumurta, neden yumurta?





Yumurta bildiğiniz yumurta olarak filmin içerisinde bize göz kırpmaktadır. Ama onun bir sır barındıran “civciv mi çıkacak, yoksa omlet olup karın mı doyuracak“ olduğunun esrarı filmde de yerini almakta. Dip, kıyı, köşe yumurta arayan mahalleli çocuğun yumurtayı bulamaması üstüne hayat gayet normal akarken, başka bir gün yumurtayı bulabilmiş olan Ayla’nın şansı mıdır söz konusu olan… Ve bu şansı o mu yaratmıştır.



Çoğu zaman bir şeyler olacak diye beklerken ya da heyecanla filmdeki kareleri bir bir aralarken onun bizim bildiğimiz ve yaşayabileceğimiz bir “doğal” hayata dönüşmesi bize filmin isminin anlamını daha bir net açıklıyor bence.

Sinema sanatının fotoğraftan beslenen bir dipsiz kuyu olduğu düşünülürse, bu film bize kuyuyu da dibi de fotoğrafı da hayatı da göstermekte.



Benim çok sevdiğim ve aklımdan çık(a)mayan donuk yüzleri ve masum gülüşleri içine alan bu filmin seveni olur sevmeyeni de… Ama asıl olan odur ki Semih Kaplanoğlu Süt ve Bal ile üçlemeyi tamamladığında Türk Sineması bir üçleme daha kazanacak ve adından sıklıkla söz ettirecektir.







20080917

Öneri: Akıl-lı insanlardan korkunuz!


Dur! sakın yazma. Sakın söyleme aklından geçenleri. Sana senin için en iyi olanını teklif ediyorum. İnanmalısın bana. Dur dedim, silsene o yazdıklarını. Yut sözcüklerini. Emin ol, vakit gelecek hatırlamayacaksın bile kederini.

Dur! Kapat ağzını! İnan bana kalbin şu an o kadar da akıllı değil güzelim. Zaten hiç olmayacaktı ki... Bekleme bunu o zavallıdan. Beyninin kalbine inmesi, seni anlaması? Bunu mu bekliyordun sen? Yapma! Sözcüklerin geldiği nokta ben değilim. Çıkmasın ağzından da öyleyse. Nasıl inanırsın ki ona! Ama bir şekilde hissettirdim neyse ki kendimi. Ne iyi ettim diyeceksin, bak gör! Zaman veriyorum sana. Yine bana döneceksin. Bakacaksın yüzüme ve şükredeceksin! Her doğan sözcüğe hükmüm geçer sanma beni. Bunda geçiyorsa vardır bildiğim. İnan bana.

Dur! Ne yapıyorsun sen orda! Delirdin mi, vurma bana. Gerçi vursan ne fayda. Hayatının en acımasız kişiliğine bürünmen gayet doğal. Çünkü ben varım ya yanında. Güven bana, geçecek hepsi. Ben olacağım yanında! Ben yeteceğim tüm bu acılara. Saracağız el birliği ile. Kanamayacak bir daha. Kanatacak sadece çok defa!

Dur! Dönme yüzünü asla. Bakma ardına. Gözü kara ol bir kere de hayatında. Sadece bir kez yap, bak ne çok anlayacaksın gücünü. Ardına aldığın her şey orda kalcak. Atamayacak adımını bir adım ileri. Sen izin vermeyeceksin buna.

Dur! Bir kez de kendin için bak şu hayata. Lanet bir boşluğun durmadan kanayan yarasını ne kadar hak ediyorsun sen. Bırak bir kez kanasın sadece. Onlarca kez almasından iyidir demiştin ya az önce.

Evet! Az önce. Duymadın mı sen? Ben duydum, inan ki çağırdın beni. Bekliyordum ben de zaten seni. Hani vardı ya Melekler Şehri filminde öleceğini gören insanların anlık sihri. Ona benzetmiştin sen de bizi. Beni çağırdın o anda. Geldim yanına. Girdim aklına. Sen gördün beni. Geri de çevirmedin neyse ki. Bak mutlu olacaksın diyorum. Bırak bir kez kendini. Bana bırak tüm zihnini. Bir kolaçan edeyim ortalığı. Kırıntı kalmış mı bir yoklayayım.

Dur! Geldim ya işte. Sen istedin ya hani, sen! Ne saçmalıyorsun şimdi. Dönsene yüzünü bana. Göreyim bir kez daha. Hatırlatayım o boşluğunu. Korkusunu alayım şu durgunluğun.

Hey! Nereye gittin şimdi! Yüzünü dön bana! Yok öyle yağma! Çağırdın ya beni, girdim ya aklına? Hani Melekler Şehri bu hatırlasana! Gitmez bilirsin bir daha! Gelirim yanına tez zamanda. Alırım bunun hesabını. Sanrını. Yapamayacağın şeylerle oyalamanın cezasını. Ağır ödetirim bunu sana.

Kime diyorum ben. Hey sen! Bir sen var benim elimde. Bunu başkasına götürmeme izin verme. Gel sen al, bir ömür boyu kalsın sende. İşe yaradıkça kullan tamam. Ama lütfen al şunu elimden.

Mayın gibi bir şey bu!
...

Tamam itiraf ediyorum. Bununla ben de yapamıyorum. Alsana şunu benden. Hey! Kime diyorum ben! Sana ait diyorum. Evet ben de nefret ediyorum. Al hadi.

Al!!!!.
.
.
.
.

10 dakika

.
.
.
.

İki kişinin bildiği sır, sır değildir derler ya.
Şimdilerde hissettiğim iki kişinin bildiği şeyin çok rahat bilmediği şeylere dönüşebilirliği.

pek mi kısa oldu anlatımım? ama on dakikada bir su içen babamın bardaklarını yıkamalıyım.

.
.
.
.

20080914


Bazen insan düşüncelerini dizginleyemiyor. Kendisini duygusal bir bunalıma sürükleyecek pek çok şey zihninde gebe bekliyor. Karnına ağrılar giriyor. Başı çatlayacakmışcasına ağrıyor ve bir iki cümle dökülüyor kaleminden. O bir iki cümle tüm o sancıları barındırıyor. Rahatlıyor. Nefes alabiliyor. Ama o bir iki cümleye baktıkça tekrar aynı buhranları yaşamaktan korkuyor. Üstüne daha fazla düşünmemek için o cümlelerden uzaklaşmak istiyor. Ya da yırtıp atmak.

Yırtıp atmak eylemi blog aleminde pek fazla gerçekleşememekte. Bu sebeple benim çıkış yolum: Bana bunları yazdıran şeyleri sevemesem de, yazdıklarımı sevmekte.

Varsın dünyanın en saçma şeyi hakkında fikir yürütmüş olayım. Ben yapmışsam vardır bir sebebi. Asıl bunun üstüne eğilmeli.

emir!





Hala dışarıya çıkmak için çabalıyor yüzsüz!
Bırak dedim dimi bir kere.
YARDIM ETMELİYİM KENDİME.
Bu ne kalabalık ben. Yine?


yazıdaki resim ben tarafından yapılalı çok az olmuştur.

20080911

Tırmalama, Tırman!



Bir insanın en son anlayacağı kişi kendisidir. Her ne kadar ilk gibi görünse de en sondur. Zaten tam anlamıyla anlamanın imkansızlığına dem vurmayacağım burda. Kendini tanıyan insanın anlatma yetisi de kuvvetlidir. Kendini tanıyan insan diğerlerinin de çok kolay anlayabilir, tanıyabilir.

Ama insan kendini bilmezse, kesinlikle ve kesinlikle başka birini tanımaya çalışmamalıdır. Kendinde henüz göremediği / görmediği eksiklikler kadar karşısındakinde de kalmıştır. Bundan emin olmalıdır. İkiyüzlü olduğu anlara bakıp karşısındakinin ikiyüzlülüğünü görmeli, yalan söylediği ve kendisini yalan iten anları bir bir zihnine not edip başkasının yalanlarını görebilme yetisini oluşturmalıdır. Ama asla kendi yalanına inanmamalıdır ki başkası da ona yalan söyleyemesin. Kendisi doğruyu söylerken bu hal üzerine şu yalanları da söyleyebilirdim diye ölçmesi gerekir ki, vakti zamanı gelince doğru söyleyenle yalan söyleyeni ayırt edebilsin. Tartışmanın otasında zıt taraftakinin kendine kuracağı cümlelerinin ne olabileceği üzerine düşünmelidir ki, ikna edici cümleleri kurabilsin. Tercih ettiği yolların bir başka alternatifini seçse başına ne gelirdiyi an ve an seçili yolda dahi kurgulamalıdır ki, bir sonraki tercih ettiği yoldan daha bir emin olabilsin.

Sevdiği insanı yanındayken, olmadığını da hayal etsin ki neden yanında olanın o olduğunu anımsasın. Neden yanında olduğuna dair elindeki kozlarını bir gün hiç göremediğinde de bir şeyleri öngörebilsin.

Her yol nasıl bakarsan bak, kendini tanımlamaktan geçiyor ilkin.

Bize saçma gelen her şey kendi saçmalığımız, anlamsız gelen her şey bizim anlamsızlığımız, yanlış gelen her şey bizim yanlışlığımızdır.

Hastaysan kıçın açıkta yatmışsındır.

Biri senin kalbinden gittiyse sen kapıyı açık bırakmışsındır.

"Kendi omzuna tırman: başka nasıl yükselebilirsin ki!" der Nietzsche.

Bir şeyleri başkasına mal ederek asla sana ait olmamış merdivenleri tırmanmanın alemi yoktur. Tırmandığın merdiven "kendini aşmak" değil "karşındakini ezmek" anlamını taşır. Bunun da anlamını göremeyen bünye kendini fason bir mutlulukta ve refahta bulur. Sürekli karşısındakinin üstüne tırmanmaya çalışan ve tek bir adım bile yol kat edemeyen odur!

İnsan ne yapıyorsa kendisi yapıyor şu hayatta. Kendisi için yapıyor işkenceyi de mutluluğu da. Kendini tanımayanlar da bu hazır besinden besleniyor doyumsuzca. Ama karnı hiç doymuyor hayatı boyunca.


20080910

Sinemada Gerçeküstücülük ve Luis Buñuel






Gerçeküstücülük



 ''Alışılmış ahlaka, geleneksel hayallere, duygusalcılığa, toplumun tüm ahlaksal pisliğine karşıyım… Burjuva ahlakı, benim için ahlaksızlığın ta kendisidir; çünkü ters kurumlar üzerine kuruludur: Din, vatan, aile ve toplumun diğer temel direkleri!..''

           Bu sözler Gerçeküstücülük akımının 7.sanattaki en önemli ismi olan ünlü İspanyol yönetmen Luis Buñuel'e aittir. ''Gündüz Güzeli'' adlı filmi ile ilgili bir söyleşide dile getirmiştir...

           20. yy.'ın başlarında Avrupa'da ortaya çıkan bir sanat akımıdır Gerçeküstücülük (Sürrealizm).
  Şair ve ressamlar I. Dünya Savaşı'nın yol açtığı yıkım karşısında dehşete kapılmış akılcı tutuma karşı tavır alarak bilinç dışının düşsel dünyasına yönelmeye başlamışlardır. Savaşın gerçekliği onları psikolojik bunalımlara sürükledikçe soyut anlamda var olan şeylere karşı ilgi ortaya çıkmış ve “güzellik” kavramını tanımını farklı yollarla yapmaya başlamışlardır.

Resim alanında André Breton’un, felsefe alanında Freud’un, edebiyat alanında Louis Aragon’un ve bizi en çok ilgilendiren  sinemasal anlamda da Luis Buñuel'in bayraktarlığını yaptığı bir akımdır.


Gerçeküstücülük, bütün sanat disiplinlerini etkisi altına alan bir akım olarak kalıcı olmuştur. Biçemin yok olduğu, romantik duyumların yerini mekanik algıların aldığı bir sanat anlayışıdır. Kapitalizmin öngördüğü yaşama alanlarına uyumsuzluk, düş ve us dışına, gerçeküstüye yönelik açılım sanat disiplinlerinin, en başta da edebiyatın içerik ve biçim değişimine yol açtı. Öznenin nesneye ilişkin epistemolojik birikimi bilgisi genişledi ve değişti. Bilincin ve bilinçaltının sınırsız alanları özgürce dışlaştırılabildi. Şüphesiz sürrealist sinemanın birikiminden Dogma başta olmak üzere Avrupa Sineması önemli ölçüde yararlanmıştır. Gerçeküstücülük içerik olarak sinema sanatına uygun bir yapıya sahiptir. Konunun reddedildiği bu akımın filmlerinde görülen temel özellikler; akılsal olanın dışına çıkma, düşlerin büyüsüne geri dönme ve ruhun bilinçaltı ifadelerini ortaya koymaktır.   


Gerçeküstücü Manifesto


 Hareketimiz hakkında halk arasında aptalca yayılan yanlış yorumlara karşı, çağdaş eleştirinin edebi, dramatik, felsefi, yorumlayıcı, hatta teolojik cismaniliğine karşı aşağıdakileri haykırarak bildiriyoruz.

                   1.Edebiyatla işimiz olmaz, fakat edebiyatı gerektiğinde her hangi biriniz kadar da kullanmaya tamamen muktediriz.


                   2. Gerçeküstücülük ne yeni bir araç ne kolay bir anlatım hatta ne de şiirin metafiziği falan değildir. O, aklın topyekün kurtuluşu anlamına gelir ve ona benzeyen her şeyin de.


3. Biz devrim yapmaya kararlıyız.


                  4. Biz gerçeküstücülük sözcüğüyle devrim sözcüğünü, sırf tarafsızlığını göstermek ve hatta bu devrimin dehşetengiz yapısını alaşağı etmek için bütünüyle bir araya getirdik.


5. İnsanların törelerini değiştirmek gibi bir iddiamız yok, fakat aklın kırılganlığını, inşa ettikleri sarsıntılı evlerini hangi kaygan zeminlere oturduklarını gözler önüne sermeye niyetliyiz


                  6. Topluma, bu resmi uyarıyı öfkeyle savuruyoruz; yan çizmelerine, dönekliklerine ve yanlışlarına dikkat etsinler, onların birini bile gözden kaçırmayacağız.


                   7. Fikrinin, düşüncesinin her savruluşunda, toplum bizi karşısında bulacak.


8.Bizler, ayaklanmanın, isyanın ustalarıyız. Gerektiğinde kullanamayacağımız, muktedir olmadığımız bir eylem biçimi yoktur.


                 9. Özelikle batı dünyasına diyoruz ki: Gerçeküstücülük karşınızda. Ve bizi sımsıkı bağlayan bu yeni “izm” de nedir? Gerçeküstücülük şiirsel bir biçim değildir. O aklın kendine yönelttiği bir çığlıktır ve o kendi zincirlerini koparmaya kararlıdır, hatta bunu demir balyozlarla yapmalıdır.




 Luis Buñuel (1900-1983)


Yüzyılın başlangıcında dünyaya gelen Buñuel; filmleri, sinema teknikleri ve kullandığı simgeler üzerine konuşmaktan pek hoşlanmayan bir yönetmendi. Lorca ve Salvador Dali ile başlayan dostluklarını 24 yaşındayken Paris’te sürdürmeye karar veren Buñuel, orada gerçeküstücülerle tanıştı ve gerçeküstücülüğün ilk filmini yaptı. Bu filmi yine Dali ile gerçekleştirdi: Endülüs Köpeği... Ardından 1930’de ikinci filmi geldi: Altın Çağ. Bu film, burjuva toplumunun tüm saygın kurumlarını yerle bir ediyordu ve bu yüzden yasaklandı, kopyalarına el kondu. Bu yasak ne yazık ki 1981 yılında kalkabildi ancak. Daha sonra ülkesine dönen Buñuel, Ekmeksiz Toprak adlı ilk belgeselini yaptı, ardından 1946 ile 1964 arasında 20 film çekti: Cannes’da en iyi yönetmen ödülünü kazandığı Unutulmuşlar, Rüzgarlı Bayır, Archibald de la Cruz’un Suçlu Yaşamı, Bu Bahçede Ölüm, Nazarin, İspanya’da yasaklanan ama 1963 yılında Altın Palmiye’yi getiren Son Yemek, Mahvedici Melek, Bir Hizmetçinin Anıları, Burjuvazinin Gizli Çekiciliği, Tristana, Saman Yolu, Gündüz Güzeli ve son filmi, Arzunun O Belirsiz Nesnesi...



            Luis Buñuel filmleri yenilikçi, kışkırtıcı ve insanoğlunu düşünmeye iten, bireyin ve toplumun tabularını yıkmaya çalışan niteliktedir. 1952 yılında Luis Buñuel Gerçeküstücülüğü açıklarken “film düşmanların elinde muhteşem ve tehlikeli bir silahtır. Bir film rüyanın istemsiz taklitidir”, der.


              Unutulmuşlar" ,"El" , "Archibald de la Cruz ' un Suçlu Yaşamı", "Rüzgarlı Bayır ", "Bu Bahçede Ölüm", "Nazarin"... Bazen toplumsal gerçeklikleri, bazen tutkuları, büyük, onulmaz, öldüren, mahveden tutkuları, bazen ise bireysel inanç ve vicdanla katolik kilisesinin dogmaları arasındaki çatışmayı veya tek bir filmin yapısı içinde hepsini birden irdeleyen, alttan alta açık bir kilise / papaz sınıfı düşmanlığının ve katolik inanç eleştirisinin kendini duyurduğu ve kara, keskin bir gülmece, daha doğrusu ironi duygusunun hiç bir zaman ortadan silinmediği filmler ...


             Gerçeküstücülük Buñuel ' in tüm filmlerinde alttan alta da olsa kendini duyurur. Gerçekle düşün kesin kesişme noktaları yoktur çünkü. Buñuel 'e göre ikisi de hep içiçe yaşarlar ...


                Luis Buñuel üstüne bir inceleme kitabı yazmış olan sinema tarihçisi Ado Kyrou : "Tüm sinema tarihinde, Luis Buñuel'in eserinden daha özgür, daha kişisel bir yaratış yoktur. Kalıplara onunki denli uymayan, sinemasal geleneklere onunki denli karşı çıkmış, her türden tabu' ya onunki denli egemen olan bir sinema da yoktur. Alışılmamış da akıl dışı da önceden bilinemez. Son derece rahat olan, gülmecenin çeşitli alanlarıyla da içli - dışlı olan Luis Buñuel'in sinemasında, gerçeküstücü devrim, bir emrivakidir, sanatının ayrılmaz bir olgusudur." der.




Luis Buñuel ve Endülüs Köpeği


         Luis Buñuel ve Salvador Dali tarafından yapılan 1928 yapımı Un Chien Andalou (Endülüs Köpeği) adlı film, bu akımın bildirisi niteliğindedir.


           Film Luis Buñuel ve Dali’nin düşlerinden ortaya çıkmıştır. Buñuel, Dali’ye Ay’ ı kesen ince bir bulutla, bir gözü yaran usturanın rüyasına girdiğini anlatır. Dali de bir gece önce rüyasında karıncalarla dolu bir el gördüğünden söz eder.


         Böylece Buñuel’in dediği gibi “psikolojik, kültürel, mantıksal hiçbir açıklamaya meydan vermeyecek düşüncelerin ve görüntülerin benimsendiği” film ortaya çıkar.


         Luis Buñuel’e göre bu film, rüyaların toplamı olamayacak kadar geniştir. Hatta filmin ruhun gayri ihtiyari bir sonucu olduğunu iddia eder. İstenmeyen rüyaların imitasyonu olan filmine eleştirmenler, sanatçılar, psikiyatriler derin anlamlar yüklemeye çalıştılar. Onlar tarafından bu filmde, Breton’un “Gerçeküstücülük, dünyaya gözü kapalı olarak yaklaşmaktır.” sözüne dayanarak gözün kör edilmesi ile bulutların arkasındaki gerçekliğin ilişkisi kurulmaya çalışıldı.


         Buñuel’in yaptığı şey, toplumun yozlaşmış değerlerine ve akademik ölçülere hapsedilmeye çalışılan sanata karşı bir başkaldırıydı. Toplum tarafından sorgulanmaksızın kabul edilen aile, devlet, din, vatanseverlik gibi değerlere saldırıyordu. Karşısında olduğu bir başka olgu ise ussalcılıktı. Amacı, insan beyni üzerinde ciddi bir sansür oluşturan ussal düşünceleri ortadan kaldırıp insanın libidinal ve anarşist güdülerini serbest bırakmaktı.


         Reaktörler:


         Bu filmden her bahsedildiğinde o günün sonunda oturup filmi tekrar izlerim, çünkü her defasında bir şey daha fark edilebilmeye müsait bir yapısı var filmin. Bu filmden, her kareyi durdurup 10 dakika  bakabilirsiniz, yani her ne kadar kısa gibi gözükse (45dkdır)de bu filmi gerçekten anlamak için çok zaman gerektiğine inanıyorum... Filmin ilk yarısı müzik eşliğinde verilmiştir, aynı görüntüler daha sonra köpek sesleri eşliğinde ürkütücü bir hava katılarak tekrar edilmiştir. Efendim, tekrar izlediğinizi fark ettiğiniz de arada fark var mıydı diye bakmayınız diye söylüyorum. Zira benim kabuslarımı süsleyen sahnelere o köpek sesleri de eşlik etmeye başladı, arada farkın olmadığını fark edene dek.



Luis Bunuel ve Altın Çağ

          Dali ve Buñuel’in ikinci filmi, 1930 yapımı L’ Age d’Or’dur (Altın Çağ). Bu filmde Buñuel’in toplumsal saldırganlık isteği güçlü bir biçimde görülür. Bu film her türlü geleneği reddetmesi bakımından bir manifesto sayılabilir. İnsanın toplumsal ve ussal bilinçliğindeki esaretinden kurtaran, özgürleştiren aşkı amour fou’yu anlatan film Gerçeküstücü sinemanın en doruktaki başarısıdır. 



            
  Luis Buñuel filmleri;



1977 - That Obscure Object of Desire

1974 - Le Fantôme de la Liberté

1972 - The Discreet Charm of the Bourgeoisie

1970 - Tristana

1968 - La Voie Lactée

1967 - Belle de Jour

1965 - Simon of the Desert

1964 - The Diary of a Chambermaid

1962 - The Exterminating Angel

1961 - Viridiana

1960 - The Young One

1959 - La Fièvre Monte à El Pao

1958 - Nazarín

1956 - La Mort en ce Jardin

1955 - Cela s’appelle l’Aurore

1955 - The Criminal Life of Archibaldo de la Cruz

1953 - Abismos de pasión

1952 - El Bruto

1952 - El

1952 - Robinson Crusoe

1950 - Los Olvidados

1930 - Age d’Or, L’

1928 - Un Chien Andalou


          Gerçeküstücü sinemaya Buñuel üzerinden bir bakışla bilgi vermeye çalıştım. Günümüzde yaşayan, tüm filmlerini bu akım doğrultusunda çeken bir yönetmen yok. Sadece akımın rituellerini filmlerine malzeme yapmış yoğun bir kalabalık var. Ve bu akım, bu yüzden benim sinemayı sevme sebeplerimden sadece biridir. İlk akla gelenler David Lynch (Eraserhead, Blue Velvet, Lost Highway, Mulholland Drive, and Inland Empire), Donnie Darko’su ile Richard Kelly, Michel Gondry (Eternal Sunshine of the Spotless Mind and The Science of Sleep), Jean-Pierre Jeunet (Delicatessen, La Cité des enfants perdus, Amélie), Darren Aronofsky (π, Requiem for a Dream, and The Fountain), Spike Jonze (Being John Malkovich), Takashi Miike (Gozu)…



            Akımı birazcık tanımaya başladığınızda sinemadan keyif alma katsayınız artacak, ayrı bir bağlılık hissedeceksiniz. Ben de  elimden geldiğince buradan o bağı güçlendirmeye çalışacağım. İyi seyirler…

Yasemin Şahin

Bu yazı tarafımdan İnfo Ankara Gazetesi
Eylül'08 sayısı için hazırlanmıştır.


Kaynakça:


·         Birinci Sürrealist Manifesto (1929), Andre Breton, Altıkırkbeş Yayınları, Eylül 2003.


·         Buñuel, Luis – Son Nefesim - Afa Yayınları – Eylül 1986


·         Onaran, Oğuz - Gerçeküstücü Buñuel – 25.Kare – Ocak 1997 – Ankara


·         Öztürk, Mehmet– Sinemada Gerçeküstücülük - Varlık Dergisi – Aralık 2004 – İstanbul