20080821

ortada kuyu var yandan geç


Birine dair yargılarda bulunmak o kadar kolay ki. İnsanlar da hep kolayına kaçmayı sever nasıl olsa. Yargılar vardır ortada, kişi vardır tam sağında. Solunda da bir boşluk. Bir el uzanır taaa tepeden alır seni iter bir hamleyle. Ya ortaya düşersin. Ya da boşlukta kaybolursun. Ama asla yerinde durmazsın hamle oyunu çıkışında.


Kendini gördüğün yerde görülmezsin.


Zaten olduğun yerde hiç değilsindir artık. Tabii o elin baktığı açıya göre. Hiçbir zaman seninkine uymaz. Çünkü zaten senin baktığın yerden bakmaz sana.


Senin baktığın yerden bakmayı başaranlar mı?

İşte onlar sen gibidir. Seni anlar, dinler, tanır.


Diğeri de çokca yadsır!


Varsın öyle olsun.


Bana yakın olanlar yakın olmaya devam dursun.


Onları ne ben bırakırım ne de onlar beni bırakır. Diğerleri kendi hayatlarından ilham alır ve "bana göre" oldukça kendi gözlerine aldanır.

HARD CANDY/ LOLİPOP (2005)







Yönetmen: David Slade,
Senaryo: Brian Nelson
Oyuncular: Patrick Wilson / Jeff Kohlver

Ellen Page / Hayley Stark


Güvensizlik olgusunun yeni temellerinden birini de internet alemi kucaklamaktadır. Sanal olarak görüşen ve birbirlerini tanıyormuş / tanımış süsü veren insanları yüz yüze görüşme beklemektedir. Zaten bu iki insanın da karşı cinsten birini görme isteği ile yanıp tutuştuğunu düşünürsek, yüz yüze görüşüp bir şeyler “paylaşmak” da amaç olur.

Bu şekil bir kullanım alanı olan sanal alemin iki aklıselim karakteri de ülkemizde yanlış mesajlar verebileceğinden dolayı gösterime sokulmayan film Hard Candy / Lolipop filmine konu olmuştur. Kızımız, Gemini ödülünün sahibi olan melek yüzlü oyuncu Ellen Page, 14 yaşında toy bir güzel Hayley’i canlandırmakta ve farklı projelerde de yer almış Tutku Oyunları · Little Children (2006) filminin Brad Adamson rolünü üstlenen Patrick Wilson, Hard Candy’de 32 yaşında moda fotoğrafçısı Jeff rolünü üstlenmektedir. Jeff ve Hayvey’in ev buluşmasında bitten sohbetlerinin ardından yaş sınırları düşünüldüğünde sonu belli dediğimiz film farklı çatılardan atlama yarışına tutulur ve izleyiciyi başlarda koz Jeff’in elinde olduğu düşündürülerek birden bire işin rengi değişir. Hayvey’in akranı denilecek kızlarla fotoğraf çekimlerini evinde yapan Jeff’in evinde tırnaklarını çıkartmış bir şeytan ortaya çıkmaktadır Hayvey’den.






İzleyiciye önceleri bunun sorunlu bir kız çocuğunun komplo teorileri olduğuna inandırsa da Hayvey’in eteğindeki taşlar döküldükçe Jeff’in foyası ortaya çıkmaktadır. 14 yaşındaki bir kızdan sadece empati kurması dahilinde yetecek sinirsel duygu hali ekranlara çok net yansımaktadır.

Tek mekan ve iki oyuncu ile çok az müzik kullanarak çekilen film, ağlama, bağırma ve sinir yüklü ses tonlarıyla içi dolu ve sağlam temelli replikleriyle bizleri geröeye oldukça yetmektedir.

İzleyiciyi Jeff’in masum olduğunu zaman zaman düşünerek ya da en azından bu şekil bir cezayı hak etmediğini düşünerek büyük bir ironinin içine hapseden kurgu, elini kolunu bağlı olmaktan kurtaran işkencecisinden bir evin dışına dahi çıkmayacak kadar yakın duran ve uzaklaşmayan durumu Haneke filmlerindeki bilhassa Funny Games‘te yer alan ruh halini anımsatmıyor değil. “Defol git şu evden!” diye izleyicisini bağırtan ve “Gidemedin değil mi uzağa!” diye pis pis sırıtan Hayvey’in yüzünde bir başka unutulmaz Arno Frish sekansını görmedim değil.









Hayvey’in psikopat ruh haliyle ama bir intikam kiniyle dolmak için bile genç olduğunu düşünsem de çilli ve toy genç kız rolünü çok iyi başardığını söylemek gerekir. Kızın zeka küpü duruşunu an ve an ortaya çıkardıkça filme bağlanıyorsunuz. Üstelik filmde başarı ile gerçekleştirdiği ve pek çok erkeği benim etkilendiğimden daha çok etkilediğine inandığım “hadım etme töreni” akıllara zarardı diyebilirim. Görüldüğünde çocuk bakıcılığı yapan genç kız imajı verircesine film boyunca alnındaki küçük çizikten akan kan dışında hiç kan görmediğimiz filmde ses efektleri ve Hayvey’in her türlü durum ve hal üzerine çıkardığı mimik ve repliklerle inanılmaz bir heyecan atmosferi oluşturulmuştur.

Vizyona girdiği dönemde afişi çok ilgimi çekmişti, meğer film sadece afişten ibaret değilmiş. Eliniz ve zihniniz boş dönmeyeceksiniz bundan eminim…


20080820

"ODTÜ BİZİMDİR!" - Odtü'deki kaçak binalar üzerine öğrenci Ozan Ersan'la röportaj



Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ile Melih Gökçek arasındaki gerilim tırmanınca,  “ODTÜ bizimdir.” sloganıyla hareket eden ve eğitim yuvalarının türlü hadiselerle bu şekilde gündemi meşgul etmesine sinirli olan arkadaşlar arasındanKimya Bölümü öğrencisi olan Ozan Ersan’la sıcağı sıcağına bir sohbet gerçekleştirdik. Pazarola okuyucularını bir de ODTÜ’lü öğrenci gözüyle bilgilendirmek istedim…

Yasemin ŞAHİN:ODTÜ’deki binaların kaçak olmasına dair ceza tutarının ödenmemesi durumunda yıkılacağı söylenen binalar hangileri, siz biliyor musunuz?

Ozan ERSAN:ODTÜ’deki binaların neredeyse tamamı bu listeye girmekte. Fen-Edebiyat ve İstatistik binası, kütüphane hatta rektörlük binası bunlardan birkaçı.

Y.Ş.:Bunların hepsinin kaçak olduğu doğru mu?

O.E.:Evet kaçak.

Y.Ş.:Sizce Melih Gökçek böylesi bir gerekçeyi öne sürmek için neden bu zamanı bekledi?

O.E.:Bu okul burada 50 yıldır eğitim hizmetini vermekte. Melih Gökçek’te Ankara’da 15 yıldır görevini sürdürmekte. Bu zaman kadar karışılmıyordu. Fakat birkaç olayın üst üste gelmesi mevzuuyu gündeme taşıdı. Bunlardan Eymir Gölü’nün şehre yakın olması ve doğal yapısı itibariyle çekiciliği Melih Gökçek’in isteme sebeplerinden biriydi. Bunun yanı sıra arsenikli su tartışmalarında ODTÜ Türkiye’nin güvenilen bir kurumu olarak suyun arsenikli olduğunu ve içilmemesi gerektiğini açıklaması Melih Gökçek’in güvenini zedelemiş bulunmaktaydı. Ama tüm bunların yanında okulumuzun bundan öncesinde şehrin dışında kalıyor oluşu ve yeni yapılandırmayla şehrin merkezi haline gelmesini asıl sebep olarak görmek mümkün. Ümitköy, Hacettepe, Elvankent, Balgat’ın gelişmesiyle şehrin merkezinin ODTÜ’ye doğru yaklaşması ve bu kadar büyük bir arazinin bu kadar boş olması rant isteğini artırdı.
Y.Ş.:Sizce binaları yıktıktan sonra ne olacak, sonuçta Eymir anlaşılır bir sonuç halka açmak vs. durumları var, peki binaların yıkılması halinde ne yapılacak?

O.E.:Zaten binaların fiyatı çok fazla değil, ODTÜ’nün ödeyemeyeceği bir tutar da değildir. O yüzden yıkılamayacağını biz biliyoruz, Melih Gökçek de yıkmayacağını biliyor. Rektör de yıkılamayacağını biliyor. Dediğim gibi asıl dert bununla gündem oluşturarak, Eymir’in ya da başka arazilerin üzerine göz dikmek.

Y.Ş.:Öğrenciler olarak örgütlenip çeşitli eylemler yapıyorsunuz, bunlardan biraz bahseder misin?

O.E.:İlk etapta internet üzerinden bir oluşum ortaya çıkmıştı biz bunu hem gayri ahlaki hem de istediğimizi tam olarak anlatamadığını düşündüğümüz için, aynı zamanda politik olarak da cinsiyetçi bir söylem olmasından kaynaklanarak ODTÜ öğrencileri tarafından benimsenmedi. Daha başka bir oluşum gerçekleştirildi. Bunlar birbirine alternatif olarak devam eden bir şey değildi. O da diğerleri de  bir yandan devam ediyordu.  Fakat 150 kişi olarak gerçekleştirdiğimiz toplantıda bunun sonrasında “ODTÜ bizimdir.” adıyla bir şeyler yapmaya çalışıldı. Burada çok farklı fikirlerden insanlar bir araya geldi. Ortak fikrimiz Melih Gökçek’in okula dair yapmış olduğu bu hareketi protesto etmektir. Biz bu hareketi aslında sadece ODTÜ’ye özel bir şey olarak görmüyoruz. Dikmen Vadisi de aynı zamanda yıkıldı ve yerine rant sağlayan, lüks yerler yapılmakta. Aynı şekilde Mamak’ta da kentsel dönüşüm adıyla yapılandırması sürmekte. ODTÜ’yü de rant sağlamanın bir aracı olarak kullanılmaya çalışıldığını vurgulamak istiyoruz. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin önünde 24 Temmuz günü gerçekleştirdiğimiz eylemde Dikmen Vadisi Platformu da bize eşlik edip, destek oldular. Çeşitli sivil toplum kuruluşlarıyla farklı fikrilerden insanlarla bu yıkıma karşı beraber mücadele ediyoruz.

Y.Ş.:Bu eylemlerinizin başarılı olacağına inanıyor musunuz?

O.E.:Kimsenin de aklında Melih Gökçek gelecek ve burayı yerle yeksan edecek diye bir fikir de yok aslında. Bunu yapacağına inanmıyoruz. Bunun yanında yaz okuluyla birlikte 2000 insan var şu an okulda, okul nufüsu daha fazla olmasına karşın yaz dönemi olmasına rağmen yaptığımız eylemde çoğunluğu sağlayabildik. Ama nerden baksak bu eylemlerle bizim tek fikrimiz var, “Okul yıkılacaksa biz yıkarız, başkası bunu yapamaz!.” O sebeple de başarılı olunacağına inanıyoruz. Beraber hareket etmek bile bizim için bir başarı şu anda. Biz zamanında farklı şeyler için yine bir araya gelmiştik Yemek fiyatlarının artışı için yapılan boykotlarımızda fiyatları %25 kadar aşağı çekmeyi başardık. Okul bizimdir ve bura ile ilgili olan her şey bizi ilgilendirir tavrı hakim bizde. Dolayısıyla beraber hareket ettiğimiz her şeyin altında bir başarı mutlaka var ve olacaktır da.

Y.Ş.:Eymir Gölü’nün halka açılması durumunda sizin rahatsızlığını ne olacak, ne düşünüyorsunuz?

O.E.:Şu an oraya ODTÜ kimliği olan kişiler ve o kişilerin konukları girebilmekte. Bizim temel derdimiz oranın dışarıya açılmasına engel olmak falan değil. Orası halka açılmayacak orası zenginlere açılacak. Şu an bile orada yemek yemek oldukça pahalıyken bu halka açmak adıyla ele geçirildiğinde çok hoş bir doğal sit alanı olması lüks yerlerin oraya yapılacak olması demektir. Asıl gaye bu. Gökçek nereyi yıksa lüks semt haline getirdi. Orayı paylaşmamak gibi bir derdimiz yok bizim. Orayı halka değil zenginlere açması asıl sorun.

Y.Ş.:Bir Hacettepe öğrencisi de olsam da ODTÜ’yü gerçekten seven bir insanım. Bu tarz bir şeyle gündeme gelmesi benim de merakımı kamçıladı ve okulun esas sahipleri olan sizden biriyle söyleşmek ve fikirlerini almak doğru olandı. Teşekkür ediyorum zaman ayırdığınız için eklemek istediğiniz bir şey varsa alayım ve sohbetimizi sonlandıralım.

O.E.:Son olarak şunu belirtmek isterim ki, biz paylaşımdan kaçan insanlar değiliz. Bizim sıkıntımız okulumuzu gerçekten ihtiyaç sahibi olanlarla paylaşamıyor olmak. Teşekkür ederim.








25.07.08- Bu röportaj Pazarola Dergisi Ağustos sayısı için tarafımdan hazırlanmıştır.

20080817

Güneşe Bakmak - Ölümle Yüzleşmek / Irvin Yalom


Birer ölümlü olarak ölümü gözeterek yaşamak durumundayız. Kimi zaman bunu bir korkuya dönüştürsek, kimi zaman hiç farkında olmasak ya da üstüne yürüsek de o hep bizimledir. Ölümün insanlar üzerinde olumsuz bir duygulanıma sürüklüyor olması oldukça sık rastlanan bir durumdur. Irvin Yalom bu son kitabını 77 yaşında ölüme daha yakın hissettiği vakit yazmış ve bunu da kitap içerisinde dile getirmiştir. Hastlarının izniyle onların hayatlarından örnekler vererek ve ölüm korkusunun türlü maskelerle insana geridönüşünü irdeleyerek bize sunmuştur. Her psikiyatristin (ya da psikologun) yapması gerektiği gibi yeri geldiğinde kendisine dönmüş ve bize bugünü yarını olmayan her an karşımıza çıkabilecek insanlığın en kaçınılmaz korkusunu ve bununla savaşmanın öncelikle bu korkunun tanımını yapabiliyor olmaktan geçtiğini açıklamıştır.

"Korkunun ecele faydası yok." cümlesinde anlatılanla paralel, ölümün yüzleşilmesi gereen bir yaşayış parçası ve onunla yüzleşmenin " güneşe bakmak" kadar zor olduğuna vurgu yaparak bizleri bilgilendirmeye çalışmıştır.

Ayrıca söylemeden edemeyeceğim, çeşitli filozoflardan (Epikouros, Spinoza, Nietzsche, Platon...) örneklerle onları gerçekten anlamış birinden bunları okumak ayrı bir doymuşluk hissi yarattı.

Ayrıca bu korkunun ne zaman ve nasıl yaşayışta vuku bulacağının hiçbir zaman belli olmadığı ayrı bir fark etme zorunluluğunu getirir.

Yine bir Irvin Yalom kitabı ve yeni bir farkındalık diyorum. Nokta.

20080815

Düşünkara Fanzin 4.sayı üzerine


Bildiğiniz üzere bendeniz Tospağa ve saz arkadaşları bir fanzin yayınlamakta. 3 sayı yol kat etmiş ve bunun bir arpadan daha uzun bir yol olduğunu düşünen biz, 4.sayı için kolları sıvadık. Sıvadık sıvamasına da gel gör ki bizim Tospağa bir dönüşüm yaşadı bu arada. Belki bir bok böceği olmadı, olamadı bir Gregor Samsa ama Düşünkara Fanzin baş kişisi müzik adamı Jesterdvine artık fanzine sadece yazılarıyla katkı sağlayacağı yolunda açıklaması ve bizim hatun kişi Tospağa'nın başlayan stajı (TÜİK/Strateji Geliştirme Dairesi) bu süreci erteleme sebebimdir özlü bir cümle kurmasına sebep oldu. Tabi buna yaz dönemi salmışlığı adı da verilebilir. Aslında bu açıklamalara bile lüzum yoktur ya neyse... Okuyucu değerlidir. Meraklı okuyucu Düşünkara'nın sevdiğidir. Merakı gidermek de bizim görevimizdir.

"Ha ne zaman çıkcak o zaman, poff" seslerine bir cevap da şurda:

işte burda.

20080814

Mantığın Gözüne Parmak Sokmaca


İleri...

Daha İleri...


Yürüyor, bazen sola dönüyor bazen sağa. Kafası yukarıda dik. Bakıyor, izliyor dikkatlice. Tüm bunların yanında en çok dikkatini çeken gülüyor olması. Öyle bir gülümsüyorki sanki ayak parmaklarından başlıyor enerji ve yayılıyor vücuduna.


Bir ileri ki...

Daha ileri...


Gülümsüyor ani bir şok yayılıyor vücuduna. Yine ayak parmaklarından başlıyor ama yukarıya ulaşmadan geçiyor. Çok da önemsemiyor. Yolun getirisidir elbet diyor. Her yol az biraz çetrefil olur ne de olsa, biliyor. Gülmsemesinin geri gelmiş olmasına seviniyor. Böyle iyi, böyle güzel. Keşke hep böyle olsa diyor. Ama bunu istemenin saçmalık olduğunun farkında.


İleri...

Daha da ileri...


Yürüyor, gülümsüyor. Yanından birileri geçiyor ama bakmıyor. Fark etmek istemiyor. Yola odaklanmış devam etmekte. Yolun sonunu da merak ediyor azıcık ama; bu ona yoldayken merakla yüzüne yayılan gülümsemeden daha az mutluluk verici geliyor. Sonra aniden yolun sonunu yanıbaşında buluyor. Tırmalıyor kendini, mutsuz çünkü, vuruyor kafasına, istemiyor görmeyi, kapatıyor gözlerini bir süre.


Sonra yürüyor...

Daha da yürüyor...


Aralıyor gözlerini. Yol yine mutluluk verici, gözleri ayak parmaklarıyla uyumlu yine sanki. Böyle iyi diyor, böyle güzel. keşke hep böyle olsa diyor ve susuyor. Aynı şeyi kendine tekrarladığı için kızıyor.

Sonra yine ani şok etkisi yine aynı yerden ayaklarından hedef alıyor.

Nasıl olsa tüm vücudumu esir almayacak diyor. Alışkanlıkmış gibi o şoktan etkilenmeden yürümeye çalışıyor. Ama o engel olmaya çalışmadıkça şok yayılıyor. Takati kalmayacasına sarıyor vücudunu. Sonra direnmenin zamanı diyor. Ve tüm gücüyle o şoku atlatıyor. Çünkü o yolda gülümseyerek yürümeyi daha çok seviyor. Bunu arzuluyor. Çok isteyerek yola baktığında oluyor, neyseki oluyor. Tadını çıkarıyor bu halin. Sanki gülümseme olmayan organlarına da yayılmakta. Hatta iki kanadı varmışcasına mutlu o şimdi.

Bu iyi, bu güzel.
Çokca yeter, uzunca gider.
Keşke hiç bitmese der ama kendini tekrar etmek istemez. Susar ve gülümser.


İleri...

Daha ileri...


Yolun keyfini çıkara çıkara yürüyorken karşısına ve evet yolun tam ortasına bir ağaç düşer. Üstelik düştüğü yere yavaşca köklerini de salmaktadır. Bizimkisi zıplar, parçalar, durdurmaya ve aşmaya çalışır. Olmaz! Ağlar,dövünür, yolun o ağaca yardım edip kendisine yolu açmıyor oluşunu gördükçe kızar.


Hani kanatları da vardır belki uçar sıyrılır derken, dener ama mutlu olmadığı için kanatlar fonksiyonunu yitirmiştir. Bir müddet ağacın dibinde dinlenir, bekler belki geçer diye o köklerin dönem dönem kendini sarmalamaya çalışan ani şoklar olduğunu keşfeder ağacın dibindeyken. O dipteyken o şokları yeniden yaşar. daha bir acı verenini. Çünkü artık şok yaşarken yolu görüp devam edememe hali daha bir etkendir. Yolu göremeyince direnemez şoklara. Kendine şaşırır ben bu şoklara nasıl direnmiştim ki diye. Güç bulamaz, cesaret bulamaz. Bunalır, sıkılır, ağlar, üzülür. Bunlar kötüdür.


Kendini bir hamleyle gökyüzünde bulur. Yola doğru bakar, aşağıya. Kafasında bir ağırlık hisseder. Kafası hariç hiçbir yeri çalışası durumda değildir. Kalbinin bile attığından, duygularının var olduğundan, hiçbirinden emin değildir. Sanki beynine vurgu yapmak isteyen bir şeylerinin esiri olmuştur. İşte o vakit anlamıştır. Mantığının gözüne parmak sokulmuştur. Çalışması emredilircesine hızlı bir gidişattır bu. Hemen toparlar, gökyüzünden aşağıya bakar ve o yolun dışında bir yere konar. Kanat falan değildir ya onu konduran oraya, hani mantıktır, beyindir. Sen beni çağır diye ben gelmedim diyendir.
yazıdaki resim ben tarafından yapılalı çok olmuştur.

20080813

monolog


Hayata dair yapmak zorunda olduklarımız ve yapmak istemediklerimizin neden bu kadar kesin çizgilerle birbirinden ayrıldığını anlamıyorum.

Bu tıpkı duyguların mantığı anlamaması gibi bir şey aslında.

Zorunlulukları sevmenin mümkünatı olmayan bir hal olduğunu da farkındayım. Sevdiğim, yapmayı istediğim şeylerin hayatıma zorunluluklarım kadar somut katkısı olmayacağını düşünmek istemiyorum ya da.

Hayatın içerisinde zorunlulukların yapmak istediklerime yakın olma durumunda yapmayı artık istemeyeceğim öngörüsünü daha evvel yaşadım. Güzel sanatlar okumaya meyil etmiş ve ettirilmişken bu meziyetimin zorunluluk olmasını istemediğimi fark ettim.

Ama peki bu hep böyle midir ki?

- Böyledir.


O zaman ben bir şeyleri yapıyorken illa sevmeyi de beklemek zorunda olmamalıyım. Her zaman sevdiğimiz şeyler iş olarak elimize geçmeyecek. Hatta hiç kimse sevdiği işi yapmaz, işini sevmez.


-Yazmak dışında desem?


Yazmayı seviyorum. Ama içine kaygı girecek olsa sevmezdim.

Duygularımla hareket etmeyi seviyorum, ama içine kaygı girecek olsa tercih etmezdim.

20080812

Sabun Köpüğü mutluluk



Sabun köpüğü kıvamında mutlulukların bir gün yürüdüğüm yola damlaya damlaya ayağımı o yoldan dışarıya kaydıracağını nerden bilirdim ki?

Sabun köpüğünün neden yuvarlak olduğunu sorgulamamak gibiydi, mutluluğu sabun köpüğü kıvamında kabullenmek.

Bir sabun köpüğünü elinde tutmaya çalışmak gibiydi onun olduğu hayata tutunmak.



Sabun köpüğünü gördüğünde hayran hayran bakan çocuklar gibiydim bir müddet. Amacımdı mutlu olmak. Gerekli olan her şeyi hali hazır edip bekledim, ama tekrar göremedim onları.

Geride bıraktığım yola baktığımda ne çok uzun yol kat etmiş ve ne çok mutlu olmuştum. Ama şimdi hiçbir şey görmedim. Yerler aşırı kayganmış ve bırakmışım geride. Yüzümü gökyüzüne dikip bakmışım yeni sabun köpüklerine.


Yenilmemişim o yola, kaymamış ayağım, düşmemişim aşağıya. Şimdi nerede benim yüzümü gökyüzüne çevirecek mutluluk diye bakınca görmedim bir şey. Döndüm yüzümü karaya. Ayağım kaydı sonunda. Çıktım o yolun dışına. Garip bir hüzün ve boşluk var ama sabun köpüklerinin güzelliği hala aklımda, olmadıklarındaki şaşkınlık ve korku da yanında.

Nen var kuzum?


Kendim gibi bir adam buldum uzun bir aradan sonra. Kirpi konuşturup, balık tutarken kolunu balık tutmuş balıkçının o hiç kimsenin göremediği kolun balık şeklinde oluşunu bilen biri.

-Aaa, koluna ne oldu?
-Balık yuttu!

Artık sen de biliyorsun. Ama görmemekte direniyorsun. Balık şeklinde o kol artık. Bütünleşmiş acısıyla.

-Bügun neyin var?
-Sevgilimden ayrıldım.

Artık sen de biliyorsun. Bugünkü benin kendi istemiş ve bütünleşmiş acısını. Ben görüyorum, sen sormaya devam ediyorsun.

Bir kirpi vardı ya cümlelerimin taa en başında, işte;

Kirpiyle konuşan adam: Bilge Karasu
Kitap: Göçmüş Kediler Bahçesi.

Okunduğu tarih: Göçmüş Tospağanın kendine dönüş günü.

Bu kitabı okuyan herkes bunu bilmeyecek. Tıpkı o kolsuz adamı görüp balığı görmeyecek, benim o günkü acımı hissetmeyecekler gibi. Ama ben sayesinde şu vakit bunu bilecek.

Peki ne değişecek?!

10.08.08

20080730

20080728

10 kilo patlıcan 5 milyon amcam ya da Milena'ya mektuplar - Kafka



Kafka'nın aşkı Milena'ya mektuplarını okurken, 10 kilo patlıcan 5 milyon amcam aşk kokmuyordu. Kafka'nın Milena'ya aşkını nasıl zamana yayarak anlattığını merak ededururken, 10 kilo patlıcan 5 milyon amcamın merak edilecek hiçbir aşkı yoktu. Belki şu vakit uyuyanlar küfrediyordu. Haşaa ben yapmam öyle bir şey, anca Kafka'nın aşkını patlıcan gibi kurutma transına bırakırım kendimi şöyle.

Anneden bir ses:
-Aşağıya in de patlıcan al, kurutalım.

Gidip adama an ve an bana yaptıklarını anlatma fırsatı doğmuştu artık, mutluydum...

Ama bir an vazgeçtim.
Kafka'ya döndüğümde yüzüne "farkında mısın aldatıldığının" deme isteği uyandı içimde. Milena şu sıralar pek rastladığım kadın profilinin aynıydı gözümde. Evli olmasına rağmen başka bir erkeği kendine hayran bırakmış, bu hayran olma halini de almış sarmış sarmalamış kopartmıyor bedeninden.

Kadınların kendilerine aşık olduğunu ya da hoşlandığını anladığı erkekleri ellerinde oynatma oyunları pek bir bilindiktir. Lanet ederim böylelerine. İnsan denen varlığın hiçbiri alet edilmemeli bu tür oyunlara. Nasıl bir doyum alırlar bundan anlatamam. Erkek peşinde koştukça, onun için bir şeyle r yapmaya çalıştıkça zora koşarlar durumu. Böylesi insan profili bizim ülkemizde lise çağında çokca çizilebilir. Huy edinenlerinki ömür boyu devam eder.

Erkek doğası itibariyle duygularını en çok belli eden olmak zorundadır. Bunu bilen kadın kişisi farkında olmasına rağmen zora koşandır. Unutmamak gerekilen şey o dur ki, kadınlar aptal değildir. Aptalmış gibi davranmayı çok ama çok iyi bilir.



Milena'ya dönecek olursak, evlidir. Ama ısrarla Kafka'nın hakimi olma yolunda gidip gelir. Henüz kitap bitmedi belki ama sonunu tahmin dahi etmek istemiyorum.

Kendini paralayan bir erkek.
Sırılsıklam aşık bir erkek.
Ve ne yardan ne serden vaz geçen bir kadın.
Üstelik dönem dönem Kafka'ya aşık olduğunu bile düşündürüyor kadın!

Bu aşk mıdır?
Hayır?


Sık rastlaşmak mümkün:
Akla gelenler:
Genç Werther'in acıları.
Kolera Günlerinde aşk.
Jules et Jim.
Salomé'dir ki, evet Nietzsche!
.....

Sadece filmler ve kitaplar değil. Bunu siz de biliyorsunuz...


İşin garip yanı böylesi kadınlar kimseye aşık değildirler. Daha evvel Jules et Jim'de yaptığım yorum gibi:

Sadece ve sadece kendilerine aşıktırlar. Bırakın böylelerini bir kenara. Kalsınlar yalnız. Süründürün tepkisizliğinizle. Bakın nasıl da köpek oluyorlar. Köpek oldukları vakit sevecek bir şey bulamazsınız onda.

Ama tavsiyem odur ki:

İzleyin bu manzarayı doyasıya....

İzlemeyenleri de biz izleyelim; onlara bu aşkın yazdırdığı romanlarda, filmlerde, şarkılarda...

Yağmur güncesi'nin katkılarıyla ek 1:

Sana büyük bir sır söyleyeceğim
Zaman sensin
Zaman kadındır ister ki hep okşansın
Diz çökülsün hep
Dökülmesi gereken bir giysi gibi ayaklarına.
Bir taranmış
Bir upuzun saç gibi zaman
Soluğun buğulandırıp sildiğin ayna gibi.
Zaman sensin, uyuyan sen
Şafakta ben uykusuz seni beklerken
Sensin gırtlağıma dalan, bir bıçak gibi...
Ah bu söyleyemediğim işkencesi hiç geçmeyen zamanın
Bu mavi çanaklarda kan gibi
Durdurulmuş zamanın işkencesi
Ah bu daha beter işkence hiç mi hiç giderilmemiş istekten
Bu göz susuzluğundan sen yürürken odada
Bense bilirim büyüyü bozmamak gerektiğini
Daha beter seni kaçak
Seni yabancı bilmekten
Aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan
Tanrım ne ağırdır sözcükler
Asıl demek istediğim bu.

Hazzın ötesinde sevgim
Hiç bir zararın erişemeyeceği yerde bugün
Sevgim
Sen ki benim saat-şakağımda vurursun
Boğulurum soluk alıp vermesen
Tenimde bir duraksar ve yerleşir adımın.
......

Sana büyük bir sır söyleyeceğim
Korkuyorum senden
Korkuyorum yanın sıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri
El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan
Korkuyorum senden.

Sana büyük bir sır söyleyeceğim
Kapat kapıları
Ölmek daha kolaydır sevmekten
Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam
Sevgilim.

Luis Aragon

ek2:
unuttuklarım var ama temennim şudur:
unuttuklarım kendi kendini hatırlatıyor ne de olsa...

20080723

Tutunamayanlar - Oğuz Atay


Tutunamayan:
(Disconnectus Erectus)
"Beceriksiz ve korkak bir hayvandır. İnsan boyunda olanları bile vardır. İlk bakışta, dış görünüşüyle, insana benzer. Yalnız, pençeleri ve özellikle tırnakları çok zayıftır. Dik arazide, yokuş yukarı hiç tutunamaz. Yokuş aşağı kayarak iner. (Bu arada sık sık düşer.) Tüyleri yok denecek kadar azdır. Gözleri çok büyük olmakla birlikte, görme duygusu zayıftır. Bu nedenle tehlikeyi uzaktan göremez."



Belki biyografiler içinde bigoyrafi denilebilir. Başlangıcı zor bir yolculuktu. Tutunamayanlara kitabına tutunmak, tüm tutunamayanları selamlayıp tutunacak birkaç dal bulup dışarıya kendini atmak. Kısacası kitabı bitirmek zor oldu. Zaten Turgut'un da ima ettiği şey Tutunamayanlar'ın öyküsünün hiç bitmeyeceği değil miydi? Belki kitabı bitirince gözleri kendimize daha çok çevirip ne çok tutunamayanlar listesine geçecek vukuatımız var, bir inceleyiveririz. Selim'in listesine eklemediği Turgut gibi biz de kendi kendimizi listeye ekleyecek hayatımızı şekillendirecek(!) bir düzensizlik bulur, ona tutunuruz.

Ya da gerçekten hayatımızdan menunuzdur bunu bir kitap olarak akıllara kazır, rafa kaldırırız. Zor olanı ikincisi bunu itiraf etmek gerekli!

Hayat hiçbir zaman düzenli bir şekilde çok güzel ya da düzenli bir şekilde çok dipte yol almamakta. Tutunamadığımız pek çok an akıllarda çivi gibi kazınmakta. O anların her birinin ölüm gibi bir dürtüyle gün yüzüne çıkma hali bizleri kalanlar - gidenler, iyiler - kötüler mevzusunda çetele tutmaya zorlamakta. Bu kitabın intihar etmiş Selim'in ardında bıraktığı bir mektup neticesi arkadaşı Turgut'un onun hayatının profilini "başkaları" içerisinden çekip çıkartmaya çalışırken aslında ne denli kendini görmeye çalıştığının anlatımı yatıyor. Bizlere aktarılırken cümle parçacıklarının bazen ağır toplara dönüştüğüne, bazen de ufo görmüşcesine merakla ne olduğunu anlamaya çalıştığımız anların tek tek zihnimize kazındığına şahit oluyoruz. Kitabın ilk 100 sayfası karın ağrısıyla geçerken ve şizofrenik hallerini alıp etiket gibi yapıştırmaya ihtiyaç duyduğumuz Turgut'un kendince konuşmaları ve ölmüş olduğunu anlattığı arkadaşının ona verdiği cevapları bir türlü anlamlandırmamak kitabın ilerleyişini bir süre duraklattı. ama sonradan başka başka hayatlara yüzümüzü çeviren Oğuz Atay bir katakule neticesi o bunalımdan çıkarıp noktasız virgülsüz tüm imla kurallarının ihmali söz konusu olan bir 100 sayfalık serüvenin tam ortasına bıraktı kitabı yeni bir sayafya geçince değil bırakmak cümlelerin noktaya virgüle ihtiyaç duymadan nasıl da kendine sahip çıktığını hala şaşkın olan bana gösterdi sonrasında gelen selimin onlarca sayfalık mektubu sevgisini ve belki de hiç olmayan hastalığının kendini nasıl da hayattan men ettiğinin anlatımı oldukça duraksattı...

Durmak lazım.
Oğuz Atay'ın bu 700 küsür sayfalık romanını okumak lazım.
Anlatmamak ve merak ettirmek lazım.
Tutunamayanların bitmeyen öyküsünü başka bir tutunmayandan dinlemek lazım.



Genç Werther'in Acıları - Goethe


Goethe'nin 18. yy'da yazmış olduğu bu kitap Almanya'da Romantizm adına yazılmış ilk mektup-roman olarak anılmaktadır. Kitabın döneminde gençliği etkisi altına aldığı ve birçok intihara sebep olduğu, hatta Werther'in giydiği mavi frak, sarı yelek v çizmelerin döneminde moda yarattığı, Napoleon'un bile bu kitabı sürekli yanında taşıdığı söyleniyor. Bunlar benim kitabı fark etmeme sebep olan unsurlardan birkaçı. Keza tüm bunlar kitabı övmekten öte, kitabın aslını okuyan bana da hissettirilesi şeylerdi. Biraz geriye dönüp o dönemi düşündüğünüzde, bu tür bir romanın "iz bırakmadan" rafa kaldırılması imkansız...

Tek kelime ile "aşık" denilebilecek bir insanın barındırdığı tüm duygulanımları barındıran ve hayali arkadaşı Wilhelm'e yazarak içini boşaltan Werther, romanı 1772 tarihinde bir baloda tanıştığı Charlotte Buff'a olan aşkından esinlenerek oluşturmuştur. Charlotte da tıpkı romandaki gibi başka biriyle evlenmek üzere olan bir kızdır ve Goethe ona olan aşkını uzun yıllar içinde barındırmıştır. Hatta bunun daha ayrıntılı açıklamasını Kendi Hayatımda Şiir ve Gerçek kitabında şöyle itiraf etmiştir:
" Beni sevindiren, acı veren ya da ilgimi çeken her olayı imgeye, bir şiire dönüştürme ve böylelikle olaylarla arama mesafe koyma huyumdan ömrüm boyu vazgeçmedim. Bu nedenle de bildiğiniz yapıtlarımın tümü büyük itirafın parçacıklarıdır."

Goethe, Werther olarak öyle içli bir anlatım oluşturmuştur ki, çekilen acının her demi okuyucuya aktarılmakta içinde gözyaşı tomurcuklarını da barındırmaktadır.

Kolera Günlerinde Aşk (Gabriel García Márquez/1985) kitabının film çevirisini yakın bir dönemde izlemiş ve karşılıksız aşkın işlenişine hayran kalmıştım. Bir başkası tarafından çılgınca sevildiğini bilen bir kadının portresini ayrı bir hayranlıkla izlemiştim cinsiyetim gereği. Genç Werther'in Acıları(Goethe/1774) kitabının bu kitaptan daha evvel yazıldığı düşünülürse çok daha değer verilmesi gerektiği ortada...

Okuyucuyu 25 yaşında 3 aylık bir süre zarfında oluşturduğu bu karakter Werther'le özdeşleşmeye çağıran Goethe, oluşturduğu kurgu neticesinde kitabın yayınlanma sürecini ve Werther'in kendi ağzından an ve an ölüm kararını, etrafındakileirn yaptıklarını ve sanki gerçek bir olaymış izlenimi verircesine cenaze törenini dahi vermekte. Kişisel ve toplumsal varlığının arasındaki çatışmayı ve bireysel tutkusunun toplumsal sorumluluk üstüne yansımasını, çatışmalarını bizlere gerçekci bir dil ile aktarmaktadır. Bir gün nefret ederken diğer gün gerçek sevgisinin coşkusunu bizlere ironi yoluyla ama bunun dahi farkında olduğunu sezdirerek oluşturmuştur. Mektup arkadaşı Wilhelm'e de bunu sıklıkla vurgulayan Goethe içinde olduğu aşkın belki de en acı ama en kurtulası yolunu seçmiştir.

Beni oldukça derinden etkilemiş olan bu mektup-romanı tekrar okumak çok çok büyük bir keyifti, o keyfi yaşamış insanları burada görebilmek dileğimdir...

...

20080722

Bızzzt...Miyav...Höyt... efektleri üstüne

Fark ettim ki bir şeyler tükenmeye başlayınca kıymete biniyor. Hayattan nefret ettiğin anlarda sevdirmeye çalışanın çok oluyor. Az evvel okudum bir blog ziyareti esnasında, kişi ölmek için kararsız kaldığını buyurmuş. Merakımdandır sıklıkla, yapılan yorumları okudum. Hemen bir teselli havası.
"-Geçecek."
Oysaki hayatı sıradan yürütürken kimse yardımcı olmaz bu kadar insana. Ancak, orada burada bilhassa en uçta! Ya da işte arada bir yazınca...


Aslan bile kükremezse ne kadar sakin ve tüyleri seyredilesi bi yaratıktır.
Keza sokmayan arıların vızıltısı alışılmış sinekten tek bir doz farkı barındırır. Ama sokacak diye ağzı gözü sarkıtır.

-Sadede gel!
-İlişkiler....

Kişilerden biri durağanlığa bir dem vurdu mu yerinden hoplar öteki. Durağanken alışılmış yaşanır aslında. Alışmış olmaktan nefret eden bi bağırır.

Öteki titrer.
Bir aslan miyav dedi, minik arı bızzt dedi.

Olmasına alışılmışları yaşatmayın. Boşuna da bağırmasın insanlar. Hayat devam ederken tutun elinden insanların. Zor gün dostu olayım sonra belki iyi gün dostu yapar diye kastırmayın. Önce iyi gün dostu olan belki en çok sevilenidir. Bunu düşünün ve yanında olun. Daimi...

20080719


Bildiğim, öğrendiğim,
öğrenmek için kendimi paraladığım
her şeyi unutmak istiyorum!



aslinda bir konu var- yasemin mori

20080716


Bazen o kadar şaşırıyorum ki, rahatlık tepiyor insanları. 180 derece değişiyor pek çok yüz. İfadesiz bırakıp şaşkınlığa yardım ediyor hararetle. Ben insanların bu hallerine çok şaşırıyorum. Hele de bir çocuğa annelik yapan insanların düşünce ve davranış kombinasyonuna afallayıp kalıyorum. Ya karşılarındaki insanların hiç düşünmediğini düşünüyorlar ya da kendileri aslında düşünmek gibi bir eylemi yababilme yetisine hiç ama hiç sahip değiller. Çocuklarını nasıl kandırıyorlarsa diğer insanları da öyle kandıracaklarını sanıyorlar. Anne olunca çocuklaşıyor beyinleri, bir zamanlar diğerlerinden olduklarını unutuyor olsa gerek kimileri. Bir dönem sadece çocuğa odaklanıp kalıyorlar. Sonra geçiyordur belki, belki...

Aslında kadından korkulur derler ya, anne olan kadından daha bir korkmak lazım. Annelik hissi çok menem bir şey, kontrol edilmediğinde kötü sonuçlara yol açabiliyor.

20080707

İnternetin Yüz Karası hırsız site: Revolution Magazine / www.divxvoice.com





Cibilliyetsiz İnsanların Hırsızlık Yaparak Site yaptım zannettiği Bir Ortamdayız!

İşte o site:

Revolution Magazine

www.divxvoice.com

ve çalıp çırptığı üstüne bir de yazılarımı yayınlamak için oluşturduğu kategorinin var olduğu yer:

http://www.divxvoice.com/category/sinema-mudavimi


Diğer blogum
'daki yazılarımı haber dahi vermeden, Feedburner denen güncel yazıları takip olayına üye olmuş ve yazılarım yayınlandığı gün kendi sitesine kopyalamış bir kendini bilmez var karşınızda. Sitesine ne bir yorum bırakabilecek alan, ne de kendisine ulaşabileceğimiz bir e-posta koymamış hırsız tek bir gönderme dahi yapmadan ne bulduysa sinema ile alakalı alakasız tüm yazılarımı uzuncaaa bir süredir yayınlamakta.

Yazılara yorum bırakılmasına dahi izin vermeyen cibilliyetsiz kişi sadece benim sitemi kopyaladığı kısma bunu yapmamış dolayısı ile daha ne çok vukuatı var siz tahmin edersiniz artık!!

Sitesinin içerisinde "ben tospağa olarak" "çok sevdim bu filmi" "bizim çıkardığımız fanzin" vb. cümle kalıplarını kendisi oluşturmuş gibi hiç çaba harcamadan OLDUĞU GİBİ kopyalamış!!!!!!

Sitenin adı bile TÜRKÇE değilken, Türkçe sevgisine neden bakışı
yazımı yayınlamış!!!!!


Yaptığı saçmalığın bir an önce farkına varması temennisiyle, bu yazıyı da o rss takibine üye olduğunu bilerek ona sunuyorum, ayrıca siz de bilin böyle densizler yaşıyor ve sanal ortamı nasıl da şuursuzca kullanıyor!

öz:LANET OLSUN SANA,

Revolution Magazine

www.divxvoice.com'un adminiyim

diye geçinen şaklabana!

çalıntı içerik

orjinal içerik

site otomatik olarak yazılarımı kendi adı altında yayınlamakta ve şu an kendi kendini afişe ediyor!


Basın Açıklaması

İlk pikniğimizde okkalı bir tokat yedi manavcı, ikinci piknikte ise basın açıklaması yaptı domates.
Budur!



Esin kaynağım iç-mihrak'tır.
Sanki, sanki devamı gelecek...

20080706

Karaktersiz Karakter



Yeteneğim tasvip edilemeyecek derecede kötü, başkarakterin kardeşi, annesi rollerini bile layık görmüyor yazar. Bugün yine bir insan kostümünün içerisinden seslendim insanlara. Tutturamadım bir hikayeyi, romanı giremedim içine bir çırpıda. Layık gördükleri şey bir işyerinin çaycısı olmak gibi bir şey burdan bakınca. Ne olduğunu da söyleyim kalmasın içinde bak sonra: kuzeniyle parka gitmiş, akrabalarıyla okey oynamış gece olmuş yatmış, sabah olmuş kalkmış.


Oysa ben çocuk kitaplarının karakteri, eğiticisi, her şeyi yaşadıklarıyla öğrenen ve çocuklara öğretmek için o olayı tekrar tekrar yaşayan kişisi olmak isterdim. Belki şu sıra 100 temel eser içindeki bir esere can veren karakter olmam gerekse bile 5 vakit namaz kılar yine o karakter olabilirdim.

Ama olayın özü bu ya, basit bir çocuk kitabı karakteri olacak karakterim yok. Yeteneksizim. Bir tek insan kostümü giyerek var olabiliyorum. Okuyucuyken bile daha mutluyum, insan olmaktan. İnsan olunca gözünün önüne başka olamadıkların geliyor. Bürünemediğin roman karakteri vasıfları bir bir sıralanıyor. İnsanken görüyorsun hepsini. Bir aşkı bile romanlardaki gibi yaşayamıyorsun. Eksik bir çok şey. Hiçbir şey ordakiler gibi değil, ama yine de olmak istiyorsun ordakiler gibi. Olamadığın için daha çok okumak istiyorsun. Hayatı eş zamanlı olarak onlarla da sürdürüyorsun. Bazen üç, beş karakter birden olduğunu seziyorsun. Ama sonra bi bakıyorsun ki insan olarak uyanmışsın, her şey dünde kalmış. Mesela dün çocuk kitabı karakteri olamadın, bugün büyükler için bir şeyler döktür bari diyorsun. Yeri gelince melankolik, yeri gelince katil, yeri gelince zeka küpü, yeri gelince kandırılmış, saf, yenik, ölü... Romanlardaki insanken olduğun kadar çekici değil ki! Onların başı sonu belli. İnsanken "o hal"in doyumuna varmaktan öte, "bu hal"den nasıl çıkarımı düşünüyorsun lanet olsun ki. Doyum yok, tat yok, bir yöneten yok. Her şey senin elinde... İyiye gidemezsen senden bilirler, kötüye gidemezsen yine senden... Suçu atacak bir yazar yok meydanda. Sen olanın sorumluluğu sende, kötü olanı da kolay yoldan Allah'a havale eyle. İnsan olup karakter olamamak böyle bir şey işte. Karaktersiz karakterin bile ilhamı insanken, insanı asla o karakterlere eşlememekte direnmekte.

Zaten eşleyemeyen başka bir kişi de "yazar" bu ilmuhaberde. Olamadığı karakterleri yazarak yaşamaya çalışmakta. Ama açıklıkla söylemeliyim ki beni o karakterlere çevirmemekte pek bir üstün çaba göstermekte. "Zaten bu hikaye bitince karakter de bitecek." sanıp, kapıları bir bir kitlemekte. Oysa bilmiyor ki, insan ölür ama karakter asla ölmez. Ölü bir karakter bile insanda yaşar. O insan da bazen yazar, bazen de sen, ben, Jül Sezar!


20080705

Anket no:2 En deli kim?

İlk anketimiz olan "Kaplumbağalar uçar mı?"dan sonra yayınladığımız "En deli kim?" anketi de kapanmış bulunmakta. Ne zamandır yazayım yazayım diyorum ama dayanamadım. Sonuç tüyler ürpertici sayın seyirciler! Pek çoğunuz Tospağa'yı görmediniz bile ama onun deli olduğunu düşünmektesiniz. Görenleriniz için daha fazla delil var elinizde farkındayım ama bu deli oturtması niye?

Efendim söylemlerim mi verdi bu izlenimi, söyleyiniz? Deli olmak ne demektir izah ediniz? Deli olmanın bir dönüşü var mıdır bunu da bilmek istiyorum. Peki ya deli değilsem ve ilan ettiğiniz şeyin aslı yoksa bu durumda kendinizi nasıl hissederdiniz bilmek istiyorum? Deli olduğuma dair delillerinizi Faucault'a göndermenizi istiyorum? Ne kadar uyuşmakta tarihi ile görmenizi istiyorum?

Son olarak bu vasfı onurla taşıyacağıma inanıyorum ve size çok teşekkür ediyorum...

haberin yok, yanlış anlaşılıyorum

Bazen konuşmak eylemi kişileri birbirinden uzaklaştırır. Konuştukça bir profil belirlenir gözlerinin önünde ve o profil artık ön yargıları aşmış daha bir somut halde canlanır gözünüzün önünde. Sonra "aslında"lar vuku bulur konuşmanın içinde. Konuşmanın "yanlış anlaşılma" kısmının söküklerini tek tek dikmeye adaydır kendince. Yanlış anlamak kolaydır, yanlış anlaşılmak da kolaydır. Ama peki ya bu iki eylem içinde doğru olan nedir?

KPSS sınavından henüz çıkmış bi arkadaşım "Dört yanlış bir doğruyu götürüyormuş, haberim yoktu, pek çoğunu salladım oracıkta." dedi. Belki hiç yanlış yapmadı, ya da 4 tane yanlışı birden yaptı. Yanlış diyip çizdiler/çizecekler üstünü. Teorik kısmında olaayın böyleyken, matematik her yerde diye bağıranlara bir ispat daha çıkıyor matematikten nefret eden benden:

Bir şeyler anlatırken dört cümlen de yanlışa işaret ediyorsa bu doğruydu diye kıvranmaya ne lüzum var. Dört yanlış bir doğruyu götürür ısrarla. Bunun üstüne bir de yanlış anlama sosunu eklemeye gerek yoktur, zaten soslu olan makarnaya.

Dolayısı ile bu ön yargı değildir, bu yanlış anlaşılma değildir. Bu sadece anlatamayan bünyenin çektiği bir ızdıraptır. Gösterdiği yüzün aksini iddia edenlere müstehaktır.




20080704


Bazen Ankara'ya başka şehirlerden misafir gelmişim gibi muamele yapmayı tercih ediyorum. Ve tüm o şehirlerden Ankara özlemimi getiriyorum. Sonra o kadar özlediğim şehirde bir o kadar özleyeceğim dostlarımı görmek istiyorum. Anlatmak istiyorum özlerken eş zamanda yaptıklarımı.
İnsan özlerken her şeyi yapabilir. Özlerken yemek yer, özlerken yazı yazar, özlerken seyreder hatta özlerken düşünür. İşte özlemek o kadar büyük bir boşluktur; içi türlü hallerle doldurulası...

Bir gar otobüsü,
Bir o kadar sıcak hava,
Ve birçok Ankara var içimde şu an