Ahşap bir masada iki kişi, birbirinin aynı rahatsız edici ahşap sandalyelerde biri çok rahat biri de çok rahatsız şekilde oturmaktadır. Eş zamanda masalarına gelen çaylarını yudumlarken birinin çayı diğerininkinden önce tükenmektedir. Konuşmanın tam ortasından başlarlar. Bulundukları yere gelene kadar içlerinden kurdukları onlarca cümle vardır, geldikleri andaki birbirlerine çok az bakarak bütünledikleri. O cümlelerin devamını getirmektedirler sanki.
- Ne biliyorsun?
- Senin birine ne kadar az bağlanabileceğini?
- Hakkımdaki doğrun bu mu?
- Doğru olması gerekmiyor. Bildiğim şeyi sordun.
- Yanlışlayabilirim öyleyse.
- Kısa vadede bunu yapmadığın için bu böyle.
- Uzun vadede bir şeyler değişebilir yani. Madem değişebilir neden kısa vadede kararlar alıyorsun.
- Ne istiyorsun?
- Sana değer verdiğimi göstermek.
- Bunu neden şimdi yapmak istiyorsun.
- Çünkü senin beni önemsediğini şimdi anladım.
- Ben onu hiç anlamadım.
- Bunu hissetmediğini anlayamamışım.
- Daha önce de konuşmuştuk. Değişmiyor.
- Haklısın.
- Haklıyım? Bu kadar mı?
- Onayım seni mutlu etmeli ve yumuşamalısın hemen şimdi.
- Bana bu şekilde yaklaştığın müddetçe bu olmayacak.
- Ne şekilde?
- Cümlelerini benim ruh halime göre kurduğun, ruh halime göre rengini değiştirdiğin müddetçe.
- Ne olmasını istiyorsun peki?
- Benden bağımsız bir sen istiyorum karşımda. Ayakları yere basan bir duruş ve içinde bir “ben” görmek.
- Var.
- Hayır, yok. Ben sessizleşince sen uzaktasın. Ben konuştukça yaklaşıyorsun.
- Bu iyi bir şey değil mi?
- Senin için iyi ve yorucu olmayan bir şey.
- Değişecektir.
- Neden şimdi değil?
- Bildiğin şeylerle şimdi tekrar al beni yanına, sonra bekle. Değiştireceğim.
- Ben bekleyince / susunca sen hep değiştin zaten... Konuşmuştuk bunları. Bildiğim şeyler almama izin vermiyor.
- Ben izin istemiyorum.
- Yine yönetiyorsun!
- Ne yaptım yine!
- İkimizin arasındaki tüm duyguların dozunu sen yönetiyorsun. Bir şeyler kötüye gitmeden evvel değil kötüye gidince düzeltmeye çalışıyorsun. Şimdi ben gidiyorum sen bana doğru geliyorsun. İkimizin aynı anda bu kadar dengeli olmayacağı halini arıyorum ben.
- Denge iyidir.
- Denge monotonluktur.
- Uzun süreli bir şey düşünüyorsan monotonluk iyidir.
- Uzun süreli ama monoton olmayan bir şey istiyorum
- Her gün yeni baştan biter ilişki öyle.
- Her gün yeni baştan başlar ilişki öyle.
Sessizlik çökmüştür ikisine de. Biri önündeki çay bardağına, diğeri ise pencereden dışarıya bakmaktadır. Bitmek üzere olan çayını yudumlamak üzereyken pencereden bakan kişi bakışlarını ona çevirir.
- Çayına şeker atmadın yine.
- Ben şekersiz seviyorum… der.
Manifesto 28 Kasım 2009 tarihinde yazılmıştır. Manifestoda geçen güzel olmayan fanzinci tanımı, tamamen fanzinci kimliğiyle bakıldığındaki tanımdır. Yoksa bunun dışında her insan biraz güzel, biraz da çirkindir.
1-İnsan bazlı iletişim olanaklarını hayatlarımızın pek çok aşamasında kullanan biz fanzinciler, kendi sesimizi duyurmanın yolunu insanı sıfırlayan ama bir o kadar da insanı anlatan fanzinler ile bulmuşuzdur.
2-Fanzinciler, yazmayı yaşamaya tercih edip, yazdıklarından daha fazlası olmayan kişilerdir. Yaşadıklarını da yazarak zaten tercih yönlerini kesin çizgilerle belirlemişlerdir.
3-Bugün dergi - gazete gibi basılı yayın kaynaklarında tekelleşme söz konusuyken, fanzinlerde bu mümkün değildir. Kapsayıcı özellikteki yayınlar, birden fazla konu başlığında verdiği içerikle bu tekelleşmeyi ve at gözlülük modunu çok güzel aşmışlardır. Bu yüzden fanzinler güzeldir.
4-Yazmak, bir düşünce akışını somut hale dökmek, yazardan sıyrılan bir ürün ortaya koymak her tür yazılı kültürde olduğu gibi fanzinler için de söz konusudur. Yazar yazdıklarından yer altı edebiyatına uygun tabirle kusarcasına sıyrılmış ve fanzinler oluşmuştur. Fanzinler bu yüzden en görülesi, en okunası şeylerdir. İçerisinde kendinizden çok fazla şey bulabilir, okurken o kusmuk sonrası ağız ekşiliğini hissedebilirsiniz. Ama sorun şu ki, kimse kusan bir insanı seyretmeye ya da görmeye katlanamaz. Kustuktan sonra fanzinciye yazdıklarını okuyarak yakın olabilirsiniz, ama o kusarken bakmak istemezsiniz. Sizin mide akışınızı sadece siz kendi ağzınıza kadar getirmeyi sevmektesinizdir çünkü, başkaları bu noktada çekilmezdir. Dolayısıyla bir fanzincinin başka bir fanzincinin yanında fanzinci sıfatıyla bulunmasına gerek yoktur.
5-İnsanlar istediğinde antinci – kuntinci - fanzinci demeden her insanla ortak nokta yakalayıp iletişim kurma olanağına sahiptirler. Bunu zaten yapmış ve yapma potansiyelini hala içinde bir yerlerde saklaşmış olan fanzinciler bir toplaşma / buluşma vs beklemezler. Olabildiğince fazla fanzinciye ulaşıp onları tanıma savaşına girerler. Daha yakın olmasını istediklerini de seçerler. Bu bir süreç işidir. Fanzinci olduğu dolayısıyla bir kişiyi kabul etmekten daha çok, ortak noktalarının insan olarak kesişmesine olanak tanımalarıyla ilgilidir. Daha kalabalık bir buluşma beklemeyen bu kişiler, beklemeleri yönünde dürtüsel hareket ilan edilmişse de içinde olmayı seçerler. Ama öz insan özüdür, fanzincinin sözü de fanzininde yazmadığı müddetçe sıradan insandan farklı değildir. Tabii ki de bu dürtüyü oluşturanlar orada olmayacaktır.
6-Fanzinlerin güzelliğini yıllardır konuşuyoruz, yıllarca da konuşacağız. Bundan önce çıkmışı da çıkacak olanını da tanımasak da bizdendirler, ama bir araya gelmek gibi bir amaç sadece fanzincilerse, orada durmak gereklidir. Fanzinler güzeldir çıkarımını yapmak için fanzincilere ihtiyacımız yoktur. Fanzinler güzeldir çıkarımını yapacaksak bir araya gelerek ve kimse insan olarak kendine fanzini dışından bakamayacak ve – ki zaten kimseyi kusarken görmek istememe yapımızdan bahsettim-, baktırmayacaksa neden çirkin insan hallerimizi bu fanzin buluşmasının içerisine almaktayız. Çirkin olmak sadece yazmaya yaramaktadır, iletişim söz konusu olduğunda kusan insan tadından başka bir anlamı yoktur..
7-Fanzin toplaşmalarında bundan önce ya da sonra bulunmuş kimseler kendilerini bir kenara koyarak fanzinleriyle gelmişlerdir. Bundan sonra da ancak bu buluşmalar bu şekilde olacaktır. Fanzinciler kendilerini fanzinlerinde (yazarak), diğerlerini ise ancak hayatın içinde anlayabilirler. Kendini anlatmak ya da anlamak için buluşmalara gelenler / gelmeye çalışanlar kusmuklu ağızlarıyla geri dönmelidirler.
8-Fanzinlerin buluşmasının tek şekli bir başka fanzini alıp okumak ve onu kendi fanziniyle aynı rafa koymak ya da diğerlerini kendine rağmen tanımak isteğiyle olacaktır. Dolayısıyla son sözümfanzinler güzeldir ve fanzinciler değildir olacaktır.
-Çok mutsuz bir yüz ifadesiyle Penguen dergisi okumak
-Çok da ağlamak istediğin bir anda güzel yüzlü bir bebek gördüğün anda onu güzelliğine ağlamayı istemek ama yine ağlayamamak, ağlamak için kötü bir şey akla getirme zorunluluğuna küfretmek
-Yürürken yolun bitmesini hiç istememek
-Her zaman bindiğin seni evine götürecek otobüse bugün binmeyi istememek
-Her giydiğinde kendini güzel hissettiğin kıyafetlerini bugün giydiğinde nefret etmek
-50 kelimelik paragrafı silip son cümleyi orada bırakmak
-Senin her zaman çok iyi anladığını bildiğin dostunun tek bir "of"unda kendini bulmak
-Hep aynı şeyi ifade eden cümleleri ardarda sıralarken hep birini unuttuğunu hissetmek
-Hayatında tam olan tek bir şey olmadığı için tüm yarımlara tehdit savurmak
-Taksiden indiğin anda ayağının yağmur göletine batması ve hiçbir şey yapamaman
-Salya sümük ağlayan çocuk ve o ağladıkça bağıran anneyle aynı otobüste karşı karşıya oturmak
-Hiç ama hiç tanımadığın birine kendinden bahsederken yorulmak, söylediğin her cümlenin ne kadar gerekli olduğunu sorgulamak ve hepsini ama hepsini gereksiz bulmak, aynı anda onun anlattıklarını da aynı gereksizlik kotasında eritmek
-Sen bir şey anlatırken seni henüz anlamadığını hissettiğin birine hiç ama hiç müdahale etmeyi istememek
-Misafirlikte salonun tam ortasında arada bir yere düşen yürümeyi yeni öğrenmiş bebeği herkes gülümseyerek izlerken senin onu kendine benzetmen
-Hep yürüdüğün kaldırımda bundan daha bir ay önce hangi amaçla yürüdüğünü hatırlamak isteyip hiçbir iz bulamamak, bundan tam 1 ay sonra yürüyeceğin amacı hatırlamayı ne kadar isteyeceğini bilememek
-Sabahleyin uyanır uyanmaz dilini dudaklarının üstünde gezdirdikten sonraki tad ile şu an bunu okurken dilini dudaklarında gezdirdikten sonraki tad arasındaki fark
-Hiç ayak izi olmayacağını umduğun kar birikintisinde kocaman bir ayak izi görmek ve o izi gerçekten kocaman hissetmek
-Çok acıktığında sadece doymayı istemek ve seni sadece doyuracak tadı olmayan bir şey bulamamak
-Günün sonunda eve geldiğinde elini yıkamadan evvel koklamak ve elini sıktığın hangi insanın kokusunu hissettiğini bilememek
-Evin merdivenlerini çıkarken eve girip "naber?" diyeceğin annene dünkünden farklı bir "naber?" dememek için dünkünün nasıl olduğunu düşünerek çıkmak
-Saatlerce sohbet etmiş olduğun birine sonraki sohbetinde söyleyeceğin hiçbir şey bulamamak
-Aynı satırı dönüp dönüp tekrar okumak, bir kez daha tekrar dönüp okuduğunda acaba neden tekrar dönüyor olduğunu keşfetmek için tekrar dönmek, bunu sürekli yapmak
-Sana dünyanın en samimi iltifatını yapan birine sadece gülümsemek ve kendi yüzüne tükürmeyi istemek
Elinde bir kurşun kalem saman kâğıda şu cümleler karalanıyor.
“Hayatımda bir tane tam olsa yarım olanların hiçbiri yarım kalmayacak…”
Şimdi yazdığı cümleleri her yazışından sonra sildiğini ve sadece bir kelimeyi bıraktığını hayal edin. Hiçbir iz kalmayacak şekilde.
“Hayatıma ne kadar sahibim?”
Siliyor, hayatım kelimesi kalıyor sadece.
“Hayatımdaki eksikler sadece yarım olanlar mı?”
Yarım sözcüğüne odaklan ve diğerlerini….
“Yarım olanın cümleler olmadığını biliyorum. Cümlelerimin hepsi ortaya kendini tam olarak koyuyor. Yarım kalmışlıkların tam ortasında intihar ediyor. Kendisini tamamlayacak bir hayatı arkasında bulamıyor.”
“Hayat, aslında hepimizin içerisinde bir kez daha ölümünü ilan ediyor. Ona tutunmaya çalışan o kadar insan var ki! Neden kimse ölümü seçemiyor.”
“Ölüm ödülü müdür yaşamayı beceremeyişimizin?”
“Bizim isteğimiz bir şeyleri en üst beceri noktasında hayata geçirmiş olmak. Ne büyük istek. Zaman problemi yaşıyoruz her zamanki gibi.”
“Yetmiyor. Kalem, kağıt, bu düşünce, bu hayat.. Anlattıkça derinleşiyor boşluklar.”
“Hep bıraktığımız yerde kendimizi bulamadığımız boşluklar.”
“Kimse boşlukları takmasın kafasına onlar da aslında tüm bu silinen cümleler gibi yoklar…”
“Cümleleri kurmuş olmak mı, yoksa okumuş olmak mı daha çok parçalayıcı.”
“Parça parça edip dağıtıyorum kendimi tüm o boşluklara. Hangisine elinizi uzatsanız ben varım aslında.”
“ Hayal et, uzatılan her el benim bir yarımıma dokunuyor. Dökülen her sözcük benim yaralarımı acıtıyor.”
“Yarımım aslında. Hayatımda bir tane tam olsa yarım olanların hiçbiri yarım kalmayacak. Peki ya yoksa…”
Yarım kalmış öykülerimizin üzerinden geçiyorduk sürekli. Bazen bir saatimiz, bazen bir dakikamız öyküye dönüşüyordu. Anlatıyorduk geçmiş öykülerimizi, anımsamak istiyorduk. Üzerinden geçiyor her anlatışımızda bir cümle daha ekliyorduk.
Yere diz çökmüştü, ona öykümü anlatıyordum. Anlatıyordum hiçbir anını atlamadan. Her cümlemi ona kuruyordum. Çok heyecanlıydı her zamanki gibi. Kuracağım her cümleyi bir çırpıda tüm zihninde eritecekti. Kendi öyküsüymüş gibi benimseyecekti. O kadar aşinaydı hayatıma. Onun beni dinlediğini gördükçe, çok çok büyük cümleler kuruyordum. Çok büyük cümleler dudaklarımdan döküldüğü anda onun oluyordu. Sözcüklerim de o çok sevdiği yağmur damlaları gibi saçlarını ıslatıyordu. Dokunmak istiyordu hepsine, hepsini hissettiğini bana göstermek. O bunun için çabaladıkça ben taçlandırılmışcasına mutlu oluyordum.
O gözlerime bakmayı bıraktı ve o an bitti öykü, susuyordum. Uzaklaştığını hissediyordum sanki dinlemediğini. Kızıyordum kendime neden bu kadar bu büyüye kapıldım diye. Zaman duruyordu. Öykü bitiyordu. Sırtını dönüyordu sanki. Gözlerim onu izliyordu. Başka başka yerlerde görüyordum onu. İzliyordum ve sonra bakmıyordum. Başka başka yerlere gidiyordum. Ona benzetecek, bana onun gibi bakacak birini arıyor, ona kurduğum cümleleri kuramadığım başkalarından tekrar tekrar ona dönüyordum. Dönmek bir anlamda yüzümü ona çevirmekti. Lanet olsun her yüzümü çevirdiğimde de bana bakardı! Yine diz çöküp anlattırırdı. Aynı anda dönüyorduk birbirimize. Öykü devam ediyordu o zaman işte.
Sonra anladım ki anlatmak için yaşamamız gerekiyordu. Başka başka hayatlar yaşayıp birbirimize anlatmak. Biz bir aradayken yaşamıyorduk ki, anlatıyorduk. Sadece yaşanmışları anlattığın birinin her zaman yanında olması düşünülemezdi. Onunla zaman duruyordu yaşam söz konusu olunca. Anlatmak zamanı geldiğinde göz göze geliyorduk. Yarım kalmış öykülerimizi anlatıyorduk. Bizim hayatlarımızın öyküsü hiç bitmeyecekti. Birbirini bu kadar iyi tanıyan iki kişinin hayatı ise hiçbir zaman öyküye dönüşmeyecekti…
İnsanların hep geceyle sorunları oluyordu. Bu gece de diğerlerinden farksızdı. Gece insanı bazen cidden boğuyordu. Bu gece sessizliğin verdiği huzursuzluk daha belirgindi. Yine aynı odam, ve ben -ki yine aynı olmayan- ben. Onun gözlerinin içine baktıkça kapalı oluşu içimi acıtıyordu. Yine uyumuş, yine beni görmüyordu. Gözlerinin açık olmasını ben de istemezdim açıkçası o an. Gözümden süzülen acıları görmesini hiç istemedim. O gece açmayacaktı, belliydi. Çok derin bir uykudaydı yine. Ama gece ondan daha derin, daha karanlıktı.
Yüzünün çizgilerini okuyordum. Bana herhangi bir sözcük çağrıştırmıyordu yine. Oysaki ne çok isterdim ismimin baş harfini alnının çizgilerinden çıkarabilmeyi. Hayır, kadere inanmam. Boş uğraşlar bunlar. Kendime de inanmam, gördüklerime… Görmek istediklerime inanırım sadece.
Ondan, o konuşmamaksızın bana dair bir iz bulabilmek… Bu bir filmden karelere herhangi başka bir yerde gözünüz takıldığında o filmi izlemeyi istemek gibi. Onda benden bağımsız bir halde uyuyorken benden bir iz görüp onunla yaşamayı istiyordum. Hani daha önce tanışmadığın onun arkadaşının tanıştığınızda seni tanıdığını öğrendiğinde hissettiğin his gibi.
O yanımdayken o uyurken bulmak istiyordum kendimi. O bakışlarını bana yöneltmeden tek bir sözcük kurmadan anlamak istiyorum beni sevdiğini. Bilmiyorum. Bunun ne olduğunu bilmek istemiyorum.
Mesela yine ellerini yastığın altına saklamıştır. Saklıyor tırnaklarını. Ayak parmaklarına da bakmama dayanamaz hiç. Çok masum. Baktığımı gördüğü anda bir kıpırtı olur. Ellerini avuçlarımın içine alıp seyretmek istediğimde hep aynı şey olur. Gözlerini gözlerime kilitler. Hangi parmağına değmişse gözüm, o kendini bir kez daha geri çeker. İstemsiz bir hareket…
Gözleri gözlerimdeyken de olur. Yüzünü seyrederim bazen o başkalarıyla konuşurken. Konuşmayı karşısındaki alıp ona bir şeyler anlattığında dahi ayırmam yüzümü ondan. Günden güne ne kadar uzarsa uzasın saçlarının nerede bittiğini bilirim. Benim onu izlediğimi fark edip sakallarını kaşımak için elini yüzüne götürür. Ellerine baktığımdaki kadar çekingen değildir parmakları. Kendilerine çok güvenirler bir anda. Ben de onu izlerken kendime çok güveniyorum. Şimdi hangi parmağını oynatmasını istiyorsam ona bakacağım diyorum ve bir anda gerçekleşiyor. Kukla gibi.. Hissetmekle alakalı ama her şey. Seviyorum böyle olmasını. Keşke o da beni böyle oynatacak cesareti bulabilse. İçinde korkular, soru işaretleri olmadan bakabilse yüzüme. Beni tanısa.
Uyuyor şimdi bebek gibi. Ve ben ona hiçbir şey yaptıramıyorum. Görmek istiyorum kendimi onda. Göremiyorum. Çok güçsüz hissediyorum. Birazdan ben de uykuya dalarım. İkimizde öldürürüz içimizdeki birbirimizi. Sabah olur uyandırırız yine. Gün çok kısa, gece çok uzun ve gece yine boğuyor beni. Keşke hiç uyumasak.
Kendisine aşık biri, bu cümlelerinden anlaşılıyor. Bir kadını anlatırken aslında kendi sevme / tapma / hayal etme / değer verme yetisini ön plana çıkarıyor. Tüm erkeklerden nefret ederken kadınların karşısında tek olmak istiyor. Erkekleri hep bir sinirlilikle anımsıyor, kuyuya itiyor. Kendisini de itiyor bazen o kuyuya, ama çıkış yolunu kesinlikle çok çok iyi biliyor.
İnsan kendi kuyusunda hiç boğulmadı zaten. Boğulacağını zannedenler hep yanıldı. Bugünün yanılmışları başkalarının kuyularında boğulmayı daha iyi başarabildi. O kuyu aileydi, o kuyu en sevdiğiydi, başkasıydı. Kendi kuyusu yeterince derin olmayan herkes bir başkasınınkine çöreklendi. O başkası kendini mükemmel hissetti. Birileri onun tuzağına düşebiliyordu hala....
İnsan içine çıkıp tüm gün gülümsemek zorundasın. Bu kendinle kaldığın son birkaç gece. Aynanın karşısına geç ve deneme yapmaya başla. Profilden mi daha yakışıklı görünüyorsun önce bunu kontrol et. Daha evvel hiç bakmamış gibi. En son insan içine çıktığından aylar geçmiş, yaşlanmış olabilirsin. Dişlerini göstermelisin. Hayır olmuyor. Şu kaşlarındaki sinir uzuvlarını onarmalısın. Şimdi olduğun insan olmamalısın. Senin için gelecek onlarca insan var. Onların karşısında gayet eli açık takılmalısın. Gülümsemek. İşte bu, anahtar kelime. Kelimelerin ne kadar ruh halini ele verecek olsa da gösterilen her diş o kelimelere birer maske takacaktır. Dişlerini temizlemeyi unutma. Şimdi. İçinden tüküreceğin yüzlere bir bir göstereceksin onları. Yeni insanlar olacak hepsi. Hiçbirini tanımak istemeyeceksin. Ama onlar seni tanımak için yanıp tutuşuyorlar. Gözlerinin içine bakan onlarca insan. Belki elini sıkmak isteyecek biri. Sana dokunmak. O an el sıkmayı bile nasıl başaracağını merak ediyorsun. Sağ eldi değil mi? İnsanlarla konuşmak. Hiç tanımadıklarınla. Paylaşmak bir şeyler. Onları etkileyecek birkaç cümle kurmak zorundasın. Onlar senin ilk kurduğun cümleden etkilenmiş bir şekilde seni izlerken saçmalama hakkı doğar sana. Etkilendikleri cümleyi iyi seç. Etki süresini izle. Tekrar kullanacaksın çünkü. İnsanları kullanacaksın. Sonra ufak bir sessizlik. Ağzından çıkacak ilk kelimeye hangi ses tonun eşlik etmeli. Sesinden etkilenecekler. Bazıları gülümsüyor olacak. Ben gülümsüyor olacağım. Çünkü kurduğun her cümle için hangi aynaya baktığını biliyor olacağım. Gülümseyenler sinirini bozacak en fazla. Çünkü orada sadece sen gülümsemelisin. Diğerleri ise sadece izlemeli, şaşırmalı, etkilenmeli. Sesinden, cümlelerinden, saçlarını karıştırmandan. Bırak etkilensinler. Her şey bitince git. Yatağa uzan ama önce dişlerine yapışmış insan parçacıklarını fırçalamayı unutma. Sonra da bir daha asla gülümseme. Yakışmıyor.
Deli işiyiz, birbirimizi dinlememeliyiz. Her insan gibi deliye kulak tıkamak gerekli. Ben senden bana kulak tıkamanı istiyorum. Ben sana yapamam ama sadece isteyebilirim.
İstiyorum. Bak konuştukça cümleler ağırlaşıyor. Kendini taşıyamıyor. Altında ezilmekten korkarım.
Kendim kendimi her cümle kuruşumda eziyorum. Ağırlaşıyorum. Korkarım ben bu haldeyken başkasının duymasından.
Ben ezilirken görmesinden
Biraz da cümlelerimi rüyalarıma saklamak istiyorum izninle..
Rüya görmek istiyorum...
Söz etmek istiyorum. Bu ülkede herkes aynı şeyden söz etmek zorundaymış gibi bakıyorlar insana.
Sevgilisiyle sevişen kişilerin bulunduğu aynı sokakta eylem gerçekleştiren başkaları bahsediyor. Bakın orada yer altı çocukları vardı ve diğerleri sevişiyordu diyor. Aynı anda aynı şeyi düşünebilme yetisini ne vakit kazandık merak etmekteyim. Sevişen kişiler ülkelerini hiç düşünmeyen kişiler midir, bunu da düşünmekteyim. Bakış açıları, görüş farklılıkları her yandan sarmış durumda hal ve tavırlarımızı. Biz ki aynı şeyi yapsak bile farklı şekillerde yapan insanlarız. Neden sürekli onun bunun baktığı şekilde ve aynı zamanda olaya bakma telaşı var üzerimizde.
Sıradan bir muhabbeti bile siyasete, politikaya, ülkenin eksiğine gediğine bağlayan insanlardan ve her fırsatta kahrolsun manasına gelen sloganlar atan insanlardan nefret ederim. Bir dönem yazdığım Hiroshima Mon Amour yazımda adamın biri "iki sevgiliden söz etmiş orda devletler var, devlet" diye sataşmıştı. Ben ki o filmden söz edince o iki kişinin olunmaz aşkından da, bunun temsilinin iki devlet olduğundan da söz etmiştim. Yeri geldiğinde sadece ilişki gözüyle bakıp son cümlemde onlar aslında devletti deyip bitirmiştim. Ama yok, onların tek istediği benim sadece filmin politik duruşundan söz etmem, cümlelerime de bir iki sert mesej eklemem. Bu mudur?
Ben sizinle aynı bakmak aynı şeyleri söylemek zorunda mıyım? Aynı vakitlerde aynı şeyleri düşünmek zorunda mıyım? Bütünüyle ele alamaz mıyız hayatı? Kimi zaman kendimizi, kimi zaman memleketimizi düşünemez miyiz? İkisi aynı anda nasıl olabilir. Aynı anda olmasını beklemek sürekli ortalıkta kendi hayatını kurmuş ve düzeniyle yoğrulan insanların hepsini dışlamak mı demektir? Bağnazlık değil midir bu? Herkesin senin baktığın noktadan bakmasını istemek, başka nedir? Birileri tabii ki sevişecek. Hatta başka biri dünyanın bir ucunda açlıktan ölen bir çocuğun görüntülerini izlerken yemek yiyor olacak. Başka biri parmağına batan iğne için sızlanadururken diğeri de mayın tarlasında kolunu yitirmiş olacak. Ben kendi acımı unutup o an sadece kolundan olana mı odaklanacağım? Bunu yapmadığım zaman kötü mü olacağım. Okulumun bahçesinde haklı eylem yapan arkadaşlarımı bırakıp derse gittiğimde bana inek mi diyecekler. Aç çocuklar için para toplamaya çalışırken, öteki tarafta hayvan hakları adına çalışmalar yapan grubu mu kınayacağız.
Herkesin aynı anda aynı şeyi düşünmesi mümkün değildir. Bu çok çok iyi kazınmalıdır zihinlere.
Hep aynı mutluluk. Birinci sayı olmakla 11. sayı olmak arasında fark yok. Paylaşım doruklarda, yeni yazarlar yine bizimle yeraltını solumakta. Hep bir öncekinden daha fazla olsalar da biz eşitiz. Okumakla yazmak arasında da fark yok. Fanzin olması tüm bu farklılıkları es geçerek bakmamızı sağlıyor. Destek olmak demek tüm bunların hepsi. Bizim desteğimiz ise özünde "insan" olması dolayısıyla çok ama çok kuvvetli... Bakan insanlar, baktıkça gören insanlar, fark edenler, soru sormak isteyenler, dahil olmak isteyenler...
Ekim-Aralık sayısı olarak çıkan bu sayıda neler mi var?
- Ocun "Mantar Düştü;" dedi bizi de yazdığı yazının içine düşürdü.Mantar değildi kuşkusuz konusu..
- Faruk Saim Akhan, "Soru" sordu. Sorduğu tüm soruların karşılığı sevmekle sevememek arasında gidip gelen iki kişiden doğdu. O an o kişinin yanıbaşında kulak misafiri olmuşcasına meraklı bakışlarla okuyacaksınız yazıyı...
- Bir fotoğraf köşesi oluşturduk fanzinde. "f: 2,8". Mehmet Emre Yılmaz fotoğraflarıyla katkıda bulunacak bundan böyle. Bu sayıdaki fotoğrafın konusu "Çöküş"tü.,
- Elendil Finrod, "Hayat Belirtisi Olmayan Bir Hayat" ile yazıda bize bir belirti bırakmadan çekti gitti. sanki biz konuşmuştuk onun yerine..
-"Fiziksel Kayboluş" ile Ahmet Yeşilkavak Fiziksel Kayboluşa uğrayan tanrılarımızı, sahte tanrılarımızı, bizi ve sahip olduklarımızı eleştirdi. Bir tür Stendhal Sendorumu halini ve ölümsüzlük ütopyasını dile getirdi...
-"Sürekli Sek Sek" ile Murat Uyanık, döngüsel olan ve düz olmayan bir düzleme oturtulmuş ilişkinin belli noktalarda aynı yere varan ama aynı kişiler olmayan halini ele aldı.
-Raskolnikov "Anne Ben Kürt müyüm?" ile Yedek Parça Fanzin'den Raskolnikov'u konuk ettik...Bırakalım Kürt olmayı insan olmayı unuttuğumuz zamanları bize hatırlatan, her şeyin neden insan olmaktan öte bir anlama yedirildiğini anlamaya çalışan birinin ağzından aktarımıydı yazdıkları...
-"Roman ve Sinema Yapıtı Olarak Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği" yazısı ile Hakan Bilge yine Düşünkara'ya tam destek verdi... Onun anlatımıyla filme bakmak ayrı bir keyifti.
-Sersessiz, "Öyküler Boyutlar" yazısı ile hayatının küçük küçük öykülerini ve başka hayatların öykülerini birleştirdi. Öykü okumanın tüm bunların yanındaki hazzı hakkında ipuçları verdi..
-Mehmet Çalışkan, "Tozlu Cenin" yazısı ile Ay ve Güneşi Tozlu Cenin'i tanımak üzere konuk etti. Onlar dokununca kalan parçalar sanki hayatın ta kendisiydi..
-"Odam İnsanları" ile Beytepe Kaplumbağası oda//ev//şehir üçgeninin aslında sürekli çoğalan köşelerine inat sadece "çekmece" istiyorum dedi.
-Kağıttan Gemi, "Cinler, Azadlar ve Eksikler" ile lambadan çıkan cine kendini azad ettirdi, 5 dileği vardı ve hepsi biraz eksikti...
-Mahir Efe Falay ise "Kumar"la ilgili bir şeyle rkaraladı. Her insanın hayatının kumarını yaşarken oynadığını görebilmek bu yazıyla da mümkündü. Ama mümkün olmadı.
-"Ölü Bedene Bıçak Saplamak" yazısıyla Yağmur Güncesi yine aramızdaydı. Hayat onun için tersine akmaya başlamıştı artık. Ölüme hızla koşarken hayatın taktığı bir çelme ile geri dönmek zorundaydı. Her gün saplanan bir bıçakla yaşamak...
-"Deliler ve Gerizekalılar" yazısı Gece Yolcusu'ndan geldi. 1984 yılına yapılan atıfla 2084 yılına götürdü bizi. her yanımız deli ve gerizekalı kaynıyordu.
-Kerim Akbaş, "Rüzgarın Ağlattığı Uçurumlar" yazısı ile sahte para ve reklam olmuş hayatımızın gerçek anlamını ve yağmurun yağışıyla boşuna kılınan tüm düşüncelerin anlatımını şirinin içine sakladı...
-"Senin Adın" yazısı Shigella kendi neslinin intiharını gerçekleştirdi. Rüyalarında öpüldüğü yüz kendisine mi aitti?
-Dewroomy ise hislerini yabancıladı. Ne zaman başladığını bilemediği bir sancıyı paylaştı..
-Emrah Sarıgöl ise "Egolu Yazarın cenaze Merasimi" yazısı ile egosu yüksek yazarların hiç bilmediği satırları döktü Düşünkara'ya..."İnsan ne ile yaşar?" diye sordu ve cevapladı...
ÇiziTEMA sayfamızda Mert Gürkan, Emre Yılmaz ve Cemal Keleşoğlu "Barış" konulu çizimleriyle yerlerini aldılar.
Yer aldığı noktalar:(ANKARA)
Ardıç Kitabevi ( Turhan Kitabevinin üstü 2.kat)
Ankara Kültür Evi ( Konur Sokak Leman Kafe bu kafenin altında kalıyor)
Nazım Hikmet Kültür Merkezi Piraye Kafe
Turhan Kitabevi
İmge Kitabevi
Kitap Kurdu Kafe(Selanik 48/7 Kızılay)
(başka mekanlara bırakıldıkça liste güncellenecektir...)
Şehir dışından erişmek isteyenlere itinayla kargo gönderilir.
Artık aldığım kararlara şaşıran bir ben var karşımda. Kararlarım düşündürmüyor beni, ben düşündürüyorum kendimi. Sadece kendimi düşünüyorum ve inan hiç de bencillik vasfına yakışacak güzellikte değilim.
Günlerce düşündüğüm şimdi dakikasında zihnimde canlanıyor ve ben zihnime söz geçirmek istemiyorum. Düşünmüş muamelesi yapıp sunmak istiyorum. Henüz istek sonrası gerçekliği yaşanmadı. Ama yaşamış kadar kesinim. Ben şimdilik böyleyim ve bir dostun da teyididir ki, çok "çirkinim".
"Çirkin olmak güzeldir" demişti biri. Neden yanına güzeli getirdiğini o da belki bilmemiştir. Ben ama bilmek istiyorum. Neden illaki güzel olmak zorunda "her şey", ben bunu bilmek istiyorum. Kararlar mı güzel gelmeli insana. Düşünceler o kadar çirkinken neden ki? Onca çirkinlik bizi kemiredururken neden güzelini alan mutlu olsun ki. Güzelin mi saklama ömrü daha uzun. Hissettirdikleri mi?
İnanmıyorum.
Geçenlerde kuzenimin yeni aldığı oyuncağını tam üç gün yanından ayırmadığına şahit oldum. Sonraki üç gün elinde başka bir yeni oyuncak vardı. Hepsi de güzeldi. Bir de ara ara dönüp oynadığı eski oyuncakları vardır. Kocaman bir sepetin içinde dururlar. Yıpranmış, eskimiş, belki lekeli. Kısaca çirkin. Yeni oyuncaklar evin her bir köşesindedir, üç günün sonunda çok bambaşka yerlerden çıkar. Yeri yoktur onların. Eskilerin yeri bellidir. Nerede bulacağını bilir. Ama arayışı hep yenilerdedir. Yeniler güzeldir. Eskiler de çirkin.
İnsan tüm çirkinliklerin yerini bilir. Güzelliklerle de üç gün eğleşir... Bir gün de yeniler eskir. Neticede kendine kalan hep çirkindir.
Evet, ben tüm cümlelerinden bugün kendime sadece ölümü yakın görüyorum. Kendim için değil üstelik... Tüm gün hayatımdaki tüm ölüleri hatırlatacak bir ölüyle yaşadım. Tüm gün o ölüyü düşünenlerle bir aradaydım. Telefonda, evde, yatağımda, kendimle... Ben hayatı hep başkalarının sözlerinden ben hayatı hep başkalarının ölümlerinden öğreniyorum...
Her ölüyle birlikte ölüm korkusu bir kez daha çıkıyor karşıma. Ya bir gün en sevdiğim ölürse... En sevdiğim kim benim hayatımda diyorum. Çıkmıyor bir en… O kadar çok ki… Ben hayatı onların sözlerinden öğrendiğim o kadar çok insan var ki, onlar o kadar çokken ben gidemem ki..
Kötü zamanlama. Sana demiştim bir kere 2 gün üst üste mutlu olduğum gün öleceğim diye.
2 tam gün olmadan mutsuzluk dayandı kapıma
Sana söylediğimi hatırladım.
Gün içinde..
Şu an evde yalnızım ve sadece ölümden korkuyorum.
—ben ondan korkmuyorum.
—ben ondan korkuyorum...
—yok olmak… Ölmek…
İkisi arasında çok fark var...
Yok olduğunda bazen istediğinde birileri için var olabilme "lüksün" var ama öldüğünde geri dönüş yok. Ölmeyi zaten bilemeyiz ki...
Her ölümle hep "anı yaşamak" klasiği gelir aklıma!
Anı yaşadı ve öldü denmez ama hiç kimse için
O kadar doluyum ki.
Düşünsene... Nen var dedi başka biri canım sıkkın dedim.. Niye, dedi. Boş ver dedim. "Geçer boş ver" dedi. Geçer mi? Ölüm gerçekten geçer mi? Ölüm korkusu geçer mi? Sadece yanılsama... Her ölüyle bambaşka şekilde hayata geçiyor sadece...
Hayata bir şey daha bırakıp gidiyor. Kalanlara bırakıyor üstelik. Kendisini bırakıyor. Gelip o an hayatın tam ortasına oturuyor.
Üzüntüsü, gölgesi, korkusu…
Herkes aslında ölen kişiye ağladığını zannediyor.
Ama aslında ağladıkları sadece ölüm...
Kendi ölülerine ağlayamayacak insanlar başka başka ölümlerde tüm gözyaşlarını akıtıyor.
Kapatmaya çalışıyorlar gözyaşlarıyla. Her kim ki gerçekten ağlıyor işte o zaman insan içine çıkmıyor!
Ölüm de insanın içine çıkamıyor! İnsan yaşarken kendi gücünü gösteremiyor! Sadece korkutuyor, biliyor ki insan unutur ama elbet kendisini bir gün yine hatırlar... Ölü çok, ölen çok, daha da çok olacak!
Yaşla birlikte ölüler çoğalacak...
Kimsenin ki diğerine benzemeyecek
Hep daha çok, hep!
Ben küçükken bir tek babaannem ölmüştü
Şimdi…
Sayamıyorum. O kadar çok ki
Daha da çoğalacak düşünsene
Başka ne gerçek var hayatta. Bu kadar derin hissettiğimiz. Hangi mutsuzluk bu kadar kalıcı!
Hangi gidiş…
Ne üzüntüsü, hangi ağlamamız!
Hangisi daha kalıcı…
Birinin bir daha geri gelmeyecek olanın ardından ağladığını gördükten sonra, onun günler sonraki gülüşü mü gerçektir ağlaması mı?
Hangisi onun daha çok aklında?
Hangisi senin daha çok aklında?
Kendi gözyaşın mı, onunki mi?
Ben bugüne dek ölüleri hep gördüm, ona ağlayanları… Bugün görmedim. Görmek için gitmedim… Gidemedim. artık kaldıramam... Yapamam gibi geliyor…
Benden küçükler gittiler,
Biliyorum, onlar da benim yaşıma gelince gitmeyecekler...
—Şimdi ölüm benim kucağımda ninnilerle büyüyor...
O büyüyen ölüm değil.. Kandırma kendini. Ölüm bir anda olur. Sen bile istemezsin o an belki sadece geç kalmışsındır istememekle ya da isterken istediğinin farkında bile olmayacak kadar şuursuz. Başka bir açıklaması yok, ölümün bir anda olur. Bir anda olduğu için böyle olur.
Ölse neye benzerler biliyor musun?
Öldüklerinde dünyanın en çok yaşaması gereken insanı olurlar. Yaşasaydı derler... Hep derler. Yaşadığı zamankinden daha çok yaşasaydı derler. Ölünün tüm kusurları unutulur. Üstelik o ölüyle hiçbir kusur yaşamamış kadar uzakmışsan bu daha bir kötü olur..
Sen bundan sonra en çok o kalanlara yakınsındır
Kalan tüm insanlara...
Kalanlar seni korkutmaya başlar.
Ölümüne sebebiyet! Yaşamana sebebiyet! İkisi içinde karşılığında bir insan. Sebep bir insan. İnsan sebepli yaşam. Yaşamın da ana maddesi ölümün de ana maddesi insan.
İkisi de sensin!
İkisi de sana çıkıyor.
Zıt, ama aynı.
Yaşamın başlangıcında da ölebilirsin. Şu gün şu dakika da. Yaşımızdan şikâyet ediyorduk nereye yakındık acaba, doğuma mı ölüme mi? Ne içindi bizim endişemiz? Yaşlanmak aslında neyin korkusu?
Ölümün mü?
Hani yoktuk? Yok olacaktık?
29 diyordun… Yolun yarısıydı belki değildi bile. Nerden biliyorsun yarısı olduğunu. Neyin korkusuydu o?
Harcıyoruz.
—en çok yapamadıklarımın
Öldüğünde yaptıklarını bile hatırlamayacaksın..
Yapamadıklarını yapmak için süreç mi var önünde?
bir şey mi bekliyorsun?
—bana yumruk atıyorsun, yüzüme vurma
Kendime atıyorum. Sen de sebepleniyorsun…
—kana buladın.
Kişisel bir şey, tüm gün belki de iki cümle üst üste kuramamış olmanın verdiği bir boşaltım. Ben bugün "ölümüzden" kime bahsettiysem hepsi "başın sağ olsun" dedi. Ben hayatımdaki tüm ölüleri hatırladım yine dedim. Sözü değiştirdi...
Sözün değişmemiş olmasının verdiği bir şey belki de...
Üzgünüm.
Tüm gün üzgündüm yine üzgünüm.
—Ben başın sağ olsun demeyenlerdenim… Ölüm kelimesini salt bir ölümle bağdaştırmayanlardan... Ama onlar çok bizler azız... Onlar başın sağ olsun der..Bizler irdeleriz ...İşin dört tarafını görür ve de bu yüzden acı çekeriz... O yüzden sende bana kustun... Ayna oldum sana… Sana ayna tuttum kendini görmen için... O yüzden belki de sağanak halinde bana yağdın...
Evet, o aynayı sen bana tutarken kendine de tuttun.. Kendime attığım yumruğu o kadar derinden hissettin...
Şu an bir nebze daha rahatım. Üzgün olduğum gerçeği değişmeyecek. Üzgün olmazsam sanki ölüm bize kıs kıs gülecek. Güç. Güçlü olan ezilmişi görmek ister. Gördüğünde ancak çekilir bir müddet gider. Görmezse kötü.
Yalvarmak gibi düşünsene... Vicdan… Ona istediğini verip gitmesini seyretmek ama geleceğini bilmek. Gelmesini istemek. "var git ölüm bir zamanda yine gel."
Kimindi bu söz…
Karacaoğlan
Türküsü varmış.
Biz insanlar da çok güçlüyüz aslında
İnanılmaz derecede güçlü. Nasıl ne derece bir zorluk olursa olsun hepsi geçiyor anasını satıyım! Hepsi bir şekilde geçiyor yahu!
Yine dönüp bambaşka hissediyorsun
Biliyorum lanet olsun birkaç güne kadar unutacağım ve o unutmuş benle mutlu olacağım düşünsene.
Ne kadar basit!
—bir anda değiştirebilirsin aslında her şeyi... Çokça yakındığın şey bir anda görünmez olur gözüne… O zaman ben neye neden küfür ettim olursun, çok kötü bu…
Keşke yalnız bana benzediğin için sevseydim seni. Keşke bu yetebilseydi. Ben beni bile çoğu kez sevmeyi bırakırken sana nasıl bağlanacaktım. Bu komik, bu saçma. İnsan kendisine âşık olabilir mi?
Sen yapabilirsin bunu biliyorum. Sen bunu başarabilirsin. Ama sen kendine benim benzediğimi düşünmezsin asla. Sevmek eksik bir şeyleri kapatmak demektir. Ben kendime seni benzetirken böyle yaparım. Ama yine de korkarım. Sense hiç ama hiç bulaşmazsın bu yola. Sırtını dönersin bana. Kendine çevirirsin yüzümü. Çekersin usulca. Baktığımı bilirsin.
Sana ben cümle kurduğumda bana “beni biliyorsun” dersin. Ben senin cümle kurduğunda “bana benziyor” derim. Her şey böyle başlar aslında. Bu “âşık” olunan tarafların farklılığını getirir.
Ben de kendimi seviyorum ama çirkinleşmiyorum severken. Başkasının beni benim kadar seveceğini, eksiklerini benimle kapatacağını kabul edebiliyorum. Bunu aşabilirim. Çünkü ben hep bir eksiğim. Bunu aşıyorum, her daim. Aşk, aşmaktır. Eksik parçayı bulmuş olma yanılsamasıdır. Görünmeyen eksiği, kendinde bir parçaya yapıştırır, bir parçaya yontarsın. Oturtursun. Bazen bir ses gelir; inleme, ağrıma, yabancılama, arada bir düşme ama yeniden yapışmayı isteme sesi. Yaparsın. Yerleştirerek. İtinayla, korkarak. Kırmadan.
Sen kendini çalı çırpı ile örttükçe, sana yaklaşana bok püsür muamelesi yaptıkça, sana yakalaşanı sadece ve sadece kendine sıvadıkça, su ile yıkandığında kaybolacağını bildikçe... Ben bunu biliyorum ve yetiyor. Gerçekten yetiyor.
İşte ben bu yüzden kendimi seviyorum sadece, başka da bir şey söylemiyorum.
Sense kendini sevip diğerlerini sevmiyorsun, sevmediklerini söylemeden de sen olamıyorsun.
Onun hakkında yazmamı bekliyordu. Yerinde sayıyor, duramıyor; hatta bazen geri adım atıyor, gülümsüyor, çokça da kızıyor, daha daha çok da yalnız kalıyordu. Yalnız kalmadığı anlarda bambaşka bir vücuda sanki kendisine aitmiş gibi dokunuyor, bir başka ait olmak isteyenin gözlerine bakıyordu. Kadını neredeyse benim gözümün arkasında s.kecekti de güya görmeyecektim. O bakacaktı bana sadece. Uzaktan seyredecek. Bunu yazıp yazmayacağımı, yazarsam ne kadar duygularımı yansıtacağımı merak edecekti. İçten içe..
Onun anlattıklarının yüzümde birer ifadeye dönüşmesi çok çok çabuk oluyordu. Cümlelerinin sonu beklemeden gözlerime birer hayran bakış oturuyor, cümlenin sonunu ben tamamlarsam aynı olacağını hayal ediyordum. Benden bir tane daha vardı karşımda ve bu daha evvel hiç bu kadar mutlu edici bir şey olmamıştı. Nefret ettiğim kendim, onunla güzelleşiyor. Çok sevdiğim ben, onunla çirkinleşiyordu.
Onunla sanki seneler yaşamış gibi. Günlerce konuşmuş gibi. Paylaşmış gibi. Hissettireceği her şeyi biliyormuşum gibi. Çünkü ben hiç kimseye konuşmadığım, sadece kendime kurduğum cümleleri kurmuştum ona! Ben kendimle tam 26 yıldır yaşıyorum, onunla da öyle. Çok iddialı değil mi! Evet, öyle.
İddia benim işim değil. Ama ben zaten o söz konusu olunca kendim değilim ki... Dışarıya yansıyan ben değilim ki. Savunmasız değilim bu kadar. Bu kadar çabuk karar veren ve kendinden emin değilim ki… Kırılmış gibi tüm kabuğum içerisinde elimle tutabildiğim kadar yakın bir beden var. Hissediyorum vücudumun en çirkin yerlerini, elimin altında hepsi.. Bakıyorum ve tiksiniyorum bazen. Bazen sadece aynaya bakınca seviyorum. "Suretinin sureti" ne de olsa... Ona bakarken de aynadaki beni görüyorum. Seviyorum bu halimi. Elimle dokunabildiğim kadar yakın, ama tiksindirici, ama aynadaki kadar güzel kızı bana anımsattığın için seviyorum onu. Ona yazmayı, ona konuşmayı!
Ben severken bu kadar savunmasızım aslında. Ben karşımdakinin tüm o iğrençliğime rağmen benimle birlikte aynaya bakmak istemesine hayranım. Ben sevgiyi böyle yaşadığım için seviyorum sevmeyi. Ama, ama…
Bak o var şimdi. Onu seveyim onunla bakayım istiyorum. Biliyorum o yerinde duramıyor. Geri sayıyor. Yazmamı istiyor. Yazarsam ne kadar içinde onun olacağını merak ediyor. Nasıl kafamdaki kendini dağıtmayı başaracağımı görmek istiyor. O başaramadı ya, belki ben yaparsam o da yapabilir umudunu yeşertiyor. Bunu bekliyor. Ben yapamazsam o hiç yapamaz ama bunu bilmiyor. Henüz bilmiyor…
Dostoyevski’nin 1846 yılında yayınladığı İnsancıklar romanından sonra yazdığı bu romanında kişilik bölünmesi halinde bir Golyadkin çıkar karşımıza.
İlk önceleri diğerleri için yaptığı “ötekileştirme” halini bu kez kendisine yönelten Golyadkin küçük bir Golyadkin yaratarak kendisine ikizi kadar benzeyen, üstelik aynı işi yapan, ismi, cismiyle her şeyiyle o olan adamdan şikâyet etme evresine geçer. Ona içten içe ne kadar kızsa da çok sinirlenip mektuplar yazsa da şaşırtıcı derecede haklı gördüğü bir yön bulmaktadır bir noktada. Sonra o noktadan kilometrelerce uzaklaşıp kızmaya devam etmesi de şaşırtıcı ve izlenesidir.
Etrafındaki herkesten şikâyet etmek için doktora giden Golyadkin, birdenbire kendinden şikâyet etmeye başlayan biri olarak bulur kendini. Şikâyet ettiği tarafları değiştirir, oklar kendisine yönelir. Kendi ötekisini yaratarak doktoru dâhil herkesin yaptığını yapar kendine. Bu küçük Golyadkin’i kendisi hariç herkes çok ama çok sevmektedir artık.
Doktoru onun hayatıdır. Bir nevi imgesel yükünü sırtına alıp romanda yerini bulur. Ona olması gerekeni gösteren ne kadar şikâyetleriyle gelmiş olsa da seçmesi gereken yolun herkesin istediği ve beklediği yol olması gerektiğini bilen. Doktoru “öteki”ni ısrarla bu hayatın içine çekmeye çalışmaktadır. Bir “öteki” doğar Golyadkin’den. İnsanlardan şikâyet etmeye fırsat bırakmayacak, tüm okları üstüne çekecek kadar çirkin olabilecek bir öteki. Ötekinin gözünden artık hayat başka hayat, insanlar başka insanlardır. Şikâyet etmeye gerek duyulmayan insanlar. Golyadkin yarattığı ötekiden hayıflanadururken insanlar onu dışlamaya devam ederler aslında. Kendinden olmayanı kabul etmeyen toplum profili er geç meydanda…
Ötekileştirdiğimiz her şeyin anlamını bizimle genişletip, bizimle daraltan bu romanda “öteki” aslında çok kritik bir noktada durmaktadır her insanın hayatında ve bu kitapta.
Kendi yarattığımız / kurguladığımız / söz hakkı vermediğimiz ve yüzleşmekten durmadan kaçtığımız / reddetmek için çırpınıp durduğumuz tüm haller aslında herkesin içinde olduğu kadar bizim de içimizde mevcuttur. Herkeste gördüğümüz çirkinlikler bir şekilde bizim hayatımızı ele geçirecek güçte içimizde yaşamaktadır.
İnsanın yeterliliklerini tanıması, ne kadar kötü olabileceğini öncelikle kendinde görüp benimsemesi ve hazırlıklı olması esastır.
Öteki romanına bu yeterlilikleri ile ilk kez karşılaşan Golyadkin diğerlerine yaptığı gibi kendini de ötekileştirme yoluna gitmiştir. Ama eni konu vardığı nokta bu cümleleri kurduğu insanın konumu düşünülerek “Ben.. şey… iyiyim ben.” dir!
İnsan lekesi! Bizi güçlü ve güçsüz kılan lekeler. İçimize başkalarının bulaştırdığı ve bizim onları tüm ruhumuza sıvarken çirkinleştiğimiz. Lekelerimizin temizlenmesi için el attığımız her evre bir tür lekeyi dağıtmaya dönüşmekte. Korkmamış gibi davranmak, yaşamamış gibi yapmak, cesurmuş gibi görünmek... Bambaşka lekelere dönüşen onlarca eylem neticesiyiz.
Bir arayış.. Hep bir sonraki için içimizde kalmamış olan duyguların arayışı. Lekenin izini lekenin altında aramak. Temizlendiğini sandığımız yerde aramak.-mış gibi yapmak. Lekenin içini görememek, görmek istememek. (bkz. Onun öldürdüğü anda, yüz ifadesini görmeyecek kadar uzak olmak aslında.) Tatmin. Ortalamanın üstünde bir davranış biçimi.
Bilinmelidir ki her leke sadece başka bir lekeyle anlaşılabilir.
Terk etmek(nokta(.)) Terk Edilmek(ünlem(!)) İkisi de bir noktadan doğan iki hareket. Eşit. Hiç olmadıkları kadar.
Bir arayış.. Hep bir sonraki için, içimizde kalmamış olan duyguların arayışı. Hep bir önceki adımın aynısını atmaya çalışırken bulmak kendini. O adımı atamamak. Atacak kendilik bırakmamak. Son leke / kalıntı / iz / nokta ile birlikte hepsinin birbirine benzemesi. Kalan kendi dışında tüm lekeler eşit.
Ve terk edilen söyler: " Tıpkı diğerleri gibi."
Terk eden söyler: "Sonra uyandım ve koyduğum yerde bulamadım kendimi."
Her insan bir leke.
Bırakılan leke çeşitleri: (bkz. Sigara dumanı)
— Biri senin tam suratının ortasına yapışmış bir iğrençlikle bırakır lekesini. Gözünü başka bir noktaya odaklama isteği uyandırır. O noktada tüm lekeler birbirine benzemeye başlamıştır artık.
— Seni teğet geçen bir leke çeşidiyle -mış gibi yapmanın lekesi. Hiçbir şey göründüğü gibi değil ki.. Teğet geçenle birlikte olur insan, bir başkasının lekesi.
Kadının terk etmesi/ ezmesi/ harcaması/ hırpalaması, evrensel açıklaması: ortalamanın üstünde eylem olması. Kadın bunu yapabilir ama yaptığının karşılığını hep bir eksik olarak almaktadır. Erkek hep yeni baştan başlayabilirken kadının kaybettikleri onun yenisiyle eski yenisi arasındaki farkı getirir.
Bkz. İçerisindeki tıpkı kendisi gibi olan "lekesi / izi" çıkarılan balıktan geriye hayata dair "pişmişlik" ve asla eskisi gibi canlı ve inandırıcı bakmayacak bir çift göz kalmaktadır.
Kadın tekrar konuşur: "Sonra uyandım ve koyduğum yerde bulamadım kendimi."
Kendi içimize koyduğumuz bir başka kendi lekemiz başka bir leke aracılığı ile sökülmektedir. Kendini bulamayan bünye artık eskisi gibi bakmamaktadır kendisine...
"Telefondan hayat, kulaklıktan hayatın fon müziği akacak. Sonunda ikisi birleşecek geriye ne hayat ne de müzik kalacak."
Hayat lekelerin birleşimiyken ve insan başlı başına başka bir lekeyken hayatın maddesi olduğumuz her insanlık halimiz bir başkasının lekesi olacak. Kendi lekemizin üzerini kapatacak. Bir yığın farklı leke, bambaşka insanlar doğuracak. Hiçbiri de asla bir öncekinin aynı olmayacak. Kendimiz ise başka bir lekeye dönüşüp hayata mütemadiyen yamanacak. Hiçbir şey aynı kalmayacak. Bu böyle bir ömür sürüp gidecek. İnsan hiç ama hiç bu hale alışamayacak!
Bu yazı kendini anlatmaktadır. Kısa filmi anlatmamaktadır.
Bu kısa film kendini anlatmaktadır. Yazıyı ise atlamamaktadır.
Kısa film: Leke --- Klecks (2004) Yön:Tan Tolga Demirci