20100118

Yalnız Ülkesinin Yalnız Yönetmeni: Nuri Bilge Ceylan

Yalnız Ülkesinin Yalnız Yönetmeni: Nuri Bilge Ceylan



Nuri Bilge Ceylan


Üç Maymun -2008 
 
İklimler -2006 
 
 Uzak -2002
 
 
Kasaba -1997 
 
 


        Saniyede yirmi dört fotoğraf karesinin aynı hızla beyazperdeye yansımasıyla gözümüz arka arkaya gelen karelerdeki küçük farkları algılayamaz, devamlı ve hareketli bir görüntü olarak görür. Bunun neticesinde meydana gelen filmleri büyük bir keyifle ve hayranlıkla seyre dalarız. Tüm bu bilgileri bir kenara not edin ve sinemaya doğru yönelin.


      Bir yönetmen düşünün, sinemanın fotoğraf karelerinin beyazperdede gerçekleştiricisi olduğunu unutmayan. Fotoğraf sanatçısı olması sebebiyle yaptığı filmlerin her karesini iki kat daha fazla hayranlıkla seyrettiren. Evet, Türk Sineması’nda bu yöntemi istikrarlı şekilde kullanıp eşine az rastlanılır bir üslup oluşturan yönetmen Nuri Bilge Ceylan’dan bahsediyorum.

     Bazen bu yöntemi tercih ettiği için ülkesi insanlarının alıştıkları o bol aksiyonlu ya da son dönemde oldukça prim yapan komedi unsurları güçlü filmleri izleyenlerce de yavan ve ağır bulunan bir yönetmendir aynı zamanda. Tabii bunların üzerine 1980 dönemi sonrasında o dönemi ilk kez cesaret edip konuşmaya başlayan bir sinema ile de karşı karşıyayız. Nuri Bilge Ceylan tüm bunların önünde bazen sert, kendine has, bireyi ve ilişkilerini irdeleyen ve bu üslubundan da ödün vermeyip tutarlı yol izleyen bir yönetmen olarak durmaktadır.

     Doğal ve doyurucu bir anlatımı olan Nuri Bilge Ceylan’ın ilk ve son kısa filmi Koza (1995) ile başlayan yönetmenlik tecrübesini Kasaba (1999), Mayıs Sıkıntısı (1999), Uzak (2002), İklimler (2006) ve Üç Maymun (2008) ile  -şimdilik- noktalamıştır. İlk filminden son filmine dek onu ve sinemasını anlamlandırıp belli bir kalıba koymak mümkün olmasa da Nuri Bilge Ceylan filmlerinden ne bekleyip ne beklemeyeceğimizi açıklığa kavuşturmamıza yardımcı olmuştur diyebiliriz.
 
    1959 doğumlu Ceylan, yönetmenliğini, senaristliğini ve yapımcılığını üstlendiği filmlerinden daha ilki olan Koza’yla Cannes Film Festivali'nin ilgili bölümüne katılma başarısını gösterdi. Daha o vakitlerde dünya çapında dikkat çekmeye başlayan yönetmen, yaptığı her filmle mutlaka ödüllendirilip son olarak, 2008 Cannes Film Festivali'nde küçük zaafların büyük yalanları doğurmasıyla parçalanan bir ailenin, gerçeklerin üzerini örterek bir arada kalma çabasını anlatan Üç Maymun filmiyle "En İyi Yönetmen Ödülü"nü aldı.

    Sinema tarihinde de örneklerini sıklıkla gördüğümüz gibi kendi ülkesinden daha fazla dünyadan takdir toplayan ve pek çok ödüle layık bulunan bir yönetmendir Ceylan. Bu yönetmeni tanımak ve anlamak için filmografisini takip etmemiz ve onu “bilerek” izlememiz gerektiğini hatırlamamız gereken ender yönetmenlerdendir.



İpekböceği inceliğinde filmlerinin ilki: Koza

    Koza, 1995 Cannes Film Festivali Uluslararası Kısa Film Yarışması’na davet edilen ilk Türk kısa filmidir. Nuri Bilge Ceylan’ınsa ilk ve son kısa filmi. Kendi anne ve babasının oynadığı film sessiz değil sözsüz bir film olarak nitelenebilir. İlişkilerinin bittiğini düşündürecek kadar birbirinden uzaklaşmış iki kişidir anlatılan... Bunun yanında onlar bir araya geldiklerinde hala birbirlerinin gözlerinin içine bakıp pek çok kez de bakamayıp yoğun duygusallığa maruz bıraktıkları bizler varız anlamaya çalışan…

    Ceylan’ın güzel fotoğraflarla ince ince işlenmiş öyküler yaratan bir yönetmen olmasının öncesinde fotoğraf ve sesleri anlam yönünde yoğurarak ortaya koyduğu bir filmdir Koza. Bu filminde Nuri Bilge Ceylan’ın sinemaya bakış açısını net olarak görebildiğimiz gibi kendini deniyor olduğu da gözlerden kaçmıyor. Nuri Bilge Ceylan Koza filmi için yaptığı açıklamada:

    "Koza, teknik ve estetik birikimime rağmen film yapmaya bir türlü başlayamadığım ve sürekli ertelediğim için korkak ve mıymıntı olmakla suçladığım kendime ettiğim işkenceleri sona erdirmek için giriştiğim umutsuz bir denemeden başka bir şey değildi. Kendimi fırlatır gibi başladım o filmi çekmeye. Bitirdiğimde de neye benzediği konusunda gerçekten bir fikrim yoktu. Ama yine de Koza’yı çekmek, kendi yapıma uygun üretim koşullarını yaratmamı sağlayacak bütün ipuçlarını verdi bana." diye belirtmektedir. Ceylan’ın tüm filmlerini izleyip en sonunda Koza’yı izlediğinizde filme gerçekten başka bir gözle bakıyor ve ilk olmasının naifliğini hissetmenize rağmen ciddi bir yetenek olduğunu da dile getirmeden edemiyorsunuz. Başlangıç böyleyse sonunu düşleyebilmek elde değildir ve bu kesinlikle Nuri Bilge Ceylan filmleri için merak uyandırıcı bir ögedir.

     Nuri Bilge Ceylan, filmlerinin yapımcı / senarist / yönetmen olarak ince işleyicisi konumundadır. Tüm bu yapıyı bütün olarak filmleriyle ele aldığımızda birkaç tespitte bulunmak kaçınılmaz olacaktır. Bunlardan ilki filmlerine verdiği isimlerdir. Sade ve öz bir anlatımla tüm filmin anlam yükünü kapsayan ve içeriği ile isminin bu kadar örtüştüğünü gördükçe insanı şaşırtan isimler koyar. Bilhassa Koza filmi ile Nuri Bilge Ceylan’ın çektiği ve çekeceği tüm filmlere Sevgi Soysal’ın da "Kozası içinde bekleyen tırtıl bir ipek böceğine dönüşüyorsa bu durmak değildir." sözünde bahsedildiği gibi hiç durmayacağı ve hep bize gösterdiği çizgiyi takip etmemiz gerektiğinin sinyallerini vermiştir. Bu nedenle de isminin Koza olması ayrı bir anlamlıdır…

     Bir diğer tespitim ise, Ceylan’ın filmlerinde filmin sonlarına doğru nabzın düşmesi nedeniyle izleyicinin pek çok filmde alışmış olduğu heyecanlı bir son beklentisi gerçekleşmemektedir. Onun filmlerinde bittikten sonra değil, biterken nabız düşer; seyirci olacaklara değil olmuş olanlara adapte olur. Film sonuna doğru filmin bundan önceki sahnelerinin analizi yapılır. Çünkü daha evvel bize verilmiş olanların sebep ve sonuçlarını düşünmemize neden olan filmdeki kişilerin yalnızlığı ön plana çıkar. Olaylar ve durumlar tüketilmiştir. Oturup düşünmenin tam yeridir. Bu noktada bizim filmi bitirirkenki kendimizle baş başa kalışımız, karakterin yalnızlığı ile birebir örtüşür. Bu da izleyiciye filmi filmle birlikte düşünme ve analiz etme imkânı verir. Bu iki unsur, ilk filminden son filmine kadar zihnine “akıl notu” kazımış izleyiciye kendini hatırlatır.

     Ayrıca belirtmek gerekir ki, Nuri Bilge Ceylan filmlerinde yer alan hiçbir karakter bir diğerinin önüne geçmez. Her birinin anlatılacak bir hikâyesi vardır. Karakterlerin gözlemlenmesi gereken davranışları, az da olsa kurduğu cümleleri eşit miktarda ön plandadır. Dolayısıyla filmlere dair bir “ana karakter” tanımlaması yapmak doğru değildir.



     “Kasaba”da “Mayıs Sıkıntısı” var!

      Nuri Bilge Ceylan’ın 1997 yılında çektiği “Kasaba” filmi, tipik bir Anadolu kasabasında yaşayan ve üç kuşağı bünyesinde barındıran bir ailenin hayatını, çocukların hali hazırda yaşadıkları hayat düzeni üzerinden anlatan bir filmdir.

      Kabaca çocukların kendi ve aileleriyle geçirdikleri hayatlarını dörde ayırmıştır yönetmen. Bunlardan ilkinde, bir kış günü, ailenin on yaşlarındaki kızının okuduğu ve onun toplumsallaşma sıkıntılarını barındıran ve çevresindeki hayatın birtakım sosyolojik özellikleriyle tanışmasını sağlayan bir ilkokul sınıfında geçer.

      İkinci bölüm, okuldan çıkmış olan kızın, kendisinden dört yaş küçük erkek kardeşiyle kasabalarının ormanlık alanında yaptıkları küçük yolculuğu anlatır. Bu yolculuk tabiatı ve hayvanlar dünyasını öğrenmek ve tanımak için çabaladıkları anlardan oluşur. Filmde bu ormanlık alanda geçen sahneler, onların “oyun alanı”nın doğa olduğunun açıklamasıdır bir nevi. Yolculukları esnasında bir çocuğun gelişimine eşlik eden bu oyun alanının saf ve yalın tasviri yapılır. Pek çoğumuzun teknolojiyle iç içe büyüdüğü bir ortamda bizim koşullarımız olmasa da doğa koşullarının insanı ne gibi meraklara, şüphelere, vurdumduymazlıklara götürdüğüne ilişkin ipuçları da vermektedir. Kendilerini bekleyen ailelerinin yanına geç de olsa varan çocuklar üçüncü bölümde, o ana kadar birbirlerinin ve doğanın gizemleriyle yüz yüze kalmış olup, büyükler dünyasının karanlığına ve karmaşasına tanık olurlar. İlerleyen gece içerisinde mısır tarlasında derin sohbetler eden aile bireylerini dinleyerek uyku ile uyanıklık arası gidip gelirler. Ateşin etrafına oturmuş ve her biri başka bir dönemi temsil eden büyükler dünyasının çelişen, zaman zaman sertleşen, bazen şefkate dönüşen gizemli dünyasına tanıklık ederler.

      Film bize küçük bir taşra kasabasında sıkışıp kalmış aile bireyleri arasında oluşan düşünsel ve düşsel uçurumları, iletişim ve algı farklarını, değişen toplumsal hayata ayak uydurmakta bocalayan bir ailenin bireyleri arasındaki üstü kapatılmış utangaç öfkeyi resmetmektedir. Tam açığa çıkamayan kişilik çatışmalarını hoş bir ironi ile bize yansıtan yönetmen, sıradan yaşamın vazgeçilmez dekoru olan sıkıcılık ve tekdüzelik atmosferinde anlatır öyküsünü.

      Dördüncü bölüm ise evde geçer. Bilinçaltına en derin hükmün çocukluk anılarıyla meydana geldiğini doğrularcasına rüyalarla iç içe örülmüş sakin bir sekanstan oluşur. Kişiler ne kadar küçük ve sakin kasabada sıkışıp kalmış olursa olsun hayatları devam etmektedir. “Doğanın kendisine ayak uydurarak yaşama” dürtüsü çocukların ruhunda bağışlama, şefkat, merhamet, acıma  gibi temel insani dürtülerin uyanmaya başlamasıyla film sonlanır. Bunların pek çoğunu hissettirmeye çalışan rüyalar bir film sonu için oldukça anlamlı ve bir o kadar da durağan geçer. Bu filminde bilinçaltının ince ince işleniş öyküsünü Nuri Bilge Ceylan da kendi sinemasıyla anlatmayı tercih etmiştir.

      Kasaba’dan sonra 1999 yılında çektiği Mayıs Sıkıntısı filminde, yine bir aileyi konu alır. Muzaffer çocukluğunu ailesi ile birlikte geçirdiği kasabayı uzun süre sonra film çekmek için ziyaret eder. Nuri Bilge Ceylan, mayıs ayının verdiği bahar neşesini altüst eden bir tavırla filmin ismini koymuş olup bunu bilhassa bu aya dair tabuları yıkmak için tercih ettiğini de dile getirmiştir.

    Muzaffer’in babası Emin, tarlasının yanındaki ormanlık bölgeyi, tarlasının hudutları içine katma mücadelesindedir. Dokuz yaşındaki yeğeni Ali ise babasına bir müzikli saat aldırabilmek için uğraşır. Bu uğurda halası tarafından bir sınava tabi tutulmayı kabul eder. Eğer bir yumurtayı kırk gün kırmadan cebinde taşımayı başarırsa saat konusunda bir şansı olabilecektir. Kuzeni Saffet ise işleri pek yolunda gitmeyen biridir ve renkli bir yaşam vaat eden İstanbul'a göç etmeyi hayal eder. Filmde herkesin bambaşka hayallerinin olduğu bir aile yer almaktadır. Nuri Bilge Ceylan’ın kendi anne ve babasını oynattığı Mayıs Sıkıntısı’nda onun hayalinin de tıpkı filmdeki Muzaffer gibi film çekmek - ama bir farkla herkesin hayallerinin filmini çekmek- olduğunu görürüz. Fakat bu buluşturma her hayalin mutluluk getiremediği vurgusuyla bu mayısın bambaşka sıkıntılar veren bir mayıs olduğunu izleyiciye hatırlatarak son bulur.

      Henüz iki film çekmişken dünyaca ünlü film festivallerinden, ülkemizde ve uluslarası alanda pek çok ödül kazanmıştır. Bunlardan birkaçı; Kasaba filmine verilen Berlin Film Festivali (1998) "Caligari Ödülü" iken, Mayıs Sıkıntısı filmiyle de Buenos Aires Uluslararası Film Festivali (2001) ve 36. Antalya Altın Portakal Film Festivali (1999)’nde en iyi yönetmen ödüldür.




      Herkes Kendine “Uzak”

      Nuri Bilge Ceylan’ın 2002 yapımı bu filmi üçüncü uzun metrajlı filmi olup, bizi zaman ilerledikçe kendimizden ne kadar “uzak”laştığımıza ikna eder. Böylelikle Ceylan sinemasına yakınlaşmak için bize bir adım atma şansı verir.

      Ailesinden uzakta tek başına yaşayan Mahmut, İstanbul’da hayatını sürdürmeye çabalamaktadır. Daha evvel kurmaya çalıştığı başka bir çekirdek aile düzeninin de başarısızlıkla sonuçlandırmış olup karşımıza hep geç kalmışlıklarıyla çıkmaktadır. Bunlar onun olmak istediği insandan ne kadar uzaklaşmış olduğunu gözler önüne sermektedir. Üstelik bu hali değiştirmek için de hiçbir çaba harcamamaktadır.

      Hepimizin hayalleri, umutları, planları, beklentileri olduğu yaşamımızda tüm bunları hiçe sayan “kendi ölümünü çok erken ilan eden” bir adamdır karşımızdaki. Hayatını, insan ilişkilerini, hüzünlerini ve içerisindeki türlü bastırılmış duyguları hiçbir çaba harcamadan ezip geçmektedir Mahmut. Bu hal bizi zaman zaman donuk gözlerle ve onun için umutsuz bir bekleyiş içinde öylece bırakmaktadır.

      “Sen gitmiyorsun diye hayat devam etmiyor anlamına gelmiyor. İdeallerini gömmeye hakkın olduğunu düşünmüyorum.”

     Nuri Bilge Ceylan sinemasında bizi Mayıs Sıkıntısı ve Kasaba’dan oldukça uzağa savuran bir filmdir Uzak. Bu filmle bizi kendine yakınlaştırır ve sonraki eserleriyle hep bu yakınlığın beklentisini oluşturmamıza mahal verir. Yoğun duygusuzluğa geçiş aşamasının, her şeyi onlarca kez hayal edip gerçekleştirememiş bir insanın artık hayal etmekten vazgeçiş öyküsüdür anlatılan. Bu öyküye Mahmut’un “uzak”tan akrabası Yusuf memleketinden İstanbul’a dair umutlarıyla gelmiş biri olarak eşlik eder. İkisinin beklentilerinin ironisi filmde oldukça büyük bir lezzet bırakırken; hayata tutunmayı istemek ama elle tutulur hiçbir şey yapmamakla, artık tutunmayı istememek arasında ne fark vardır, sorusu kafaları oldukça meşgul etmektedir.

     Uzak, Nuri Bilge Ceylan filmlerinin genel yoğunluğunu taşıyan ama bir o kadar da bunu düşük tempoda aktaran, filme odaklanıldığında bilfiil beyin fırtınalarına imkân tanıyan bir filmidir. Bu sayede pek çok filminde yaptığı -yazımın başında da bahsettiğim- gibi nabzın oldukça düştüğü, alışılmışın dışında durağan film sonuyla, tüm oluşturduğu sorular üzerine iki kez düşünmemize sebep olacak ve bir sonraki Nuri Bilge Ceylan filmine geçiş için yeniden güç toplamak gerekliliğini tekrar tekrar hatırlatacak bir film olmuştur.

      Film, 56. Cannes Film Festivali (2003) Büyük Jüri Ödülü, 39. Antalya Altın Portakal Film Festivali (2002) En İyi Yönetmen Ödülü ve 24. Siyad Türk Sineması Ödüllerinden (2002) En İyi Film Ödülü gibi daha pek çok ödül almıştır. Nuri Bilge Ceylan’ın bu filmine kendi sineması için bir dönüm noktasıdır da diyebiliriz.



       İlişki “İklimler”i

       2006 yılında çektiği bu filminde Nuri Bilge Ceylan bir ilki gerçekleştirmiş olup eşi Ebru Ceylan ve kendisi oyuncu olarak yer almıştır. 59. Cannes Film Festivali’nde (2006) FIBRESCI Ödülü’ne layık görülen bu film, aynı yıl yapılan Altın Portakal Film Festivali’nden de pek çok dalda ödülle dönmüştür.
İklimler’de isminin çağrışım yaptığı gibi iki sevgilinin her mevsim değişen aşklarından öte, bir mevsimde kaç iklim değişikliği geçirdiklerinin anlatımı verilmiştir. Mevsimler değiştikçe ilişki yön değiştirdiği gibi, dakikalar da bu değişikliğin büyük oranda şahidi konumundadır. Yolunda gitmeyen bir şeylerin somut varlığı ile bazen moral bozacak bir ilişki sürecine girilirken, soyut varlığı ile kendini hissettiren “aşk” tüm bunalımları bir anda silip götürebilmektedir. Ama somut varlığın hepten yok olmayacağı, olamayacağı kendini sık sık hatırlatıp bir gerçeklik oluşturmaktadır.

      Yine sevgi, umut, beklenti üçgeninde dönen anlara şahit edildiğimiz bu Ceylan filmi, bazen çok sinirlenmiş, bazen sevgiyi yoğun hissetmiş, ara ara da hüzünlenmiş şekilde bizi karşılar. Bu karşılama anında bir gülücük atacaktır yönetmen hissetmeye yeltendiğiniz tüm saf duygularınıza.



      İnsanlığın En İyi Oynadığı Oyun: “Üç Maymun”

      Nuri Bilge Ceylan’ın 2008 yılında çektiği bu son filmi, yine Cannes Film Festivali’nden ödülsüz dönmeyerek bizi gururlandıran ve Altın Palmiye En İyi Yönetmen Ödülüne layık görülen filmidir. Bu filminde Nuri Bilge Ceylan’ın sinemasının o genel anlatımının hissedildiği sahneler yer almaktadır. Bunun yanında oyuncu seçiminde büyük oranda bir değişikliğe gittiği de gözlemlenmektedir. Yavuz Bingöl, Hatice Aslan gibi oyunculara yer vermiş olup, İklimler’in aksine çocuklu bir ailenin her ferdinin aile bağlarına değer verdikleri ve vermeleri gerekliliğinin vurgusu yapılmaktadır. Verilen değerin sarsıldığı ya da hiçe sayıldığı anların varlığı da aileyi üç maymun oynamaya iter.

       Öncelikle, yirmili yaşlarında genç bir çocuk sahibi Hacer’in, eşi hapiste olduğu müddetçe ailesine olan sadakatinin süreğensizliğine mi değinmek daha gereklidir? Yoksa cümleyi başa alıp sırf ailesine daha rahat bir hayat yaşatabilmek uğruna para için kendisine suç işlemiş süsü verilmesini kabul eden ve hapiste olduğu süre boyunca ailesinden uzakta hiç de huzurlu olmayan bir babanın varlığına mı değinmek daha gereklidir? Olmadıysa, arkadaş çevresinden çabuk etkilenen ve türlü pisliğe bulaşma evresinden çıkmaya çalışan ve babası hapiste olduğu süre boyunca onun yerine annesine bakmak durumunda olan İsmail’e mi değinmeli? Aslında tüm bu sorgulamadaki amacım, size, filmde ailenin her bir bireyinin diğerlerinin önüne asla geçmediğini ve ortaya başkarakter olarak “aile”nin konduğu bir Nuri Bilge Ceylan filmiyle karşı karşıya olduğumuzu anlatmaktır.

      Tüm aile fertlerinin ortak noktasının filmdeki ev olduğu gibi diğer ortak noktaları da kayıplarıdır. Kaybettiklerinin onlara bir aile bütünlüğünü ve bir anlamda görmemek, duymamak ve dile getirmemek üzerine biçilmiş “Üç Maymun”u oynamanın gereklerini yerine - zorla da olsa - getirdiğini gözlemleme fırsatını doğurur.

      Üç Maymun filmi, Nuri Bilge Ceylan sineması tanıyan ve sevenlerini oldukça fazla cümle ve yaşayışa yer vererek diğerlerinden farklı olduğu için şaşırtmıştır. Ama yine de anlam ve sinema dili açısından müthiş bir doygunlukla da baş başa bırakmıştır.



       Kimseye Benzemeyen Yalnız Yönetmen

       Yaptığı bir röportajda“İster film yaparken ister normal yaşantımı sürdürürken, Çehov'un dünyasının her zaman güven verici, ılık bir yorgan gibi üzerimi örttüğünü ve beni ısıttığını hissetmişimdir.” diyerek sırrını dile getirmiştir Ceylan. Bunun dışında her ne kadar Antonioni, Tarkovski gibi dünyaca ünlü rüştünü ispatlamış yönetmenlere benzetilmeye çalışsa da Türk Sineması adına gerçekten değerli ve sağlam adımlarla dünyaya açılan bir yönetmendir. Bu sene 62. Cannes Film Festivali’nde jüri üyeliğine seçilerek de bir ilki başarmış olup yolda devam edeceğine inanıyorum.

       Kendi ülkesinin ilklerine imza atan ve oldukça başarılı yönetmenini tanımayan, anlamayan, filmlerini izle(ye)meyen herkesin onu bu yolla yalnız bırakması bizim yalnızlığımızla örtüşmektedir. Cannes’ta ödül alırken, "Ödülü, tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ülkeme adıyorum" demişti. Onu bu ülkede destekleyenlerin yalnızlığını(azlığını) da yaşatmamak gerektiğine inanıyorum.


Ayrıca Nuri Bilge Caylan'ın sitesinden yani buradan da okuyabilirsiniz...


.
Yasemin Şahin, Eylülce Dergisi, Sayı: 3, Mayıs-Haziran 2009

20100113

“Aşk”ı üç kez yineleyip tek sonuca bağlayan film: DOLLS



Bebekler/Dolls (2002)


Director: 

Takeshi Kitano

Stars:

 Miho Kanno, Hidetoshi Nishijima and Tatsuya Mihashi




            İnsanın kendisine ve aslına uzaklığı hep bir insan kadardı. Bu insan bazen bizden ayrılan bir parçanın, bazen de ipleri eline geçirmiş başka insanların içinde anlamlanırdı.

            Bizden ayrılanlar zor olduğu kadar, çoğunlukla ulaşılamaz olarak gördüğümüz arayışın parçasıdırlar. Bu parçalardan biri de insanın hissettikleriyle adını koyduğu ve hepimizin de bir nebze aşina olduğu duygu olan aşkta yerini almaktadır. İnsanlar hep aynı şekilde âşık olamayacakları gibi aynı şekilde de aşık olduklarınıı hissetmezler. Aşk olgusunun bir tanımı, sıfatı, yaşanmışlığı -yani tecrübesi- yoktur. Kısacası, aşka aşina olmak imkânsızdır.

            Aşk, Kitano’nun Bebekler filminde bizi yine en olunmazlığıyla karşılamakta. Üç ayrı aşk öyküsüne tanık olduğumuz filmde dağılan rollerin aşkı anlatma ve yaşama serüveni oldukça ilgi çekicidir.

           Bunlardan biri daha iyi bir gelecek için ailesinin baskısıyla nişanlısını terk edip, patronunun kızıyla evlenmeye karar veren Matsumoto’nun hissettiğidir. Matsumoto düğün gününde, terk ettiği nişanlısı Sawako’nun intihar girişiminde bulunduğunu öğrenir. Bunun üzerine yaşadığı suçluluk duygusuyla hızla düğün evinden uzaklaşarak, hastaneye gider. Buraya kadar kendinizi nasıl bir filmin içerisinde bulduğunuzu anlayamayacak, oldukça basit görünen bu başlangıç anlatımından sonra filme dair hiçbir beklentiniz olmadan devam edeceksiniz. Tıpkı Sawako’nun da yaşadığı ayrılık şokunun etkisiyle hiçbir beklentisi olmayan, hafızasını yitirmiş bir insan, küçük çocuk gibi filmdeki yerini bulması gibi…

            Yaşadığı şok onun kelebek kadar narin duygularını incitmiş, eski Sawako’nun enerjisinden eser kalmamıştır. Bu aşktan Matsumoto kadar kolay vazgeçemeyeceği gün gibi ortadadır. Matsumoto’nun tek yapabileceği onu sarıp sarmalamak ve eski Sawako’yu aramaya çalışmaktır.

            Film Matsumoto’nun ve Sawako’nun ilişkilerini genel eksene yayarak ve daha baskın olmasını sağlayarak iki aşktan daha söz etmektedir.

            Bunlardan ikincisi seneler önce yaptığı yakuzalığın özel hayatı tanımaması sebebiyle “sevgilisi”ni parkta beklemeye terk eden bir adamınkidir. Yaşlanmasıyla birlikte sevgilisini kendisini hala aynı parkta bekleyen bu adam bambaşka bir kimlik ile onun karşısına çıkar ve sevdiği kadın onu bambaşka kimliği ile yeniden sevmeye hazırdır. Adam sevdiğinin onun için vazgeçmeyişine âşıktır.

            Diğeri ise hayranı olduğu bir kadın sanatçının geçirdiği kaza sonucu yüzünden aldığı yaralarla insan içine çıkmama kararına karşılık, o kadını görmek için gözlerini kaybetmeye razı olan bir adamın öyküsüdür. Kadın ona, onun için hayatındaki bir şeylerden vazgeçmeye bu denli hazır olmasına âşık olur.

            Üç ilişkinin de içinde yer alanlar kendilerini hep bir adım geriye götürecek yöntemi aşkları / hissettikleri pahasına tercih etmişlerdir. Atılan her adımın geri alınması her ne kadar imkansız görünse de bu adımlar onlara sevdiklerinin yanında olma şansını getirmiştir.


            Matsumoto ve Sawako’nun ilişkileri ise tüm bunların yanında, onların hayata birbirileriyle tutunmuş olmalarını ve koşullarını eşitlemiş olmaları ile karşı koyarak yol almaktadır. Bir zamanlar atılan geri ve ileri adımlar artık aynı çizgide durmuş ve birlikte yol hareket etmeyi getirmiştir. Biri diğerinden ne bir adım ötede ne de geride yer alır ilişkinin içinde. Yan yana ve doyurucu bir imgesel anlatımla birbirilerine kırmızı bir iple bağlı olan bu çift, yine aynı iple hayatın sonuna doğru yuvarlanmaktadırlar. Kaygı / süreç / beklenti türlerinde hiçbir şeyi tanımayan ve hayata hep aynı perspektiften bakan iki kişi… Ölümleri dahi eşit koşullarda olacak olan bu çiftimizi diğer iki çiftten ayıran en önemli noktada budur.

            Aşk, sevgi eğer bir tür bağlılıksa bu tam anlamıyla hayatta yerini bulmalıdır. Bunun anlatımı belki filmdeki karakterlerin tercih ettikleri şekilde “fedakarlık”sa da koşulları eşit, bağlılığı daim kılmak esas olmalıdır. Bu şekilde olması çoğu kez bir üst hissiyat olarak aşkı doğurmakta ve toplumsal profil gözetildiğinde pek de mümkün görünmemektedir. O yüzden gerçek hayatta bu çifte aşklarını kaybedenler eşlik ettiği gibi, filmde de onların temsili iki bebekle eşlik eden “insanlar” yerini alır.

            Kitano’nun Bebekler filminde imgesel karelere oldukça sık rastlanmaktadır. Renk kullanımları ise dikkat çekicidir. Bunun yanı sıra Matsumoto ve Sawako’yu temsil eden birer bebek ilk ve son karede oldukça çağrıştırıcı öge olarak film esnasında da gel - gitlerle ekrana yansır.

            Yazımın başlangıcında da söylediğim gibi insanın kendisine ve aslına uzaklığı hep bir insan kadardır. Matsumoto ve Sawako her ne kadar aralarındaki kendilerini çıkartıp tek insan olmaya çalışsalar da onlar başka insanların gözü önünde olmakla aslında uzaklığı hiçbir zaman kapatıp bu bütünü kalıcı kılmayı başaramayacaklardır. Fakat en azından bu hayatta aşklarıyla yalnız kalmayacak, bu aşkı hisseden iki tarafı da yine aşkın bağlılığı alıp götürecektir



            Filmin sonunda karede temsili bebekleri görürüz. Onları oynatacak insanları olmadan gülüşleri belirir. Onların artık yeryüzüyle bütün olmuş ve insanlarla mesafelerini sıfırlamışken özgür bıraktıkları bir ruhları vardır. Onların gidişine gülümseyen bu ruhlar, yine bir arada bulunarak, eşitlemeyi başardıkları ilişkiye gülümsemektedirler. Büyük bir keyifle…

            Neticede insanın ölümü de insansız olur. Matsumoto ve Sawako’nun bebekleri de kendilerini bir türlü bırakmayan insanlardan kurtuldukları için mutludurlar. Aşklarının da en daim kılındığı an da bu andır. İnsansız oldukları an. Ölümsüz aşkın bu tür bir vurgusuyla film noktalanır. Gerçekleşme olasılığı ise her yaşadığımız aşkın hep en güzeli olduğunu sandığımız bünyelerimize aşılanır. Bundan sonrası ruh mu yoksa insan kovalamaca serüveni midir, biz karar vereceğiz…





kırmızı



Kırmızı bir elbiseye beyaz benekli aklar düşürmüştü.
Elindeki kırmızı ojenin üzerine koyduğu noktalar pek bir düzensiz ve yükümsüzdü.
Şimdi hiç duymadığı sesi titremeden üçüncü cümlesinde küfüre dönüşmüştü.
Tuttuğu bir parça akıl notunun son cümlesi "ah, yine mi" devrik görünmüştü.
Tüm bunların üstüne artık gözlerinin içinde yersiz bir kanama görülmüştü.
Beyaz elbisesine kırmızı benekler akıtan, yüzünü silmeye çabaladıkça beyaz ojenin üstüne doğru en anlamsız bozgununu uğratan, kulağında küfür oluverip devrik birkaç cümleyle kendini gözlerinin içinde tekrar tekrar kırmızıya boğan.

Kırmızıydı ya her şey, lanet olsun buna sadece kendi gözleri şahitti.
Kendi gözlerinden ötede anlayacağını düşündüğü başka da kimse yok gibiydi!


Tam da otobüsün uzunca süre durduğu bir molada…






Tam da otobüsün uzunca süre durduğu bir molada…


Tüm otobüs molaları bana çok uzun gelir. Yalnız yolculuk yapıyorsam hele bitmek bilmez. Havanın sıcak ya da soğuk, gidilen yerin sevilesi ya da sevilmeyesi olduğu hiç önemli değildir. Gecesi gündüzü belki durumu biraz değiştirebilir ama işte gündüzleri yolculuk yapmayı daha çok sevdiğim için nadirdir gece molaların anısı zihnimde.

İşte yine o uzun molalardan birinde duran otobüsün kendi koltuğum olanına oturdum. Hani pek bir sahiplenir ya kişiler yolculuk yaptıkları koltukları…. İşte öyle..


Yolculuk etmek ilginçtir. Bir bavulun beni gidecek olduğumda heyecanlandırdığı gibi dönüşü yolunda ne kadar da ağır geldiğini çok iyi bilirim… Ayrıca kilometrelerce öteye her ne için gittiğini bilmediğin onlarca insanla birlikte, yan yana ya da bir koltuk ötede aynı saatleri paylaşmak üzere yol alırsın ya… Uzunca süre mimiklerini, hareketlerini izlediğimiz ama onların hayatlarına dair en ufak bir şey dahi bilmediğimiz onlarca insan.

Neyse mevzuuyu herhangi birinin kaleminden dökülecek cümlelerle uzatmayacağım.

Mola vererek yolculuk yapıyoruz bu güzel, molalar vererek çalışıyoruz, mola vererek sinemada film izliyoruz, maç yapıyoruz vs.. Tüm bunların içinde hayata mola veremiyor oluşumuz gerçekten acı! Kendimin mucidi değilim bunu biliyorum. Herhangi başka birinin de mucidi olmayacağım aşikâr. Yaşadığımız hayatı ise her yönüyle bilmek imkânsız. Biliyor olduğumuz şeyler başka bilmiyor olduklarımızı doğuruyor. Bazen çok sık yaşadığımız bu tavır şu ki “reddediyoruz.” Kendi hayatımızı belli bir noktadan sonra reddetmek istiyoruz. Saptığımız yanlış yol veya yanlış insan buna sebep olmuş olabiliyor. Bu doğal. İşte hayatımızın molası bu reddetmeyle / yadırgamayla başlıyor. Fakat tekrar devam etmek bazen aynı yolu geri dönmek veya başka yola sapmakla aynı anlamı doğurabiliyor.

Ben cümlelerimi çoğunlukla kendime bir şey söylemek üzere kurarım. Herhangi birine bir şey ima ettiğim falan yok. Hele yazıyorsam bir tür iç sesin açığa çıktığını ve beni dürttüğünü hissediyorum. Bana benzemeyen bir ses. Yazdıklarımın çoğunu hatırlamıyorum biri herhangi bir yazıma işaret ettiğinde açıp tekrar okumam gerekiyor. Ne bulduğunu görmek için. Bu hatırlamıyorumu bir dost da söylemişti geçen. Tam karşımda yüz ifademi görebileceği bir noktada değildim maalesef ama kafamı “evet, kesinlikle” manasında salladım usulca. Ama “katılıyorum, haklısın, aynı fikirdeyim” demeyi her zaman sevmem nedense…

İşte yine o ses. Bak yolculuk başladı ve ben aynı yolu devam ediyorum. Hani moladan sonra… Varmak istediğim nokta belli: Ankara. Ben nereye gidersem gideyim herhalde hep Ankara’ya dönmek isteyeceğim. Rota değişmedi, düşünce yolculuğu aynı seslere geri döndü. Ben kendi içimde kopuyorum hayattan o ayrı, ama otobüsün içerisinde de birtakım sesler işitilmiyor değil. Televizyon açık. Son birkaç senedir televizyon izlemeye 10 dakikadan fazla katlanamıyorum. Ekrana bakıyorum ama arada bir, bakmasam da duyacağım kadar yüksek sesi.. Bilmediğim, anlamadığım bir dil şu siyasetçilerin dili. Yapay ve para kokuyor. Hesap kitap işlerinden de siyaset kokuyor diye anlamam zaten. Siyasetçiler meclis denilen, halkın muhtıralara boğduğu meydanda sırayla konuşuyorlar. Hepsi de sıklıkla “kürt” kelimesi duyduğum onlarca cümle kuruyorlar. Açıyorlarmış! Bahsediyorlar ülke bütünlüğünden. Hepsi aynı şeyi söylüyor ama üzerilerine aldıkları “ideoloji” ler onları farklı şekilde anlamamızı, dinlerken eleştirmemizi, kızmamızı ya da sevmemizi vs sağlıyor işte. Ben de bu ülkenin bütününe yabancıyım zaten diyesim geliyor. Onlar bahsettikçe ben geriliyorum. Otobüste aralarında konuşan, canını çok sıktığı için cık cıklayan amcamlar mevcut. Arka koltuklara doğru da bir telefonda konuşması sesi işitiliyor. Hani telefon kullanmak yasak değil artık evet. Çok yüksek sesle konuşuyor ya da dilini anlamadığım için bana öyle geliyor. Nasıl bir gürültüdür bu… Kürtçe konuşuyor az buçuk bunu anlayabiliyorum. İnsan anlamadığı bir dili bu kadar yabancılar. Almanca konuşan insanları da hep kavga ederler sanırdım. Fransızca konuşanların aşk sözcüklerini fısıldadığını düşündüğüm gibi. Ferzan Özpetek filmleri izlediğimden beri iki Fransızca konuşan erkeğin de konuşmasını aşka yedirebiliyorum. Bir televizyona bakıyorum bir konuşan kişiye kulak kabartıyorum. Diyorum yahu siyaset yapıyor! İşte o telefonda konuşan Kürt adam siyaset yapıyordu ve mevzuu da kürt açımlıydı ve ülke bölünmez bir bütündü. Ben bunları yazdıkça kalemim birinin damarına basıyordu kalem benimle bir bütündü, damarına basılan ise bu ülkede ayrı bir bütündü. Ben o adamla aynı yolculuğu yapıyordum otobüs hepimizin bütünüydü. Aynı Ankara’ya gidiyorduk… Hayır, hayır o benim Ankara’m.

Karşı karşıya gelip iki kelime konuşmaya başladığımızda ayrıştığımız insanlar aynı dilde de konuşsak mevcut zaten diyorum ve unutuyorum. Bak şimdi, bir bebek ağlaması eşlik ediyor o telefonun sesine. Resmen sarıyor ortalığı, onu sakinleştiremeyen anne sıkıntı çekiyor resmen. İyi bir anne olmadığını düşünüyor, insanların öyle olduğunu düşünmesinden nefret ediyor gibi bir hali var. Diyorum bu bebeğin dilini kim çözecek, annenin suçu ne?

Bebek bir müddet sonra gülümsemeye başlıyor. Sanırım karşısında ona şaklabanlık yapacak beni arıyormuş. Bir iki güzel içten mimikle kahkahalar atmaya başlıyor. Ben yapmadım o istedi gülmeyi diyorum annesine teşekkür edince. Ağlamaktan sıkılmıştır belki ha?

Ben en son ne zaman ağladığımı çok iyi biliyorum. Çok yakın. Ama en son ne zaman güldüğümü anımsamıyorum. Çocuk olup ağladığımı da güldüğümü de unutasım var. Yahu tabii ki olmayacak, devam et hadi yolculuğa.

Kürt adam hala arkada ve konuşuyor. Bilmediğim dil iyice bilmediğim bir dil oluyor. Televizyonun sesini bastıracak bir bağırma duyuyorum. Diyorum lanet olsun bize siyaset yapma! Anlamıyorum her şekilde!

Bir müddet sonra çocuk uyuyor, televizyonu artık çok geç olduğu için kapatıyorlar, uyuyacak herkes. Telefonda Kürtçe konuşan adam bitirmiş konuşmasını. Neyse ki diyorum televizyonu mu bekledin! Dönüp yanındaki kadına yarı Türkçe yarı Kürtçe ama anladığım ve çevirdiğim ölçüde şunu söylüyor:

“Tamam, ağlamayı kes artık takma kafana o davarın söylediklerini, ben de konuştum, korkma, Ankara’ya gidecez, kocanın hakkından adalet gelecek.”

Tamam abi, tamam baba, peki amca oğlu falan gibi bir kafa sallama hayal ediyorum kadında yüzünü görmesem de… Ağladığını duyuyorum, bak bu benim dilim. Sonra bak bu aile gerçekten bir bütün diyorum.

İç sesim tüm bu yolculukta bilmediğim dilleri herkesin anlayacağı bir dile çevirdi şu vakit. Okudun ve anladın mı? Söyle gerçekten bu yazıdan bir şey anladın mı?

12 Kasım 2009

20100107

Düşünkara Fanzin 12. sayı yayında...



Düşünkara lanetli sayının lanetine 1 kala çıktı... 12. sayı (Ocak-Mart 2010) siz istediğiniz an elinize ayağınıza dolanmak üzere Ankara sokaklarında yerini buldu. Bu sayı yine ayrı bir heyecan vardı üzerimizde. Yeni projelerle dolduk taştık, bunları hayata geçirdiğimiz bir sayıydı ve yazmaya daha amatör ama daha sağlam bir giriş yaptık yine. Yeni yazarların ve yeni destek olmak isteyenlerin sesi bizimki kadar gür çıkıyordu yine. Ses verdik bu suretle:


- Jack London’ın John Barleycon atıp tutmalarını Mustafa dile getirdi ve kendini de onlara arkadaş ilan etti. Çözümlemeleri insanı iyi yapar, çözemediği mi kötüdür, kim şeytan kim ölüdür, herkes aslında gerçekten mi yalnızdır gibi sorularla bizi bir nebze rahatsız etti… Ne iyi etti.


- Tan Tolga Demirci, Yılanlı Kadın Vakası isimli açık oturumunda Lacan, Freud, Jung’ı yan yana getirdi. Konuştu, konuşturdu. Bu açık oturuma gözlerin ve sözlerin sahipleri değiştikçe yılanlı kadın resmini gözünüzün önüne getirip dilsiz olacaksınız. (Tan Tolga Demirci’ye desteği için ayrıca teşekkürler…)


- Modül, Kürk ve Çiçek’te Mehmet Çalışkan ve Meltem Ay, görkemli kanatları olan Jar’ı insanın aşırı mutlulukla körleştiği, eğlenince uyuştuğu bir bildirgenin olduğu öyküye dâhil etti. Bu bir uyarıydı gökyüzünden gelen…


- Yağmur Güncesi, Milena’ya Mektuplar ve Milenalar yazısında Kafka’nın abartı sevgisinin insan olma halini ve gerçek olma halini ele aldı. Kitapta bahsi geçen aşkın gerçekliğine ve olunmazlığına dem vurdu, sonra da hangimizin yaşadığının gerçek olduğu sorusuyla bizi baş başa bıraktı.


- Yalnızlık gibi Bir Şey’de Kerim Akbaş, böyle bir dünyada öleceği için çok heyecanlanarak keman sesine şiir yazdı. Bu sesin yokluğunda kafasındaki her şeyi ama her şeyi satışa çıkardı ki sormayın…

- Tanrı İçimde Hezeyan Kılıklı Bir Herif yazısıyla Murat Uyanık, tüm yaşayan tanrıları karşısına alarak gözyaşlarıyla boğdu. Boğulanların hepsi aynı akvaryumda eziliyordu…

- Düşünkara, bundan birkaç sene önce yayın hayatına son veren Eğilim Fanzin’le söyleşi yaptı…

- Nursevinç karakuş, Ölüme Davet isimli yazısında bir çocukla konuştu. O çocuk, sen çocuk, ben çocuk dedik ve dinledik…

- Hiç Bilinmeyenli Bir Hayat Denklemi yazısında Raskolnikov, saatin sesi eşliğinde tanrıyı tüketme serüvenini anlattı. Her sevgi biraz tanrıcılık oyunuydu bunu herkes biraz bildi…

- Deniz Thetis A., Açım Acıkana Dek, yazısında İsmet Ananın sofrasına farklı bir tat için gitmişti. Ne tesadüf ki tadını alacağı her şey aslında bildiğin gitmişti.

- Entelektüelin Çöküşü yazısında Hakan Bilge bir neslin tükenmekte olan türüne yani entelektüellere değindi. Adorno, Foucault, Joyce, Kafka ile gerçek entelektüeller ve kiralık entelektüeller arasındaki farka değindi. Yazı içinden önemli vuruş ise “Entelektüel halkın yardakçısı olduğuna göre halkın cidden entelektüele ihtiyacı var mıdır?” sorusuydu ki akıllara zarar…. (Hakan Bilge’nin Düşünkara’ya verdiği desteğe bir kez ve çok kez daha teşekkürler…)

- Düşünkara Film Ekibi “Bir Umutsuzluk Manifestosu” karaladı. Birden fazla kimsenin kalem değiştirdiği bu yazı bu anımsamayla ve farklı bir tatla okunasıdır…

- Mehmet Ali Yurt, “Bu Sessizliği Bir Parça Ölüm Bozar” adlı öyküsünde sıra dışı bir aşk anlatamama durumunu öyküledi.

- Mehmet Atakan Foça, Benliğin Sırları adlı yazısında üç kişi başladık ve herkesin hoşça kal dediği bir kişiyle bıraktı bizi… O bir kişi çok tanıdıktı.

- F: 2,8 fotoğraf sayfamızda yine Mehmet Emre Yılmaz yerini aldı. Çok anlamlı bir bakışı taşıdı sizlere..

- Sert Sessiz ise “Başka Türlü Bir Şey” yazısında tam bir iç huzursuzluk hâkimdi. Yine “öyle güzel” dile geldi…

- “Şövalye ve Ay” yazısında Rüzgarla Gelen, gerçek bir şövalye ve ay görüşmesi gerçekleştirdi öyküsünde.

- Yeni yazarımız Yeşim Bade, iki şişe şarabı mavi deniz, siyah adam ve sevdiği kadına paylaştırdı…

- Beytepe Kaplumbağası, Amadeus filmini yazdı.

- Pyotr, maddeleyerek, nefretini ve sevgisizliğini zihnimize rakamlarıyla birlikte kazıyan bir yazı paylaştı…

- Shigella, Sigara isimli yazısında yalnız iki kişinin biz kalma ya da ne kadar biz olduklarını sorgulama çabasını anlattı.

- Emrah Sarıgöl bir insanın yapması gereken en iyi nasihat şeklini yaptı. Kendine öğütlerde bulundu…

- ÇİZİTEMA sayfamızın bu sayıda konusu “MÜZİK”ti. Yeni çizerlerimiz Mert Arslan, Aslı Şahin’le yine Mert Gürkan, Emre Yılmaz ve Cemal Keleşoğlu aynı temada buluştu. Bir sonraki temamız ise SINIR…


Yer aldığı noktalar:(ANKARA)


* Ardıç Kitabevi ( Turhan Kitabevinin üstü 2.kat)
* Araf Kafe & Bar (Konur sokak No: 11 Kat 3)
* Ankara Kültür Evi ( Konur Sokak Leman Kafe bu kafenin altında kalıyor)
* Turhan Kitabevi
* İmge Kitabevi
* Kitap Kurdu Kafe (Selanik 48/7 Kızılay)


(başka mekânlara bırakıldıkça liste güncellenecektir...)

Şehir dışından erişmek isteyenlere itinayla kargo gönderilir.

dusunkarafanzin@gmail.com


20091230

Kahveyi Anımsatan Islak Battaniye





“Üşüyorsun, şu battaniyeyi al üzerine” dedi aniden.

Dakikalardır hiçbir ses duymadığı birinden ilk aldığı tepki buydu. Yalnızdılar odada. Odanın ahşap tabanından nemli bir koku geliyordu. Islak ağaç kokusu. Şimdi dışarıdaki toprağın nasıl koktuğunu ikisi de hayal edebilirdi, ıslaklık o kadar yakındı. “Yürüyelim mi biraz sakıncası yoksa.” demek geldi içinden. Fakat sonra onun ıslak gözlerine bakarak vazgeçti. Kendi yüzünü merak ediyordu. Şimdi şu an bakışı bir başkasına nasıl görünüyordu ki? O da bu kadar kokusu olan bir göze mi sahipti acaba? Dudaklarını aralayacak gibi oldu. Belki de “Lavabo ne tarafta?” diye sormalıydı. Bildiği şeyleri sormak istiyordu şimdi, şu vakit. “Dışarıdaki toprak kokusunu bana anlatır mısın?” ya da “Şu an yüzün nasıl görünüyor bana anlat” demek istedi. Yine vazgeçti. Yüzünü battaniyeye çevirdi. “Üşüyor muyum?” diye geçirdi içinden. Yoksa bunu sadece o mu biliyordu…

“Gerçekten üşüyor muyum söylesene?”.

Bir an gözlerini kaçırdı cevap vermesine dayanamayacağını hissetti. Odadaki nemli tahta kokusu genzini yakıyordu. Bir anda ayağa kalktı adam. Kollarını birbirine kenetlenmiş kendi kendini saran ve kendisine bakmayan kadına doğru gitti. Onun yüzüne bile bakmak için kafasını kaldırmıyor oluşu ona tüm gücünü kaybettirdi. Devam etmek istemedi. Kanepedeki battaniyeye doğru yöneldi. Kahverengi ve kirli beyaz renkleri vardır. Canı bir kahve istedi. Şimdi battaniyeyi bırakıp bir kahve yapmaya gidebilirdi. Kadının sessiz olmak ister gibi çırpınan öksürüğünü duydu. Dizlerinin üzerinde kanepede oturan bu hüzünlü sese ıslak battaniyeyi uzattı. Isıtır mıydı? Isıtmalı mıydı?

“Dün gece onunla uyudum” dedi kadın.

“Ama bu ıslak” dedi adam battaniyeye bakarak şaşkınlıkla.

Dokunurken tiksiniyordu sanki. Bunu gören kadın

“Sana dün gece onunla uyudum diyorum” dedi.

Onun o tiksinerek dokunduğu ellerine bakarak. İşte şimdi battaniyeye bakarak saatlerce ağlayabilirdi. Adamın ellerine baktıktan sonra vazgeçti. Yüzünü başka yöne çevirerek elini alnına götürdü, sonra saçlarına. Saçlarının bozulmuş olacağından şüpheleniyordu. Düzeltmeye çalıştı. “Söylesene nasıl görünüyorum” demek istiyordu. Bunu söylemek istediği kişi orada yokmuş gibi davranmaya devam etmeye karar verdi sonra. Ellerine baktı bir anda. Onların da ıslaklık kokuyor olduğundan emindi. Koklamadı. Adam bu sırada battaniyeyi özensiz bir şekilde yere bıraktı.

“Sana ne vereyim ısınman için” dedi.

“Isınmak istemiyorum, ruhum üşüyor.” demek istedi kadın. Buna gülümseyeceği hatta sonra ona sarılacağından emindi. O yüzden söylemekten vazgeçti. Sarılmak istemiyordu. Gitmeliydi. Hemen şimdi yerinden kalkıp gitmeliydi. İnsan gücünü, evin anahtarlarını kapının girişine astığı gibi bir yere asabilse ve yine evden çıkarken de yanına alabilse diye düşündü. Kendi evimizin içinde hissettiğimiz en yalnız ve en savunmasız anlarımızın anlatımı da o kapının girişine astığımız güç parçalarımız olsa diye geçirdi içinden. Bunu hemen şimdi cümlelere döküp onunla paylaşmak istedi. Severdi onun bu tür kelime oyunlarını. Sonra vazgeçti, ona ait herhangi bir şeyi sevdiğini hatırlatmak istemiyordu şu an, çünkü dün gece ağlamaktan sırılsıklam ettiği battaniyeye tiksinerek dokunmuştu. Bunu hatırladıkça sinirleniyordu. Tırnaklarını ağzına götürdü. En sevdiği tırnağını kemirmeye başladı. Sorusuna cevap alamayan adam sessizliğe kızmaya başlamıştı. Neyse ki cama değen yağmur damlalarının sesi vardı. İkisi de o sesi duyuyordu sadece. Ortak nokta: ikisi de bu sesi çok seviyordu.

“Gökyüzü ağlıyor” dedi adam.

Buna bir cevap vermeyeceğini biliyordu. Gözü tekrar battaniyeye takıldı, canının kahve istediğini anımsadı.


“Kendime bir kahve yapacağım. “dedi.

Her gün aynı saatte kahve içerdi, şu an kendisiyle aynı evde ama kilometrelerce uzak kadınla birlikte. Bilirdi ondan gerçekten uzakta dahi olsa o saatte kahve içtiğini. Şimdi tepki vermiyordu. “Beni unutma.” demiyordu. Bir şeyler gerçekten ters gidiyordu. Kadın o sırada ayağa kalktı, terliğinin bir diğerini bulmak üzere etrafı kolaçan etti. Bulamıyordu. Adamsa hızla mutfağa gitmiş ve raftan iki tane fincan almak üzere elini uzattığında geri dönüşünün burukluğunu yaşıyordu. İki fincanı da rafa geri bıraktı, içeriye döndü. Terliğini bulamıyordu kadın. Israrla arıyordu. Adam büyük bir hışımla:

“Hissetmiş miydin?” dedi.

Kadın onca dakikadır koruduğu koşullu sessizliğini farkında olmadan bozdu ve bir anda “Neyi? “ dedi.

“Bu duruma geleceğimizi.” diye cevap verdi.

Kadın gözlerini kaçırmıştı yine. Daha da yaklaştı adam cevap bekliyor gibiydi. Ellerini kadının dağılmış olan saçlarını yüzünden sıyırarak özensizce geriye attı.

“Neden uyarmadın?” dedi.

Kadın hayıflanıyordu. “Rahat bırak, terliğimi bulamıyorum” dedi.

“Peki” dedi. Kadın şaşırmıştı, bu cevabı beklemiyordu. Israr etmesini istemişti… Cevap vermeyecekti kesinlikle ama keşke ısrar etseydi.

Daha önce kadının oturuyor olduğu kanepeye kıvrıldı adam. Battaniye hemen yanı başındaydı. Kadın onu terliğini ararken yerden alarak koymuştu oraya.  Islak değildi artık sanki. Sıkıca kavrayarak örttü üzerini. Kadın bir an duraksadı. Onun o battaniyeye bu kadar sıkı sarılıyor olmasına anlam veremedi. Tiksinirken dokunan eller kaybolmuştu. Tüm vücudunu örtüyordu. Dakikalarca izleyebilirdi bu sahneyi. Kirli ve kahverengi lekelere takıldı gözü ve sevdiğinin bir an önce uyumak isteyen halini izliyordu. Uyursa geçecek diyordu sevdiği  içinden, bundan emindi. Toprak kokusunu duydu, terliğinin birinin kanepenin altında olduğunu hayal etti, her yere bakmıştı, sadece orada olabilirdi artık. İçeriye gidip bir kahve hazırladı. Tekrar geldiğinde uyumuş olduğunu gördü. Battaniyeye dokundu kupkuruydu sanki. Ama kirliydi işte. Elindeki kahve dökülecek gibi oldu sonra tekrar tuttu, dökülmedi.

“Yahu yeniden ıslanmasıyla artık kimseyi ısıtamazdı eminim” dedi içinden ve kahvesinden koca bir yudum aldı, uyuyan gözleri seyrederken….

20091225

yedi




Yedi rakamını seviyorum. Kendini bile yiyebilecek denli açgözlü bir rakam çünkü.

Üç farklı kabusla bezenmiş gecemden uyandığımda ben de bir yedi rakamına ne kadar ihtiyaç duyduğumu anımsadım. Gece uyumadan evvel kendimi yiyebilmiş olsaydım bu kabusların hiçbirini görmeyecek, bende huzurla eş anlamlı bir izlenim bırakan uykumu bölmeyecektim. Soru işaretleriyle uyumayı sevmiyorum. Bu gerçekten seneler önce fark ettiğim bir şeydi...

-yahu hala mı fark ediyorum?

Hani bazen ne kadar iyi gelirse gelsin fark ettiklerimiz bizi hiç ama hiçbir yere götürmüyor. Yine yapmamalıydım özlü birkaç cümle kurmaya başlayınca tüm hayatımıza ahkamlarımız hiçe çıkıyor. Bazen de, bir cümle kuruyorum ve hayatım o cümleyi çoktan teyit etmiş oluyor. Hani bu gerçekten çok yaşamış olmakla mı alakalı bilmek istiyorum? Yoksa başka bir şey mi? Peki hala yenmemiş kabuslarım da aynı şeye dönüşecek mi?

Hayata en büyük ahkam onu cümlelere dökmek, ona en büyük tokat da bir cümleye asla sığmamak olsa gerek. Sonrasında gelen onu yeme eylemi de kurulan cümleleri zaten teyit ettirmiş olmaktır.

Çok YEDİm ben seni hayat, ama bir kabusumunda daha da sen YEDİn beni! Bana gerçek hayatta gel ki cümle kurabileyim sana diyorum! Hadi!

20091223

"Kendine Rağmen"



 


“Sonra yüzler de duygularımı ayaklandırmaz olunca, sonra ateşten gözlerin ateşi sönünce, bütün o arzulara yabancı kalınca, işte tam o renk… Şimdi bu renk… O renk bu duyguyu, bu arzuyu şu an’ı verecek dediğim renkler kayboldu.”*

Gökyüzü üstlerini örtmüyordu artık. Kendini karanlığa bürümüş bulutlar ağlamak üzere kapanmıştı ani bir hışımla.

Gökyüzünden ilham alan, gökyüzünün ışığını avuçlarına sığdıramadığı için hayıflanan onlarca insan şimdi karanlığı her gün biraz daha kendilerine yanaştırmak zorunda kalmıştı.
Avuçlarına doldurdukları tüm kara bulut ninnilerini üstlerine sürterek kurtulmaya çabalıyor ve bunu yaptıkça kendileri de kapkaranlık oluyordu. Bugüne dek anlamını bildikleri ama bir türlü istediğini ona veremedikleri gökyüzü, onların vakti zamanında avuçlarında tutamadıkları tüm ışıltıları emmişti içine. Tüm renkler tek bir siyah veriyordu artık onlara ve tüm renklerin onun içinde olduğunu tek bilen gökyüzüydü yine. Işıltıların içinde karanlık görebilenler bir nebze daha mutluydu sanki. İşte onlardan biri tüm karanlıklaşmaya yüz tutmuş insanların içinde gün geçtikçe parlamaya başlıyordu. Kimse fark etmiyordu tabii gökyüzü dışında. Kafasını göğe kaldırmıştı ve tüm içtenliğiyle içine çekiyordu karanlığı. Işıltıya hiç ihtiyacı olmadığı için seviyordu gökyüzünü… Karanlık gözlerine rağmen her şeye ama özellikle de “kendine rağmen” seviyordu gökyüzüne bakmayı. Onun dinlediği gökyüzü ninnisi başkaydı. Diğerleri anlamazdı.

Gökyüzünün insanların üstlerini örtmekten vazgeçtiği ve artık kendi üstünü örteceği duyuruldu cümle âleme. Gazeteler tam sayfa haber yapıyor ve bunun gerçekten büyük bir son olacağını düşündürüyorlardı. Gökyüzü için… İşte insanların tüm yanılgısı burada başlıyordu.

“Gökyüzü için mi, insanlık için mi?”

Derslerde gökyüzünün tanımı bir aydınlanıp bir kararan değil artık kapkaranlık olacak olan olarak yapılmaya başlanmıştı. Paris Pişmiş’in yıldızlarının bir adı anlamı kalmayacak, hepsine karanlık denecekti! Ne garip… Herkes bir noktadan sonra karanlıklar içinde aydınlık bulma telaşına sürüklenecekti. Aydınlık bir hayatken her şey ne yapıyorlarsa, karanlığa da alışıp aynı hayatı yaşayacaklardı. Vakti zamanında aydınlık ve renkli gökyüzüne itimat göstermeyen ve sürekli yetmediğini dile getiren insan müsveddeleri bu karanlığın içinde bir bir ölümlerini ilan edeceklerdi.  İnsanlar karanlığa mahkûm olmuşluklarıyla eski renkleri ellerinde bir fenerle arar olmuşlardı. Fenerler hep bir başkasının gözünü alıyor ve onları bir anda görünmez kılıyordu.

“Yapay ışıklar hep başkalarını kaybettiriyordu işte!”

Karanlık içinde bakmayı öğrenmeliydi bu insanlar. Gökyüzü tüm karanlığıyla bunu onlara öğretmeliydi artık. Öğretmek için karanlık hale getirmek ve onların bunu karanlık olmayı istemekle birleştirmesini istiyordu. Kendini de sırf bu yüzden karartmıştı zaten. Anlamaları gerekiyordu, insanların üstünü örtmek yerine neden kendi üstünü örtmeyi tercih ettiğini. Bunu anladıkları an aydınlanacaklardı.

“Şaka mı?”

 Buna alıştıkları an mutlu olacaklardı. Öyle sanıyorlardı. Artık bir noktadan sonra anlayanlarla anlamayanlar ayrışmaya başlamıştı. Birileri ilk kez hayatın bu kadar genel analizini yaptığı için kendini gerçekten önemli hissediyordu. Ve onlar bu konuda kendilerini gerçekten ama gerçekten önemli hissetmeye başlamıştı.

“Bir insanın kendini önemli hissetmesi ne zamandan beri kendini anlamak olmuştu ki?”

Aralarında öteden beri karanlık olanlar vardı. Onlar için gökyüzünün kararının bir önemi yoktu, çünkü onlar zaten hiçbir zaman aydınlığı hak etmeyen insan müsveddesi olduklarını kabul ediyorlardı. Hiç fark etmezdi gökyüzünün ya da diğer insanların ne halde olduğu. Anlayan herkes anladıklarını anlatma konusunda kendilerini müthiş yetenekli ve bu görev onlar için biçilmiş kaftan gibi görüyorlardı. Bunu anlamak büyük bir şeydi çünkü kendilerince, karanlık şehirlerin karanlık sokaklarında topladıkları karanlık yığınlara her şeyi ama her şeyi anlatmak üzerinden toplaşmalar hazırlıyorlardı. Yolda gördükleri herkesle konuşmaya çalışıyor ve onların da anlamasının herkesin kurtuluşu olacağına inanıyorlardı. Zaten karanlık olanlar bu insanlara hiç yaklaşmıyor onların konuşmalarının tek bir cümlesini dahi duymayacak kadar kendilerini dinliyorlardı.

“Peki kendileri ne anlatıyordu?”

Anladıklarını düşünenler anlatmaya devam ettikçe insanlar ölüyordu. Gökyüzü büyük bir mutlulukla izliyordu tüm olanları. Anlayanlar ne kadar az olurlarsa olsun, dünyanın sadece o kadar az insanla var olmayacağını anlamıyorlardı çünkü. Eline birer fener alan tüm anlamışlar, anlamayan tüm insanların yüzlerine o feneri tutup ölmelerine sebep oluyorlardı. Ne kadar çok yan yana olurlarsa o kadar iyiydi sanki. Tek kavrayamadıkları şey gerçekten mutlu olmanın ve tek tip, tek bakış insan olmanın imkânsız olmasıydı.

“Bir anlamı yoktu bunun!”

İnsanların sadece kendileri yetmeliydi ve kendilerindeki en karanlığın içinden aydınlıklar doğurmalıydılar. En karanlık halleri yalnızca insanın kendi içinden görülebilmeliydi. Aydınlığın avuca düşen parçalar olması ve onların avuçlarına sığmadığı için hayıflanması hali sıfırlanmalıydı.

Bunu anlamak zaman almayacaktı. Bunu anlamak bir anda da olmayacaktı. İnsanlar sadece ve sadece anladıklarını bileceklerdi. Kendilerini bileceklerdi. Karanlık olacaklardı sonra. Karanlıklara rağmen ve en önemlisi de “kendilerine rağmen” yaşayacaklardı. Rağmenler birleşmeliydi, karanlıklar insan olmalıydı. Gökyüzü kendi hükmünü kendi ışığını ve ışıksızlığını tüm insanlara rağmen sürdürüyordu çünkü. Kendisinden beklenen ya da beklenmeyenler savurduğu ışıltıları avuçlarına sığdıramadığı için hayıflanan ve onları kaybettiğinde kendini de kaybeden tüm insanlar görmeliydi gökyüzünün kendini örtmesiyle artık bir şeyleri. Aydınlık kendisine ihtiyaç duymayanlara görülecek, karanlık içinde tüm renklerin olduğu bir cümbüş olacaktı.

Ve karanlık insanlar… Onların kendileri dışında gördükleri bir şey yoktu.

“Kendini bilen kendine rağmen çok şey görebilme yetisi sahibidir.”

yazdı gökyüzü karanlık duvarına. Hatta ara ara yazıyordu ışıklı yazılarını… Işıklarla bezedi yazdıklarını ama görünen tek şey yine çok karanlıktı insanoğluna!


14 aralık'09
AKE
* Selim İleri

üç - on üç?



bu üç ya da on üçüncü gidişim
ilk kez geri dönüyorum - ben eskiden hep giderdim - 
yahu dönüyorum...
.

cebimden gitmediğim filmin biletleri çıksın işte şimdi
ben o bileti aldığım güne döneyim
iki kişi diyeyim
ve o filme gideyim
.

en sevdiğim şairin hiç okumadığım dizesini kazıyayım şimdi ağacın gövdesine
dizinin dibine düşsün sonra ağaç,
köklerine dokun
bağla kollarına sonra her birini
her birini bir de birbirine bağla...
(ah dur, zaten yapmıştın bu sonuncusunu!)
sen gittikçe kolların benle kalsın,  
şimdi!
şiirleri zaten sevmem bilirsin
kökler kalsın
sende kalsın


.
ben birlikte kahve içmediğim kimseyi anladığımı sanmadım
"en doğru masal anlamadan korktuğumuzdur."
doğrudur...
belki de her olacak olan önce korktuğumuzdur...
korkma ben varım!
hadi bir kahve içelim.

20091217

Acıyı çağırıyorum


Gel ve tüm damarlarımla seni hissetmemi sağla
Gel ve bana hükmet diyorum
Ben düşüncelerimin bu kadar(!) sahibiyken,
Sen gel ve sen beni tüket istiyorum

“Bu yeni başlayan ağrının ilk dakikaları mı daha acı son dakikaları mı?”
Diye sormuştum sana
Seni çağırmış
ve artık bu bedene hükmümü geçiremediğimi söylemiştim..

Düşüncelerim beni bir kepenk gibi sarıyor
Hedef on iki tahtası bir girdap bu benin içinde
En acılı yerime vuruyorlar
En hassas…

Olmak istemediğim insan oluyorum
Olmama doyamadıkları insan
Bana doyamıyorlar
Doyamayacaklar!

Ben ki tüm bu kepenklerin içinde seni çağırmadan ayrılmayacak olanım
Senle doğmak
Senle sürünmek
Senle ölmek isteyebilirim
O kadar acısın çünkü!

O kadar canımı yakıyorsun
ve beni kendine o kadar çekiyorsun
İnsan mutlu olduklarıyla hiçbir zaman hep mutlu olamadı
Hep de olmayacak!
Bu böyle…
Bunu aramıyorum, hayır
-Yine(!)
Hayır söyletmem!
Seninleyim ve sen o kadar büyüksün ki içimde
Seni istiyorum

İyi bir şey düşünmek
İyi bir şey yaşamayı hissetmek
Acının bu kadar büyüğünü bana “sürekli” gösteren sen,
Sen ki var olduğun müddetçe yaşamak ne mümkün
Sen olduğun müddetçe kendime inanmak ne mümkün

Sen yönetiyorsun beni
Düşüncelerimi
En ama en kötüsü de bedenimi

Sığdıramıyorum içime seni
Kusuyorum çoğu kez
Hatta “hep” kez!
İçim parçalanıyor sanki
Sana doğru yükseliyorum sonra
Acı müthiş!
Ağrılarım canımı yakıyor
Beni ağrıya sürükleyen her şey canımı yakıyor
İnanamıyorum sonra “her şeye”
İnanmak istemiyorum bundan böyle
Uzaklaşmak istiyorum ve sana yakın durmak
Sadece seni istemek

Ölümle de başa çıkabilmemin tek yolu onun hükmü altına girdiğim de sorgulamamaktı
Ona tapmak!
Tüm insanlığı nasıl ele geçirdiğine hayran kalmak!
Herkesin ondan korktuğunu bilmekle oluyordu her şey
Herkes ölüme karşı bir başka ürkekti
Hala da öyle..
Ölümü çağıramam şimdi
Ölüm hep bir karanlık gözümde
Daha o kadar büyümedim ki!

Acıysa aydınlanma olsa gerek?
Acı, bırak, ben ölüm istemiyorum
Ben seni istiyorum
Sen gel ve sen tüket istiyorum
Başka kimselere bırakma beni
Sen tüket, sen öldür dilediğin gibi
Başkası avuçlarıma sığar
Onları ezmekse bana sığmıyor!
Lanet ben…
Senin avuçlarında taht kurmak istiyorum
Sen ez, sen var et, sen öldür beni diyorum…
Başkalarını istemeyecek kadar beni arzula sonra!

Noktala insanlığı bir benin içinde!
Büyüksün, çok büyük...
Kabul ediyorum...
Seni istiyorum...




20091214

Rear Window (1954)

Yönetmen: Alfred Hitchcock
Oyuncular: James Stewart, Grace Kelly, Wendell Corey




Geçenlerde bir arkadaşa aynı ortamda aynı işi yapmak üzerinden uzunca müddet birlikte yer aldığımız kişilerin gerçek kimliğini yoğun çaba harcamadığımız müddetçe çok zor öğreneceğimizi söyledim. Çaba burada anahtar kelime olup, insan tanımanın en büyük çıkmazıdır aslında. Aynı iş ortamında veya üniversitede aynı bölümde olmak hatta aynı ailede (sülale olarak genişletilebilen tanımıyla) veya aynı apartmanda yer alan bireyler birbirlerini çoğu zaman tanımayıp sadece belli ve genel yargılarla hareket etmektedirler. Bu biraz da bizim onlara hangi yönümüzü göstermek istediğimizle ilgilidir.



Alfred Hitchcock’un Rear Window filmi de bir apartmanın arka cephesine bakan bir evde yaşayan Jeffries’nin, komşularını harcadığı çaba oranında tanımasını konu alır. Jeffries (James Stewart) bir fotoğrafçı olup bir iş kazası neticesi bacağı alçıya alınmıştır. Evinde hapis kalması, penceresinden tek görebildiği manzaranın ise karşı apartman insanları olması, onunsa tüm zamanını bu insanları izlemeye ayırmasıdır anlatılan. “Bayan yalnız kalp”, “balerin kadın”, “yeni evli çift”, “köpekli kadın” ve “eşi yatalak olan adam” gibi tüm komşularının da istinasız bu tanımlarla bildiği insanların tanımlarına yenilerini eklemektedir, tüm gün onları onlardan habersiz izleyerek.


Kişilerin kendi gösterdikleri dışında onlara ait birtakım bilgilerini sadece kaba tabiriyle “dikizleyerek” elde edebiliriz - ki bu bizim çoğu kez farkında olmadan yaptığımız ilgimizi çeken bir şeydir. Filmde de yeri geldiğinde dürbünüyle, yeri geldiğinde de fotoğraf makinesi objektifiyle izlediği komşuları Jeffries’i ve sevgilisi Lisa’yı oldukça düşündürmeye başlamıştır. Onların yaşayışlarına gördükleriyle birlikte farklı farklı yorumlar getirerek, o çok bilinen tanımlarını değiştirmeye başlamışlardır. Hitchcock filmi bu ya, her zaman gördükleri eşi yatalak olan adam artık eşini öldürmüş adam olup çıkmıştır bir anda. Farklı teoriler üretip yine izlemeye devam ederek bu teorilerini doğrulayan ya da yalanlayan ikili bizleri de olayı çözmek üzere filme dâhil etmeyi çok iyi başarmaktadırlar. Bu merak uyandıran sorgulama devam ederken, Jeffries’in diğer komşuları da hala izlemeye devam ediyor oluşu dikizlemenin bağımlılık vurgusuna gönderme yaparak, bir müddet sonra kameranın değmediği her bir evin penceresi biz izleyicilerin zihninde en çok merak ettiğimiz ev olmaya başlamasıyla devam eder. Jeffries komşularını çözümledikçe ve bilhassa da karısını öldürdüğünü düşündüğü adama dair yeni çözümlere ulaştıkça başka bir düğümle karşımıza çıkar ki bu da yine Hitchcock’un filmlerinin vazgeçilmezidir.
Bir müddet sonra Jeffries’in yüzünü çevirmediği her ev bizim merak ettiğimiz ev olmuş ve o pencereden görünen her insanı bizim hayatımıza da taşımayı başarmıştır Hitchcock. Zaman geçtikçe Jeffries tüm komşularının tanımlarını onları daha çok dikizleyerek olumlamaya ya da olumsuzlamaya başlar. Bu etki Jeffries’de görüldükçe, o tüm komşuların bildiği tanımlarda herhangi bir etkinin olmaması insanı pek çok sonuç çıkarmaya sürüklemektedir.



Film röntgencilik merakımızı gün yüzüne çıkarırken, insanları tanımak için onlarla daha fazla şey paylaşmak ya da onları daha çok izlemek gerekliliği vurgusunu da yapmaktadır. Bunun çoğu kez yanlış anlaşılan ya da yanlış sonuçlar için kullananlara da bilhassa göndermesi de mevcuttur.
Jeffries’in tüm komşuları için harcadığı çaba bu kez yanı başındaki sevgilisini tanıması için de bir vesile olur. Keza, Jeffries’nin filmin başında bize lanse edilen boş bir ün merakı olan, onu kendisine benzetmeye çalışan sevgilisinin aslında ilgisi ve işi değişmeden bir anda çok gurur duyduğu ve çok yakın bulduğu birine dönüşmesine de sebep olmuştur. Sevgilisiyle birlikte komşularını izlemeye başlaması ve olayları birlikte düğümleyip, kişileri birlikte çözmeye çalışmaları onları yakınlaştırmış ve birbirlerini daha iyi tanımaları sonucunu getirmiştir. Sevgilisinin aslında hiç değişmemiş olduğu onu değiştiren şeyin sadece birlikte daha fazla zaman harcamanın getirisi olduğu da yine filmin sonunda okuduğu Bazaar dergisinden anlamak mümkündür…

Birazcık çaba, birazcık emek ve yoğun bir izleme, önyargıların tüm insanlar üzerinden silinip atılmasına ya da teyit ettirilmesine imkân tanıyacağı aşikardır. Tek bir pencere önünden ve odanın içinden çekilen bu film polisiye-macera olması dışında pek çok mesajı olan, iyi bir Hitchcock filmidir, izlenmelidir..

20091211

Reddetmişlerin İlişkisi





“Sana dün söylediğim şeyle benim için gerçekten önemliydi. Bunları sana söyleyebileceğim bir yakınlığı hissettirmiş olman gerçekten çok güzel. Aradan seneler geçse de hala beni ben yapan bazı şeyler var içimde sır olarak ve biz birbirimize yakın oldukça bunlar da dökülecek elbet. Sıfırlanması imkânsız ama olsun, parça parça almak tama en sıkıntısız yaklaşmanın yoludur.” dedi kadın.

Adam ne yöne bakacağını şaşırmış halde, şimdi şu an başka bir şey olsa da bu konuşma kapansa diyordu içinden. Gülümsedi tüm sıcaklığıyla kadına. Ona dün kurmuş olduğu cümleleri hatırlamıyor olduğunu anlatmayan bir gülüştü. Bazen bu oluyordu. Gerçekten hatırlayamıyordu. Düne dair olumsuz hiçbir şey aklında yoktu aynı zamanda aklında kalmasına işaret edecek cümleler de birebir yoktu. Az evvel ona kurduğu cümleler içindeki parça ve tamlık ilişkisini onaylıyordu bir taraftan da. Bu gerçekten böyleydi ve kendi cümleleriymiş gibi bir anda benimsedi. İşte o benimseme de gülümsemeyi getirdi.

Hayatının sadece kendisini ilgilendirmediğini fark etti sonra. Dün kendisine kurulan cümlelerin bir kez daha “sadece” kendisini ilgilendirmemiş olduğu vurgusu yapılıyordu tam karşısında. Bazen sadece kendisine ait bir dünyayı ne kadar arzuladığını ve sanki her geçen günle yaklaşmışçasına kalbinin ne kadar heyecanla çarptığını hatırladı. Olmuyordu ki kendisine kurulan cümleler sadece onu ilgilendirmiyordu belli ki… Kadın ona o cümleleri kurarken kendisi için de önemli bir eylem gerçekleştirdiğine vurgu yapıyordu masumca…

Tekrar bulunduğu yere döndü. Eğer karşısındakinin ondan istediği cümleyi kuramayacaksa gülümseyip onu rahatlatmalıydı. Bilmediği cümlelere gülümseyemezdi. Aklını başka şeylerle meşgul edip sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdi. Başka şeyler gülümsedikten sonra da aklından geçiyordu.

İletişim denen çelişkiler yumağını reddetmedikçe her şeye yeniden başlayacaktı belli ki. Kendisi dinlemiyordu ki sadece, birilerine de cümleleri kendisine kurması yönünden etki ediyordu işte. Yahu kısacası yaşıyordu işte! On yüz bin insan içinde!

Şimdi şu an konuyu değiştirse ve aklındakileri onunla paylaşsa… Biliyordu onu destekleyeceğini daha önce de konuşmuşlardı pek çok kez.

“Yalnız olmak güzeldir.” demişti kadın bir keresinde. Adam da “Kesinlikle.” demişti, “keşke bir ömür boyu yalnız olsak.” Onlar bunun üzerine onlarca cümle kurmuş ve bugüne gelmişlerdi. Yeni bir şey fark etmiş gibi ellerine baktı kadının. “Bu yüzük sana çok yakışıyor.” dedi. Gülümsediler. Kadın hemen atılarak, “Hayır, bize çok yakışıyor.” Dedi. Yine gülümseyip sustular.

Bu kez kadın parmağındaki yüzükle oynuyor olmasına rağmen gözü çok uzaklara dalmışçasına kayboldu oradan.

“Evlilik gerçekten korkunç bir şey olmalı.”
“Bence de evlenmiş olan kadınların sürekli kontrolü ele geçirmiş olma muamelelerini anlamıyorum”
“Kadınlar güçlüler evet. Onlar ezilmiş ve maalesef ki ezilmeye kendilerini mahkum eden “ataerkil” toplum getirisi olarak sürekli güçlü olmak üzerinden yaşıyorlar hayatı. Güçlü durabilmeyi çok iyi başarıyorlar. Biz bu kadar dayanamayız sanırım ezilmeye.”
“Evet, siz erkekler de hep gücü elinizin altında bulduğunuz için sonradan elde etmeyi yediremez ya da kaybetmeye dayanamazsınız.”
“Evet, işte tam da bu yüzden evlilik bir kadının bir erkekte ön plana çıktığı noktaya işaret eder. Onu hayatına kabul etmek gücü sonradan elde ettiği için kullanmayı bilmeyen ve bunun farkında olmayan bir kadın için çok zor olur ki genelin böyle olduğu düşünülürse tüm evlilikler zordur.”

“Her kadın bunun farkında olamaz. İki kişilik bir yalnızlıktır evlilik. Öyle olmalıdır yani. Biri diğerinden daha önde olmaya çalıştığı anda ya da geride kaldığında tüm düzen alt üst olur.”

“Mesela şimdi sana senden daha sıkı sarılacağım ve sen bunu eşitleyeceksin öyle mi?”

“Hayır hiç de dokunmayacağım bunu izin veriyorum. Sıkıca sarılı olmak istiyorum.” demişti ağız dolusu gülümseyerek.

Kadının aklından geçen seneler önce kurulmuş tüm bu cümlelerin akışıyla parmağındaki yüzüğün yarıya kadar çıkarıp geri takması aynı hızda oluyordu. Gülümsüyordu ama aklı bu noktadan sonra gerçekten doğru bir gülümseme olup olmadığını sorguluyordu. O zaman kurulan o cümleler çok güzeldi, peki ya şimdi?

Adamın aklı da dün kadının ona ne söylediğiyle meşguldü. Oradaydı ama sanki o da gitmişti. Kadın adamın da farklı şeyler düşünüyor olduğunu kendisi gibi davranmaya başlamasıyla anladı ve “bak aslında ne kadar eşitiz ve yan yana bile yalnız olabiliyoruz” dedi gülümseyerek ve ekledi telaşla “Bize çok yakışıyor dememe kızmadın değil mi?” dedi, kokuyla…

Adam da büyük bir cesaret almışçasına heyecanla “Dün ne söylediğini hatırlamıyorum ama çok eksik hissettim, lütfen tekrar eder misin benim için?” dedi.

İkisi de üstlerinden büyük bir yük kalkmışçasına hafiflemişlerdi bir anda. Sanki aynı kararı almış gibi masadan kalkıp yan yana gelerek sıkıca sarıldılar. Zaman en hızlı ve en güzel o sarılı anda geçiyordu maalesef…



foto: tık

20091204

"Ben bu adamı sevmiyorum!"; ya da "Zeki Demirkubuz sevmiyorum!"





Zeki Demirkubuz filmlerini çok yavan bulduğumu daha evvel de söylemiştim. Bu yavanlık yapabileceği / kullanabileceği pek çok olanak varken bunu kullanmayan Demirkubuz’dan kaynaklıdır. Olaylara “sade” bakacağım diyerekten yaptığı filmlerle, 1997’de çekilmişiyle 2005’te çekilmişini ayıramadığımız bir seyirlik çıkması çok gariptir.

Zeki Demirkubuz’un hangi filmini izlesem biri asla diğerinin önüne geçemiyor aynı safta yer alıyor. Ne bir gelişme ne de aktarımda farklılık gözlemliyorum. Bu kadar aynı filmler artık bir müddet sonra bende olayın sonunu tahmin etme, bir sonraki sahneyi nasıl çekeceğini dahi bilme durumlarını getiriyor. Bu pek çok kişiye göre iyi birdir belki ama bana göre değildir. Yönetmenlerin tüm filmlerinde kullandıkları bazı klişeler vardır. Bu bazen renk (David Lynch, Almodovar), Bazen aynı oyuncuyla film çekme durumu (Bergman, Tim Burton), Bazen de olayları aynı şekilde birbirine bağlama durumu ( İnnaritu), bazense oyuncu kadınlarının ön plana çıkması (Fellini) olabilir. Bu çok doğaldır. Bu yönetmenlerin her filminde tüm bunları arar aramasak da fark ederiz aynı olduğunu. Ama Zeki Demirkubuz’un filmlerinde oynayan erkeklerin hepsi aynı donuklukta bakıyor, aynı sinirleniyor; kadınları aynı şekilde ağlıyor ve küfrediyorsa bir arıza vardır. Şimdi sorarım size İtiraf, masumiyet, Yazgı, Kader dendiğinde olay ve oyuncuları bir anda canlanıyor mu zihninizde? Ben her defasında o hangisiydi diye açıp tekrar bakıyorum ve hatırlıyorum. Bunu demeye çalışmışımdır. Saygılar. 



20091203

Choke / Tıkanma filminin romanıyla kıyaslaması





Ben ısrarla söylüyorum romandan film yapmak çok iddialı bir iştir diye. Üstelik Chuck Palahniuk'un romanı Dövüş Kulübü gibi büyük bir işin hakkını vermiş adamlar varken ortada (bknz. David Fincher), bu hüsranı neden yaşatıyorsunuz izleyiciye..

Çok çok daha iyi bir oyuncu seçilerek ve daha karanlık bir atmosferle bu işin üstesinden gelinebilirdi. Ben kitabı okurken daha çok tiksinmiş ve merak etmiştim. Oyunculardan anne dışında hçbir karakter kitaptaki gibi karikatürize ve psikopat tipini yakalayamamış anneyi de ortada iğreti bırakmıştır. Geçişler oldukça başarısız olup, kitabı okurken merak ettiğim her şey filmle saçma sapan bir durağanlığa bürünmüştür.

Kitabın bir dönem Türkiye'de bile yasaklanmış bir yayın olmasını akılda tutarak izleyince, filmde yasaklanacak bir şey bulamadığımı da itiraf etmeliyim. Romana göre oldukça yetersiz cinsellik anlatımı mevcuttu.

İzleyecekseniz vazgeçip, kitabını okumanızı öneririm. Filme hiç el sürmeyin bence.

20091201

TONY GATLIF ve Latcho Drom





Bazen sadece yönetmeni bilip, film hakkında hiçbir şey okumadan oturuyorum filmin başına. Latcho Drom da öyle bir macera. Tony Gatlif filmlerinin ayrı bir yeri vardır benim hayatımda. En sevdiğim yönetmen demem elbet ama belli dönemlerde gerçekten canım Tony Gatlif çeker. Bunu müzikleriyle kapattığım çok olur, bazen de başka bir filmini ya da daha evvel izlediğim filminin başında bulurum kendimi.

Latcho Drom'ı izlememiştim. Daha evvel indirdiğim müziklerine aşinaydım. O gün kendimi bu filmin başında çingene kadın ve adam görmek istiyorum ve onların birbirlerini müzik eşliğinde sevmelerini / sevişmelerini izlemek istiyorum diyerek ve evet Tony gatlif filmlerini bu kadar indirgeyerek oturmuştum. Absürd bir istek değil sanırım. Söz konusu Tony Gatlif olunca çok doğal bir istek. İlişkiler müziğe, müzikler doğaya, doğa insana ve dans insanın gerçeğine hükmetmektedir onun filmlerinde. Kimi zaman trans halinde(EXILS), kimi zamansa oyuncular ile birlikte hareket halinde(GADJO DILO), kimi zamanda ağlarken(TRANSLYVANIA) bulursunuz kendinizi...

Latcho Drom'dan da öyle bir performans bekliyordum ki bana daha evvel Tony Gatlif ile bu yaşadıklarımdan farklı bir şeyi yaşatacaktı. Her filmde ayrı bir duygu ve yanında müzik ne de olsa.. Olmadı... Belgeselmiş kendisi. Çingene belgeseli. Bakmadım ben, bilemedim ben.. Müzikler yine muhteşem, bir İstanbul'da, bir Mısır'da, Fransa'da, İspanya'da ve daha birçok ülkede; sokakta, meydanda, çadırda, yolculukta, işportada çingenelerden görüntüler yer almakta... Tony Gatlif doyumuna erişemedim bunda, bulacağım elbet başka bir tane daha..

Cinsiyetsiz İlişki

yazıyı okumadan önceki kitap önerimdir.







Ahşap bir masada iki kişi, birbirinin aynı rahatsız edici ahşap sandalyelerde biri çok rahat biri de çok rahatsız şekilde oturmaktadır. Eş zamanda masalarına gelen çaylarını yudumlarken birinin çayı diğerininkinden önce tükenmektedir. Konuşmanın tam ortasından başlarlar. Bulundukları yere gelene kadar içlerinden kurdukları onlarca cümle vardır, geldikleri andaki birbirlerine çok az bakarak bütünledikleri. O cümlelerin devamını getirmektedirler sanki.

- Ne biliyorsun?
- Senin birine ne kadar az bağlanabileceğini?
- Hakkımdaki doğrun bu mu?
- Doğru olması gerekmiyor. Bildiğim şeyi sordun.
- Yanlışlayabilirim öyleyse.
- Kısa vadede bunu yapmadığın için bu böyle.
- Uzun vadede bir şeyler değişebilir yani. Madem değişebilir neden kısa vadede kararlar alıyorsun.
- Ne istiyorsun?
- Sana değer verdiğimi göstermek.
- Bunu neden şimdi yapmak istiyorsun.
- Çünkü senin beni önemsediğini şimdi anladım.
- Ben onu hiç anlamadım.
- Bunu hissetmediğini anlayamamışım.
- Daha önce de konuşmuştuk. Değişmiyor.
- Haklısın.
- Haklıyım? Bu kadar mı?
- Onayım seni mutlu etmeli ve yumuşamalısın hemen şimdi.
- Bana bu şekilde yaklaştığın müddetçe bu olmayacak.
- Ne şekilde?
- Cümlelerini benim ruh halime göre kurduğun, ruh halime göre rengini değiştirdiğin müddetçe.
- Ne olmasını istiyorsun peki?
- Benden bağımsız bir sen istiyorum karşımda. Ayakları yere basan bir duruş ve içinde bir “ben” görmek.
- Var.
- Hayır, yok. Ben sessizleşince sen uzaktasın. Ben konuştukça yaklaşıyorsun.
- Bu iyi bir şey değil mi?
- Senin için iyi ve yorucu olmayan bir şey.
- Değişecektir.
- Neden şimdi değil?
- Bildiğin şeylerle şimdi tekrar al beni yanına, sonra bekle. Değiştireceğim.
- Ben bekleyince / susunca sen hep değiştin zaten... Konuşmuştuk bunları. Bildiğim şeyler almama izin vermiyor.
- Ben izin istemiyorum.
- Yine yönetiyorsun!
- Ne yaptım yine!
- İkimizin arasındaki tüm duyguların dozunu sen yönetiyorsun. Bir şeyler kötüye gitmeden evvel değil kötüye gidince düzeltmeye çalışıyorsun. Şimdi ben gidiyorum sen bana doğru geliyorsun. İkimizin aynı anda bu kadar dengeli olmayacağı halini arıyorum ben.
- Denge iyidir.
- Denge monotonluktur.
- Uzun süreli bir şey düşünüyorsan monotonluk iyidir.
- Uzun süreli ama monoton olmayan bir şey istiyorum
- Her gün yeni baştan biter ilişki öyle.
- Her gün yeni baştan başlar ilişki öyle.

Sessizlik çökmüştür ikisine de. Biri önündeki çay bardağına, diğeri ise pencereden dışarıya bakmaktadır. Bitmek üzere olan çayını yudumlamak üzereyken pencereden bakan kişi bakışlarını ona çevirir.

- Çayına şeker atmadın yine.
- Ben şekersiz seviyorum… der.