İnsan içine çıkıp tüm gün gülümsemek zorundasın. Bu kendinle kaldığın son birkaç gece. Aynanın karşısına geç ve deneme yapmaya başla. Profilden mi daha yakışıklı görünüyorsun önce bunu kontrol et. Daha evvel hiç bakmamış gibi. En son insan içine çıktığından aylar geçmiş, yaşlanmış olabilirsin. Dişlerini göstermelisin. Hayır olmuyor. Şu kaşlarındaki sinir uzuvlarını onarmalısın. Şimdi olduğun insan olmamalısın. Senin için gelecek onlarca insan var. Onların karşısında gayet eli açık takılmalısın. Gülümsemek. İşte bu, anahtar kelime. Kelimelerin ne kadar ruh halini ele verecek olsa da gösterilen her diş o kelimelere birer maske takacaktır. Dişlerini temizlemeyi unutma. Şimdi. İçinden tüküreceğin yüzlere bir bir göstereceksin onları. Yeni insanlar olacak hepsi. Hiçbirini tanımak istemeyeceksin. Ama onlar seni tanımak için yanıp tutuşuyorlar. Gözlerinin içine bakan onlarca insan. Belki elini sıkmak isteyecek biri. Sana dokunmak. O an el sıkmayı bile nasıl başaracağını merak ediyorsun. Sağ eldi değil mi? İnsanlarla konuşmak. Hiç tanımadıklarınla. Paylaşmak bir şeyler. Onları etkileyecek birkaç cümle kurmak zorundasın. Onlar senin ilk kurduğun cümleden etkilenmiş bir şekilde seni izlerken saçmalama hakkı doğar sana. Etkilendikleri cümleyi iyi seç. Etki süresini izle. Tekrar kullanacaksın çünkü. İnsanları kullanacaksın. Sonra ufak bir sessizlik. Ağzından çıkacak ilk kelimeye hangi ses tonun eşlik etmeli. Sesinden etkilenecekler. Bazıları gülümsüyor olacak. Ben gülümsüyor olacağım. Çünkü kurduğun her cümle için hangi aynaya baktığını biliyor olacağım. Gülümseyenler sinirini bozacak en fazla. Çünkü orada sadece sen gülümsemelisin. Diğerleri ise sadece izlemeli, şaşırmalı, etkilenmeli. Sesinden, cümlelerinden, saçlarını karıştırmandan. Bırak etkilensinler. Her şey bitince git. Yatağa uzan ama önce dişlerine yapışmış insan parçacıklarını fırçalamayı unutma. Sonra da bir daha asla gülümseme. Yakışmıyor.
20091028
deli işiyiz
Deli işiyiz, birbirimizi dinlememeliyiz. Her insan gibi deliye kulak tıkamak gerekli. Ben senden bana kulak tıkamanı istiyorum. Ben sana yapamam ama sadece isteyebilirim.
İstiyorum. Bak konuştukça cümleler ağırlaşıyor. Kendini taşıyamıyor. Altında ezilmekten korkarım.
Kendim kendimi her cümle kuruşumda eziyorum. Ağırlaşıyorum. Korkarım ben bu haldeyken başkasının duymasından.
Ben ezilirken görmesinden
Biraz da cümlelerimi rüyalarıma saklamak istiyorum izninle..
Rüya görmek istiyorum...
İstiyorum. Bak konuştukça cümleler ağırlaşıyor. Kendini taşıyamıyor. Altında ezilmekten korkarım.
Kendim kendimi her cümle kuruşumda eziyorum. Ağırlaşıyorum. Korkarım ben bu haldeyken başkasının duymasından.
Ben ezilirken görmesinden
Biraz da cümlelerimi rüyalarıma saklamak istiyorum izninle..
Rüya görmek istiyorum...
Söz etmek istiyorum
Söz etmek istiyorum.
Bu ülkede herkes aynı şeyden söz etmek zorundaymış gibi bakıyorlar insana.
Sevgilisiyle sevişen kişilerin bulunduğu aynı sokakta eylem gerçekleştiren başkaları bahsediyor. Bakın orada yer altı çocukları vardı ve diğerleri sevişiyordu diyor. Aynı anda aynı şeyi düşünebilme yetisini ne vakit kazandık merak etmekteyim. Sevişen kişiler ülkelerini hiç düşünmeyen kişiler midir, bunu da düşünmekteyim. Bakış açıları, görüş farklılıkları her yandan sarmış durumda hal ve tavırlarımızı. Biz ki aynı şeyi yapsak bile farklı şekillerde yapan insanlarız. Neden sürekli onun bunun baktığı şekilde ve aynı zamanda olaya bakma telaşı var üzerimizde.
Sıradan bir muhabbeti bile siyasete, politikaya, ülkenin eksiğine gediğine bağlayan insanlardan ve her fırsatta kahrolsun manasına gelen sloganlar atan insanlardan nefret ederim. Bir dönem yazdığım Hiroshima Mon Amour yazımda adamın biri "iki sevgiliden söz etmiş orda devletler var, devlet" diye sataşmıştı. Ben ki o filmden söz edince o iki kişinin olunmaz aşkından da, bunun temsilinin iki devlet olduğundan da söz etmiştim. Yeri geldiğinde sadece ilişki gözüyle bakıp son cümlemde onlar aslında devletti deyip bitirmiştim. Ama yok, onların tek istediği benim sadece filmin politik duruşundan söz etmem, cümlelerime de bir iki sert mesej eklemem. Bu mudur?
Ben sizinle aynı bakmak aynı şeyleri söylemek zorunda mıyım? Aynı vakitlerde aynı şeyleri düşünmek zorunda mıyım? Bütünüyle ele alamaz mıyız hayatı? Kimi zaman kendimizi, kimi zaman memleketimizi düşünemez miyiz? İkisi aynı anda nasıl olabilir. Aynı anda olmasını beklemek sürekli ortalıkta kendi hayatını kurmuş ve düzeniyle yoğrulan insanların hepsini dışlamak mı demektir? Bağnazlık değil midir bu? Herkesin senin baktığın noktadan bakmasını istemek, başka nedir? Birileri tabii ki sevişecek. Hatta başka biri dünyanın bir ucunda açlıktan ölen bir çocuğun görüntülerini izlerken yemek yiyor olacak. Başka biri parmağına batan iğne için sızlanadururken diğeri de mayın tarlasında kolunu yitirmiş olacak. Ben kendi acımı unutup o an sadece kolundan olana mı odaklanacağım? Bunu yapmadığım zaman kötü mü olacağım. Okulumun bahçesinde haklı eylem yapan arkadaşlarımı bırakıp derse gittiğimde bana inek mi diyecekler. Aç çocuklar için para toplamaya çalışırken, öteki tarafta hayvan hakları adına çalışmalar yapan grubu mu kınayacağız.
Herkesin aynı anda aynı şeyi düşünmesi mümkün değildir. Bu çok çok iyi kazınmalıdır zihinlere.
Bu ülkede herkes aynı şeyden söz etmek zorundaymış gibi bakıyorlar insana.
Sevgilisiyle sevişen kişilerin bulunduğu aynı sokakta eylem gerçekleştiren başkaları bahsediyor. Bakın orada yer altı çocukları vardı ve diğerleri sevişiyordu diyor. Aynı anda aynı şeyi düşünebilme yetisini ne vakit kazandık merak etmekteyim. Sevişen kişiler ülkelerini hiç düşünmeyen kişiler midir, bunu da düşünmekteyim. Bakış açıları, görüş farklılıkları her yandan sarmış durumda hal ve tavırlarımızı. Biz ki aynı şeyi yapsak bile farklı şekillerde yapan insanlarız. Neden sürekli onun bunun baktığı şekilde ve aynı zamanda olaya bakma telaşı var üzerimizde.
Sıradan bir muhabbeti bile siyasete, politikaya, ülkenin eksiğine gediğine bağlayan insanlardan ve her fırsatta kahrolsun manasına gelen sloganlar atan insanlardan nefret ederim. Bir dönem yazdığım Hiroshima Mon Amour yazımda adamın biri "iki sevgiliden söz etmiş orda devletler var, devlet" diye sataşmıştı. Ben ki o filmden söz edince o iki kişinin olunmaz aşkından da, bunun temsilinin iki devlet olduğundan da söz etmiştim. Yeri geldiğinde sadece ilişki gözüyle bakıp son cümlemde onlar aslında devletti deyip bitirmiştim. Ama yok, onların tek istediği benim sadece filmin politik duruşundan söz etmem, cümlelerime de bir iki sert mesej eklemem. Bu mudur?
Ben sizinle aynı bakmak aynı şeyleri söylemek zorunda mıyım? Aynı vakitlerde aynı şeyleri düşünmek zorunda mıyım? Bütünüyle ele alamaz mıyız hayatı? Kimi zaman kendimizi, kimi zaman memleketimizi düşünemez miyiz? İkisi aynı anda nasıl olabilir. Aynı anda olmasını beklemek sürekli ortalıkta kendi hayatını kurmuş ve düzeniyle yoğrulan insanların hepsini dışlamak mı demektir? Bağnazlık değil midir bu? Herkesin senin baktığın noktadan bakmasını istemek, başka nedir? Birileri tabii ki sevişecek. Hatta başka biri dünyanın bir ucunda açlıktan ölen bir çocuğun görüntülerini izlerken yemek yiyor olacak. Başka biri parmağına batan iğne için sızlanadururken diğeri de mayın tarlasında kolunu yitirmiş olacak. Ben kendi acımı unutup o an sadece kolundan olana mı odaklanacağım? Bunu yapmadığım zaman kötü mü olacağım. Okulumun bahçesinde haklı eylem yapan arkadaşlarımı bırakıp derse gittiğimde bana inek mi diyecekler. Aç çocuklar için para toplamaya çalışırken, öteki tarafta hayvan hakları adına çalışmalar yapan grubu mu kınayacağız.
Herkesin aynı anda aynı şeyi düşünmesi mümkün değildir. Bu çok çok iyi kazınmalıdır zihinlere.
20091026
Düşünkara Fanzin Sayı 11 yayında...
Yıl: 2 Sayı: 11
Ekim - Aralık 2009
Ekim - Aralık 2009
Hep aynı mutluluk. Birinci sayı olmakla 11. sayı olmak arasında fark yok. Paylaşım doruklarda, yeni yazarlar yine bizimle yeraltını solumakta.
Hep bir öncekinden daha fazla olsalar da biz eşitiz. Okumakla yazmak arasında da fark yok. Fanzin olması tüm bu farklılıkları es geçerek bakmamızı sağlıyor. Destek olmak demek tüm bunların hepsi. Bizim desteğimiz ise özünde "insan" olması dolayısıyla çok ama çok kuvvetli... Bakan insanlar, baktıkça gören insanlar, fark edenler, soru sormak isteyenler, dahil olmak isteyenler...
Ekim-Aralık sayısı olarak çıkan bu sayıda neler mi var?
- - Ocun "Mantar Düştü;" dedi bizi de yazdığı yazının içine düşürdü.Mantar değildi kuşkusuz konusu..
- - Faruk Saim Akhan, "Soru" sordu. Sorduğu tüm soruların karşılığı sevmekle sevememek arasında gidip gelen iki kişiden doğdu. O an o kişinin yanıbaşında kulak misafiri olmuşcasına meraklı bakışlarla okuyacaksınız yazıyı...
- - Bir fotoğraf köşesi oluşturduk fanzinde. "f: 2,8". Mehmet Emre Yılmaz fotoğraflarıyla katkıda bulunacak bundan böyle. Bu sayıdaki fotoğrafın konusu "Çöküş"tü.,
- - Elendil Finrod, "Hayat Belirtisi Olmayan Bir Hayat" ile yazıda bize bir belirti bırakmadan çekti gitti. sanki biz konuşmuştuk onun yerine..
- -"Fiziksel Kayboluş" ile Ahmet Yeşilkavak Fiziksel Kayboluşa uğrayan tanrılarımızı, sahte tanrılarımızı, bizi ve sahip olduklarımızı eleştirdi. Bir tür Stendhal Sendorumu halini ve ölümsüzlük ütopyasını dile getirdi...
- -"Sürekli Sek Sek" ile Murat Uyanık, döngüsel olan ve düz olmayan bir düzleme oturtulmuş ilişkinin belli noktalarda aynı yere varan ama aynı kişiler olmayan halini ele aldı.
- -Raskolnikov "Anne Ben Kürt müyüm?" ile Yedek Parça Fanzin'den Raskolnikov'u konuk ettik...Bırakalım Kürt olmayı insan olmayı unuttuğumuz zamanları bize hatırlatan, her şeyin neden insan olmaktan öte bir anlama yedirildiğini anlamaya çalışan birinin ağzından aktarımıydı yazdıkları...
- -"Roman ve Sinema Yapıtı Olarak Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği" yazısı ile Hakan Bilge yine Düşünkara'ya tam destek verdi... Onun anlatımıyla filme bakmak ayrı bir keyifti.
- -Sersessiz, "Öyküler Boyutlar" yazısı ile hayatının küçük küçük öykülerini ve başka hayatların öykülerini birleştirdi. Öykü okumanın tüm bunların yanındaki hazzı hakkında ipuçları verdi..
- -Mehmet Çalışkan, "Tozlu Cenin" yazısı ile Ay ve Güneşi Tozlu Cenin'i tanımak üzere konuk etti. Onlar dokununca kalan parçalar sanki hayatın ta kendisiydi..
- -"Odam İnsanları" ile Beytepe Kaplumbağası oda//ev//şehir üçgeninin aslında sürekli çoğalan köşelerine inat sadece "çekmece" istiyorum dedi.
- -Kağıttan Gemi, "Cinler, Azadlar ve Eksikler" ile lambadan çıkan cine kendini azad ettirdi, 5 dileği vardı ve hepsi biraz eksikti...
- -Mahir Efe Falay ise "Kumar"la ilgili bir şeyle rkaraladı. Her insanın hayatının kumarını yaşarken oynadığını görebilmek bu yazıyla da mümkündü. Ama mümkün olmadı.
- -"Ölü Bedene Bıçak Saplamak" yazısıyla Yağmur Güncesi yine aramızdaydı. Hayat onun için tersine akmaya başlamıştı artık. Ölüme hızla koşarken hayatın taktığı bir çelme ile geri dönmek zorundaydı. Her gün saplanan bir bıçakla yaşamak...
- -"Deliler ve Gerizekalılar" yazısı Gece Yolcusu'ndan geldi. 1984 yılına yapılan atıfla 2084 yılına götürdü bizi. her yanımız deli ve gerizekalı kaynıyordu.
- -Kerim Akbaş, "Rüzgarın Ağlattığı Uçurumlar" yazısı ile sahte para ve reklam olmuş hayatımızın gerçek anlamını ve yağmurun yağışıyla boşuna kılınan tüm düşüncelerin anlatımını şirinin içine sakladı...
- -"Senin Adın" yazısı Shigella kendi neslinin intiharını gerçekleştirdi. Rüyalarında öpüldüğü yüz kendisine mi aitti?
- -Dewroomy ise hislerini yabancıladı. Ne zaman başladığını bilemediği bir sancıyı paylaştı..
- -Emrah Sarıgöl ise "Egolu Yazarın cenaze Merasimi" yazısı ile egosu yüksek yazarların hiç bilmediği satırları döktü Düşünkara'ya..."İnsan ne ile yaşar?" diye sordu ve cevapladı...
- ÇiziTEMA sayfamızda Mert Gürkan, Emre Yılmaz ve Cemal Keleşoğlu "Barış" konulu çizimleriyle yerlerini aldılar.
Yer aldığı noktalar:(ANKARA)
- Ardıç Kitabevi ( Turhan Kitabevinin üstü 2.kat)
- Ankara Kültür Evi ( Konur Sokak Leman Kafe bu kafenin altında kalıyor)
- Nazım Hikmet Kültür Merkezi Piraye Kafe
- Turhan Kitabevi
- İmge Kitabevi
- Kitap Kurdu Kafe(Selanik 48/7 Kızılay)
(başka mekanlara bırakıldıkça liste güncellenecektir...)
Şehir dışından erişmek isteyenlere itinayla kargo gönderilir.
dusunkarafanzin@gmail.com
Facebook tık.
20091021
güzel ~ çirkin
Bir gece daha bitsin istiyorum.
Bu gece bitsin.
Artık aldığım kararlara şaşıran bir ben var karşımda. Kararlarım düşündürmüyor beni, ben düşündürüyorum kendimi. Sadece kendimi düşünüyorum ve inan hiç de bencillik vasfına yakışacak güzellikte değilim.
Günlerce düşündüğüm şimdi dakikasında zihnimde canlanıyor ve ben zihnime söz geçirmek istemiyorum. Düşünmüş muamelesi yapıp sunmak istiyorum. Henüz istek sonrası gerçekliği yaşanmadı. Ama yaşamış kadar kesinim. Ben şimdilik böyleyim ve bir dostun da teyididir ki, çok "çirkinim".
"Çirkin olmak güzeldir" demişti biri. Neden yanına güzeli getirdiğini o da belki bilmemiştir. Ben ama bilmek istiyorum. Neden illaki güzel olmak zorunda "her şey", ben bunu bilmek istiyorum. Kararlar mı güzel gelmeli insana. Düşünceler o kadar çirkinken neden ki? Onca çirkinlik bizi kemiredururken neden güzelini alan mutlu olsun ki. Güzelin mi saklama ömrü daha uzun. Hissettirdikleri mi?
İnanmıyorum.
Geçenlerde kuzenimin yeni aldığı oyuncağını tam üç gün yanından ayırmadığına şahit oldum. Sonraki üç gün elinde başka bir yeni oyuncak vardı. Hepsi de güzeldi. Bir de ara ara dönüp oynadığı eski oyuncakları vardır. Kocaman bir sepetin içinde dururlar. Yıpranmış, eskimiş, belki lekeli. Kısaca çirkin. Yeni oyuncaklar evin her bir köşesindedir, üç günün sonunda çok bambaşka yerlerden çıkar. Yeri yoktur onların. Eskilerin yeri bellidir. Nerede bulacağını bilir. Ama arayışı hep yenilerdedir. Yeniler güzeldir. Eskiler de çirkin.
İnsan tüm çirkinliklerin yerini bilir. Güzelliklerle de üç gün eğleşir... Bir gün de yeniler eskir. Neticede kendine kalan hep çirkindir.
çirkin olmak güzeldir.
ya da
güzel olmak çirkindir.
20091017
İkinci Geçen
aydılanmaya gidiyor cümlelerimiz
birbirimize ışık tutan iki bireyiz
içimden geçeni söylemek isterken sana
senin içinden geçeni söylüyorum bir anda
senin içinden geçen benim cümlelerim oluyor sonra
aynı cümleleri, birbirimizin içinden "ikinci" geçenleri söylediğimiz anda kuruyoruz.
biz.
ikinci geçen hep birincinin karanlığını aydınlatıyor.
ışıldıyor ortalık
parıltılı,
çekici,
buna biz de aldanıyoruz artık
kurduklarımızla değil
yaşadıklarımızla varız o an
"diğerleri" gibiyiz
söyleyemediklerimiz içinde bir biziz
hep baştan alıyoruz, çok sakiniz
çünkü yolun sonuna gelince intihar etmek gerekiyor
bizse karşımızdakine kıyamıyoruz
uçurumun sonu müthiş bir aydınlık oysa
biz ise karanlık olanlarız
şimdilik birbirimize tuttuğumuz ışıkla aydınlanıyoruz
bu yetiyor.
"sanki" yetiyor.
Ben Ölümü Bilemedim
Evet, ben tüm cümlelerinden bugün kendime sadece ölümü yakın görüyorum. Kendim için değil üstelik... Tüm gün hayatımdaki tüm ölüleri hatırlatacak bir ölüyle yaşadım. Tüm gün o ölüyü düşünenlerle bir aradaydım. Telefonda, evde, yatağımda, kendimle... Ben hayatı hep başkalarının sözlerinden ben hayatı hep başkalarının ölümlerinden öğreniyorum...
Her ölüyle birlikte ölüm korkusu bir kez daha çıkıyor karşıma. Ya bir gün en sevdiğim ölürse... En sevdiğim kim benim hayatımda diyorum. Çıkmıyor bir en… O kadar çok ki… Ben hayatı onların sözlerinden öğrendiğim o kadar çok insan var ki, onlar o kadar çokken ben gidemem ki..
Kötü zamanlama. Sana demiştim bir kere 2 gün üst üste mutlu olduğum gün öleceğim diye.
2 tam gün olmadan mutsuzluk dayandı kapıma
Sana söylediğimi hatırladım.
Gün içinde..
Şu an evde yalnızım ve sadece ölümden korkuyorum.
—ben ondan korkmuyorum.
—ben ondan korkuyorum...
—yok olmak… Ölmek…
İkisi arasında çok fark var...
Yok olduğunda bazen istediğinde birileri için var olabilme "lüksün" var ama öldüğünde geri dönüş yok. Ölmeyi zaten bilemeyiz ki...
Her ölümle hep "anı yaşamak" klasiği gelir aklıma!
Anı yaşadı ve öldü denmez ama hiç kimse için
O kadar doluyum ki.
Düşünsene... Nen var dedi başka biri canım sıkkın dedim.. Niye, dedi. Boş ver dedim. "Geçer boş ver" dedi. Geçer mi? Ölüm gerçekten geçer mi? Ölüm korkusu geçer mi? Sadece yanılsama... Her ölüyle bambaşka şekilde hayata geçiyor sadece...
Hayata bir şey daha bırakıp gidiyor. Kalanlara bırakıyor üstelik. Kendisini bırakıyor. Gelip o an hayatın tam ortasına oturuyor.
Üzüntüsü, gölgesi, korkusu…
Herkes aslında ölen kişiye ağladığını zannediyor.
Ama aslında ağladıkları sadece ölüm...
Kendi ölülerine ağlayamayacak insanlar başka başka ölümlerde tüm gözyaşlarını akıtıyor.
Sanki gözyaşı onu uzaklaştırıyor!
Evet, korkularından ağlıyorlar. Üzüntüyle yamıyorlar...
Kapatmaya çalışıyorlar gözyaşlarıyla. Her kim ki gerçekten ağlıyor işte o zaman insan içine çıkmıyor!
Ölüm de insanın içine çıkamıyor! İnsan yaşarken kendi gücünü gösteremiyor! Sadece korkutuyor, biliyor ki insan unutur ama elbet kendisini bir gün yine hatırlar... Ölü çok, ölen çok, daha da çok olacak!
Yaşla birlikte ölüler çoğalacak...
Kimsenin ki diğerine benzemeyecek
Hep daha çok, hep!
Ben küçükken bir tek babaannem ölmüştü
Şimdi…
Sayamıyorum. O kadar çok ki
Daha da çoğalacak düşünsene
Başka ne gerçek var hayatta. Bu kadar derin hissettiğimiz. Hangi mutsuzluk bu kadar kalıcı!
Hangi gidiş…
Ne üzüntüsü, hangi ağlamamız!
Hangisi daha kalıcı…
Birinin bir daha geri gelmeyecek olanın ardından ağladığını gördükten sonra, onun günler sonraki gülüşü mü gerçektir ağlaması mı?
Hangisi onun daha çok aklında?
Hangisi senin daha çok aklında?
Kendi gözyaşın mı, onunki mi?
Ben bugüne dek ölüleri hep gördüm, ona ağlayanları… Bugün görmedim. Görmek için gitmedim… Gidemedim. artık kaldıramam... Yapamam gibi geliyor…
Benden küçükler gittiler,
Biliyorum, onlar da benim yaşıma gelince gitmeyecekler...
—Şimdi ölüm benim kucağımda ninnilerle büyüyor...
O büyüyen ölüm değil.. Kandırma kendini. Ölüm bir anda olur. Sen bile istemezsin o an belki sadece geç kalmışsındır istememekle ya da isterken istediğinin farkında bile olmayacak kadar şuursuz. Başka bir açıklaması yok, ölümün bir anda olur. Bir anda olduğu için böyle olur.
Ölse neye benzerler biliyor musun?
Öldüklerinde dünyanın en çok yaşaması gereken insanı olurlar. Yaşasaydı derler... Hep derler. Yaşadığı zamankinden daha çok yaşasaydı derler. Ölünün tüm kusurları unutulur. Üstelik o ölüyle hiçbir kusur yaşamamış kadar uzakmışsan bu daha bir kötü olur..
Sen bundan sonra en çok o kalanlara yakınsındır
Kalan tüm insanlara...
Kalanlar seni korkutmaya başlar.
Ölümüne sebebiyet! Yaşamana sebebiyet! İkisi içinde karşılığında bir insan. Sebep bir insan. İnsan sebepli yaşam. Yaşamın da ana maddesi ölümün de ana maddesi insan.
İkisi de sensin!
İkisi de sana çıkıyor.
Zıt, ama aynı.
Yaşamın başlangıcında da ölebilirsin. Şu gün şu dakika da. Yaşımızdan şikâyet ediyorduk nereye yakındık acaba, doğuma mı ölüme mi? Ne içindi bizim endişemiz? Yaşlanmak aslında neyin korkusu?
Ölümün mü?
Hani yoktuk? Yok olacaktık?
29 diyordun… Yolun yarısıydı belki değildi bile. Nerden biliyorsun yarısı olduğunu. Neyin korkusuydu o?
Harcıyoruz.
—en çok yapamadıklarımın
Öldüğünde yaptıklarını bile hatırlamayacaksın..
Yapamadıklarını yapmak için süreç mi var önünde?
bir şey mi bekliyorsun?
—bana yumruk atıyorsun, yüzüme vurma
Kendime atıyorum. Sen de sebepleniyorsun…
—kana buladın.
Kişisel bir şey, tüm gün belki de iki cümle üst üste kuramamış olmanın verdiği bir boşaltım. Ben bugün "ölümüzden" kime bahsettiysem hepsi "başın sağ olsun" dedi. Ben hayatımdaki tüm ölüleri hatırladım yine dedim. Sözü değiştirdi...
Sözün değişmemiş olmasının verdiği bir şey belki de...
Üzgünüm.
Tüm gün üzgündüm yine üzgünüm.
—Ben başın sağ olsun demeyenlerdenim… Ölüm kelimesini salt bir ölümle bağdaştırmayanlardan... Ama onlar çok bizler azız... Onlar başın sağ olsun der..Bizler irdeleriz ...İşin dört tarafını görür ve de bu yüzden acı çekeriz... O yüzden sende bana kustun... Ayna oldum sana… Sana ayna tuttum kendini görmen için... O yüzden belki de sağanak halinde bana yağdın...
Evet, o aynayı sen bana tutarken kendine de tuttun.. Kendime attığım yumruğu o kadar derinden hissettin...
Şu an bir nebze daha rahatım. Üzgün olduğum gerçeği değişmeyecek. Üzgün olmazsam sanki ölüm bize kıs kıs gülecek. Güç. Güçlü olan ezilmişi görmek ister. Gördüğünde ancak çekilir bir müddet gider. Görmezse kötü.
Yalvarmak gibi düşünsene... Vicdan… Ona istediğini verip gitmesini seyretmek ama geleceğini bilmek. Gelmesini istemek. "var git ölüm bir zamanda yine gel."
Kimindi bu söz…
Karacaoğlan
Türküsü varmış.
Biz insanlar da çok güçlüyüz aslında
İnanılmaz derecede güçlü. Nasıl ne derece bir zorluk olursa olsun hepsi geçiyor anasını satıyım! Hepsi bir şekilde geçiyor yahu!
Yine dönüp bambaşka hissediyorsun
Biliyorum lanet olsun birkaç güne kadar unutacağım ve o unutmuş benle mutlu olacağım düşünsene.
Ne kadar basit!
—bir anda değiştirebilirsin aslında her şeyi... Çokça yakındığın şey bir anda görünmez olur gözüne… O zaman ben neye neden küfür ettim olursun, çok kötü bu…
Güçlü olmak mı kaypak olmak mı bilemedim şimdi.
Yahu, ben ölümü bilemedim.
20091013
Farklı bir şey söylüyoruz?
Keşke yalnız bana benzediğin için sevseydim seni. Keşke bu yetebilseydi. Ben beni bile çoğu kez sevmeyi bırakırken sana nasıl bağlanacaktım. Bu komik, bu saçma. İnsan kendisine âşık olabilir mi?
Sen yapabilirsin bunu biliyorum. Sen bunu başarabilirsin. Ama sen kendine benim benzediğimi düşünmezsin asla. Sevmek eksik bir şeyleri kapatmak demektir. Ben kendime seni benzetirken böyle yaparım. Ama yine de korkarım. Sense hiç ama hiç bulaşmazsın bu yola. Sırtını dönersin bana. Kendine çevirirsin yüzümü. Çekersin usulca. Baktığımı bilirsin.
Sana ben cümle kurduğumda bana “beni biliyorsun” dersin. Ben senin cümle kurduğunda “bana benziyor” derim. Her şey böyle başlar aslında. Bu “âşık” olunan tarafların farklılığını getirir.
Ben de kendimi seviyorum ama çirkinleşmiyorum severken. Başkasının beni benim kadar seveceğini, eksiklerini benimle kapatacağını kabul edebiliyorum. Bunu aşabilirim. Çünkü ben hep bir eksiğim. Bunu aşıyorum, her daim. Aşk, aşmaktır. Eksik parçayı bulmuş olma yanılsamasıdır. Görünmeyen eksiği, kendinde bir parçaya yapıştırır, bir parçaya yontarsın. Oturtursun. Bazen bir ses gelir; inleme, ağrıma, yabancılama, arada bir düşme ama yeniden yapışmayı isteme sesi. Yaparsın. Yerleştirerek. İtinayla, korkarak. Kırmadan.
Sen kendini çalı çırpı ile örttükçe, sana yaklaşana bok püsür muamelesi yaptıkça, sana yakalaşanı sadece ve sadece kendine sıvadıkça, su ile yıkandığında kaybolacağını bildikçe... Ben bunu biliyorum ve yetiyor. Gerçekten yetiyor.
İşte ben bu yüzden kendimi seviyorum sadece, başka da bir şey söylemiyorum.
Sense kendini sevip diğerlerini sevmiyorsun, sevmediklerini söylemeden de sen olamıyorsun.
yazıdaki ben sen, sen benim.
ben o, sen biziz.
aşk tarafları değiştikçe
sen ben, onlar hepimiz.
ama netice odur ya, hepimiz aslında biziz!
henüz bilmiyor
Onun hakkında yazmamı bekliyordu. Yerinde sayıyor, duramıyor; hatta bazen geri adım atıyor, gülümsüyor, çokça da kızıyor, daha daha çok da yalnız kalıyordu. Yalnız kalmadığı anlarda bambaşka bir vücuda sanki kendisine aitmiş gibi dokunuyor, bir başka ait olmak isteyenin gözlerine bakıyordu. Kadını neredeyse benim gözümün arkasında s.kecekti de güya görmeyecektim. O bakacaktı bana sadece. Uzaktan seyredecek. Bunu yazıp yazmayacağımı, yazarsam ne kadar duygularımı yansıtacağımı merak edecekti. İçten içe..
Onun anlattıklarının yüzümde birer ifadeye dönüşmesi çok çok çabuk oluyordu. Cümlelerinin sonu beklemeden gözlerime birer hayran bakış oturuyor, cümlenin sonunu ben tamamlarsam aynı olacağını hayal ediyordum. Benden bir tane daha vardı karşımda ve bu daha evvel hiç bu kadar mutlu edici bir şey olmamıştı. Nefret ettiğim kendim, onunla güzelleşiyor. Çok sevdiğim ben, onunla çirkinleşiyordu.
Onunla sanki seneler yaşamış gibi. Günlerce konuşmuş gibi. Paylaşmış gibi. Hissettireceği her şeyi biliyormuşum gibi. Çünkü ben hiç kimseye konuşmadığım, sadece kendime kurduğum cümleleri kurmuştum ona! Ben kendimle tam 26 yıldır yaşıyorum, onunla da öyle. Çok iddialı değil mi! Evet, öyle.
İddia benim işim değil. Ama ben zaten o söz konusu olunca kendim değilim ki... Dışarıya yansıyan ben değilim ki. Savunmasız değilim bu kadar. Bu kadar çabuk karar veren ve kendinden emin değilim ki… Kırılmış gibi tüm kabuğum içerisinde elimle tutabildiğim kadar yakın bir beden var. Hissediyorum vücudumun en çirkin yerlerini, elimin altında hepsi.. Bakıyorum ve tiksiniyorum bazen. Bazen sadece aynaya bakınca seviyorum. "Suretinin sureti" ne de olsa... Ona bakarken de aynadaki beni görüyorum. Seviyorum bu halimi. Elimle dokunabildiğim kadar yakın, ama tiksindirici, ama aynadaki kadar güzel kızı bana anımsattığın için seviyorum onu. Ona yazmayı, ona konuşmayı!
İddia benim işim değil. Ama ben zaten o söz konusu olunca kendim değilim ki... Dışarıya yansıyan ben değilim ki. Savunmasız değilim bu kadar. Bu kadar çabuk karar veren ve kendinden emin değilim ki… Kırılmış gibi tüm kabuğum içerisinde elimle tutabildiğim kadar yakın bir beden var. Hissediyorum vücudumun en çirkin yerlerini, elimin altında hepsi.. Bakıyorum ve tiksiniyorum bazen. Bazen sadece aynaya bakınca seviyorum. "Suretinin sureti" ne de olsa... Ona bakarken de aynadaki beni görüyorum. Seviyorum bu halimi. Elimle dokunabildiğim kadar yakın, ama tiksindirici, ama aynadaki kadar güzel kızı bana anımsattığın için seviyorum onu. Ona yazmayı, ona konuşmayı!
Ben severken bu kadar savunmasızım aslında. Ben karşımdakinin tüm o iğrençliğime rağmen benimle birlikte aynaya bakmak istemesine hayranım. Ben sevgiyi böyle yaşadığım için seviyorum sevmeyi. Ama, ama…
Bak o var şimdi. Onu seveyim onunla bakayım istiyorum. Biliyorum o yerinde duramıyor. Geri sayıyor. Yazmamı istiyor. Yazarsam ne kadar içinde onun olacağını merak ediyor. Nasıl kafamdaki kendini dağıtmayı başaracağımı görmek istiyor. O başaramadı ya, belki ben yaparsam o da yapabilir umudunu yeşertiyor. Bunu bekliyor. Ben yapamazsam o hiç yapamaz ama bunu bilmiyor. Henüz bilmiyor…
fotoğraf: believe-hope.deviantart.com
20091003
Öteki / Yazar: Dostoyevski
Dostoyevski’nin 1846 yılında yayınladığı İnsancıklar romanından sonra yazdığı bu romanında kişilik bölünmesi halinde bir Golyadkin çıkar karşımıza.
İlk önceleri diğerleri için yaptığı “ötekileştirme” halini bu kez kendisine yönelten Golyadkin küçük bir Golyadkin yaratarak kendisine ikizi kadar benzeyen, üstelik aynı işi yapan, ismi, cismiyle her şeyiyle o olan adamdan şikâyet etme evresine geçer. Ona içten içe ne kadar kızsa da çok sinirlenip mektuplar yazsa da şaşırtıcı derecede haklı gördüğü bir yön bulmaktadır bir noktada. Sonra o noktadan kilometrelerce uzaklaşıp kızmaya devam etmesi de şaşırtıcı ve izlenesidir.
Etrafındaki herkesten şikâyet etmek için doktora giden Golyadkin, birdenbire kendinden şikâyet etmeye başlayan biri olarak bulur kendini. Şikâyet ettiği tarafları değiştirir, oklar kendisine yönelir. Kendi ötekisini yaratarak doktoru dâhil herkesin yaptığını yapar kendine. Bu küçük Golyadkin’i kendisi hariç herkes çok ama çok sevmektedir artık.
Doktoru onun hayatıdır. Bir nevi imgesel yükünü sırtına alıp romanda yerini bulur. Ona olması gerekeni gösteren ne kadar şikâyetleriyle gelmiş olsa da seçmesi gereken yolun herkesin istediği ve beklediği yol olması gerektiğini bilen. Doktoru “öteki”ni ısrarla bu hayatın içine çekmeye çalışmaktadır. Bir “öteki” doğar Golyadkin’den. İnsanlardan şikâyet etmeye fırsat bırakmayacak, tüm okları üstüne çekecek kadar çirkin olabilecek bir öteki. Ötekinin gözünden artık hayat başka hayat, insanlar başka insanlardır. Şikâyet etmeye gerek duyulmayan insanlar. Golyadkin yarattığı ötekiden hayıflanadururken insanlar onu dışlamaya devam ederler aslında. Kendinden olmayanı kabul etmeyen toplum profili er geç meydanda…
Ötekileştirdiğimiz her şeyin anlamını bizimle genişletip, bizimle daraltan bu romanda “öteki” aslında çok kritik bir noktada durmaktadır her insanın hayatında ve bu kitapta.
Kendi yarattığımız / kurguladığımız / söz hakkı vermediğimiz ve yüzleşmekten durmadan kaçtığımız / reddetmek için çırpınıp durduğumuz tüm haller aslında herkesin içinde olduğu kadar bizim de içimizde mevcuttur. Herkeste gördüğümüz çirkinlikler bir şekilde bizim hayatımızı ele geçirecek güçte içimizde yaşamaktadır.
İnsanın yeterliliklerini tanıması, ne kadar kötü olabileceğini öncelikle kendinde görüp benimsemesi ve hazırlıklı olması esastır.
Öteki romanına bu yeterlilikleri ile ilk kez karşılaşan Golyadkin diğerlerine yaptığı gibi kendini de ötekileştirme yoluna gitmiştir. Ama eni konu vardığı nokta bu cümleleri kurduğu insanın konumu düşünülerek “Ben.. şey… iyiyim ben.” dir!
Bir kısa film denemesi: Leke / Klecks
İnsan lekesi! Bizi güçlü ve güçsüz kılan lekeler. İçimize başkalarının bulaştırdığı ve bizim onları tüm ruhumuza sıvarken çirkinleştiğimiz. Lekelerimizin temizlenmesi için el attığımız her evre bir tür lekeyi dağıtmaya dönüşmekte. Korkmamış gibi davranmak, yaşamamış gibi yapmak, cesurmuş gibi görünmek... Bambaşka lekelere dönüşen onlarca eylem neticesiyiz.
Bir arayış.. Hep bir sonraki için içimizde kalmamış olan duyguların arayışı. Lekenin izini lekenin altında aramak. Temizlendiğini sandığımız yerde aramak.-mış gibi yapmak. Lekenin içini görememek, görmek istememek. (bkz. Onun öldürdüğü anda, yüz ifadesini görmeyecek kadar uzak olmak aslında.) Tatmin. Ortalamanın üstünde bir davranış biçimi.
Bilinmelidir ki her leke sadece başka bir lekeyle anlaşılabilir.
Terk etmek(nokta(.)) Terk Edilmek(ünlem(!)) İkisi de bir noktadan doğan iki hareket. Eşit. Hiç olmadıkları kadar.
Bir arayış.. Hep bir sonraki için, içimizde kalmamış olan duyguların arayışı. Hep bir önceki adımın aynısını atmaya çalışırken bulmak kendini. O adımı atamamak. Atacak kendilik bırakmamak. Son leke / kalıntı / iz / nokta ile birlikte hepsinin birbirine benzemesi. Kalan kendi dışında tüm lekeler eşit.
Ve terk edilen söyler: " Tıpkı diğerleri gibi."
Terk eden söyler: "Sonra uyandım ve koyduğum yerde bulamadım kendimi."
Her insan bir leke.
Bırakılan leke çeşitleri: (bkz. Sigara dumanı)
— Biri senin tam suratının ortasına yapışmış bir iğrençlikle bırakır lekesini. Gözünü başka bir noktaya odaklama isteği uyandırır. O noktada tüm lekeler birbirine benzemeye başlamıştır artık.
— Seni teğet geçen bir leke çeşidiyle -mış gibi yapmanın lekesi. Hiçbir şey göründüğü gibi değil ki.. Teğet geçenle birlikte olur insan, bir başkasının lekesi.
Kadının terk etmesi/ ezmesi/ harcaması/ hırpalaması, evrensel açıklaması: ortalamanın üstünde eylem olması. Kadın bunu yapabilir ama yaptığının karşılığını hep bir eksik olarak almaktadır. Erkek hep yeni baştan başlayabilirken kadının kaybettikleri onun yenisiyle eski yenisi arasındaki farkı getirir.
Bkz. İçerisindeki tıpkı kendisi gibi olan "lekesi / izi" çıkarılan balıktan geriye hayata dair "pişmişlik" ve asla eskisi gibi canlı ve inandırıcı bakmayacak bir çift göz kalmaktadır.
Kadın tekrar konuşur: "Sonra uyandım ve koyduğum yerde bulamadım kendimi."
Kendi içimize koyduğumuz bir başka kendi lekemiz başka bir leke aracılığı ile sökülmektedir. Kendini bulamayan bünye artık eskisi gibi bakmamaktadır kendisine...
"Telefondan hayat, kulaklıktan hayatın fon müziği akacak. Sonunda ikisi birleşecek geriye ne hayat ne de müzik kalacak."
Hayat lekelerin birleşimiyken ve insan başlı başına başka bir lekeyken hayatın maddesi olduğumuz her insanlık halimiz bir başkasının lekesi olacak. Kendi lekemizin üzerini kapatacak. Bir yığın farklı leke, bambaşka insanlar doğuracak. Hiçbiri de asla bir öncekinin aynı olmayacak. Kendimiz ise başka bir lekeye dönüşüp hayata mütemadiyen yamanacak. Hiçbir şey aynı kalmayacak. Bu böyle bir ömür sürüp gidecek. İnsan hiç ama hiç bu hale alışamayacak!
Bu yazı kendini anlatmaktadır. Kısa filmi anlatmamaktadır.
Bu kısa film kendini anlatmaktadır. Yazıyı ise atlamamaktadır.
Kısa film: Leke --- Klecks (2004) Yön:Tan Tolga Demirci
20090924
Kendi tanımlamasını yapmıştır Oğuz Atay
Kendi tanımlamasını yapmış Oğuz Atay "Tutunamayan". Herkes ona bu şekilde sesleniyor, anıyor. Ne yazarsa yazsın neticede "tutunamayandır o" denmiş, denecek.
Kendisine "iyi" bir tanımlama getirse idi bunu herkes dillendirmezdi. "Tutunamayan" dediği için ondan bahsederken, hep bu dilimizde.
Başka bir şey de söyleyemez insanlar. Ondan öteye geçemez. "Özeleştiri" yeteneğinden hiç bahsetmezler. Kendisinin ne olduğunu bildiği için insanları daha iyi bilen bu adamı tanımazlar.Tanımak istemezler. Çünkü sonuç kendilerine varır. Oğuz Atay'ın tutunamayanları "başkaları"na dayanamazken; insanlar kendilerine dayanamazlar, bu yüzden hep başka başka insanlara odaklanırlar.
Odaklanmasınlar da zaten. Herkes başa çıkabildiği noktada yaşasın hayatı ne de olsa ölmemek için yaşıyoruz!
20090918
Çılgın bir aşk benimkisi

Cümlelerim sarmalanıyor. Vücuduma. Bedenim en son cümlenin içinde boğuluyor. Kendimi görüyorum hepsinin içinde. Neyse ki konuşabiliyorum hala. Sarılı olanlara atıflarda bulunuyorum. Dilimi çözüyorum cümlelerimle, yüzüme yapıştırıyorum bazen tokat niyetine. Ayaklarımın altını gıdıklıyor bazıları. Gülümsüyorum. Sonra birden acıtıyor, canımı yakıyor. Daha yumuşak harfler seçmeye çalışıyorum. Olmuyor. Çok sert hepsi, dolanıyor bana. Bazen dilimi sivriltiyorum. O vakit biraz da olsa rahatlıyorum. Bazı vakitler cümlelerin dilime dolanıyor. İşte o zaman kusuyorum. Mideme kramplar giriyor. Bir kütle yer buluyor içimde. Onu kusup atıyorum bir anda. Rahatlıyorum. Kızıyorum sonra kendime. Sarmalanan cümlelerimi budamaya başlıyorum. Huzuru bir müddet gerçekten hissediyorum. Bazen de bırakıyorum öylece, bana sığamayıp yere düşenleri eziyorum.
Çılgınca. Çılgın bir aşkla. Yükseliyorum kendi ezdiklerim üstünde. Sağlam bir temel atıyorum sanki. İncecik bir katman oluyor tabanlarımın altında. Yer ile bütün ama mütemadiyen benim altımda. Bana ait olsalar da.
Çılgınca. Çılgın bir aşkla. Yükseliyorum kendi ezdiklerim üstünde. Sağlam bir temel atıyorum sanki. İncecik bir katman oluyor tabanlarımın altında. Yer ile bütün ama mütemadiyen benim altımda. Bana ait olsalar da.
o kadar "daha"
Konuşuyorlar, düşünüyorlar. İnanılmaz fikirlerle kaynıyor, hep ama hep baştan anlatıyorlar. İnsanlar kendilerini yeni insanlara hep en başından anlatıyorlar.
Sondan başlasak?
Bir kez de en son yaşadıklarını, kendi kişiliğinin, olmak isteyip de olmadığının kalıntılarını alsak. Başını tahmin etsek sonra, aslında çok da önemi olmasa. Ne kadar tutturabilirsek o kadar "daha"...
Kurulan cümlelerle insan insan olmuyor. İnsan düşündükleriyle yaşamıyor. Doğrultu hep davranışa dönüşürken değişiyor, evrimleşiyor. O yüzden en sonuncusunu istiyorum. Sondan başlasın insanlar artık kendilerini anlatmaya bana. Ben de o zman isterim bir o kadar "daha"...
Sondan başlasak?
Bir kez de en son yaşadıklarını, kendi kişiliğinin, olmak isteyip de olmadığının kalıntılarını alsak. Başını tahmin etsek sonra, aslında çok da önemi olmasa. Ne kadar tutturabilirsek o kadar "daha"...
Kurulan cümlelerle insan insan olmuyor. İnsan düşündükleriyle yaşamıyor. Doğrultu hep davranışa dönüşürken değişiyor, evrimleşiyor. O yüzden en sonuncusunu istiyorum. Sondan başlasın insanlar artık kendilerini anlatmaya bana. Ben de o zman isterim bir o kadar "daha"...
odam insanları

Bazen o kadar derin bir uykuya dalıyorum ki kendi evimde uyanamıyorum. Kendimin olduğundan bile kuşkuluyum ya hala neyse... Uzunca süredir yatağım, kitaplığım, masam dediklerimin olduğu "odam" dediğim dört duvarı bazen yabancılıyorum. O kadar saçma sapan, gereksiz ve yabancı insanları alıyorum ki odaya. Zihnimde getiriyorum tüm kir, pislik ve kokusuyla. Tıpkı, anneannemin tabiriyle paçaları yerleri süpüren pantolonumu her gün giyiyormuşum gibi hissediyorum. Sokaktaki bakışları topluyorum bazen üstüme eve gelince kurtulamıyorum gözlerden, odama silkeliyorum. El sıkıştığım insanlar tenime kazınıyor sanki. Otobüste sürtünen kollar bacaklar, bilet kesen çocuğun tırnak araları bulaşıyor bana. Zihnimde kilometrelerce uzakta olanın bana yaptıkları eli kirli olanın tesiriyle aynı oluyor bi vakit. Şu an nefes almayanlar bile zihnimde olup odamda konaklıyor aynı günün gecesinde benimle nefes alıyor. Başka bir yere taşıyamıyorum, çünkü ailem gece kaç olursa olsun eve gelmelisin der bana. Gündüz / akşam biraz dağıtayım dediğimde geceyi anımsayıp sıkılıyorum. Eğer bir gün odamda kalmayacak olsam hep misafir hissediyorum kendimi. Erteliyorum kendimdeki pislikleri olduğum yere bırakmayı.
Sokakta her kim ne kadar yabancı ise artık odam dediğim yerin hemen yanı başında. Yamaçlarıma toplanmış bir yığın var şimdi. Bazıları çok flu. Renksiz yani, ama izi kalmış. Geçen odamda senelerdir duran tabloyu çıkardım. Kendim yapmıştım. Şu an eskiden orada olduğunu bildiğim için bir boşluğu var. Renksiz ama izi kalmışlar da öyle görünüyorlar hayatımda. Odamda. Eskiden çekmecelerim vardı. Gizli ve bana ait olan daha küçük daha bir ait. Az ve öz sığdırdıklarımla var olan. Şimdi hayatım koskoca bir odaya yayılmış durumda ve ben ısrarla yabancılıyorum. Sırada ne var merak ediyorum. Belki evin tamamı benim hayatım, şehrin tamamı benim, en sonra dünya mı? Hayır, hayır çok büyük. Bu kadarını kaldıramam sanıyorum. Neticede ben de insanım. Kendime acıyıp vazgeçmek istiyorum. Bazen. Ama eğer ki olacaksa da sokakları süpüren pantolonumu atacağım birazdan. Sonra da her şeyi "saklama" huyumun neticesi dolu bir dolabı temizleyeceğim. Biliyorum kovalarca çöp çıkaracağım odamdan. Somut varlıkları temizleyeceğim, yük olmayacaklar artık bana. Peki ya, o tablo. O tablo gibiler. Renksiz ama izi kalmışlar... Onlar uzunca müddet daha benimle görünüyor. Aslında onlar değil mi artık çekmeceye sığmayıp odayı hedef alanlar?
Evim olsun bir vakit. Dolu dolu odaları olsun razıyım, sonumuz bu. Ama rica ediyorum bir arka bahçesi bulunsun. Sıklıkla kaçayım ben oraya odalarına sığamadığım her an kusayım bir anda!
Gün gelsin bana ait bir dünya bulunsun. Pek çok şehri olsun ben hepsinde bir ev, oda bırakayım sonra sığamadığım bir anda da kendimi çekmeceye kilitleyeyim diyorum. Anahtarı da sadece bende ve onda olsun. Olsun.
yazıdaki resim ben tarafından yapılalı çoook olmuştur.
boşluksuz soru işaretinden üç noktaya

Neden bazı soruları karşımızdakilere değil de kendimize soruyoruz? Nereden daha iyi cevaplar alabileceğimizi bilmediğimiz zamanlar bazen bunu yapıyoruz. Sorular çoğu kez kendimizde birikiyor ve bir anda onlarca sorun arasında boğuşur durumda kalıyoruz. Üstelik soru işaretlerimizin ardına birer boşluk bırakmayı bile akıl edemiyoruz. Boşluklar olmadığı için cevaplar yerini bulamıyor. Cevap bulunamayanlar yüzünden ardı ardına o kadar çok sorun birikiyor ki boğuluyoruz.
Boğulmak, sorun, boşluk, dip... Bunlar hep bambaşka tanımlarla yer alıyor artık hayatımda. Bazen bunlardan herhangi birini kimin için cümlede kullandığıma çok dikkat eder buluyorum kendimi. Bu saatten sonra bunların hiçbiri bana gerçekten zarar verecek, beni buhranlara sürükleyecek şeyler değil. Kurduğum kelimelerden korkum yok. Karşımdaki insanlara da dikkat ediyorum o yüzden. Belki benim korkmadığım şeyden onlar korkuyordur diye. Soru işaretlerim de böyle. Karşımdaki benim sorduklarımla karşı karşıya kaldığında benim sorumun "korkunçluğu"ndan dolayı, onun bana bu korkunçluğu tanım olarak kullanıp işin içinden çıkmasıyla sonuçlanabilir. Ben sorumun içindeki, hedefindeki, anlamındaki ile ilgilenir ve cevap almak için "boğuşurken" o beni korkunç bulup bırakacaktır soruyla. Hızla tabanları yağlayıp uzaklaşıyorlar. Belki de böyle olan herkes uzaklaşmalı. Bezen ama beni gerçekten tanımayıp uzaklaşmasını istemediklerim oluyor. Sorularım olanca yumuşaklığı ile ona yansırken, en sert ve en korkunç hali boşluksuz kendimde kalıyor. Söylemiştim boşluksuz olunca cevaplar yerini bulamıyor diye. En yumuşak haliyle yöneltilenler de kendini olmayan boşluğa yamıyor. Sığmaya çalışırken o boşlukta soru işaretleri yerini üç noktaya bırakıyor. İşte o zaman bana neler olduğunu anlatmak bile istemiyorum. İnan istemiyorum(...)
20090908
7 Eylül'e geç alınmış not
Uyku dolu gözlerin kenetlendiği bir gece daha bu gece
Hiç uyumamak ya da seneler sonra bir gün bugün "gerçekten" tüm gün uyumuş olmak...
Gözlerini açmadan..
Nefes almadan uyumak..
Aslında her gece uyutulurken o gün gerçekten kendi isteğimle uyumuş olmak.
Doğduğum gün ölmeyi çok isterdim. Bu olmayacak bir şeyse de öldükten sonra öldüğüm değil doğduğum günün hatırlanmasını... Hep kutlandığı gibi kutlanmasını..
İyi ki doğdun, iyi ki yaşadın denmesini...
Kendime doğacağım o gün başkalarına öleceğim.
Her 7 Eylül bunu yapacağım. Tıpkı yaşadığım her senede 1er 2şer olduğu gibi...
Nice yaşın temelini atarken, bu gece kimlerin temelinin sağlam atılamamış olduğuna dikkat kesildim yine...
Hep böyle mi olması gerekliydi kendimle mi çeliştim yoksa ben, niye?...
Hiç uyumamak ya da seneler sonra bir gün bugün "gerçekten" tüm gün uyumuş olmak...
Gözlerini açmadan..
Nefes almadan uyumak..
Aslında her gece uyutulurken o gün gerçekten kendi isteğimle uyumuş olmak.
Doğduğum gün ölmeyi çok isterdim. Bu olmayacak bir şeyse de öldükten sonra öldüğüm değil doğduğum günün hatırlanmasını... Hep kutlandığı gibi kutlanmasını..
İyi ki doğdun, iyi ki yaşadın denmesini...
Kendime doğacağım o gün başkalarına öleceğim.
Her 7 Eylül bunu yapacağım. Tıpkı yaşadığım her senede 1er 2şer olduğu gibi...
Nice yaşın temelini atarken, bu gece kimlerin temelinin sağlam atılamamış olduğuna dikkat kesildim yine...
Hep böyle mi olması gerekliydi kendimle mi çeliştim yoksa ben, niye?...
20090906
benden bir cümle daha...

Kenarı dantel işlemeli televizyon örtümüzü özledim bugün. Seneler önceki yine böyle bir günde dolunaya bakarkenki gülümseyişimi... Ağaçkakan romanını yeni okumuştum o zaman ve kırmızı saçlılara inanıyordum. Kendime de inanmak istediğim için saçımı kırmızıya boyamıştım. Seneler önceki arkadaşlarımı özledim. O zaman bir yanılsamaydı dostluklarım. Nedenini, niçinini sorgulamadan yanıma yöreme aldıklarım. Şimdi çok uzaktalar. Televizyonumuz üstünde örtü tutmaz LCD’lerden olmuş. Bugün fark ettim, örtünün ve gökyüzündeki dolunayın boşluğunu. Saçlarım şimdi yeniden öz renginde. Kırmızın da içi boş artık. Ağaçkakan romanı benim için hep aynı hikâye… Yaşanmış ve sonlanmış dostluklarımla raflarda yine.
Bugün bir kez daha kendimi aldım karşıma. Gözlerimin evin içinde hangi noktalarda takılı kaldığına baktım. Daha çok tavana bakan bir ben görmek ürkütücüydü. Yatağıma uzanmış olmamın etkisi büyük, peki ama pencereden dışarısına ne oldu? Kitaplığımı açar seyrederdim eskiden. Şimdi okunmuşların önünde okunmayı bekleyenler yığılı, göremiyorum. Hayatım da tıpkı aynı sonuçla ilerliyor; yaşanmışlıkların önünde hep yaşanmayı bekleyenler yığılı. Bazen ellerimle itesim geliyor bekleyenleri. Kendimde duraklayıp demir atasım geliyor.
Biliyorum bir geçiş dönemi benimkisi… Her zamankinden değil. Bu kez bambaşka. Belki bundan sonraki basamakta geçmişime dönme şansım dahi olmayacak. O yüzden henüz yakın geçmişken, dilimde her şey. İteliyorum bazen aralardan bakıyorum gibi… Gözlerimin önünde… Eskiden nasıl olduğunu çok iyi biliyorum yavaştan yaşanan değişimlere birer mühür basarak üzerinden geçiyorum. Geçmek istiyorum. Kendime söylemek istediğim o kadar çok şey var ki “ayağını denk alan” neticesinde. Şimdi, değişimle insanlara söylemek istiyorum “benimle uğraşırken ayağınızı denk alın” diye… Çünkü ne olacağımı henüz ben de bilmiyorum. Birlikte dikkat edelim beni de yanınıza alın demek istiyorum.
Onlar bir kalabalıksa ve şimdi ben asla eskisi kadar yalnız olamayacaksam ve hep hazır olduğunu bildiğim hayatın, benim durumumu gözetmeden kendi içinde eritmeye yine hep hazır olduğu gibi hazır olacaksa, benden bir cümle daha çıkmaz bu noktada…
20090904
karanlık * lar
karanlık-lar çok oldukları için değil,
öyle oldukları için karanlık-lar
öyle oldukları için karanlık-lar
Halk arasında Tavuk Karası olarak bilinen Gece Körlüğü adında bir hastalığım var. Hastalık olup olmadığı hakkında kafa yorulabilir. Şimdilik bunu geçiyorum. Sizin karanlık demediğiniz siyahlar bana karanlık gelir. Yürüyemem, önümü göremem...
Bu yüzdendir ki kabuslarım karanlık bir odada yönümü bulamama şeklinde baş göstermiş bu beni oldukça da ürkütmüştür. Karanlıklara dair çok korkutucu yargılarım vardır. Olabildiğince içinde olmamaya / kaçmaya çalışırım. Çantamda bir küçük fenerle gezdiğimi kimse bilmez mesela...
Bu kadar olumsuz ve her an karşılasılası hastalığı olunca insanın ister istemez arada bir nevrotikliğe bağlanabiliyor. Üzerine daha çok düşünüp bambaşka korkularıyla birlikte yanında hiç ayırmayacağı bir paket program olma özelliğine kavuşturabiliyor. Mesela benim en çok karanlık fotoğraflar ilgimi çeker... Yüzünün bir yanı aydınlanmamış insan resimleri beni inanılmaz ürkütür. İnsanın içinde saklamayı tercih ettiği karanlık yönlerinin hep bu kadar göze batırıldığı noktalardan korkarım. Bunu bu kadar net açığa o fotoğrafla koyabilenlerinden. Her insanın mutlaka böyle bir yönü vardır. Pek çok kimseden sakladığı yönleri / zaafları / olumlanamaz davranışları / kendisiyle kabul gördüğü ama başkasının kabul edemeyeceğini bildiği huyları. Bunlar bir de karanlık resimle birlikte gün yüzüne(!) çıkıyor ki.... Ürkütücü gerçekten.
Mesela yüzlerin yanında ya da sadece kendisi varolması koşuluyla cümleler de vardır. Her insanın tabii ki cümleleri vardır. Kurduğum cümle bu anlama gelmeyecek şimdi, biraz sakin olmalısın.
Bazen karanlıkların cümlelerinin içine gizlenmesi ürkütür beni. Bir cümleyi hep benzer kişilere kurduğunu düşün. "İyi ki varsın.", "Çok yaşa.", "Seni seviyorum."... Bu cümleleri hayatında kaç kişiye kaç onlarca kez söylediğini bir düşün... Bundan sonra da bunun devam edeceğini... İşte sorun bunların karanlık cümleler olması. Kurduğun anda o kişiye özel bir tanımının olmaması. Çoğaltılabilir cümleler. Dolaylı olarak da insanlar. Etrafında hep aynı karanlık cümleleri kurmak zorunda kaldığın insanlar oldukça da gevşiyorsun. İpin ucunu bırakıp sessiz olmak istiyorsun. Karanlıklar çünkü. Boş karanlıklar. Başkasında hep iğreti duracak / asla tam anlamıyla ona ait olmayacak olanlar.
Bir diğer karanlık cümleler de hiç kurulmamış olanlar. Birine daha evvel kimseye kurmadığın bir cümle kurduğunda o cümle çok karanlık olabiliyor. Kesinlikle oluyor. Onun senden duymaya alışmadığı ya da herhangi başka birinden dahi duymadığı, hatta senin bu cümleyi kurarken kendinin bile şaşırdığını fark edip ciddiye almadığı... Kendimin de sık yaptığı bu karanlıklaştırma paketinden bazen pek bir ürkerim.
Hani olur da bir şey anlarsa, hani olur da beni anlarsa ben ne yaparım diye....
20090901
Kabuklu Defter nerdesin?!

Bir okuyup on kusmak istiyorum sana.
Bir yaşayıp on küfretmek.
Dinlemeye dayanamayacak insanlardan kaçırmak istiyorum seni.
Sadece ikimizin olacağı anları toplamak istiyorum yamacıma.
Hepsine tek tek parçalanmak.
Her bir parçada ayrı bir beni bırakmak.
Sende bırakmak istiyorum kendimi.
Her şeyimi.
Herkesten saklanmak.
Bir sana sığınmak istiyorum Kabuklu.
O sensin misin Kabuklu..
Nerdesin?!
Söyle nerdesin?!
Sen gerçek misin?
Benimle misin?
resim: Birdy filminden
20090829
Zeki Demirkubuz notlarım
Yeraltından Notları da filme uyarlayacakmış. Ben bu adamın inekten bulyon yapar gibi romanlardan film yapma telaşını anlayamıyorum. Üstelik romana bağlı kalmamak, yazarın yaratıcı temasını kendince yoğurup romandan eser/tad bırakmamak gibi bir yönü de var. Bir filmi izledikten sonra "evet, bu filmi Zeki Demirkubuz çekmiş" diyebileceğim bir şeyler taşımıyor oluşu ne kadar dramatik aslında. Bence durmadan roman uyarlamak yerine önce bunun üstüne eğilmelidir. Sadece roman uyarlıyor oluşu onu Zeki demirkubuz yapmaz, yapamıyor(nokta)
Bu arada:
Zeki Demirkubuz, Nahit Sırrı Örik’in 1946 yılında yazdığı aynı adlı romanından senaryolaştırdığı filmi Kıskanmak'tır yukarıdaki.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








